30 Aralık 2008 Salı

Ah kızım! Bakma öyle...


Bu kızın gözlerini unutmayın!
Fotoğraf 2 gün önce çekildi Gazze'de...
Bakma öyle, bakma...

Filistinli bir kız!

Savaş, bomba, kurşun, ölüm… Filistinli bir çocuğun hayatında bundan başka bir şey var mı? Dışardan bakıldığında sanki o Filistinli çocuğun hiç oyuncağı yokmuş gibi gelir değil mi?
Çünkü küçük yaşta şehadeti yaşayacak kadar büyük onlar… Doğduklarında gökyüzünden mavi rengini, sokaklarda dökülen kandan da kırmızıyı öğrenen o çocuklar, sanki hayatın başka bir rengini bilmiyormuş gibi gelir insana…

Ve sanki…

Filistinli bir çocuk bir tek şiirde isyanını, özlemini haykırırken gözyaşlarını döker gibi gelir insana…

Oysa öyle değil…

O da çocuktur!

Onun da bir bebeği vardır, kucağına alıp güzel bir gelecekten bahsettiği…

Onun da bileziği, gözlüğü, kolyesi vardır.

O da daha küçük yaşlarda, evinin bir köşesinde oynadığı evcilik oyununun telli duvaklı gelini olmuştur her kız çocuğu gibi…

O da oynamıştır her çocuk gibi mutlu bir geleceği…

Arka fonuna uzaktan atılan kurşunların sesleri karışsa da, onun da bir masalı ve bu masalı anlattığı bir bebeği vardır...

Bu kız o kızlardan biridir işte…

İsrail’in adres sormayan kurşunları onun evini hedef alınca ailesiyle birlikte çıkıp gitmişti. Önce kurşunlar yağmıştı o eve, sonra da bombalar…

Ve zalimler çekip gittiklerinde önce o gelmişti.

Önce o…

Evlerinin duvarının yıkılması… Pencerenin, kapının darmadağın olması bir tarafa da…

İsrail’in bombaları onun oyuncaklarını neden kırmıştı ki?

O kız çocuğu viraneye dönüşmüş evlerine gelince işte bu soruyu soruyordu bütün naifliğiyle… “Bomba pencereye çarptı. Her şey kırıldı ve yandı. Benim eşyalarımı ve oyuncaklarımı niye kırdılar?”

Bu kız çocuğu da belli ki o küçücük yaşta birçok şeye bir açıklama bulmuş ama…

Bir türlü anlayamadığı, kendi oyuncaklarının neden kırıldığıydı.

İsrail evlerini vurmuştu. Ama ya oyuncakları? Onlardan ne istiyordu ki…

Filistin’de, İsrail askerleri tarafından evleri bombalanan bir kız çocuğunun kameralar tarafından kaydedilen bu naif isyanı tüm dünyada büyük yankı uyandırdı.

Savaşın ortasında oyuncak biriktiren bu küçücük kız çocuğu isyanını şöyle dile getirdi:
“Bomba pencereye çarptı. Her şey kırıldı ve yandı. Benim eşyalarımı ve oyuncaklarımı niye kırdılar? Bir sürü eşyam gitti. Hepsini çöpe attık. Giyeceklerimizi de attık. Komşularımızdan giyecek elbise dileniyoruz. Yediğimiz yemekler gazlı kokuyor. Gazlı koksalar bile elbiselerimizin gitmesini istemiyoruz. Sedece elbiselerimizi bir koklasınlar. Evde bir şeyler yaptığımız ya da duş alacağımız zaman İsrailliler gelsin ve elbiselerimizi koklasın, evimizi gelip görsünler. Gaz kokusu bizi öldürüyor. Gelip elbiselerime bakın. Koklayın. Gaz kokuyor. Ne yapabilirim? Babamın aldığı güneş gözlüğüne, bilezik ve kolyeye bile sevinemedim. Annemin verdiği yüzüğe de sevinemedim. Tüm bu eşyalarıma nasıl sevineyim ki? Nasıl? Bunlara neyle sevinilir? Okula giderken silah sesleri duyuyorum. Vurulmaktan korkuyorum ve her yerim titriyor.”

Oyuncaklarını kaybetmenin acısı ve küçücük yaşta vurulma korkusu ve o korkunun yarattığı titreme…

İşte o video:



Not: Bu yukarıdaki metni daha önce editoryal destek verdiğim bir site için ben kaleme almıştım. Haber müstear ismimle yayınlanmıştı. Gazze saldırıları üzerine tarihe bir not düşmek için yeniden alıntılıyorum.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Gazze

Üç yıl önce Gazze'deydim. Bizim gezdiğimiz yerler vuruldu. Muhtemelen elini sıktığımız kişiler şehit edildi.
O sokaklarda gezerken ilginç bir şey farkettim. O kadar çok çocuk vardı ki... Her annenin peşinde boy boy 3-4 çocuk vardı neredeyse...
"İsrail öldürdükçe bunlar çoğalıyor" diye düşünmüştüm. Öyle değilmi peki? "Siz onları ölü sanmayın, onlar ölü değildir" denmiyor mu?
Gezdiğimiz o hastanelerde şimdi kardeşlerim can veriyor. Bütün ünitelerini gezdiğimiz bir hastanede dün cep telefonu ışığında ameliyat yapıldı!
Allah'ım bu ne acıdır böyle...
Okuldan çıkan minicik çocuklara bomba yağdırdı İsrail... Annelerini öldürdü. Kardeşlerini, babalarını...
Son nefesini verirken şehadet parmağını kaldırıp tüm dünyanın gözünün içine baka baka, "Eşhedu.." diyen o yiğidi hatırladınız mı?
İsrail bu kanlı vahşetin kararını 19 Aralık'ta aldı. Ehud Olmert bu karardan 3 gün sonra Türkiye'ye gelip Erdoğan'la 5 saat görüştü. Görüşmede, "GAzzede insani bir trajedi yaşanmayacak" diye söz verdi.
Ve Erdoğan da buna inandı.
O bir İsrailoglu değil mi?
Onlar kaç kez peygamberleri Davut'u, Musa'yı kandırdı? Onlar kaç kez Allah'ı aldattı ey Erdoğan, bunu nasıl unuttun?
Ve sen nasıl oldu da ona inandın öyle?
Tüm dünya müslümanları için bu son saldırı bir utanç olmalıdır. Irak, Afganistan ve Filistin onurdur. Ve hergün bu bu onur çiğneniyor.
Ey Allah'ım!
Hazreti Muhammed'i (SAV) yarattığın topraklar üzerinde Condollize Rice gibi bir katili pırlanta yüzüklerle uğurlayan adileri de yaratmandaki hikmet nedir?
Artık gerçekten aklımız almıyor ey yüce Rabbim?
Hazreti Muhammed'in (SAV) soyundan olanlar işbirlikçi oldu, Selahaddin Eyyübi'nin soyundan olanlar sana isyan etti, Abdulhamit'in soyundan olanlar İsrail'i ilk tanıyan devlet oldu.
Biliyoruz senin rızanı kazanmak hiç kolay değil. Biliyoruz cenneti kazanmak hiç kolay değil...
Ama bizi neden bir Filistinli olarak yaratmadığını bilmiyoruz ey Allah'ım!
Bizi, iktidarı bir mal ve mülk edinme aracı olarak kullanan, ihale ve komisyon hırsızı; cihad ruhundan yoksun tatlı su müslümanlarının sözde iktidar olduğu bir ülkede neden yarattın?
Biz sana ne yapmıştık ki?
Filistin'de şehadete yakın bir yaşam sürme şansını neden bize de tanımadın ey Allah'ım?
Biliyoruz.
Bize bir Selahaddin olma sorumluluğunu yüklediğini biliyoruz ey Allah'ım!
Ve olamadığımız için de utanıyoruz!
Gazze'ye atılan her bomba içimdeki utancı açığa çıkarıyor.
Ağladıkça bir çocuk yerin dibine batasım geliyor.
Biz burada sıcacık yuvalarımızda keyif çatarken Gazze'de kardeşlerimiz çatısı olmayan evlere mahkum edildi.
Ey Allah'ım!
Ey yüceler yücesi Allah'ım!
Filistin'deki kardeşlerimize yardımcı ol!
İsrailoğulları kahret!
Müslümanlara, yeryüzünde tek bir zalim bırakmayacak şekilde büyük bir zafer kazanmayı nasip eyle Allah'ım!
Allah'ım dünya dönüyor, senin emrin çerçevesinde... Bu yeni gelecek yılı İsrail devletinin yerle bir olduğu, İsrail adının toprağa gömüldüğü bir yıl eyle ey Allah'ım!
Ve tüm müslümanlara, yeryüzünde mülk edinmek yerine cennetten bir köşk edinmeyi önceleyecek imanı ve idraki nasip eyle!
Amin!

Ve son bir not:
Gazze için İHH yardım kampanyası düzenledi. Umarım herkes haberdardır! Az çok demeyin, gönderin. Bunu kendiniz için yapın!

İsrail'e lanet olsun!

İsrail'in günlerdir yaptıklarını büyük bir üzüntü içerisinde takip ediyoruz. Sözün bittiği yerdeyiz, o nedenle ne desem, ne yazsam boş!
Neyseki Allah var!
Yalnız ben İsrail'in sonunu merak ediyorum. Onlar, kendilerini bekleyen o korkunç sondan haberdar olsalardı (Ki haberdardırlar) bunu yaparlar mıydı acaba?
Allah, mazluma zulmedenin yanına bırakmaz...
Her şey sadece bu dünyadan da ibaret değildir. Bunun bir de ötesi var değil mi?
Yaşasın zalimler için cehennem!
Bize düşen çok şey var.
Türk devletinin İsrail'le geliştirdiği bu işbirliği anlaşmaları, yapılan ortak tatbikatlar, İsrail dostluk grupları, şirin görünme çabaları, ittifaklar vs. hepsi de midemi bulandırıyor.
Yazacak çok şey var ama, kalsın...
Zalime dost olan zalim, zulme ortak olan şeytandır!
Dün Açun'la birlikte Beyazıt'taydık Filintinli kardeşlerimiz için... Soğuk, yağmur demeden binlerce kardeşim oraya gelmişti. Filistinli kardeşlerimiz için cenaze namazı kıldık, dua ettik... Ve İsrail ile işbirlikçilerine lanet okuduk!
Mazlumlara bir tek Allah yeter!

27 Aralık 2008 Cumartesi

Rejim tehlikeye girdi

Türkiye'de öteden beri midemi bulandıran bir tartışma var: Rejim tehlikesi... Bu türden tartışmalar gündeme geldiğinde de artık dillere pelesenk olmuş klişeler devreye girer.
Onlardan en meşhurları da; Cumhuriyet'in kazanımları...
Neyse artık bu kazanımlar, onu bilmiyorum!
Giderek küçülen ve içine kapanan bir Türkiye mi, topal ördek gibi ağır aksak yürüyen yaralı demokrasisi mi, hiç bitmeyen borçları mı, peşkeş ve soygun düzeni mi, nedir acaba bu kazanımlar?
Rejim tehlikeye girdi naralarını atıldığı zaman, perde gerisinde düzen hırsızları bi bakıyorsunuz daha bir oburlaşmış...
Türkiye küçüldükçe, Türkiye fakirleştikçe; bu halk yiyecek ekmek bulamayacak hale geldikçe, Cumhuriyet'in kazanımları türküsünü çığıran hırsızlar bi bakmışsınız daha bir zenginleşmiş, daha bir devleşmiş durumda...
Şimdi benim de rejimim tehlikeye girdi ya... Doğrusu beni bir korku sardı. Acaba hangi kazanımlarım tehdit altında?
Hangisi olacak, elbette yıllardır özenle koruduğum formum ve baklava kaslı göbeğim?!?
Rejim tehlikesi sürerse benim göbeğim de büyüyecek!
Türkiye'nin başına gelen benim başıma gelsin istemiyorum, kazanımlarım tehlikeye girsin istemiyorum; kaslarım eridikçe göbeğim şişsin istemiyorum.
Bir şeyler yapmalıyım!
Türkiye bu durumlarda nasıl "zinde güçler"ini devreye sokuyorsa benim de aynı şeyi yapmam gerekiyor!
Bir darbe yapmam gerek ve duruma el koymam gerek!
Zira...
Benim de göbeğim olursa, işte o zaman felaket olur!
Çünkü hiç sevmediğim şeydir kilo...

26 Aralık 2008 Cuma

Rejim karşıtıyım!

Geçtiğimiz günlerde kendime yeni kotlar almak için Boyner'e gittim. Malum birçok marka var...
Son dört beş yıldır sürekli giydiğim bedende üç kot aldım, deneme kabinine girdim. İlkini denedim iki düğmesi biraraya gelmedi, ikincisi öyle, üçüncüsü öyle...
İnanılmaz!
Belki de bedenleri değişmiştir diye başka bir markanın bir üst bedenini aldım, onu da denedim o da olmadı.
O kabinde o kadar üzüldüm ki...
Bir insan bu kadar mı hızlı depresyona dalış yapar Allah'ım? Orada o koca gövdeme bir depresyen gelip yerleşti, beni hafakanlar bastı...
Tam o sırada Mısır'daki abim aradı, onunla biraz muhabbet ettik.
Hayrola sesin iyi gelmiyor, bir şey mi var; dedi. Ben de aldığım kilo nedeniyle canımın sıkkın olduğunu söyleyince inanamadı.
Fazla gırgırdan hoşlanmadığı için de uzatmadı, ne yaptıysam bir türlü inanamadı kilo aldığıma...
Keşke öyle olsaydı.
Hemen telefona sarılıp Açun'u aradım. Ona o feci şeyi anlattım, ona göre anormal bir şey yoktu ama...
Akşam eve gittim, su bile içmedim.
Sabah kalkar kalkmaz poğaçaya veda ettim. Bir daha asla yemeceğim.
Öğlen bizim kızlara takılıp salata yedim. Akşam eve gittiğimde Açun yemek hazırlamıştı, yemedim, çay bile içmedim.
Ya o da kilo aldırıyorsa...
Dün sabah çok hafif şeyler atıştırdım. Öğlen yine salata yedim.
Amacım akşam hiçbir şey yememekti. Açun getirdi bir şeyler ama içmedim.
Sonra zencefilli çay getirdi, iki bisküvi atıştırdım. Onun için de o kadar pişman oldum ki...
Ve bu sabah...
Biraz işe geç gelince sade simit aldım bir de çay... Faka simit yerken acaba bu da kilo aldırıyor mu diye içimden geçiriyordum.
Cumaya gidip gelirken de...
O kadar güzel bir yağmur yağıyordu ki... İçim mutlulukla doldu.
Kendimi nasıl dışarı atıp gittiğimi ve 4 çeşit yemek aldığımı hatırlamıyorum.
Demin göbeğimi yeniden farkedince hatırladım.
Nasıl yaptım bunu acaba?
Ben ki yemek yemeyi pek sevmeyen bir insanken nasıl bu hale dönüştüm?
Bir de ne oldu biliyor musunuz?
Dün bir arkadaşım geldi. Hakikaten de kilo almış, göbek göz alabildiğine...
Bizim müdür, "Kendine dikkat et Savaş, ne yapıyorsun böyle... Bak S. nasıl da formda, dalyan gibi maşallah" dedi.
Üzerime alınmadım önce ama sonra çevreme dönüp baktım, "Aaa! o ben miyim?" dedim kendi kendime...
Yani eğer formdaysam neden o kotlar bana olmuyar artık?
Bu iş rejimle falan olmaz... Yeniden spora gitmeliyim!
Ben rejim karşıtı bir insanım, tamam mı?

Son cuma

2008 de bitti. Bugün son cuma...
Bu yıl fena değildi.
Ama 2007 ömrümün en acı yıllarından biriydi.
Bugün cumada 2009'un hayırlara vesile olması için dua edeceğim.
Her şey insan içindir.
Bizim orda çok acılandığın zaman yaşlılar der ki, "Üzülme oğlum, üzülme... Dert de, keder de, acı da insan içindir"
Öyleymiş gerçekten.
Hayat, bunu da öğretiyor insana işte...
Dertsiz, kedersiz bir yıl dileği ile...
Hayırlı cumalar!

25 Aralık 2008 Perşembe

Neden?

Sekiz yıldır çalıştığım bu ve bundan önceki yer için neden "sürgün" diyorum peki?
Burada mutsuz muyum?
Normal koşullarda, düz mantıkla baktığınız zaman sizi mutsuz edecek hiçbir şey yok...
Neticede Türkiye'nin en büyük iki grubunda çalışmışım, daha olsun ki değil mi?
Birgün burada çalışmak herkesin hayalidir.
Bunların tümü doğru...
Sekiz yıldır maaşım hiç sekmedi. Bu konuda bir saniyelik sektirme bile olmadı.
Maaşımızı ayın 1'inde alıyoruz. Çalıştığımız bankayla yapılan özel anlaşma nedeniyle maaşlarımız ayın 1'inde, saad 00.01 itibariyle aktif oluyor.
Bir gün hiç unutmam, Taksim'de eğleniyoruz arkadaşlarla... Eve döneceğim ama hesap biraz şişik gelince param bitti.
Taksiye atlayıp eve gitmem gerekiyordu.
Fakat ayın 30'u...
Sonra aklıma geldi. Saat 24.00'ı geçtikten hemen sonra maaşım aktif olacaktı. Gece saat tam 00.05'te banka mantiğe baktım, hakikaten de maaşım yatmıştı.
Buna benzer çok şey var.
Büyük, profesyonel kurum burası...
Dünyanın birçok kentini gezdim. Türkiye'de onlarca yer gezdim. Asla kurumla ilgili hiçbir sıkıntı yaşamadım. Başkaları gittikleri il dışı işlerde hep normal otelleri seçerken biz hep 5 yıldızlı otellerde kaldık. Bu kurumun kendi tarzı...
O kadar çok şey var ki...
Burada mesela İdare Müdür Yardımcısı ile bir sorun yaşadık. Üst müdürüm hemen İdera Müdürü'nü çağırdı, benden özür dilemesini sağladı.
Çünkü burada yapılan iş .zetecilik. Ve burada en en önemli personelimiz de .uhabirdir, demişti.
Bu ayrıcalığı hep hissettik!
Başka bir birimin müdürü bile benden bir talepte bulunacaksa önce kendi müdürümden onay alır, sonra gelir benden talepte bulunur.
Bu daha önceki çalıştığım yerlerde olmayan bir şeydi.
O faşistlerin olduğu yerde, yaptığım bir haber nedeniyle genel müdür, patron falan benden hesap sormaya kalkışmıştı. Zaten o nedenle ayrılmıştım.
Burada Genel Müdür'ün haddine mi, haber işine burnunu soksun. Vallahi kan çıkartır bizim müdürler... Ama orada oluyordu işte!
Yani özetle bakıldığında bu kadar profesyonel bir ortamda benim hiç sıkılmamam, çok mutlu bir şekilde çalışmam gerekirdi değil mi?
Normal koşullarda çok mutluyum aslında...
Fakat yine de tam değil işte...
Çıkıp eve gittiğimde kendime hep şu soruyu soruyorum: Bugün Allah için ve müslüman kulları için ne yaptın?
Konfor her şey değildir.
Ben sadece bu nedenle burayı hep bir sürgün yeri olarak gördüm. Kendimi Almanya'da çalışan bir gurbetçi gibi hissetim her defasında...
O eski yere geri dönmek gibi bir düşüncem var mı?
Büyük konuşmayayım ama asla...
Hele bu konfora, bu profesyonelliğe alıştıktan sonra mümkün değil dönemem.
Fakat ehven-i şer alternatifler yok mu?
Var elbette...
Fakat 2 ay daha burada kalmam gerekiyor.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Karar

Kararımı verdim nihayet. Gitmiyorum.
Nedeni de yeni bir sürgün hayatını yaşamak istemiyorum artık!
Henüz üniversiteye hazırlanırken aslında aklımda yaptığım bu meslek yoktu. Tam tercihleri yapacağımız gün bir arkadaşım bak bu bölüm de var demişti.
Ben de günün birinde Y.Ş.'de çalışmak gibi bir alternatif olduğu için yazdım. O kadar çok tercihin içinde o bölüm geldi ve gerçekten de hayal ettiğim gibi üniversite 2'de orada işe başladım.
Kendi çapımda çok başarılı işlere imza attım. Yaptığım bazı işler hala konuşulur. Bazı işlerim efsane bile oldu.
O kadar mutluydum ki orada...
Sonra birgün bir rüzgar esti.
Bazı oruspu çocukları, bazı şerefsiz adiler bana karşı amansız faşist bir kampanya yürüttü. Sonunda kendime en yakın bulduğum yeri terkettim.
Tabii ki o dönemde art arda talihsizlikler yaşadım ve bu bende çok ağır psikolojik etkiler yarattı.
Nasıl olur ki?
Düşünün siz sadece o ve ona benzer yerlerde çalışabilmek üzere bir bölüm seçiyorsunuz.
Üstelik de hayli iyi bir puanla...
Ve bazı faşistler sizin kaderinizle oynuyor, bir daha dönmemek üzere oradan ayrılıyorsunuz.
İşsiz olduğum o dönemde, o gruba yakın bir televizyon kanalına refere edildim. A.F. Y. adında bir müdürle görüştüm, çok sevindi. Beni hemen işe almak istedi.
Fakat...
Bir kez kırılmıştım ya, bir karar aldım ve bir daha asla faşistlerle birarada çalışmayacağıma ahd ederek o defterleri bütünüyle kapattım.
İyi de ne yapacaktım ki?
Bir tarafta kendi bölgesinde hayli etkin olan alim bir baba, müderris bir aile; bir tarafta ben, bir tarafta da kendi yandaşlarımın bana yaptığı haksızlık ve aldığım karar...
Karar vermem çok zor oldu.
Uzun bir süre düşündükten sonra hayatımda yep yeni bir sayfa açtım ve daha önce çalıştığım yerle, bütünüyle zıt bir adreste işe başladım.
Fakat kulağım hep babamda... Acaba bir tepki gösterir mi?
Birgün eve telefon açtım, bana sadece hayırlı olsun dedi.
Ve dedi ki, "Biliyorum ki sen hata yapmazsın!"
O an ne kadar rahatladığımı anlatamam.
Ben o camiadan kopmuşsam bunun mutlaka geçerli bir nedeni vardır, diye düşünmüş olmalı ki babam, asla bunun nedenenini sormadı.
O nedenle ona olan saygım hep arttı.
Fakat bunu da biliyordum ki, bu yeni geldiğim yer asla benim için vatan olmayacaktı. Öyle de oldu zaten...
Burada kendimi sürgünde bir kral gibi hissettim.
Bir kral gibi ama...
Başı dik, mağrur ve kararlı...
Bunun hem iyi hem de kötü yanları vardır elbette...
Kötü yeri çok yıpratıcıdır.
Ama belki de bu sayede sinirleriniz çelik gibi dimdik durur.
Fakat artık yoruldum.
Tam da yorulduğumu hissettiğim bir süreçte yeni bir teklif aldım. Uzun süredir düşünüyordum. Aldığım maaşın neredeyse 2.5 katı kadar bir teklif vardı.
Düşündüm.
Yeni bir sürgünü göze alamadım işin açıkçası...
Benim artık sükunete ihtiyacım var. Yeni bir kavganın içine girecek takat kalmadı.
Yıllar yordu bizi:)
İki ay boyunca burdayım!
Hımmm bu arada hani işsiz kaldığım o dönemde bizi isteyen kanal vardı ya, biz gitmedik de ne oldu peki?
Oradan kız aldık...
Öyle işte!
Kader, kader, kader...

22 Aralık 2008 Pazartesi

İşte bizim şarkımız

Açunla bizim bir şarkımız var. Hayatımızın şarkısı... Bunu şimdiye kadar sadece ikimiz biliyorduk ama herkes bilsin istedim.
Kendimize dair sevdiğimiz bir müziği paylaşmanın güzelliğini tatmak istedim.


What A Wonderful World - Louis Armstrong

20 Aralık 2008 Cumartesi

Cancağızım

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım


Mevlana

Maalesef

Açun da hasta... Kuzum dün çok kötüydü. Çok fena nezle oldu. Galiba allerjisi nezleyi biraz daha tetikledi.
Ben iyileştim sayılır ama Açunum hala hasta... Allah ona acil şifalar versin!
Dün kendi çapımda ona birşeyler yapmaya çalıştım.
Umarım işe yaramıştır.
Yarın akşama kadar dinlenirse o zaman inşallah hicbir şeyciği kalmaz.

19 Aralık 2008 Cuma

İki gün / Anlamazdın

Bu hastalığı hafife almışım. Kurum doktoru, o anlı şanlı eski başhekim anjin demişti ama... anjin sonra nasıl olduysa, gripe çevirdi.
İki gündür yataktaydım.
Bayramda aldığım tüm kiloları verdim. Zira biraz daha devam etseydi verdiğim terden tüm İstanbul su altında kalabilirdi.
Niye bu kadar terliyorum her defasında, anlamıyorum.
Aynı saat içerisinde tam 3 kez üstümü değiştirdim. Yeni üst giydikten sadece 5 dakika sonra bütünüyle ıpıslak oluyordum.
Neyseki dün akşama doğru normale döndüm. Yaptığım c vitamini takviyeleri ve Açun'un destekleri işe yaradı.
Bugün işe geldim.
Şimdi nekahat dönemindeyim.

Bu dönemde yapılacak en iyi şey müzik dinlemektir:


Ayla Dikmen - Anlamazdin.mp3 - Ayla Dikmen

16 Aralık 2008 Salı

Ankara

Çok samimi iki arkadaşım iş nedeniyle Ankara'ya taşındı. Hep onlarla msn'den görüşüyoruz. İkisi de Ankara'nın "sibiryayı aratmayan" soğuklarından muzdarip...
Her ikisi de, "Hic canın çıkıp gezmek istemiyor burada" diyor.
Oysa İstanbul öylemiy miş, İstanbul'da soğukta gezmenin bile başka bir tadı varmış, falan...
İyi de kardeşim sevmediniz orayı madem niye oraya gitmek için bu kadar tırmaladınız.
Biri TRT'de, diğeri de bakanlıklarda...
Her ikisi de memur!
Biri haber yapıyor, diğeri ise ense...
Hakikaten sordum ne yapıyorsun diye, A. aynen öyle dedi. Devlet memuru Ankara'da ense yapar dedi.
Bu arada bir başka arkadaşımızın bayramda babası vefat etmiş. Aradım taziyesini sordum.
Mekanı cennet olsun inşallah!

Biraz daha...

Aldığım ilaçların ardından bugün biraz daha iyiyim. Boğazımdaki yanma bitti gibi... Umarım akşama hiçbir şey kalmaz.
Bu arada Açunuma çok teşekkür ediyorum. Dün akşam o yaptıkları olmasa bu kadar yol alamazdık. İyi ki varsın!
En kötü karar kararsızlıktır diyorlar ya, gerçekten de öyledir. Şu yeni açılacak yer için kararımı verdim ama içim de tam ikna olabilmiş değil.
Kararım gitmeme yönünde...
Bugün de 3 arkadaşımız gitti. Geçtiğimiz günlerde de çok sevdiğim 2 arkadaşım gitmişti. Birkaç gün içerisinde de 1-2 kişi daha gidecek.
Bizim kadro piyasanın en iyisi olduğu için herkes bu kadronun peşinde... Gerçekten de bu kadro son 20 yılın en iyisiydi. 6 yıllık bir kuruluşuz, bütün ödülleri biz aldık. Bu önemli bir kriterdir.
Burası giderek tenhalaşıyor. Daha önce toplantılarda o kadar kişi vardık, bugünkü toplantı çok sadeydi. Birinci tur ansızın bitince heppimiz çok şaşırdık. İşin beyin jimnastiği bölümüne gelince toplantı masası o kadar sakindi ki, eski curcunadan eser yoktu.
Allah onlara yardımcı olsun!
Peki ben ne yapacağım?
Benim yedeğimde yeni bir var. Geldiğim yere geri dönmek... Böyle bir alternatifim var, eğer kendimi kovdurup tazminatımı da alabilirsem var ya, tam süpper olacak!
Hakkımızda hayırlısı neyse o olsun!
Bu arada Açun bugün yeni bir tasarım kursu için sınava girdi. Kız artık bu tasarım işine iyice sardı, inşallah iyi olur.
Onu bu işlerle uğraşırken gördüğümde çok mutlu oluyorum. Çünkü bir şeyler yapmak insanın kalitesini arttırır.
Hiçbir şey yapmayan insan bir şeye yarar mı?

15 Aralık 2008 Pazartesi

Bayram ertesi

Bayram tatili planladığımız gibi süpper geçti. Bol bol dinlendim... Fakat dün gece deniz otobüsüyle yaptığımız yolculuk sona erdiğinde beni kötü günlerin beklediğinden artık emindim. Zira tatilin son günü içtiğim soguk su başıma bela oldu.
Dün boğazım hafif gıcık yapmaya başlamıştı. Bu sabah itibariyle anjine dönüştü. Doktora gittim, ilaç yazdı. 4 saatte bir alıyorum ama hala etkisini göremedim.
Doktor yazdığı ilaçların hafif uyku yapacağını söyledi ardından da, "Biraz kafa yapar ama telaşlanma" dedi.
Kafayı buldum yani...
Şu boğaz ağrısı olmasa bu uyuşukluk hali o kadar güzel ki... Hafif leyla hallerinde dolanıyorum şimdi. Her yer gözüme yatak gibi görünüyor şimdi... Demin lavaboya gittim, Mozart çalıyordu.
Hemen çıktım. Yüzümü ıstalıp çıktım üstelik... Çünkü biraz daha dinlesem o zaman gözlerimi açamazdık artık.
Bu hallere alışkın biriyim aslında... Boyun ağrılarım için aldığım antidepresanlar da aynı etkiyi yapıyordu bende... Alıyordum bir ilaç, sinirlerim boşalıyordu ve ben bir kediye dönüşüyordum.
Şimdi de öyleyim ama...
Sahi bütün bunlardan kime ne?
Niye yazıyorum ki... Ne annem okuyor ne de bacım!
Bir Açun var, o da tüm hallerimi biliyor zira...
Ama yazıyorum yine de!
Ne bileyim, bir seda bırakmak isteği belki de... Kendim için!
Uzun uzunnn yıllar önce böyle anjin olurken en çok da içtiğim sigaralardan nefret ederdim. Sigara içme keyfimi bozduğu için bu türden soğuk algınlığı hastalıklarını hiç sevmezdim.
Şimdi öyle bir problemim yok Allah'a şükür!
Demin aklıma geldi işte ve halime şükrettim.
Sigara ne iğrenc bir şeymiş ya... Ve ben ne iğrenc bir şey içmişim uzun süre...
Tam 11 yıl içtim o zıkkımı!
Neyse...
Aslında şunu anlatmak istemiştim, bu halim beni lise yıllarına götürdü. Kış ayı gelirken hasta olmayı dört gözle beklerdik. Sıcaklık gelip eksi 40'ları aştığında bile o hastalık bir türlü gelmezdi. Dışarıda akşama kadar, yarı belimize kadar ıslanırcasına top oynardık yine de hasta olmazdık.
Ve ne kadar gıcık olurduk bu halimize...
Şöyle biraz ateşimiz çıksa da gidip rapor alsak ve gelip uyusak derdik ama olmazdı. İnat bu ya hiç hasta olmazdım.
Sadece ben değil ki, buna tevessül eden hiçbir arkaşım olmazdı.
Çünkü rapor almak için öncelikle Müdür Yardımcısı Nuri Bey'i ikna etmek gerekiyordu. O ikna olmasa sen asla sevk alamazdın.
Türlü çeşitli yalanlar uydururduk.
Aramızdan bazıları tebeşir tozu yutardı. Çünkü onu yuttuğunda ateşin çıkıyor gibi bir efsane vardı. Hiç denemedim. Ama deneyen o kadar çoktu ki...
Nuri Bey'in yanına gittiğinizde o soguk ve gerçekten de karizmatik yüz ifadesiyle, ne var yavrum söyle bakalım derdi.
O an ödümüz patlardı.
Ben heyecanlanınca rengim sarardığında Nuri Bey'i hasta olduğuma inandırmam pek zor olmuyordu.
Fakat benim bunu çakmam da hayli uzun zamanımı almıştı.
Herkes gidiyor Nuri Bey geri çeviriyordu, ben gittiğim sevk alıyordum. Birgün bana neyin var diye sorduğunda, ben hazırlıksız gittiğim için belki de dilim tutulmuştu da, kendisi, "Sevk istiyorsun değil mi? Zaten rengin atmış baksana, sarı hummaya tutulmuş gibisin. Doktora git ama ilaçlarını takip et. İlaç alıyorsunuz sonra içmiyorsunuz" demişti.
Oysa ben korkudan ve heyecandan sapsarı kesilmiştim.
Nuri Bey'in bana neden sevk verdiğini artık anlamıştım. Sevk aldıktan sonra doktora gidiyorduk, bu kez doktora binbir yalan söylüyorduk.
Birgün hiç unutmam, gittim.
Bir muhabbet açtım. Amacım doktoru tava getirip raporu kapmaktı.
Doktor konuşmanın ilerleyen bölümlerinde, "Bazı arkadaşlarınız sadece rapor almak için gelip burada tek ayak üzerinde 50 yalan söylüyor. Bir de girdikleri halleri görsen, onlar adına ben utanıyorum" demesin mi, benim rapor suya düştü.
Uydurdum bir şey, beni muayene etti fakat hiçbir emare yok...
Bir iki ilaç yazdı, gittim.
Yolda sevkime bi baktım, bana 4 gün rapor yazmış. O kadar utandım ki...
Ama yine de raporu götürüp Nuri Bey'e verdim ve köye gittim. Anneme 4 gün rapor aldığımı söyleyince ödü koptu. Sandı ki çok kötü bir hastalığa yakalanmışım. Onu hasta olmadığıma ikna edince de bana bi güzel kızdı. Hiç utanmıyor musun, dediğinde nasıl utandığımı anlatamam.
Bugün bu kadar hastayım ya... Lisede olsam bu halimle en az 1 hafta rapor koparırdım şimdi.
Bu aklımdan geçti işte...
Allah'ım sen bana ve tüm hastalara şifa ver!

6 Aralık 2008 Cumartesi

İyi bayramlar!

Bu akşam biniyoruz. Bir gece Bursa'da kalıp sonra da köye gideceğiz. Bu bizim için iyi olacak. Dönüşte inşallah her şey daha güzel olacak...
Çünkü yeni yerle ilgili karar vermem gerekecek! Artık zaman kalmadı.
Neyse...
Herkese iyi bayramlar!

2 Aralık 2008 Salı

Geceyarısı ekspresi

Bugünlerde yeniden uyku problemlerim başgösterdi. Gecenin yarısında uyanıyorum ve bir daha... uyku yok!
Tabii ki gece ne yapılır?
Dünya, sen kendinle ve düşüncelerinle başbaşa kal diye siyah bir örtünün altına girmiş, gizlenmiş... Üzerinde yaşayan tüm canlıları da uyutmuş!
Onlar mışıl mışıl uyurken sen düşün diye, sanki...
Dün ve bugün ölümü düşündüm. Normal hesaplara göre yarı yola geldik sayılır. Yarım yol nasıl bitti, hiç bilemedim.
Hatırladığım tek şey birtek işlediğim günahlardır şimdi... Bu kötü mü, iyi mi bilemedim onu da...
Ölüm sözkonusu olduğunda insanın aklına neden hep günahları gelir ki?
İçim sızladı. İçim sıkıldı. Daraldım, sıkıştı kalbim...
Namaz konusunda öteden beri tembelim. Bu konuda hiçbir zaman başarılı olamadım. Açun'la evlendiğimizde en büyük beklentim onun sayesinde namazlarımı dost doğru kılmaktı.
Ama olmadı.
Sadece namaz mı?
Maalesef o kadar çok günahım var ki...
Bir fahişe kadar tövbekarım!
Ya Rabbim, işlediğim tüm o aklımdan hiç çıkmayan günahlarım için sen şahitsin ki, kaç kez tövbe ettim. Aff diledim. Senden ve kendimden özür diledim defalarca...
Yine de özür dilemek, tövbe etmek ve af dilemekten başka çare yok!
Ey Allah'ım!
Tövbe ediyorum. İşlediğim tüm günahlarım için beni bağışla ve bana bir daha günah işlememe iradesi ver.
Ölüm var.
Hiç yazmak, hiç söylemek istemiyorum ama korkuyorum işte...
Kim bilir nerde, nasıl, ne biçimde olacak bu!
Geçtiğimiz günlerde yine bir uyku arasında, o geçmek bilmeyen uzun gecenin sabaha döndüğü saatlerde kalbim öyle sıkıştı ki kalkıp kaçmak, gidip kayıplara karışmak istedim.
O kadar daraldım, o kadar daraldım ki...
Allah'tan bir çare diledim. Ve kalkıp abdest aldım sonra da sabah namazı kıldım. Ben eğildikçe, secde ettikçe içimdeki sıkıntı bitti.
Namazın sonunda içim huzurla doldu. Ve usun süren saatler sonrasında o huzurla yeniden uykuya daldım.
Tabi ki uykunun firar ettiği o saatlerde her şey aklıma geliyor.
Keşke hakkına girdiğim, üzdüğüm, ezdiğim, mutsuz ettiğim tüm insanların burayı okuma fırsatı olsaydı.
En azından okuyanlar arasında öyle birileri varsa lütfen hakkını helal etsin!
Belki de helalleşmek için başka bir şansım olmayacak.
Ben hakkımı helal ediyorum.

Ey Rabbim! Ey güzel Allah'ım! Ömrümün bundan sonrasını senin razı olacağın şekilde geçirmeyi nasip et bana... Zira zerre kadar umurundaysam bunu bil ki (Ki, sen her şeyi bilensin) böyle, bu günahlar sırtımda bir kambur gibi dururken hiç mutlu değilim.
Mutlu olmak değil talebim.
Bari razı olduğun bir kul olayım, tek dileğim budur!
Bu geceden itibaren namazlarıma yeniden başlayacağım. Allah'ım sen bana bu kez bunu sürdürme aşkı ve iradesi ver!
Lütfen!

1 Aralık 2008 Pazartesi

Tatil

Bayram tatili boyunca köyde olacağız. İyi bir dinlenme fırsatı bu bizim için... Bol bol gezeceğiz, bol bol yiyip içeceğiz.
Ya yine kilo alırsam?
En çok da bağa gitmeyi özledim. Önümüzdeki bahar ayında işçi tutup bi bakım yaptırmam gerekiyor. Yoksa dağ olur orası...
Sonra Açun'la bol bol gezeceğiz ormanda... Sonra nehre gidip balık tutacağız.
Ama bir şeye dikkat etmem gerekir, kilo almamalıyım.

29 Kasım 2008 Cumartesi

İşten güçten!

Son günlerde medya sektöründe ciddi bir kriz, bir daralma var. Yüzlerce kişi işsiz kaldı. Hepsine de çok üzülüyorum.
Çünkü işsizlik çok kötü bir şeydir.
Allah kimsenin başına vermesin.
Hiç unutmam, üniversitede bir arkadaşım sevdiği kızla evlenmeyi düşünüyordu. Fakat ansızın işsiz kalınca kız onu terk etti.
Evet terketti!
Ben eminim ki o arkadaşın işi olsaydı bu olmazdı. Ama oldu işte...
O nedenle işsizliğin ne kadar kötü bir şey olduğunu çok iyi bilirim. Allah dostlarımın başına vermesin.
Tabii bir yandan da iyidir. O arkadaşa o zaman çok üzülmüştüm. İşsiz olduğu, parasız olduğu, belki de bir gelecek vaadetmediği için terkedilmişti ya, çok üzülmüştüm. Çünkü gerçekten de üzücü bir şeydir bu...
Ama bu işin bir de bu tarafı var elbette: Ya o arkadaş işsiz kalmasa, o güvenilmez kızla evlenmiş olsaydı, bu daha mı iyi olurdu.
Allah onu sevdiği için belki de onun işsiz kalması için birtakım vesileler yarattı.
Her işte bir hayır vardır derler ya, gerçekten de öyledir.
İşsizlikte de bir hayır vardır gördüğünüz gibi...
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
O kız bir işte çalışıyordu o arkadaşımızı terkettiğinde... Sonra o iş yerinden biriyle evlendi.
Önce o işsiz kaldı. Sonra da eşi...
O terkettiği benim çok çok yakın arkadaşım da ne oldu peki?
Şuan süper bir işte çalışıyor ve çok iyi kazanıyor.
Ve mutlu bir evliliği de var.
Hayat böyledir işte...
Allah tüm işsizlere bir hayır kapısı açsın. Zira işsizlik zordur. Yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi... İnsanın başına türlü çeşitli haller gelir!

28 Kasım 2008 Cuma

Kararsızlık

Henüz karar veremedim. Oluşan kadroya bakınca doğrusu biraz tereddüt ediyorum. Yeni bir yere geçmenin birçok avantajı var ama...
Kendi iş yerimde iki yıldır doğru dürüst bir şey yapmıyorum. Bu benim tercihim, çünkü hala protestodayım.
Ama anladım ki kendime zarar veriyorum.
O nedenle de boşluğu değerlendirmek için açtığım siteyi radikal bir kararla durdurdum. Satılığa çıkardım. Alan alır, alıcı çıkmasa da umurumda değil... Orada kalır.
O nedenle bıraktım orayı ki, kendi işime geri döneyim diye...
Ayak bağı olmuştu ya... Hep ilgi, hep ilgi... Valla hiçbir şeye bu kadar ilgi gösterdiğimi hatırlamıyorum.
Sıkıldım ya...
Benim gibi bir adamın asla yapacağı bir iş değil. Ben özgür bir adamım. Öyle bir şeyle sürekli ilgilenmek beni sıkar.
Karakterim budur.
O nedenle de sevdiğim insanı çok severim. Ama bazen de geri çekildiğim zaman, o sevdiğim insan bunu anlayışla karşılamalı...
Çekip gitmelerimi çekemeyen biriyle asla yapamam.
Soluk almadan yaşayabilen biri değilim.
Her sabah geliyorum siteyi güncelliyorum. Gün içinde de ilgileniyorum.
İyice sıkılmıştım. Az kalsın kendi sitemi bombalayacaktım... Neyse ki satılığa çıkardım.
Kurtuldum.
Soluk aldım. Hapisten salıverilen biri gibi hissediyorum kendimi... Özgür!
Evet...
Bayram tatili sonrası karar vermem gerekiyor.
Bir de başka bir alternatif var. Bazen diyorum ki acaba daha önce çalıştığım yere mi (..bah) geçsem yeniden?
Bizim müdürle görüştüm bu konuyu... Olumlu baktı.
Bakalım!
Hakkımızda hayırlısı olsun.
Öyle işte...

18 Kasım 2008 Salı

Ve yeniden!

Bizim iş kolunda yeni bir yapılanma var. Piyasadan kendi alanında en iyileri topluyorlar. Hergün yeni bir transfer haberi var.
Biz de geçtiğimiz günlerde bir teklif aldık. Gittik görüştük. Onlar tekliflerini sundu ben de koşullarımı öne sürdüm.
Birçok noktada anlaştık gibi...
Ben şuan aldığım maaşın yaklaşık 3 katını istedim. Onlar da, iki katın biraz üzerinde diye bir teklif sundu.
Kendi söylediğim rakamda direttim. Onlar da kabul edecek gibi oldu. Form doldurmak istemiyordum, zorla doldurttular.
Fakat bilmiyorum.
Bu kriz anında yeni çıkacak bir ..zeteye gitmek doğru mudur?
Günlerdir aklımı kurcalayan bir sorudur bu. Birçok kişiyle istişare ettim. Herkes risk alınmadan da bir şey olamayacağını söylüyor.
Haklıdırlar da...
Daha önce aynı grubun uluslararası bir ..ergisi için çok cazip bir teklif almıştım. Değerlendirmediğim için doğrusu sonradan pişman oldum.
Şimdi yine pişman olur muyum bilmiyorum.
O nedenle de kafam karışık...
Açun risk al diyor. Risk alayım da...
Ya tutmazsa orası?
Bakalım artık... Karar vermem için fazla vaktim de yok!
Hakkımızda hangisi hayırlısıysa Allah onu bize nasip etsin!

21 Ekim 2008 Salı

Bu arada...

mormakas.com adli bir site var. Güzel, keyifli bir site...

Cuş-u huruş!

Bugün inanılmaz bir uyuşukluk var üzerimde... Uyukluyorum sürekli... Acaba vitaminsiz mi kaldım, ne?
Gerçi vitamin de alıyorum ama...
Başlık ne peki?
Başka bişi yazacaktım ama gerenk yok. Zaten yorgunum!

20 Ekim 2008 Pazartesi

Bu olamaz, mümkün değil!

Marmelat olayını yazıp duruyoruz ya, bilin bakalım ne oldu?
Ben inanamadım, hala bile şoktayım.
Tek kelimeyle şoktayım!
Demin sevgili kayın validem Açun'u aramış ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
-Nasılsın kızım, iyi misiniz?
-İyiyim anne sen nasılsın?
-Hamdolsun. Damadım nasıl, o da iyi mi?
-İyidir anne, hamdolsun!
-Bil bakalım neden aradım?
-Hayrola anne neden aradın!
-Kuşburnu marmelatı yaptım. Sizin için de kavanoza doldurup kaldırdım. Kurban'da gelirken yersiniz...
-Ay anne şaka yapma! Ne marmelatı, ne kuşburnusu...
-Doğru diyom kız, valla yaptım demin.
-İnanmıyorum, kesinlikle şaka olmalı bu...
-Ne şakası kızım! Valla değil...
-Neyse anne! Ay olamaz ya, hemen böcük'e söylemeliyim.
Bi baktım MSN'den biri titreştiriyor.
x:annem aradı sana selamı vardı
x:tahmin et ne dedi
y:aleyküm selam
y:ne dedi
x:kuşburnu marmelatı yapmış
y:inanmıyorum
x:gelinüçe yersiniz dedi
x:bayramda
x:Gerçekten
y:inanmıyorum
x:yani bu kadar olur ya
y:yaw olamaz
y:valla olamaz
x:mucize gibi
x:bencede
x:ki annemin hep yaptığı bir şey değildir
y:neyse
y:bize yeni bir yazı konusu doğdu
y:yazarım, okursun yarın
x::)
x:ama çok ilginç değil mi
y:kesinlikle
x:akşama ne yapayım, ne istersin?
y:sen ne istersen? Dilersen yorma kendini...
...
Sonra Açun giderken de şöyle bir şey düşündüm: İster misin o da kuşburnu marmelatı yapsın?
Gerçi dün pazar kahvaltısında bana kuşburnu marmelatı getirmişti.
O yazı üzerine...
Uyyhhh marmelatı sevdim ha!
Dilber hala gibi oldu.

Şerh

Deminki yazıda arkadaşımın annesine, "Senin oğlunu ben işe aldırdım. Benim burada çalıştığımı nasıl bilmezsin" tarzında bişey demiştim ya...
Yine sanki yanlış anlaşıldım gibi geldi bana... Öncelikle niye bunu söyledim biliyor musunuz?
Çünkü bu kadının bana karşı inanılmaz bir kıskançlığı vardı. Eskiden de biliyordum. Fakat son görüşmemizde öyle davranınca ben de bir kez hıncımı alayım dedim. Yani bir ihtiyarı acıtmak istemezdim ama o bunu çok istedi.
Ben onun oğlunu işe aldırmaya çalışırken (Ki onun oğlu olduğu için değil, benim arkadaşım olduğu için yapıyordum bunu), arkadaşım benim yanımda defalarca, "Anne şimdi Vat...'dayım, ...han'ın yanında. İlgileniyor sağolsun, olacak gibi" diyerek cepten konuşmuştu.
Bir kez değil, belki onlarca kez...
Sonra oğlu buraya girince, ilk görüşmemizde, "Aaaa! Sen niye burdasın, yoksa buralarda şirkette mi çalışıyorsun" dediğinde kendimi tutamadım.
Siz olsanız ne yapardınız?
Sizce ben bir yaşlı kadının canını acıtacak kadar kötü mü yoksa kendimi o ana kadar tutabilmiş güçlü bir irade sahibi biri miyim?
Hangisi?
İşte size günün sorusu...

Kinci miyim?

Yazımın sonunda kimseyi affetmediğimi, herkesle hesaplaşmayı düşündüğümü söylemiştim ya...
Haklı olarak birilerinin aklına benimle ilgili olarak şu akla gelebilir: Acaba ben kinci biri miyim?
Beni bilen bilir aslında... Bilmeyenler için söyleyeyim, hayır kinci falan değilim.
Ne kinciyim ne de dinci... Ben birinciyim:)
Bir inci!

Marmelatım!

Açun'un önceki gün yazdığım blogla ilgili yorumu şu oldu: "Ayy canııım, marmelatını mı yediler kuzumun!"
Yani aslında bakıldığında durum öyle görünüyor. Marmelatımı yediler...
Ama mesele marmelat değil ki, orada o marmelatın ve balın neden gönderildiği konusu benim için önemliydi.
Annem ve babam benim için endişe etmişlerdi. Ve kendilerinin içini rahatlatacak bir tasarrufta bulunmuşlardı.
O nedenle de bu benim için önemliydi.
Ve ben o marmelat ile balın benim için, ilaç niyetine gönderildiğini söylemiştim o kara kadına...
O da onları, tam da o nedenle kendi oğluna yedirmişti.
Yani benim canım cehenneme demek oluyordu bu... Ben de cehennem oldum gittim zaten. Ne işim vardı ki onların yanında...
O arkadaşa ömrüm boyunca hep yararım oldu. Benden sonra uzun bir süre işsiz kaldı. Ben yine kendi referansımı kullanarak, rüyasında bile göremeyeceği bir şey yaptım ve onu kendi iş yerime aldırdım.
Aldırdım da ne oldu?
Bir gün annesi, kızı ve eniştesi bizim buraya yakın bir kafeye gelmişlerdi. Arkadaşım da gel birlikte çaya çıkalım hem sana sürprizim var demişti. Gittik... Aman Allah'ım kabus!
Dilbey Teyse de oradaydı.
Beni görünce ne dedi biliyor musunuz?
Aynen aktarıyorum?
-Aaa, senin ne işin var burda? Bu yakınlarda bir yerde mi çalışıyorsun?
-...an'da çalışıyorum. F..'yi de ben buraya aldırdım, haberiniz olmadı mı?
Sonra da arkadaşıma döndüm ve, "Aşk olsun, biz seni refere ediyoruz ama sen annene bile bunu söylememişsin. Üzüldüm!" diye takıldım.
Şaka gibi söylesem de, aslında anlayan anladı.
Dilber Teyseee simsiyah kesildi.
Oğlu da öyle...
O güne kadar hep alttan almıştım o kadını... Ama artık saldırı sırası bana gelmişti. Beni acaba salak yerine mi koyuyordu?
Oysa ben onun o zavallığına hep üzülmüş ve o nedenle de kendisini hep affetmiştim. Ama artık hayır... Bitti.
Dilber Teysee bir anda değişti, Açun'la falan tanışmak istediğini söyledi. (İç ses: Asla ve kat'a! Sen kimsin ki Açun'la tanışacaksın?)
Çok fena vurmuştum kendisini... Bir anda bütün çocuklarının yanında, kıskançlığına yenilmiş olmanın acısını yaşattım ona...
İnsan oğlunun en yakın arkadaşını neden kıskanır ki?
Bir anne neden bunu yapar ki?
O bunu yaptı, ben de onu fena halde acıttım.
Arkadaşım için de üzülmedim ayrıca... Annesinin bu kıskanç, bu çekemez, bu haris halini görmeliydi. Görmedi.
Valla kimsenin yanına bırakmadım hiç... Elbette hesaplaşmadığımız kişiler var ama, onların bazılarıyla mahkeme-i kübrada, bazılarıyla da Allah ömür verirse dünyada hesaplaşmayı düşünüyorum.
Beni acıtan, beni üzen, beni mutsuz edenleri affetmeyeceğim. Affetmedim de...

Dava başladı ama...

Ama yapılamadı, ara verildi.. Salon küçük geldi, izdiham oluştu. Yargılama için fiziki koşullar yeterli değil diye duruşmaya ara verildi. Bu nasıl iştir ya? Kaç aydır bu devlet neye hazırlanıyordu Allah aşkına? Bu kadar hantallık olamaz.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Benim Dilber Halam!

Dün akşam A.Y.'sının tekrarını izledim. İlk izlediğimde demiştim ki, "Bu kadın birine çok benziyor ama kim?"
Dün yeniden izleyince buldum.
Tahsin Amca'ya, "Dippppçikkk gibisin" diyen ve beni bi tuhaf eden o kadının kime benzediğini buldum.
Yani bu kadar mı benzerlik olur ya?
O da tıpkı Dilber gibi Adanalı... Vallahi o da kilolu ve gözleri ölü balık gibi...
İnanılmaz, inanılmaz!
Ben hayatımda onun gibisini görmemiştim. İşte gördüm... Yalnız o kadından nefret ediyordum, benzerini sevdim.
Bu nasıl iş ben de anlamadım vallahi!
Ben 4. Levent'te bir evde kalıyordum bir arkadaşımla... Birgün arkadaşın annesi ve babası çıka geldi bize...
Yıl 1999 kış... İnanılmaz kötüyüm. O kadar kötüyüm, o kadar bunalımlıyım ki iki gün yemek yemeyi bile unutabiliyorum.
Sadece deliler gibi kitap okuyorum ve deliler gibi çay sigara tüketiyorum. Hiçkimseyle de görüşmüyorum.
Hayata küsmek gibi bir şey var ya, işte öyle gibiyim.
İşte ben o haldeyken bu kadın ile eşi çıkageldi. Ben kendi odamdayım. Daha geldiklerinin ilk günü beni de kahvaltıya davet ettiler. Ben de çıkıp onların odasına geçtim ve kahvaltıya oturdum.
Sıcak ekmek vardı.
Sıcak ekmeği kendisi, eşi ve oğlu arasında bölüştü, bana da belki de birkaç gün öncesinden kalma taş gibi bir şey verdi. Yani önüme koydu.
Hiç dikkatimi bile çekmemiş...
Bir iki lokma attım ama galiba mide bayat ekmeğe tepki koydu iştahım kesildi.
Arkadaşım ısrar etti ve durumu farketmiş olmalı ki kendi ekmeğinden biraz verdi onu atıştırıp kendi odama çekildim.
O günler pek soğuk değildi. Ben sürekli battaniyenin altında durup kitap okuduğum için soğuk beni pek etkilemiyordu. Zaman zaman odayı ısıtmak istediğimde de gidip arkadaşımın odasında duran (Çünkü orası aynı zamanda bizim oturma odamızdı) elektrikli sobayı getirip yakıyordum, ısınınca da götürüyordum. Soba da bana aitti.
O gün hava soğudu, beni de sobanın sürekli yandığı o odaya hiç davet etmediler. Arkadaşım işe gittiği için sabah, dedim ki, herhalde yabancılık çekiyorlar onlar orada rahat etsinler diye ben de gitmedim.
Fakat benim odam çok soğuyunca da gittim dedim ki, "Sobayı alabilir miyim?"
Evet demedi kadın. Ne dedi biliyor musunuz, "Al oğul al ama, ya biz ne yapcazzz"
Onların orası fırın gibi...
20 dakika çalıştırıp getiririm dedim. Hani odanın havası biraz değişsin istedim. Yoksa soğuğu bile farketmiyorum. İçim o kadar yanıyor yani...
Yirmi dakika sonra sobayı götürdüm. Sonra gazete, sigara ve kahve almak için dışarı çıktım. Benim oda ısınmıştı da...
Dışarı çıktığımda Allah'ım bu ne? Fırtına var...
Fazla oyalanmadan eve geldim. O kadar üşümüştüm ki... Odama girince bi baktım perdeler havada uçuşuyor. Her iki pencerem de sona kadar açılmış... İnanamadım. Herhalde rüzgar açmıştır diye düşündüm. Fakat pencereleri kapatınca bunun mümkün olmadığını gördüm. Çünkü pencere eski usul, geçirme anahtarla... Yani rüzgarla açılması için kırılması lazım.
Pencereyi kapattım çok soğuktu... Yorganın altına gireyim dedim, yok dayanılacak gibi değildi.
Onların odasına gittim. Teyze (Asla benim teyzem olamaz) dedi ki, "Ne oldu oğulll, burnun pancar kimi kızarmış senin!"
Çok soğuk dedim.
İstedim ki onlar pencere olayını izah etsin ama olmadı.
Sonra ben, "Teyze odayı ısıtıp dışarı çıkmıştım. Geldiğimde pencereler sonuna kadar açıktı, kim açtı acaba biliyor musunuz? Alt kattan çocuklar mı geldi acaba?"
Dedi ki, "Yok oğul yok, ne çocuğu... Ben açtım hayrıma. Biraz havalansın da, temiz hava görsün deyi, kendi hayrıma ben açtım"
"İyi de" dedim, "Ben zaten düzenli olarak günde 2 kez havalandırıyorum orayı. Sigara içtiğim için kötü kokmasın istiyorum. Ama fırtına var ve ben orayı ısıtmıştım. Üstelik öğleden sonra okula gidince zaten ben kendim yapacaktım onu"
-"Ne bilim oğul! Açtım ölee... Ne bilim!"
İnanılmazdı.
Bunu da kafaya takmadım. Kendi odama çekildim, devam ettim okumaya...
Bir gün Ahmet'le okulda buluşup bize geldik... Ahmet'e çay yapacaktım. Çaydanlık ve bardaklar içerideydi...
Çayı yaptım. Fakat baktım bardaklar kirli... Dedim ki, teyze onların odasında temiz bardaklar var, sininin üzerinde, gidip alayım onları... Gittim alacaktım, teyze birden atıldı. Dedi ki, "Onlar bizim bardaklar oğull, ne yapin! Onları amcan alı verdi"
Öyle mi?
Peki hayırlı olsun!
Kupaları yıkadım, çayı içtik. Fakat Ahmet herhalde durumu farketti.
Kadın kara/esmer bişey ya?
Dedi ki, "Bu kadın çingene mi acaba? Tam onlara benziyor!"
Ben de yok dedim, daha neler...
Ahmet'i gönderdim.
Annem, canım annecim benim psikolojik durumu öğrenmiş. Ve ciğerlerimin de pek de iyi olmadığını söylemiş birileri ona...
Babam hemen talimat vermişti, bizim adamlar dağ köyünden karakovan balı getirmişlerdi. Bu balın binbir derde deva olduğu söylenir... Gezici arılar ağaç kovuklarına yapar bu balı... O nedenle bulunmaz bir baldır!
Ve ceviz içi, soguk kavurma, tere yağı, yaylalarımızda çıkan kuşburnu marmelatı...
Bir sürü şey göndermişti.
Ama o bal ve kuşburnu mermalatı, ciğerlerim içindi. Antioksidan olduğu için...
Onları kahvaltıdan önce, ceviz içi ile karıştırıp yiyecektim.
Getirdim eve koydum.
Meraklı teyse de yanımdaydı. Bu ne, dedi. Ben de hepsini anlattım. Hangi şeyin neye iyi geldiğini tek tek anlattım.
Ve ona dedim ki, kavurmayı, şu diğer balı (Normal bal da göndermişlerdi iki petek) yiyebilirsiniz ama bu diğerleri ilaç niyetine, annem benim için yollamış... Cigerlerim kötü de... Onlar da küçük kavanozlardaydı. İki küçük kavanoz. Ve birkaç kilo ceviziçi vardı. Bizim oranın cevizleri de inanılmazdır, hakikaten inanılmazdır.
Kaç aydır okula gitmemiştim. Arkadaşlara görünmemiştim. Son gittiğimde Ahmet beni görünce kendisine çok kızmış. Artık benimle ilgilenmeye karar vermişti. O nedenle de hep benimle ilgili planlar yapıyordu.
Ogün onları getirdikten sonra Ahmet'e gidecektim. İki gün onlarda kalacaktım bu bana da iyi gelecekti.
İki gün kaldıktan sonra eve döndüm akşam saatlerinde...
Sabah uyanınca annemin gönderdiği balı, kuş burnu marmelatı ve ceviziçini getirip biraz yiyeyim dedim. Hem enerjiye de ihtiyacım vardı.
Mutfağa gittiğimde o ağaç kavuğundan alınan bal, kuşburnu marmelatı ve ceviziçinin olmadığını gördüm. Hepsinin kavanozları boştu ve hiçbirisi de yıkanmamıştı.
Orada öylece dizlerimin üzerine oturup ağlamak istedim. Kim bilir babam ve annem bunları bulmak için ne kadar uğraşmışlardı. O karda kışta o köylere kimi yollamışlardı, kim bilir!
Ve kim bilir artık ne hayaller kuruyorlardı, ben onları yiyicek ve toparlanacaktım.
Orada dizlerimin üzerine çöküp düşünürken bi baktım teysssee geldi.
Ona dedim ki, "Ya teysse bunları çok sevdiniz galiba, bitmiş!"
O da, "Ayy oğull onlar çok güzeldi. F.'ıma yedürdüm, guzum kendine geldi"
Hiçbir şey demedim. İyi de iki günde nasıl bitirdiniz, mümkün değil yani... Oturup akşama kadar hiç durmadan bunları mı yediler acaba?
O gün bütün eşyalarımı toplayıp çıktım. Gittim Atatürk Öğrenci Yurdu'nda kaldım. Orada hepten kötü olunca da, eskiden kaldığım Zeytinburnu'daki eve gitmeye karar verdim.
Oraya gittim, birkaç çocuk vardı. Benim ev arkadaşımın kuzenleri... Onlara dedim ki, ben de buraya gelmek istiyorum, yok deyince gittim eşyalarımı alıp geldim.
Ben eve geldiğimde gece saat 12'ydi. Benim anahtarım vardı. Zaten eşyamın bir bölümü hep bu evde kalmıştı, tam olarak taşınmamıştım Levent'teki o eve...
O çocukların hepsini (3 kişi) o gece evden kovdum.
Hiçbir şey diyemediler, ne diyebilirler ki?
Yani bizim aileye kimsenin bir şey diyemeceğini en iyi onlar biliyordu ama unutmuşlardı işte yeniden hatırlatmış oldum.
O gece onlar parkta uyumuşlar. Ben ise evime yerleştim. İşte o gece hayatımda yep yeni bir sayfa açtım.
Önceki süreci bütünüyle sildim. Bir daha dönmemecesine her şeye veda ettim. Artık bir iş bulacak ve mesleki anlamda ilerleyecektim.
Ve o gece karar verdiğim her şeyi de yaptım.
Dilber Halayı izleyince bunlar aklıma geldi işte...

17 Ekim 2008 Cuma

müzik


Discover Rafet El Roman!

Yeniden dönüş

Bayramdan önce çıkışımı istemeyi planlamıştım. Ancak ABD krizi beklenmedik bir şekilde patlayınca benim de bütün planlarım alt üst oldu.
Bütünüyle çok yönlü bir analizin ardından şimdilik olduğum yerde kalmaya karar verdim. Çünkü çok ciddi bir kriz geldi, gelecek...
Kriz bizi vurursa vursun ama kendi ayağımıza kurşun sıkan biz olmayalım bari...
E tabi kalmaya karar verince işe de yeniden sarıldım.
Bu hafta içi hep bir dosya üzerinde çalıştım. Kumar olayını enine boyuna masaya yatırdık. Bir arkadaşım da hem foto hem de birazcık istatistik desteği verdi.
Dosyamız pazar günü, pazar ekinde...

Boğazlar sorunu

Bayram boğaz ağrısı nedeniyle pek iyi geçmemişti. Günlerce hasta yattım... Zar zor kurtuldum derken yeniden başladı.
Bugün sabah kalktığımda boğazım fena ağırıyordu. Neden böyle oluyor anlamadım?
Açun da aynı dertten muzdarip... Kuzum benim, en azından sen iyi ol! İkimiz de hastalanınca fena oluyoruz biliyorsun!
Allah ikimize de şifalar versin!

16 Ekim 2008 Perşembe

Bizim burası

Bugün müthiş bir hava var. Güneş ne kadar güzel böyle...

Dilber Teyse!

Avrupa Yakası'nda yeni bir karakter var. İki bölümdür izliyorum, adı Dilber Hala..
'Ayyyyyhh terledım ha!'
Bu deyişi karşısında tuhaf oluyorum!
O ne isterik bir deyiştir öyleeee halaaaa!
Ayıp olmuyo mu?
O tuhaf hareketlerini de hiç saymıyom bak!
Bulmuşsun garibim Tahsin Amca'yı... Zaten küçücük biri!
Yiycen mi, ne?!?

Ayçiceği günebakar!

Bu alemde çelişkiler bitmez...
Yine benim farkettiğim ilginç bir detay daha var, onu da yazayım. (Bu arada balık olayının patenti de bana aittir:)
Geçtiğimiz günlerde bir iş için sık sık Trakya'ya giderken ayçiçeği tarlalarını gördüm.
Onları izlerken aklıma geldi.
Adı Ayçiçeği, ama kendisi günebakar!
Ayçiceği'nin diğer adı, Günebakan değil mi? Buradaki gün de 'Güneş'tir.
Güneşe bakıyorsa neden ay çiçeği adını vermişler ki?
Deeel mi kuzuummmmmmm!

Balık adamlar!

-Hafızası en güçsüz hayvan hangisidir?
Balık...
-İnsanlar hafızalarını güçlendirmek için hangi hayvanın yağını yer?
Balık...
Açun dün balık yapmıştı. Çok güzeldi her zamanki gibi...
Fakat dün o balığı yerken şu yukarıya yazdığım çelişki aklıma geldi.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Sen geçerken sahilden...

Yıllar sonra Teoman'ın Gemiler isimli şarkısını dinledim. NR1'de demin klibi yayınlandı.
Bu klibi ilk kez Sefaköy'de bir evde izlemiştim. Yeniden izleyince o günler geldi hatırıma...
Sen geçerken sahilden sessizce gemiler kalkar yüreğimden gizlice...
Güzel bir şarkı!

İktidar, güç ve medya

Önce Dağlıca sonra Aktütün... Her ikisinde de 20'sinde onlarca genç gitti.
Nasıl olur bu?
Türkiye son 20 yıldır 30 bine yakın kayıp verdi.
Çoğu unutuldu, gitti.
Ama bu iki saldırının perde arkası basına yansıyınca her şeye dair ezberler bozuldu. Basın unutturmadı.
Ve bazı sorular sordu. Dedi ki, "Saldırıyla ilgili istihbarat bilgisi vardı elinizde, bu 20'lik gençler neden öldürüldü?"
Genelkurmay bu soruya yanıt vermek yerine çıkıp, "Susun ulennnnn" der gibi emir yağdırdı.
Ve dedi ki, "... dökülen ve dökülecek olan kandan sorumludurlar"
Kim?
Gerçekleri yazan basın mı sorumlu?
Yoksa elinde istihbarat bilgisi olduğu halde bu kanı durdurmayanlar mı?
Hiçbir şey demiyorum.
Ve her zamanki gibi sadece şunu diyorum ki: Neyseki Allah var!

Yorgunum

Yorgunum.
Yağmur hiç aldırmadan yağıyor. Hiç sormuyor, yorgunken hüzünlenmek nasıl bir şeydir diye... Hüzünlenince daha bi yorulur mu insan acaba, diye?
Yağıyor usul usul!
Yağmur Tanrı'nın elleri gibidir bana göre... O yüzden giderim, ıslanırım, ısıl ısıl!
Sanki...
Tanrı elleriyle başımı okşar gibi hissederim.
Mutlu olurum ve...
Yağmur yağıyor! Tanrı elleriyle dokunmak istiyor bize...
Çıkıp ıslanmalı, Tanrı'nın ellerini hissetmeli... Ve o tatlı okşamayı duyumsamalı!
Yorgunum ya...
Yağmur hiç aldırmadan yağıyor. Hiç sormuyor, kalkıp bana gelecek takatin yokken ben böyle yağıyorum ya, acaba ayıp oluyor mu diye?
Sormuyor, yağıyor!

14 Ekim 2008 Salı

Öğrenci affı

AK Parti'nin belki de en önemli icraatlarından biri de bu: 1995'ten bu yana bir şekilde okulla ilişiği kesilenlere af geldi.
Bu af daha çok 28 Şubat sonrası başörtüsü sorunu nedeniyle okullarını bırakmak zorunda kalanların işine yarayacak.
Yıllardır bu fırsatı bekleyen çok sayıda kişi var. Af çıktı. Şimdi sırada önemli bir sorun var: Bu öğrenciler başörtüsüyle üniversiteye gidemeyeceklerine göre yeniden okulla ilişikleri mi kesilecek yani?
Hükümetin bu saçmalığa bir son vermesi lazım.

Bu işler böyle

Dün bir arkaşımızın homeofisinde bir genç yönetmenin belgesel/filmini izledim. Filmi kritik edelim derken hayli geçe kaldım.
Eve gittiğimde saat 01.00'di. Bir ara Açun beni eve almaz diye düşünüyordum ki, anahtarı çevirince bir baktım Açun kapıyı açtı. Tabii ki gönlünü kazanmak 45 dakikamı aldı.
Kızdı, küstü, kapris yaptı ama... sonra barıştık neyse ki!
Bu sinema sektörü ilginç bir sektördür. Yeşilçam'da tanımadığım kişi çok azdır. Bir ara bir çalışma nedeniyle o camiayla haylı mesaimiz oldu. Birçok yönetmenle tanıştım, bir çok starla, birçok eski starla arkadaşlığımız oldu.
Eskinin o kötü adamlarının tümü bir dönem ben Yeşilçam'a giderken çevremde pervane olurlardı, acaba bizi de yazar mı diye?
Malum ben onlarla ilgili bir yazı dizisi yapmıştım. Çoğunun işleri açıldı o nedenle... Hala zaman zaman karşılaştığımızda minettarlıklarını ifade ediyorlar.
O figüranlarla ilk buluşmalarımızda biraz önyargım vardı. Hepsini filmlerdeki o kötü rolleriyle tanıyordum.
Sonra onları tanıdıkça bi baktım ki aslında bu insanlar dünya tatlısı insanlardır.
Bazıları birikim yapmış şimdi onunla geçiniyor, o dönem kazandığını har vurup harman savuranlar da yokluk içinde...
Her birinin "anlatsam roman olur" tadında bir hayatı vardır.
Yeşilçam'da sadece onları mı biliyorum? Değil elbette... Birçok senarist, birçok yönetmenle de tanıştım.
Fakat şunu gördüm ki, arkadan çok ciddi genç bir kadro geliyor. Dün birlikte vakit geçirdiğim genç yönetmenler de bu kuşaktan insanlar. Hepsinin de kısa süre içerisinde çok güzel şeyler yapacağına olan inancım tamdır.
Yeter ki kaliteden ödün vermesinler!

13 Ekim 2008 Pazartesi

Kader mi, çelişki mi?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla evlilik muhabbetleri üzerine konuştuğumuzda ilginç bir durum ortaya çıktı.
O arkadaşım (K) okulda sıkı bir başörtüsü eylemcisiydi. Okuldaki başörtüsü eylemleri ve sonrası süreci değerlendirdik uzun uzun... Yapılan yanlışları, ödenen bedelleri ve şimdiyi elbette...
Başörtüsü meselesi ilginç bir konudur?
Eskiden bu konuda fikrim netti. Fakat daha sonra yaptığım okumalar, edindiğim tecrübe ve gözlemlerimle birlikte fikrimde ciddi değişmeler oldu.
Bu konu üzerinde tartışmanın artık bir faydası yok.
Kim bir şey yapmışsa ve karşılığını da Allah'tan bekleyerek yapmışsa mutlaka karşılığını alacaktır.
Olay bu kadar basittir.
Konuşmak istediğim konu bu değil. Biz K. ile konuşurken sıra başörtüsü ve evlilik konusuna geldi.
K., İngiltere'de tanıştığı, solcu bir hanım efendiyle önümüzdeki süreç içerisinde evlenecek.
Baktım biraz mahcuptu. Hemen anladım elbette...
Ona şunu söyledim:
-Başını örtüp örtmemesi bütünüyle onun sorunu. Önemli olan ahlaklı olmasıdır. Evlilikteki en önemli kriter budur. Bu başörtüsünden çok daha önemli bir kriterdir.
Gerçekten de fikrim budur benim. Ahlak apayrı bir şeydir.
Görünürde başörtüsü eylemcisi birinin, açık biriyle evlenmesi bir çelişki gibi gelebilir ama... ya kader? Ona ne demeli?
Ben de K.'ya bunun bir kader olduğunu söyledim.
İşit püf noktası aslında şudur: Gönlün kimi seviyorsa onunla evleneceksin!

Eylül, Taksim!

Kurgusal bir hayat bana göre değildir. O nedenle de spontane yaşamları severim, seveceğim de...
Kimi insanlar planlı yaşamayı bir halt sanar. Örneğin evlilik yıl dönümünde eşiyle nerede, saat kaçta yemek yiyeceğine bir ay öncesinden karar verir bazıları... Alacağı hediyeyi seçmeye, son yıldönümünün hemen ertesi gününden başlar.
Ne sıkıcı bir hayattır bu... Ve ne kadar banaldir aslında!
Bana göre böyle bir hayat saygısızlıktır da... Çünkü bu, duygu denen şeyi, duyumsamayı safdışı bırakan, mekanik bir zihniyetir.
İnsan göğüs kafesinin içinde kalp taşıyan bir varlıktır. O kalp her an, göze ilişen bir çiçeğin rengi, kulağı çalınan bir kuşun sesi, sevgilinin bir bakışıyla bambaşka bir alemin insanını yaratır. Buna kadirdir göğüs kafesimizin içinde taşıdığımız bu kalp...
O nedenle de, bir şey mi yapacaksınız o an nasıl arzuluyorsanız öyle yapacaksınız. Yoksa anlamı da, değeri de olmaz yaptığınız şeyin!
O nedenle...
Evliliğimizin beşinci yılını geride bırakırken Açun'la sedece Taksim'de buluşmak için sözleştik. Öncesinde bir planım yoktu. O an karar verecektim.
Buluştuğumuzda havada kelimenin tam anlamıyla aşk kokusu vardı. İçinizin sıcaklığını dengeleyen hafif bir soğuk... Ekim'de Eylül'ü yaşamak gibi bir şeydi!
Biraz yürüdükten sonra, şık bir restauranta gidip oturduk. Siz oturuyorsunuz, dışınızdan bir insan seli akıp gidiyor.
Önce yemek, sonra da kahveler...
Tabi sürprizler de vardı. Açunum müthiş bir parfüm almıştı. O kadar heyecanlandım ki?
Keyifli bir yemekten sonra çıkıp biraz gezdik. Açun vitrinleri izledi. Almayı planladığı şeylere daha yakından bakmak için mağazalara girip çıktı. Sonra da eve geldik...
Eve gelince son 5 yılı düşündüm. Uzun uzun düşündüm. Açun uykudayken bütün o süreci film gibi izledim gözkapaklarıma vuran yansıda...
Beş yılın sonunda şunu söylemek istiyorum: Allah'ım bu mutluluğumuzu bozma!

10 Ekim 2008 Cuma

Beşinci yıl!

Bugün evliliğimizin 5. yıl dönümü... Ama sadece o kadar değil. Sahip olduğum birçok güzelliğin 5. yıldönümü aslında.
Açun, çok bunalımlı bir sürecin sonunda hayatıma girdi. Bütün iyi olan her şeye inancımı yitirdiğim bir anda karşıma çıktı.
Onunla birlikte yeniden aşka, sadakate, içtenliğe, sevgiye inanmaya başladım. Bu, hayatın anlamını yeniden bulmak değil midir?
Öyledir elbette. Açun hayatıma anlam kattı, hayatımı anlamlı kıldı.
Seninle sonsuza dek... Aşkım, hayatım, canım, bitanem, kelebeğim, kuzummmmmm, Açun'um!

Pencere kenarından sonbaharı izlemek!

Bugün şiirsel bir hava var İstanbul'da... Yağmur var. dı, daha doğrusu... Şimdi yağmıyor gerçi ama ıslaklığı hala yerde...
Demin sıklıkla gittiğim bir restaurantta yemek yerden bahçesindeki ağaçları izledim. Rüzgar estikçe birer ikişer yaprak dökülüyordu. Yerde de yaprak toprağı kaplamıştı. O kadar güzeldi ki... Uzun süre izledim!
Sonra da kendi durumumu, "Pencere kenarından sonbaharı izlemek" olarak özetledim. Bu cümle çok hoşuma gitti. Belki ilerde yazmayı düşündüğüm bir kitabın adı bile olabilir. Neden olmasın ki...
Pencere kenarından sonbaharı izlemek!
Bu tam da bir kenara çekilip hayatın gerçeğini izlemek gibi bir şeydir. O yaprağın düşüşünü izlerken aslında bir taraftan da onun varoluş sürecini ve bu ana kadar geçirdiği evreleri düşünüyorsunuzdur. Doğmak, büyümek ve ölmek... İşte hayatı özetleyen üçlü!
Bu gün yine çok melankolik bir ruh yapısına sahibim. Bir diz bulsam, başımı koysam ve ağlasam şimdi...
Pencere kenarından sonbaharı izlemek... Bu cümle bana, geçtiğimiz yıllarda gösterime giren bir Japon filminin beni çok etkileyen ismini hatırlattı. O filmin adı da, 'Dünyanın orta yerinde oturup aşk için ağlamak' idi.
Ne kadar melankolik bir cümle değil mi?
Bu da öyle işte: Pencere kenarından sonbaharı izlemek...
Hani bazı anlar vardır, çok melankolik izler bırakır sizde... İsteseniz de unutamayacağınız kalıcı izler.
Birgün, bir kış vakti Açun'la Taksim'de yürürken Narmanlıhan'da, penceresinin arkasına kurulmuş iç bahçeye düşen yağmuru, yerdeki yaprakları ve o koca iç bahçenin yalnızlığına mahkum ürkek, sıkılgan ve üşüyen bir kediyi izleyen bir yaşlı kadını gördük.
Gözlerinde yalnızlık vardı. Duruşunda hüzün... Sohbahardan kışa dönmenin adıydı o kadının yalnızlığı... Allah'ım o kadar etkilendim ki o sahneden! Beni bu kadar etkileyen başka bir sahne yoktur hayatımda...
Pencerenin kenarından sonbaharı izlerken o kadın aklıma geldi. O kadın muhtemelen bir levantendi, yani İstanbullu bir İtalyan'dı.
Ben de yabancı hissettim kendimi o pencere kenarından o bir yaprakla birlikte yere süzülen sonbaharı izlerken. O kadar yabancıydım ki... Ve o kadar hüzün doluydum ki!
Varsa yanınızda, yakınınızda Pink Floyd, lütfen benim için dinler misiniz?
Hüzün doluyum!
Hücrelerimde sonbahar, gönlümde Eylül var bugün.

Yağmur, ev, vadi

Bir zamanlar yağmur yağdığında şair kesilirdim. Şiir yazardım... Şimdi yine yağdı, içimde şiirler birikti ama...
Sonra yazarım artık!
Dün Açun'la evde keyifli bir yemek yedik. Yemeğin belki de en keyifli yanı Açun'un benim yerime oturmak istemesiydi.
Yemek masasında ben "Baba" sandalyesinde oturuyorum. Yani doğal olarak... Televizyon da benim oturduğum yerin çaprazında duruyor. Dolayısıyla ben rahatlıkla izleyebiliyorum. Masa pencerenin hemen dibine kurulduğu için de Açun da yüzü pencereye dönük sandalyede oturuyor.
Dolayısıyla da televizyon onun arkasında kalıyor. Fakat bazen onun sevdiği bir film ya da takip ettiği bir dizi varsa hemen benim yerime oturuyor. Dün de öyle planlamıştı ama benim bundan haberim yoktu.
Eve geldiğimde, her zaman olduğu gibi, yine sofra hazır beni bekliyordu. Hoş beşten sonra ellerimi yıkayıp sofraya doğru gittim, tam yerime oturacaktım ki, "Ayyy, hayır hayırrrr oraya ben oturacağım!" diye ses duydum. Açun yerimi işgal etti, ben de diğer tarafa oturdum.
Ama bu o kadar bana keyifli geldi ki... Açun dizisini (Aşk-ı Memnu) izledi ben de onun o güzelim yüzünü...
Ona dedim ki bunu yarın yazacağım diye inanmadı ama, bak yazdım işte...
Sonra Aşk-ı Memnu bitince de...
Bir ara aklıma Kurtlar Vadisi geldi. Bu diziyi pek sevmezdim hatta önyargıyla bakıyordum. Fakat Sefa adında çok sevimli bir stajyerim vardı. Birlikte gittiğimiz haberlerden döndüğümüzde Sefa'yı karşımdaki masaya oturtuyor, ondan da aynı haberi yazmasını istiyordum. Sefa birkaç gün sıkılgan davrandı sonra... Bir gün dedi ki, "Abi bir müzik var da onu açmadan yazamıyorum. Konsantre olamıyorum" dedi.
Ben de şaşırmış bir şekilde, "Haydi aç bakalım" dedim.
Çocuk açtı. Müzik de ne müzik ama...
Zıb zıb zıbe, zıb zıbe diye bişey...
-Bu ne ya? İnanılmaz piskopat bir müzik. Nerden buldun bunu?
-Abi Kurtlar Vadisi müziği bu...
-Ne?
-Kurtlar Vadisi abi... Hani Polat Alemdar, derin devlet falan. Hastasıyım da...
İçimden, "Hakkatten de hastasın valla" dedim.
Derken zaman ilerledi, Sefa'ya çok şefkat beslemeye başladım. Çünkü gerçekten ağırbaşlı bir çocuktu. Ona sahip çıktım açıkçası... Ve diğer stajyerlerim arasında onu kayırdım. İstedim ki bir şeyler öğrensin. Sonra öğrendi de...
Şimdi çok önemli bir televizyon kanalında önemli bir pozisyonda...
Sonra o gitti, Kurtlar Vadisi bir köşede kaldı.
Aslında önyargımın da nedeni şuydu. Tanıdığım ne kadar maganda ruhlu tip varsa... ne kadar bilgisiz, cahil cühela takımı varsa bu diziyi izliyordu. Ve bu diziyi izleyen birtakım cahil cühelanın, "devletin derinliğini çözmüş" gibi bir vehme kendilerini çok kaptırdıkları içindir ki kıldım bu diziye... Hiç izlemedim.
Bir de tabi ki en kıl olduğum insan tipi olan "ülkücü takımı" bu diziyi izlediği için bir de...
Kıl oluyordum yani...
Sonra geçtiğimiz yılın son aylarına doğru ben de izlemeye başladım. Tam dört bölüm izledim.
Bunun nedeni de şu: Okuldan en sevdiğim arkadaşım, bu dizide çalışmaya başladı. Beni hiçbir zaman yalnız bırakmayan bu arkadaşımın bende değeri farklıdır. Hiçbir şeyle ölçülemezdir.
1999'da Konya'dan yatay geçişle geldi bizim sınıfa. Gelir gelmez tanıştık ve zaman geçtikçe de benim en samimi arkadaşım oldu.
Raci ve Necati ile çocukluk arkadaşı... Birlikte büyümüşler. O nedenle de 32. günde falan bir süre çalıştıktan sonra Pana'ya geçti, kendi arkadaşlarıyla çalışmaya başladı.
O arkadaşım sayesinde bu aileyi de tanıdım. Ve tanıdıkça da sevdim doğrusu... Onları sevince de işlerine ilgi duymaya başladım. Ve vadiyi bu nedenle izlemeye başladım.
Kaldı ki arkadaşımla ortak bir konuşma konumuz da olsun istiyordum.
Öyle işte...
Dün vadiyi izledim. Açun ilgisiz olduğu için o uyudu, ben biraz izledim. Fakat pek ilgimi çekmedi.
Belki de arkadaşım şimdi farklı bir projede olduğu içindir.
Ne bilim ben?

9 Ekim 2008 Perşembe

Şimdi

Şimdi (Saat 16:13) D Dream TV'de müzik dinliyorum. Masa televizyonumda müzik çalıyor, ben yazıyorum. Okuyorum, araştırıyorum. Açun'la yazışıyorum. Mutlu oluyorum.

Hissetmek!

İlginçtir, kendimi bazen yaşlı, çirkin; bazen de genç ve yakışıklı hissediyorum. Nedendir bilmiyorum.
Şimdi ikinci moddayım. Ve inanılmaz mutluyum.
Dün akşam Aliya sempozyumunun gala yemeği vardı. Tüm eski dostlar toplandık... Vakit, Yenişafak, Zaman, Bugün, Habertürk, Kanal 7, Milli Gazete, Yeniasya, Türkiye, Hilal Tv, STV, Gerçekhayat'tan arkadaşlar vardı. Hepsi de eski dostlarım, tanışıklığımız 10 yıl öncesine dayanır. Hepsiyle de hemen hemen aynı jenerasyondanız. Tabi arada abilerimiz de vardı ama, onlar o zaman da bizle beraberlerdi, ruhları gençti yani...
Tabii 30 yaşı aşınca insan fiziksel değişime uğruyor. Arkadaşlarımın çoğu göbekliydi. Ben ise filinta gibi, uzun boylu falan:)
Beni görünce, "Maşallah!" ve, "Ya sen bu kadar uzun muydun?" gibi birçok şey söylediler...
Kendileri göbekten itibaren yatay büyüme kaydettikleri için çekmiş'ler, yaniii... Ben ise formumu koruduğum için onlara uzun geldim elbette...
İnsanoğlu işte bu!
Vallahi mutlu oldum. Herkes bana yakışıklı ve karizma falan deyince az daha sevinç çığlığı atacaktım.
Kimse tutmasın beni!!!
Mutluyum! Çünkü gencim, formumu koruyorum!
Allah'ım seni seviyorum!
Tabii eskilerden çok konuştuk. Eski radikal dönemlerimizden kalma bir sürü anı var anlatılacak... Sonra kartel serüveni falan!
Kimisi çocuklarından bahsetti. Biz yaşlanınca başkaları büyüyor tabii ki...
10 yıl öncesini düşündüm orada, o dönem konuştuklarımızı, hayallerimizi, hedeflerimizi...
O camidan çıkan 15/20 kişiydik, arttık, azalmadık çok şükür!
Dün çok güzeldi. Onların yüzde 95'i aynı camiada olduğu için hala birtakım vesilelerle hep görüşüyorlar, ben ise işte böyle ayda yılda bir gelen rastlaşmayla ancak görüşebiliyorum.
Oraya gideyim diye işyerine özel araba göndermişlerdi, organizyonda parmağı olan iki kadim arkadaşım.
Aynı dönem arkadaşlarıyız. Dün onlara bakınca şakaklarına kar yağdığını gördüm ikisinin de...
Vay be dünya!
Hüzün, sevinç ve mutluluk aynı kasenin içindeydi dün, parmak uçlarımızı batırıp yüzümüzü ıslattık onunla...
Güzeldi, keyifliydi!
Öyle işte!

Albeni

Negro istemeye utanıyordum diye yazdım ya... Meğer yalnız değilmişim. Açun da, ortaokul vel lisede okuduğu yıllarda okul kantininden Albeni istemeye utandığını ve bu nedenle de hiç almadığını söyledi.
-Ordan bir albeni verir misin?
-Nee?
-Albeni...
-Hı-ı?

8 Ekim 2008 Çarşamba

Şimdi!

Aslında başka bir şey yazacaktım ama vazgeçtim. En iyisi şimdi ne yaptığımı yazmak, belki daha sonra başka şeyler gelir.
Şimdi çayla birlikte Eti Negro yiyorum. En sevdiğim bisküvi budur. Yemekten büyük zevk duyarım.
Bu bisküvü ile ilgili ilginç bir anım var.
Çocukluğumda Negro'nun bir reklamı vardı. Reklamda siyah şapkalı, kırmızı ojeli, kırmızı rujlu, bemmmmmmmmbeyaz dişli bir kadın negroyu ısırıyordu.
O dönemin koşullarına göre müstehcen bir reklamdı, bana göre... Yani o dönemki bana göre...
Çünkü ben bu bisküviyi çok istememe rağmen bir türlü gidip de dükkandan, "Amca bu bisküviden verir misin?" diyemiyordum. Sanki gitsem, sanki istesem o bakkal amca benim hakkımda, "Vaayyyyy velede bak, yoksa o hatun için mi alıyon lennnn" diye düşünür diye düşünürdüm.
Utandığım için gidip alamazdım işte o çok sevdiğim bisküviyi...
En büyük saplantılarımdan biri köyümdeki bakkal amcadan Negro almaktı ama, alamadım hicbir zaman.
Hani başka bir ailenin çocuğu olsam pek takmazdım, gider alırdım ama... O babanın oğlu olunca, o bakkal amca kesin öyle düşünürdü, diye düşünürdüm.
Ve bu nedenledir belki de, kasabaya gittiğimizde ben bir ara ortadan kaybolur, gider beni tanımayan bir bakkaldan negro alır yerdim. Eğer hızlı dönmem gerekiyorsa da, kutusunu boşaltır, bisküvileri cebime doldurur, ambalajını yok eder öyle gelirdim. Ve tek tek, inanılmaz bir haz duyarak o bisküvileri yerdim.
Allah'ım ne kadar güzeldi ya... Yani o bisküvi!
Hani çocuklar bazen yabancı bir memlekette olmayı arzular ya... Ben Negro için başka bir yerde, kimsenin beni tanımadığı içi Negro dolu dükkanların olduğu uzak bir kasabada bir yabancı olmayı arzuluyordum.
Çocukça bir şey işte...
Şimdi negro yiyince aklıma geldi işte...
Negro bitti. Zaten Negro'nun hiç sevmediğim tek yanı da, onun da mutlaka bitiyor olmasıdır.
Alıyorsun, muhakkak bitiyor!
Maalesef yani!

7 Ekim 2008 Salı

Bu sadece kendim için!

þafak türküsü - ahmet kaya

Kendime düzeltme

Açun son yazımı okudu ve bana haklı olarak, benim farketmediğim bir şeyi hatırlattı. Yazıda sanki annem beni sevmiyor gibi bir hava oluşturmuşum.
Ben işin bu tarafıyla hiç ilgilenmedim. Yani annem beni seviyor mu acaba diye hiç düşünmedim şimdiye kadar. Gerçekten de... Sadece ben sevdim, hem de tarifsiz ve sınırsız bir sevgiyle...
Annem tabii ki beni çok seviyor. Hem de çok çok çok seviyor.
Ama bu önemli değil, benim ona duyduğum sevgi benim için onun beni sevmesinden çok daha önemlidir.
Ona olan sevgimdir beni mutlu eden.
Nedendir bilmem, annem ayrıdır. Birgün sesini duymasam hırçınlaşıyorum.
Annem, dünyalar güzeli annem! Onurlu, şerefli, ağır başlı, vakur ve asil annem!
O nasıl sevilmez ki?
Ona olan sevgimi ifade edecek tek kelime bulamıyorum. Bir tek kelime yoktur, ona olan sevgimi özetleyecek...
Canım anneciğim benim!
Seni çok seviyorum!

Kendimden haberler

Biliyorum kimsenin umurunda değil ama bugün benim doğum günüm. Yani resmi doğum günüm...
O nedenle de beni nüfusa kaydeden o memurun kayıtsız olduğu kadar, kayıtsız kalınabilecek bir tarihtir, bugün!
Devlete göre ben bugün doğmuşum. Oysa anneme göre ise, 'Abim 15 tatilden döndükten iki gün sonra"
Bana ismimi veren de işte o abim... Miladımın belirleyen öznesidir o!
Benim hiç doğum günüm kutlanmamıştı. İlk kutlama da Kadıköy'de, alınan bir "Peki" adlı Ülker üretimi küçük bir pastaya, 3 dal kibrit çöpünün batırılmasıyla kutlanmıştı.
İlk kez kutlandığı için de ne tepki verileceğini, nasıl davranılacağını bu durumda bilememiştim. Ve kızmıştım!
Kimse bana, "İyi ki doğdun" dememişti ve ben onca yıldan sonra buna alıştırılmak isteniyordum. Kızgınlığım nedendi acaba? O ana kadar beni unutanlara mı, o ana kadar unutulduğumu bana o an hissettirenlere mi yoksa beni, "İyi ki doğdun" dilekleriyle önemli kılmaya çalışılmasına mı, neye kızdım bilmiyorum. Kızdım ama işte...
Ben doğmuşum, "Abimin 15 tatilden döndükten 2 gün sonra"
Bir isim bile düşünülmemiş benim için... Bir ay sonra ağabeyimden gelen bir mektup, ismimi de getiriyordu zarfın içinde... Hayat değil ama, ismim bir zarfın içinde bağışlandı bana...
Hiç özel değildim. Hiçkimse için... O nedenle, herhangi bir yere not edilmedi doğum günüm.
Ağabeyimin gurbete dönüşü olmasa, o dönüşün benim ailemde, belki de annemde yarattığı "gurbet acısı" olmasa doğumumun bir tarihi bile olmayacaktı.
Belki de...
Benim gibi bir adamın dogum günü kutlanır mı hiç?
Bu bana haksızlık değil mi?
Bir doğum günüm bile yok... Açun bu duruma çok üzüldüğü için aile kararıyla bir tarih belirledi ama, ne yapayım kabul ettim. Her yıl, o gün kutlanır doğum günüm. Bir sır gibi, ben ve Açun'un bildiği bir sır sadece...
Bugün Vodafone beni hatırladı. Devletin bana verdiği doğum günümü kutlamak için ilk mesajı atan o oldu. Sonra bir banka... Ve sonra benim adıma, TEMA ile birlikte 50 ağaç diktiren ve bu dikilecek olan 50 ağacın sertifikasıyla benim doğum günümü kutlayan sevgili şirketim.
Onca yıl geldi geçti, kimse hatırlamadı. Bir "ticari" değerim olmasa bunlar da hatırlamayacaklardı. Ama olsun, hatırlanmak güzeldir.
Türkiye Cumhuriyeti devletine göre ben bugün doğmuşum. Anladınız mı, bugün!
Ama anneme göre ise, "Soğuk bir seher vakti... Abin 15 tatilden döndükten 2 gün sonra"
Öyle işte...
Doğum günü olayı benim için önemlidir. Bu konu ile ilgili Açun'a birkaç yıl önce yazdığım bir yazıyı buldum. Tarihini çıkararak o yazıyı buraya alıntalamak istiyorum:

"
Doğum gününe ağıt!

İlk kez ortaokulda doğum günü kutlaması denen bir merasimin olduğunu öğrendim. O da televizyondan...
Bizim oralarda olmayan birçok şey gibi bu da yoktu. Kimsenin doğru dürüst bir doğum günü tarihinin olmaması da bu yüzdendi galiba... Hemen herkes, 'Erik ağacı çicek açarken' ya da, 'Karşı dağa kar yağarken' doğmuştu.
Benim doğum tarihim de pek farklı değildi zaten. Ne vakit ne zaman doğduğumu sorsam annem hep aynı cevabı verirdi: "Ağabeyin onbeş tatilden döndükten iki gün sonra..." Oysa kimliğimde 7 Ekim gibi alakasız bir tarih vardı, doğum günüm için... Hiçbir zaman Ekim'de doğmuş olmayı içime sindiremedim.
Annemin o cevabının peşine takılıp doğduğum günün tam tarihini öğrenmek istediğimde ağabeyimin şu yanıtı beni bu çabamdan alıkoydu: "On beş tatilin hangi zaman aralığına denk geldiğini öğrensek bile birşey değişmez... Çünkü ben bazen zamanında bazen de üç dört gün geç giderdim"
İşte bu nedenle ben Şubat'ın ikinci haftası doğduğumu varsayarak çekildim köşeme...
Her Şubat ayının ikinci haftası içime garip bir yanlızlık, yitiklik duygusu çökerdi. Doğum günü olmayan biri olarak yaşardım yanlızlığımı... Ve belki de bu yüzden ben hep içine ideolojik bir duruş katarak doğum günü partilerine karşı çıktım.
Çevremdekiler bu tavrıma bakarak anti-burjuvazi bir tip olduğumu düşünürlerdi. Onlar öyle düşünürken ben de için için bir doğum günüm olmamasına üzülürdüm. Ta ki sen karşıma çıkıncaya kadar...
Önce bana güzel bir aşk verdin, sonra birçok şeyle birlikte güzel bir doğum günü: .. Şubat- Kimse .. Şubat'ta doğmadığımı iddia edemeyeceği için kabullendim bu tarihi...
Bir tek ben ve sen biliyoruz. Senden bana yaşattığın her şey için binlerce kez ayrı ayrı teşekkür ederek bir şey, son bir şey isteyebilir miyim?
Ne olur kimseye özellikle de doğacak çocuklarımıza ... Şubat'ın gerçek doğum günüm olmadığını söyleme!..
Sevgimle!..
"

6 Ekim 2008 Pazartesi

Düş, düş!

Düş kurmak çok güzel bir şeydir.
Sabah bir karar arefesinde olduğumu yazınca haliyle hayallerimden bahsetmiş oldum. Gerçekten bir yol ayrımındayım.
Artık bir karar vermem gerekiyor ama... o kadar zor ki bu!
Açun hemen sahibindencomdan Avyalık'tan 3 katlı bir ev buldu. Bunu alalım, yarı pansiyon yapalım diyor. Alt katında biz, üst katı da müşterilere veririz. Biz pişiririz, birlikte yeriz... Ömür boyu hem tatil hem de iş diye buna denir.
İlk bakışta hemen üstüne atlanacak bir öneri gibi geliyor insana... Biraz düşününce yine o duvarlar karşına çıkıyor.
Kızcağız iki bölüm bitirmiş. Benim 10 yılı aşkın (Türkiye koşullarında başarılı sayılabilecek bir mesleki kariyerim var) bir iş geçmişim var. Bütün bunları bırakıp sil baştan yepyeni bir maceraya atılmak bize göre kolay elbette ama ya çevremizi, ailemizi buna nasıl ikna edeceğiniz peki?
Düşünsene bizim memlekette s ile eşi, Avyalık'ta pansiyon işletiyor deseler... İnanılmaz bir sansasyon yaratır bu!
Bizim gibi kendi halinde, her şeyiyle muhafazakar bir aile çevresinde bu türden marjinal sayılabilecek tercihler yapmak zordur.
Dolayısıyla bu tatlı bir hayal olarak kalacak bir köşede...
Ama şu bağ evi olayına karar verdim. Açun da çok istekli... Önümüzdeki yıldan itibaren bir yerinden başlarız artık. Kagir ev olsun istiyorum, kayınpeder bunun maliyetli olacağını söylemişti. Yani kagir de yapmayacaksan neye yarar ki? Biraz daha dişimizi sıkar, belki biraz erteler mutlaka kagir ev yapalım istiyoruz.
Bakalım artık ne olacak?
Gerçi kayın birader abi, birlikte yapalım diyor ama... ortak işlerden nefret ederim. Hayır dostum, ben yapayım siz ne kadar isterseniz o kadar kalırsınız. Ama ortaklı yuva olmaz...
Bunlar böyle...
Bir de Açun'un MKP'ye yerleşme fikri var. Bu kız deli valla, bi söz eder olduk hemen demesin mi, 'Bu gidişte bir ev bile beğendim. Sence orayı tutalım mı?'
Kim bilir daha ne planları var!:)
Şu memuriyet olayını günlerdir düşünüyorum. Abim kesinlikle yok diyor... Beni en iyi tanıyan odur. Çünkü biz birlikte büyüdük... Neyi sevdiğimi, neyi sevmediğimi, sınırlarımı falan çok iyi bilir.
Ama şunu bilmiyor galiba, ben artık o eski ben değilim. Nasıl bizim sosyolog bey ne kadar büyürse büyüsün benim gözümde hep aynı çocuksa, ben de o misal galiba abimin gözünde hep o eski çocuğum sanıyor. Artık yoruldum, diyorum takmıyor, ciddiye almıyor. Eminim şunu diyordur; Bir çocuk hiç yorulur mu?
Evet ama... Ben de büyüdüm, yaşlandım be abi... Bak sakalımdaki ak sayısı 3'e çıktı. Sen bilmezsin belki ama, ben de merdiven çıkarken sadece soluksuz kalmıyorum artık, benim de belim ağrıyor, dizlerim sızlıyor be abi...
Ne bileyim! Keşke o sandığın kadar kücük, körpe bir şey olsaydım da, hiçbir şey olmasaydım. Çocukluk yetiyor insana... İnsan büyüdükçe eksiliyor, o nedenle başka bir şey olmak istiyor.
Çocuk olsaydım ah, tıpkı düşlerindeki gibi abi... O hani hep harçlığına el koyduğun o çocuk. Sen el koydukça mutlu olan o çocuk!
Ama değilim artık!
Bilmiyorum, sevgili blog! Hep sana yazıyorum. Ama bu da boş...
Öyle ve neyse...
Bugün çok yorgunum! O kadar çok yorgunum ki anlatamam. Eve gider gitmez kendimi kanepeye atacağım.
Ya sahi anlamadığım bir şey var: Ben bekarken, yorgun olduğumda en sevdiğim şey ceketle, pantalonla öylesine uzanmak ve hiçbir şeyi düşünmeden uykuya dalmaktan inanılmaz zevk alırdım.
Üzerimde ceket, çektiğim uykunun tadı bir başkaydı. Değişilmezdi...
Bu nedir anlamadım. Aylaklık galiba güzeldir.
Çünkü içinde free olma duygusu barındırır. Düşünsenize geliyorsun kravat, ceket falan hiçbir şeyi çıkarmadan kanepeye uzanıp yatıyorsun. Bir de ayağında ayakkabı... (Bu kötü galiba...)
Bu akşam gider gitmez kendimi kanepeye atacağım. Ve uyuyacağım!
O kadar uykum var ki!
Mırrrrrrrrrr! Mırrr!

Yol ayrımı

İkimiz de İstanbul'u çok seviyoruz... Ama sevdiğin kişi ızdırap verirse o sevgiyi ne kadar koruyabilirsin ki?
Bu karmaşa, bu keşmekeş, bu curcuna bizi yordu.
Evet güzel İstanbul! Ama sadece o kadar... Ve eminim bu güzel kenti fotoğraflardan izlemek ve anılarla anmak daha güzeldir.
Bu kent bir cehenneme dönüştü.
Ben kaç yıldır, saçlarıma ilk akın düştüğü günden beri (Ki o da döküldü mü, ne?) çekip gitme taraftarıyım. Zira bu kent yordu beni, vurdu beni...
Hem de hiç hakketmediği halde...
Çekip memleketime gitmek, küçük bir insan olarak bu koca gökkubbenin altında altında yaşayıp, sükun içinde ölmek istiyordum. Daha çok sevap kazanma şansınız yoksa bari daha az günah işleme imkanlarını yaratmalıyım diye düşündüğümdendi...
Fakat olmadı.
Ne vakit şöyle bir dolansa bu düşünce başımda Açun hep itiraz etti. Yaşıt olmamıza rağmen o hep kendini daha enerjik, daha dinç ve daha genç hissetti.
Ve fakat...
Gelinen noktada artık o da çekip gitme taraftarı... Benden daha çok o istiyor artık.
Onların köyünde zamanında müthiş bir bağ almıştık. Oraya bir bağ evi kurma projem vardı.
Hemen yanında bir çiftlik oluşturabilecek ikinci büyük bir arazi de aldık çok şükür. Acaba o evi yapıp, gidip oraya mı yerleşsek?
Ne olacak ki?
Bir kaç yıl yaşayıp gideceğiz zaten...
Karar almak çok zor.
Uzun süredir bu konu var gündemimde ama...
İş adım atmaya gelince ne bileyim, bir türlü karar veremiyorum. Aslında iki kayınbiraderden biri köyde olsa, bizimle birlikte o da kendi tarlasını, bağını bahçesini sürse, köydeki yaşamımıza ortak olsa çok daha kolay olurdu karar vermek ama...
Yayancısı olduğum bir köye, hanım kontenjanından girmek beni ürkütüyor.
Biliyorum ben, bunu şimdi yapmasam bile 10 yıl sonra eğer Allah ömür verirse yapmak istediğim şey budur. Gidip orada bir bağ evi yapmak ve küçük çaplı bir ciftlik inşa etmek ve orada tavuklarla, kuzularla bir hayat inşa etmek...
Yorgunum!
Çok yorgunum.
Şimdi gündemimizde başka bir seçenek daha var. Ankara'da bir bakanlıkta yüksek bir memuriyet pozisyonu...
Mısır'daki ağabeyime danıştım konuyu hiç sıcak bakmadı. Dedi ki, "On yıl bu mesleğe hizmet etmişsin, masa başı bir pozisyon kesmez seni... İyi düşün"
Bilmiyorum ki?
Düşünüyorum ama... Yoruldum artık. Masabaşı bir iş bana göre değil biliyorum ama, artık koşturmaktan, didişmekten, mücadeleden gerçekten bıktım.
Yoruldum.
Yani bir yol ayrımındayım artık.
Bu işyerini bırakmayı kafaya koydum. Ama burayı bırakıp gidip aynı işi başka bir yerde yapmak fikri bana hic cazip gelmiyor.
Yapılacak iş aynıysa burası daha iyi... En azından beni, yaptığım işin kalitesini iyi biliyor. Ve o nedenle de tolere ediyorlar her sıkıldığım dönemde...
Mesela geçen 4 gün işe gelmedim, hastaydım. Bir ara öğleden sonra geldim Müdür beni geri yolladı, sen git dinlen dedi.
Başkasına, başka arkadaşıma asla böyle bir şey yapılmadığını biliyorum. Bu beni şımartmıyor ama kendimi bununla da kandıramıyorum işte...
Çekip gitmek!
Belki bir yıl Türkiye'den uzaklaşmak gerekir. Bambaşka bir hayatı, bambaşka bir şekilde yaşamak gerekir belki de... Bilmiyorum!
Memur olmak, bu işe devam etmek... çekip köye gitmek! Gidip Avrupa'da yaşamak!
Hepsi mümkün!
Ama karar vermek zor!
Zor olanı karar vermek değil belki, yeni bir başlangıç yapmaktır. Çünkü onun için de bir enerji gerekecektir.
Var mı?
Yok... I-ııh!
Bu arada hastayım hala... Ve dün saat 4'e kadar, evet sabahın 4'üne kadar otogarda Açun'u bekledim o hasta halimle...
Bir rüzgar esti, bir asi poyraz. Feribot seferleri iptal edilince biz tufana uğramış gibi olduk.
Neyseki Açun geldi.
O çok daha yorgun!

3 Ekim 2008 Cuma

Hastalık devam

Çok ateşli bir gece geçirdim. Hiç uyku tutmadı, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ateş tere dönüşünce de rahatladım.
Saat 13:00'e kadar uyudum. Sonra kalkıp bir duş aldım, dışarda kahvaltı yapıp işe geldim.
Aslında gelmeyecektim ama bir arkadaşıma söz vermiştim. O nedenle geldik işte...
Şu sıralar arkadaştan geçilmiyor. Ev Fatih'in en merkezi yerinde olunca geçip giderken bile birkaç kişiyle karşılaşıyorum.
Dün yine bizi okul tayfasından bir grupla birlikteydik. Hoş bir vakit geçirdik ama sonrası kabus gibiydi.
Boğazım dün sabahtan beri yanmaya başlamıştı... Dün eve gidip biraz uyuduktan sonra da sanki cam kırıkları yutmuşum gibi ağrımaya başladı. Ballı süt falan yaptım ama... ııh, mümkün değil.
Sabaha kadar zor geçti.
Açunum evde olsaydı her şey çok kolay olurdu. Ne vakit hastalansam sadece zamanın geçmesini beklerim. Çünkü bilirim ki ben iyileşirim. Açun öyle ya da böyle iyileştirir beni...
Kaç gündür yok, o kadar özledim ki!
O benim hem arkadaşım, hem eşim hem de her şeyimdir.
Hastalandığımda, çok hastalandığımda özlediğim iki kişi var. Biri annem, diğeri de Açun'dur!
Demin görüştük, sesi o kadar güzel geliyordu ki... O çamların arasında, Uludağ'ın o müthiş eteklerinde cennet misali bir köyde vakit geçiren kim olsa mutlu olurdu.
Onu mutsuz etmemek için çok hasta olduğumu söylemedim, sadece boğazımda bir ağrı var dedim o kadar...
Öyle işte!
Şimdi alnımda bir ateş, o ateşin altında ıslak bir serinlik... Galiba alttan alta yeniden terliyor gibiyim!
Şifa veren Allah'tır! Ve biz sadece ondan dileriz şifayı...

2 Ekim 2008 Perşembe

Soğuk, soğuk algınlığı, hastalık

Açun gitti hasta olduk... Aslında böyle olacağını biliyordum. Okuldan arkadaşım Kamil K.'nın ofisine gittim iş çıkışı...
Taksim'in göbeğinde lüks bir ofis. Oturup konuştuk, İngiltere'den gelen arkadaşlar da katıldı bize... Arkadaşlar ilerleyen saatlerde bir bir çekip gitti, Kamil'le yalnız kaldık.
Eskileri konuştuk. Bazı tipleri mülahaza ettik... Bizim sınıfta S. adında bir kız vardı, hafif çatlak biri... Onu anlattı, ben de onunla yaşadığımız ömrümün en tuhaf rastlaşmasını anlattım.
Güldük, eğlendik...
Gece saat 24'ü gösterince tavla oynadık elbette... Kamil'i uzun süredir hep yeniyorum.
Dün de sonuç değişmedi.
Bol çaylı ve baklavalı keyifli maçtı. Sözde dün akşam orada kalacaktım. Orası Homeofis tarzında dizayn edildiği için rahatlıkla kalınabilirdi ama, hemen çevredeki barlardan gelen yüksek volümlü dalgadan uyumak mümkün değildi.
Tavladan sonra dışarı çıktık. İstiklalde Tünel'e kadar yürüdük, sonra döndük. Sözde ben orada kalacaktım ama baktım kafam şimdiden bile şişmiş durumda...
İzin isteyip eve gittim. Eve vardığımda saat 2'yi geçiyordu, uyudum. Bu sabah da saat 10:30'da ancak uyanabildim.
Kaltığımda boğazımda yoğun bir ağrı... Bademcikler şişmiş durumda! İlaç takviyesi yaptım ama kötüyüm.
Açun gitti, hasta olduk!
Öyle işte...
Tabii ki dün bazı işleri de konuştuk. Londra'da ticari bir faaliyete girişme kararı aldık. Y. yüksek lisansını bitirip geldi. Yeniden dönecek oraya...
Kamil ve o bu kışla birlikte orada tekstil ticaretine girişecek. Ben de yaz itibariyle belli bir sermaye desteği ile onlara katılabilirim.
Valla yurtdışında ticarete atılan bizim bütün çocuklar harikalar yaratıyor. Bizim okuldan Ayhan abiyi geçenlerde CNNTURK'te görünce küçük dilimi yutar gibi oldum. Bir dönemin hızlı radikallerinden biri olan Ayhan, ABD'de oyuncak devi olmuş... Değişik eyaletlerde birkaç büyük oyuncak şirketi açmış. Televizyonda yükseliş öyküsünü anlatıyordu.
Peki ya Mustafa, ya diğerleri...
Bir dönem yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen bir arkadaşım ABD'de petrol istasyonu kurmuş. Hem de iki adet...
İnanılmaz değil mi?
İnanılmaz ama gerçek...
Allah çok daha iyisini nasip etsin! Bizim de birtakım ticari atılımlarımız oldu. Gıda işine girdik ama olmadı. Maalesef battık...
Ama yılmak yok elbette... Bi bu Kamilleri bir izleyeyim bakalım, umarım bir başarı kaydederler de...
Bu arada biz bir dernek kurduk...

Hastayım

Kıraç Yıkık - www.cook.iyisi.com

1 Ekim 2008 Çarşamba

Bayrama dair

Bayramın birinci günü evde geçti. Öğle itibariyle Açun'u yolculadım. Sonra kuzenlerime ve yeğenlerime uğradım.
Akşam Fatih'teki grubumuzla birlikte derin konuları konuştuk. İran, Bektaşilik, ABD, İsrail gibi...
Bakar mısınız bayram günü konuştuğumuz şeylere...
Sonra saat 12'ye geliyordu eve gittim. Biraz Kur'an-ı Kerim okuduktan sonra da uyudum.
Sonra kalktım geldim işte...

27 Eylül 2008 Cumartesi

Bayram geliyor

Ramazan artık gerçekten bitti. Allah tuttuğumuz oruçları kabul etsin inşallah! Her şeyimiz yarım yamalak, Rabbim sen bizi tamamla!
Bugün İstanbul'da müthiş bir yağmur var. Sabah gelirken bir ara şemsiye açmadım, ıslanmak güzeldi. Ama havalar da soğuduğu için çok fazla kalamadım yağmurun altında...
Aslında bu tür günlerde evde pencere kenarında oturup dışarıyı, yere çarpan yağmur damlalarını izlemek istiyorum.
Arka fonda da kısık seste Farid Farjad çalarsa ne ala...
Yağmur yağdığında susmak isterim. Ben susayım kalbim konuşsun. Ve hiçkimse de konuşmasın isterim.
O nedenle yağmur bende, yalnız kalma ve sükut içinde dingin bir hayat arzusu doğurur.
Şimdiki ruh halim öyle...
Kimse konuşmasın, ben de konuşmayayım hiç...
Bu gece sahurdan sonra sabah namazını Açunla birlikte Fatih Camii'nde kıldık. Ezandan hemen sonra namaza geçmeden önce mukabele okundu. Cüz bitince de namaza geçildi, içeriye girdiğimde sandım ki tüm istanbul'da evler boşalmış ve herkes camiye doluşmuş...
Çok mutlu oldum!
Namazın ardından eve geldik. Biraz uyudum. Galiba yaptığım ibadetler ve ettiğim duaların hürmetine Allah beni çok güzel bir şeyle ödüllendirdi.
Bir rüya gördüm.
Bir çocuk vardı ve bir baba...
O rüyadan hiç uyanmak istemedim.
Bayram geliyor.
Bu bayram ilginç birşey oldu, bizimkiler sadece 2 gün izin verdiler. Hafta sonu iznimle birleştirdim, 3 gün oldu.
Yarın başlıyor, bayramın birinci günü dahil 3 gün şeklinde...
Açun tekbaşına köye gidecek. Halbuki benim o kadar çok ihtiyacım vardı ki...
52 gün biriken kanuni iznim olduğu halde neden ısrarcı olmadım peki?
Şu nedenle ki, ben artık bu iş yerinden sıkıldım. Bir yerde 5 yıldan fazla çalışmak bana göre değil...
Bu nedenle uzun süre önce iki kez çıkışımı istedim ancak verilmedi. İstediğim gerekli düzeltmeler de yapılmadı. Böyle sürüncemede gidip gidiyordu.
Fakat ben bir karar aldım. Bayramdan hemen sonra yeniden çıkışımı isteyeceğim. Eğer bu kez verilmezse o zaman gerçekten eski deli ben olurum. Ve dalarım önüme gelene...
Bu kadar saçma sapan birşey olabilir mi?
Beni istiyorsanız kardeşim o zaman karşılığını verin. Aşk bile karşılıksız olmuyor!
Şunu da söyleyeyim: Ben henüz lisedeyken bu piyasada çalışanların bu kadar dangalak, bu kadar öküz, bu kadar beyinsiz, bu kadar moron olduğunu bilseydim vallahi başka türlü tercihler yapardım.
Allah'ın bana verdiği zeka, bu işi yaparken beni acıtıyor maalesef... O kadar çok dangalak var ki?
Yani gözümüzde büyüttüğümüz o kadar insanla ilgili yaşadığım hayalkırıklığı canıma tak etti.
Neyse...
Şimdiki aklım olsaydı asla ve kat'a o okuduğum bölümü seçmezdim. Zaten ne başıma geldiyse o bölümü seçtiğim için geldi.
Ve o bölümü seçtiğim için hiç mutlu değilim.
Moron bir okul, moron bir bölüm ve moron bir meslek... Ne kötü?
Neyse...
Hepsi geride kaldı.
Şimdi yapılacak tek bir şey var o da zararın neresinden dönersen kardır.
Herkese iyi bayramlar!
Dualarınızı eksik etmeyin!

24 Eylül 2008 Çarşamba

Hayat

Yazdığım blogu pek okumam. Yazdığım hiçbir şeyi dönüp okumak gibi bir alışkanlıgım yok. Yazmışım, gitmiştir.
Fakat demin gayri ihtiyari bu son yazıyı okuyunca kilomu farkettim. Sonra facebookta okul arkadaşlarımdan birinin albümüne baktım.
Okul yıllarında çekilmiş fotoğraflarını yüklemiş. O albümde kimler yok ki, yıllardır göremediğim o kadar çok arkadaş var ki...
Kimi ABD'de, kimi Kanada'da, bazıları İngiltere, çok sevdiğim iki arkadaşım Fransa'da, Almanya ve Hollanda'da olanlar var...
Kimi de burada ama onlardan da ancak bazılarıyla görüşebiliyoruz. Kimi kendi işini yapıyor, kimi başka sektörlerde...
Bazıları da akademik çalışmaya verdi kendini. Geçtiğimiz günlerde eve giderken bir arkadaşımı gördüm, iftar ezanı okunuyordu. Elinde valiziyle gidiyordu. Uzun yıllardır görmemiştim. Meğerse Konya Selçuk'ta araştırma görevlisi olmuş, yüksek lisansı bitirmiş, o gün de doktora sınavı için İstanbul'a gelmişti.
Nurdoğan R. hocaya kalmış dedi. Eğer o onay verirse burada yapar yoksa da Konya'ya dönermiş.
Sonra Facebook'taki arkadaşların listelerine baktım. Bizim sınıftaki kızların yüzde 60'i hep iki soyadlı. Yani evlenmişler. Bazıları da hala tek soyadıyla duruyor.
İlginçti yani...
Bunların tümünü neden anlattım, o fotoğraflarda olan herkese ve şimdi yaşadıkları değişime bakınca ben aklıma geldim.
Okuldayken 58 kiloydum, şimdi ise 80'in altına düşmek için olmadık şeyler yapıyorum.
Nereden nereye!

Oruç

Dün Açun sofrada benim yine kilo aldığımı söyleyince korktum. Oruç başladığında tartılmıştım, tam 79.400 gramdım.
Orucun son günü yine tartılacağım. Eğer bir gram bile fazla almışsam cidden üzülürüm.
Çünkü oruc aç kalmaktır. Eğer kilo alıyorsanız demek ki orucun ruhuna uygun bir yaşam sürmemişsinizdir bu süreçte...
Oruç sofralarını görüyorum da, Allah bizi affetsin!
Ramazan öyle rayından çıkarıldı ki, bu mübarek ay maalesef müslümanların kendilerini besiye aldıkları bir aya dönüştü.
İsraf haramdır.
Eğer orucu haram olan bir sofrada açıyorsanız, ki açıyoruz maalesef biraz düşünmemiz gerekmez mi?
Haramla son bulan bir ibadet ne kadar kabuldür?
Allah'ım sen bütün müslümanlara oruç bilincini nasip et.
İşimiz zor, çok zor hemde...

23 Eylül 2008 Salı

Bu yazıdan çok etkilendim! Siz de okuyun!

Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı …

Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.

Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.
'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Büt ün gece ağzı nı bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim? '
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.
'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim. '
'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?'
Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi.
Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.

Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
'Sevgilim' d iye başlıyord u,
'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'

'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'

'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'

'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.'

'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözle rinin bozulmas ı kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.'

Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.
Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.'
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.

Bu gerçek aşktı.

İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde,
huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz...
Ama hep oralarda bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de
gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.