Ramazan artık gerçekten bitti. Allah tuttuğumuz oruçları kabul etsin inşallah! Her şeyimiz yarım yamalak, Rabbim sen bizi tamamla!
Bugün İstanbul'da müthiş bir yağmur var. Sabah gelirken bir ara şemsiye açmadım, ıslanmak güzeldi. Ama havalar da soğuduğu için çok fazla kalamadım yağmurun altında...
Aslında bu tür günlerde evde pencere kenarında oturup dışarıyı, yere çarpan yağmur damlalarını izlemek istiyorum.
Arka fonda da kısık seste Farid Farjad çalarsa ne ala...
Yağmur yağdığında susmak isterim. Ben susayım kalbim konuşsun. Ve hiçkimse de konuşmasın isterim.
O nedenle yağmur bende, yalnız kalma ve sükut içinde dingin bir hayat arzusu doğurur.
Şimdiki ruh halim öyle...
Kimse konuşmasın, ben de konuşmayayım hiç...
Bu gece sahurdan sonra sabah namazını Açunla birlikte Fatih Camii'nde kıldık. Ezandan hemen sonra namaza geçmeden önce mukabele okundu. Cüz bitince de namaza geçildi, içeriye girdiğimde sandım ki tüm istanbul'da evler boşalmış ve herkes camiye doluşmuş...
Çok mutlu oldum!
Namazın ardından eve geldik. Biraz uyudum. Galiba yaptığım ibadetler ve ettiğim duaların hürmetine Allah beni çok güzel bir şeyle ödüllendirdi.
Bir rüya gördüm.
Bir çocuk vardı ve bir baba...
O rüyadan hiç uyanmak istemedim.
Bayram geliyor.
Bu bayram ilginç birşey oldu, bizimkiler sadece 2 gün izin verdiler. Hafta sonu iznimle birleştirdim, 3 gün oldu.
Yarın başlıyor, bayramın birinci günü dahil 3 gün şeklinde...
Açun tekbaşına köye gidecek. Halbuki benim o kadar çok ihtiyacım vardı ki...
52 gün biriken kanuni iznim olduğu halde neden ısrarcı olmadım peki?
Şu nedenle ki, ben artık bu iş yerinden sıkıldım. Bir yerde 5 yıldan fazla çalışmak bana göre değil...
Bu nedenle uzun süre önce iki kez çıkışımı istedim ancak verilmedi. İstediğim gerekli düzeltmeler de yapılmadı. Böyle sürüncemede gidip gidiyordu.
Fakat ben bir karar aldım. Bayramdan hemen sonra yeniden çıkışımı isteyeceğim. Eğer bu kez verilmezse o zaman gerçekten eski deli ben olurum. Ve dalarım önüme gelene...
Bu kadar saçma sapan birşey olabilir mi?
Beni istiyorsanız kardeşim o zaman karşılığını verin. Aşk bile karşılıksız olmuyor!
Şunu da söyleyeyim: Ben henüz lisedeyken bu piyasada çalışanların bu kadar dangalak, bu kadar öküz, bu kadar beyinsiz, bu kadar moron olduğunu bilseydim vallahi başka türlü tercihler yapardım.
Allah'ın bana verdiği zeka, bu işi yaparken beni acıtıyor maalesef... O kadar çok dangalak var ki?
Yani gözümüzde büyüttüğümüz o kadar insanla ilgili yaşadığım hayalkırıklığı canıma tak etti.
Neyse...
Şimdiki aklım olsaydı asla ve kat'a o okuduğum bölümü seçmezdim. Zaten ne başıma geldiyse o bölümü seçtiğim için geldi.
Ve o bölümü seçtiğim için hiç mutlu değilim.
Moron bir okul, moron bir bölüm ve moron bir meslek... Ne kötü?
Neyse...
Hepsi geride kaldı.
Şimdi yapılacak tek bir şey var o da zararın neresinden dönersen kardır.
Herkese iyi bayramlar!
Dualarınızı eksik etmeyin!
27 Eylül 2008 Cumartesi
Bayram geliyor
24 Eylül 2008 Çarşamba
Hayat
Yazdığım blogu pek okumam. Yazdığım hiçbir şeyi dönüp okumak gibi bir alışkanlıgım yok. Yazmışım, gitmiştir.
Fakat demin gayri ihtiyari bu son yazıyı okuyunca kilomu farkettim. Sonra facebookta okul arkadaşlarımdan birinin albümüne baktım.
Okul yıllarında çekilmiş fotoğraflarını yüklemiş. O albümde kimler yok ki, yıllardır göremediğim o kadar çok arkadaş var ki...
Kimi ABD'de, kimi Kanada'da, bazıları İngiltere, çok sevdiğim iki arkadaşım Fransa'da, Almanya ve Hollanda'da olanlar var...
Kimi de burada ama onlardan da ancak bazılarıyla görüşebiliyoruz. Kimi kendi işini yapıyor, kimi başka sektörlerde...
Bazıları da akademik çalışmaya verdi kendini. Geçtiğimiz günlerde eve giderken bir arkadaşımı gördüm, iftar ezanı okunuyordu. Elinde valiziyle gidiyordu. Uzun yıllardır görmemiştim. Meğerse Konya Selçuk'ta araştırma görevlisi olmuş, yüksek lisansı bitirmiş, o gün de doktora sınavı için İstanbul'a gelmişti.
Nurdoğan R. hocaya kalmış dedi. Eğer o onay verirse burada yapar yoksa da Konya'ya dönermiş.
Sonra Facebook'taki arkadaşların listelerine baktım. Bizim sınıftaki kızların yüzde 60'i hep iki soyadlı. Yani evlenmişler. Bazıları da hala tek soyadıyla duruyor.
İlginçti yani...
Bunların tümünü neden anlattım, o fotoğraflarda olan herkese ve şimdi yaşadıkları değişime bakınca ben aklıma geldim.
Okuldayken 58 kiloydum, şimdi ise 80'in altına düşmek için olmadık şeyler yapıyorum.
Nereden nereye!
Oruç
Dün Açun sofrada benim yine kilo aldığımı söyleyince korktum. Oruç başladığında tartılmıştım, tam 79.400 gramdım.
Orucun son günü yine tartılacağım. Eğer bir gram bile fazla almışsam cidden üzülürüm.
Çünkü oruc aç kalmaktır. Eğer kilo alıyorsanız demek ki orucun ruhuna uygun bir yaşam sürmemişsinizdir bu süreçte...
Oruç sofralarını görüyorum da, Allah bizi affetsin!
Ramazan öyle rayından çıkarıldı ki, bu mübarek ay maalesef müslümanların kendilerini besiye aldıkları bir aya dönüştü.
İsraf haramdır.
Eğer orucu haram olan bir sofrada açıyorsanız, ki açıyoruz maalesef biraz düşünmemiz gerekmez mi?
Haramla son bulan bir ibadet ne kadar kabuldür?
Allah'ım sen bütün müslümanlara oruç bilincini nasip et.
İşimiz zor, çok zor hemde...
23 Eylül 2008 Salı
Bu yazıdan çok etkilendim! Siz de okuyun!
Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı …
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.
'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Büt ün gece ağzı nı bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!
Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim? '
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.
'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim. '
'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?'
Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi.
Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.
Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
'Sevgilim' d iye başlıyord u,
'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.
'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'
'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'
'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'
'ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'
'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.'
'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözle rinin bozulmas ı kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'
'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.'
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.
Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.'
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.
Bu gerçek aşktı.
İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde,
huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.
Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz...
Ama hep oralarda bir yerdedir.
Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de
gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.
Hayat tam da böyle bir şeydir.
Ramazan bitiyor!
Bu ramazan göz açıp kapayıncaya kadar bitti neredeyse... Aslında yapmak istediğim şey bir ramazan günlüğü tutmaktı ama olmadı.
Şöyle bir projem vardı: Bu yıldan itibaren ramazan günlüğü tutacaktım ve bu her yıl devam edecekti.
Daha ilk yıldan itibaren bu proje akamete uğradı.
Belki şöyle bir toparlama yapabilirim: Bilmiyorum nedendir bu ramazanda hiçbir şey için zaman bulamadım. Ne doğru dürüst kitap okumak, ne gidip gezmek ne de başka şeyler için...
Ben de, Açun da bitkin bir şekilde geçirdik bu ramazanı...
Sadece üç davet verebildik. Ve sadece birine iştirak edebildik. Çünkü takat yok, ne gitmek ne de davet etmek için.
Ne oldu anlamadım!
Bitiyor, gidiyor!
Bugün geç uyandığımız için Açun'la birlikte yolculuk yaptım. Fatih Camii avlusuna girerken, 'İnşallah tuttugumuz oruçlar kabul olur" diye dua ettim. O da amin dedi.
Başka ne dilenebilir ki?
Ey Allah'ım, her şeyimiz yarım yamalak, sen o yüce lütfunla tam ve noksansız kabul et bütün ibadetlerimizi. Amin!
19 Eylül 2008 Cuma
Alışıyorsa insan!
Daha önce çektiğim acıları anlatmayı, paylaşmayı severdim. Çünkü o acı sandığım şeyi yeniden kalbimin derinliklerinde hissettiğimde bana mutluluk veriyordu.
Fakat...
Gerçek acıyla tanışınca anladım ki, o hep anmaktan gizli bir haz duyduğum şeyler basit, sıradan bir hüzünlenmeden ibarettir.
Acı ise her hissettiğinde seni biraz büyüten ve seni asla mutlu etmeyen şeydir.
Gerçek acıyı tanıdığımda geçmişin bana hüzün veren bütün "acılanmaları"nı silip atmamın nedeni işte bu nedenleydi.
Gerçek acı üzerine çok şey yazılabilir. Ancak şunu öğrendim ki, Allah sabır vermese bu öyle kaldırılacak türden bir şey değildir.
Sabrı keşfettiğinde insan, öyle bir rahatlıyor ki...
Çünkü acılar azalır. Ve sen sanırsın ki, o acıya alıştığın için artık canın o ilk günkü gibi yanmıyor.
Hani bir filozof diyor ya, alışıyorsa insan, hayvanlaşıyor demektir!
Alışma duygusu gerçekten insanın içini acıtıyor acı sözkonusu olunca... Düşünsenize bir insan en sevdiğinin yokluğuna nasıl alışabilir ki?
Bunu ancak hayvanlar yapar, değil mi?
O nedenle bize acıya karşı güçlü olmayı öğreten şey alışkanlık değil, Allah'ın bize lütfettiği sabırdır.
Yıldönümü
Geçtiğimiz yıl bugün bu saatler bir telefon açtım. Konuştum, anlattım, güldüm... Telefonun diğer ucundan, arka fonda bir ses geliyordu. Sordum, biraz hasta, şimdi dışarıda dedi...
Görüşmek istedim, sonra vazgeçtim.
Nerden bilebilirdim ki!
... eve gittim. Yemek yedim, çay içtim. Televizyon izledim, güldüm eğlendim, sonra da yattım.
Az sonra bir telefon acı acı çaldı. Yataktan kalkıp telefona doğru giderken içimden birşey koptu.
Kalbim koptu, kalbim öylece...
Açtığımda telefonu...
Allah'ım, Ey büyük Allah'ım!
O gece kalbimde hissettiğim o acının hiç bitmeyeceğini düşünüyordum.
Bak bir yıl geçti ve sen benden aldığına karşılık sadece sabır verdin.
Buna da şükür!
17 Eylül 2008 Çarşamba
Kısa bir not
Bugün biraz serin ya ben de kendimi bir keyifli hissettim. Allah'ım sen ne iyisin ya, çok çok çok teşekkürler!
Seni çok seviyorum!
16 Eylül 2008 Salı
15 Eylül 2008 Pazartesi
Çöp-çat!
Aynen planladığımız gibi A ile S. Çukurambar'da görüştü. Bir saatlik bir görüşme oldu, A hemen ertesinde beni aradı, duygularını gizlemeye çalışıyordu ama belli ki mutluydu.
Ertesi gün aradım geniş geniş konuştuk... Daha doğrusu o konuşmadı ben sordum. Ağzından cımbızla lafları aldım.
Sonra A yavaş yavaş açıldı.
Aslında temkinli davranmasının nedeni tam olarak şudur: Kendisi çok istiyor ama ya olmazsa?
Bunun olabilmesinin şartları da bellidir.
S.'nin ve A'nın karşılıklı olur vermesidir.
Açun da S.'ye sordu tabi ki merakla...
Bundan bir süre önce ailesinin önerisiyle galiba iki kişiyle görüşmüş ve "içi ısınmadığı için" hayır demiş.
A.'yı kestirip atmadığına göre "içi ısınmış".
Artık "içi ısınmak" neyse...
Bizim kızlar, yaşları ilerledikçe içlerinde kaloriför kazanı mı kuruyorlar, nedir?
Neyse...
Çok detay var. Ama yazmak olmaz elbette...
Şimdi S.'den kesin bir yanıt gelmediği için ben de A.'ya net bir şey demedim. O da sormadı gerçi ama...
Hergün arayıp ne yapıyorsun diye soruyor?
MSN'den hakeza yine öyle tacizkar hal hatır sormaları var.
Ben de meseleyi anlıyorum ama, hiç oralı olmuyorum ve her defasında da, "Valla ne olsun, oturuyorum işte! Ya sen?"
A. çoğunlukla bu soruyu yanıtlamıyor. Çünkü onun merak ettiği başka bir şey var ama ben de yanıt vermeyince küsüyor.
Sonra ertesi gün yeniden ürkek bir merhaba ile barışan da kendisi oluyor.
Öyle işte...
Ve gelgelelim bugüne...
S. bir iş görüşmesi İstanbul'a geldi.
Bu akşam bizim misafirimiz olacak... Artık Açun'la konuşur, bence bu işi bir sonuca bağlarlar.
Zaten S.'nin, "Konuşmak istediklerim var" demesi ve A ile ilgili olarak da, "Senin benim gibi biri... İyi birine benziyor!" demesi buna işarettir.
Değil mi la!
Gelişmelerden haberdar edeceğim!
Değişen insan!
Geçenlerde kendimi çok kötü hissettim. Bir anda derin bir bunalımın içinde buldum kendimi, her şey, herkes o kadar anlamsız geldi ki?
Sonra eve gittim, güzel bir iftarın ardından çay içme faslına sıra gelince bir de baktım ki içimdeki o karamsar tufan dinmiş, ben yeniden mutlu oluvermişim.
Hayat gerçekten de ilginçtir.
Karamsarlık, davetsiz bir misafir gibi gelip içinize oturuveriyor ama siz hiçbir şey yapamıyorsunuz.
Rabbim sana şükürler olsun!
Bu birkaç gündür çok yoğun günler geçirdik. Onları anlatmak isterim ama müdürümün yine kıllığı tuttu, habire iş yüklüyor.
Ne vakit çıkışımı istesem aynı şeyi yapıyor. Hayır, tazminatımı bırakmaya hiç niyetim yok, onu alıp gideceğim!
Öyle işte...
Diyor ki, dur birlikte gidelim! İki yıldır duruyorum be bre!
12 Eylül 2008 Cuma
Cuma
Giderek yaşam sevincimi kaybediyorum. Ne oluyor bana anlamadım. Etrafımdaki herkes anlamsızlaşıyor benim için... Yaşadığım anların anlamı yok. Bugün cumada kendim için dua edeceğim.
11 Eylül 2008 Perşembe
Arkadaşlarla...
Şu hayatta çöpçatanlık yapmak da varmış...
Benim bir arkadaşımla Açun'un bir arkadaşını bugün hayırlı bir iş nedeniyle buluşturuyoruz.
Görüşme akşam saatlerinde Ankara Çukurambar'da bir pastanede...
Açun'un arkadaşı, bizim (Yani benim ilimin) milletvekilinin kızı. Açun'un can ciger arkadaşı... Birlikte aynı okulda, aynı sınıfta okuyorlardı. Sonra S. mezun olduktan sonra Amerika'ya gitti, yüksek lisansını falan bitirip geçtiğimiz aylarda döndü.
Ahmet de benim arkadaşım. Aynı sınıfta okuduk, en sevdiğim arkadaşlarımdan biridir. Özellikle bir dönem hep yanımda oldu. O nedenle de hiç çekinmeden diyebilirim ki, en samimi arkadaşımdır.
O da İngiltere'ye gitti, yüksek lisans yaptı geldi. Şimdi Ankara'da, bir bakanın özel kalem müdürü olarak çalışıyor.
Ben Ahmet'i iyi tanıyorum, Açun da S'yi...
Tabii Açun, Ahmet'i de iyi tanıdığı için birgün, 'Ya bu Ahmet'le S. ne kadar da birbirine yakışıyor' diye bir laf attı ortaya... Ben de uzun süre düşündükten sonra, 'Neden olmasın ki?' deyip, Açun'a, 'Biz bunları görüştürelim mi? Baktın hayırlı bir işe vesile oluruz' dedim.
Beni bunu sürükleyen şuydu: Benle Ahmet'in bir hayali vardı okul yıllarında... Evlenecektik, eşlerimiz iyi tanışıyor olacaktı ve çocuklarımız da birlikte büyüyecekti. Birbirimize gelip giderken biz bir taraftan tavla oynayıp laflarken, hanımlar mutfakta (Bu mutfak işi öylesine yani, isterlerse başka bir odada ya da bizim yanıbaşımızda da olabilirler), çocuklar da odalarında şen şakrak vakit geçiriyor olacaklardı.
Açun, 'Bunlar birbirine yakışıyor' dediğinde işte bunlar aklıma geldi.
Ve 6 ay konuyu bütün boyutlarıyla düşündükten sonra Açun'a dedim ki, 'Sen bi bunu S.'ye aç. Eğer görüşmek istiyorsa ben Ahmet'e söylerim. Görüşmek istemiyorsa da konu kapanır gider' dedim.
Açun ogün S.'ye söyleyecekti. Ben de çıkıp işe geldim. Vallahi onları düşünürken, 'Acaba ne kadar yakışıyorlar?' diye, metroda durak kaçırdım. İnmem gereken durak gelip geçtiği halde ben hala onları düşünüyordum. Sonra farkettiğimde de geri döndüm ve Açun'a dedim ki, "Kesin bu işi açman lazım. Onlar yüzünden işe geç kaldım"
Bu iş öyle başladı işte...
Bu akşam görüşecekler, bir kahve içecekler. Hayırlısıyla olursa da bu iş 0bizim için Ankara'da bir seçenek daha oluşacak...:)
Gerçi seçenekler oluşuyor da bir türlü gidemedik.
Eski ev arkadaşım evlendi, Ankara'ya yerleşti. Hergün arıyor, 'Yengeyi al gel, bir kaç gün misafir edelim' diye... Gidemedik.
Üst düzey bürokrat olan üç ayrı kuzenim var Ankara'da, onlar da hep çağırıyor onlara da gidemedik.
Sonra bir dönem aynı işyerinde çalıştığım çok samimi başka bir arkadaşım. Sonra memur olduktan sonra Ankara'ya yerleşen, dersane yıllarından çok samimi başka bir arkadaşım daha...
Hepsi de ayrı ayrı yerlerde oturuyorlar. Balgat, Gaziosmanpaşa, Mamak, Ümitköy ve Çankaya'da oturuyorlar.
Gidemedik.
Ne bileyim, sevemedim bir türlü Ankara'yı...
Ahmetlerin işi olursa bu kez ben gitmesem bile Açun gider.
Bakalım hayırlısıyla artık...
10 Eylül 2008 Çarşamba
Dün
Dün gittik, iftarı geç de olsa açtık geldik. Hepsi bu kadar mı? Evet, hepsi bu kadar...
Ben asıl bugüne gelmek istiyorum. Bugün yine açım, yani her zamanki gibi... Nedendir bilmem bu gün bir de canım sıkılıyor. Canım hiçbir şey istemiyor.
Keşke biraz değişiklik yapma olanağı olsaydı. Ne bileyim, bir süreliğine başımı alıp gitseydim buralardan... Ve uzun bir süre de dönmeseydim.
Her şeyden sıkıldım. Bu hayat çok banal, çok çok hem de...
Hep aynı kişiler, aynı sorular, aynı sorunlar...
Aynı mesai!
Ne bu ya, hayat ne kadar da sıkıcı böyle...
9 Eylül 2008 Salı
Aç kalmak ve kahkaha üzerine...
O kadar açım ki bugün bir nedenle aç kalma ihtimalimiz bile var:) Çünkü keyfine pek düşkün, evlendiği güne kadar annesinin elinden yemeğini yiyen Asu'nun evine, üstelik de son dakikada davetli olduk.
Açun ile Asu, çalıştıkları işyerinde yapışık ikizler olarak bilinirler. O nedenle onlar bir işe karar vermişlerse biliyorum ki itiraz etmek pek mantıklı bir iş değildir.
Açun aradı, Asu davet ediyor, farz falan dedi. Benim aklıma ilk olarak ne kadar aç olduğum ve aç kalma ihtimalim geldi.
Dedim ki, "Ya biz oraya gidersek bak aç kalmayalım sonra? Bari birgün öncesinden falan planlansaydı da, en azından bir hazırlık yapardı" dedim.
Açun da, benim bu söylediğim şeydeki latifeyi anladığı halde arkadaşı adına biraz alındı ama neyseki yüreğime su serpti. İftarı birlikte yapacaklar...
Haydi bakalım kızlar, bakalım da ne yapacaksınız...
Akşamı iple çekiyorum. Acaba başka bir yolu yok mu ya, hep iple mi çekiliyo bu akşamlar?
Ne bileyim yani, belki başka bir alternatifi vardır. Hani vinçle çekmek gibi... Iıığğğğ, çok kötü bir espiri oldu değil mi?
Lütfen kusura bakmayın.
Açım.
İşin ilginç tarafı bu açlık hissi beni inanılmaz mutlu ediyor. Çünkü en son çocukluğumdaki ramazanlarda böyle acıkıyordum. Allah'ım o ne saatlerdi öyle, bir türlü geçmek bilmezdi. Gidip bir saat dolaşıp geliyordum, bi bakıyordum saate sadece 5 dakika geçmiş:)))
Bakın bu süper bir espiri oldu. Lütfen gülün ama...
Öyle işte... Açlık beni çocukluğumun ramazanlarına götürdüğü için mutlu oldum. Bu da Allah'ın bir hikmeti olsa gerek...
Ya da yoksa ben polyannacılık mı yapıyorum?
Bilmiyorum.
Ben ciddi bir fıkra anlatma özürlüyüm. Aslında özrün nedeni belli, kendi dilimde anlatırken çok iyi anlatıyorum da sözkonusu olan yabancı dilde anlatmak olunca pek başarılı olduğum söylenemez.
Bugün iki ayrı fıkra öğrendim.
İlkini öğrendikten sonra bir arkadaşımı aradım, istedim ki ona anlatayım birlikte gülelim diye...
Ben anlattım o gülmedi, ben de üzülünce o ikimiz gülelim diye başka bir fıkra anlattı, bu ikincisini de öyle öğrendim.
Sonra Açun'u aradım. Önce ilk öğrendiğim fıkrayı anlattım, gülmedi. Ben kahkaha attıysam da gülmedi.
Büyük bir hayal kırıklığı içinde ikincisini anlatmak istediğimi söylediğimde şefkatle haydi anlat dedi. Ben henüz anlatmadan o kendini çooooktan bir kahkaha atmaya hazırlamıştı. Anlatınca katıla katıla güldü. Ben de sevindim.
Hani bir laf var ya, çok severim, 'Yalan da olsa seni seviyorum de' diye...
Açun yalandan gülse de, ben mutlu oldum işte...
Size de anlatayım mı?
Kalsın bence...
8 Eylül 2008 Pazartesi
İbretlik bir öykü
Ramazan güzel geçiyor. Açun dün resmen döktürmüştü.
Keyifli bir iftar yaptık...
Sonra arkadaşı geldi. İnanılmaz etkili bir öyküsü var. Burada İTÜ'de mühendislikte okurken başörtüsü sorunu nedeniyle 3. sınıfta ayrılıp Hollanda'ya gitmişti.
Sonra orada kaldığı cemaat evinde karşılaştığı birtakım şeyler nedeniyle içinde bulunduğu çevresinden soğudu ve sonra her şeyi sorgulamaya başladı.
Sonra da, başörtüsünü çıkardı. Ve orada da iki ayrı fakülteyi yarıda bırakıp Türkiye'ye geldi.
Kızın babası SP'li, annesi de aktif bir AKP'li... Düşünün yani!
Buraya geldiği dönem Açun'la ilk karşılaşmalarını hatırlıyorum. Açun resmen küçük dilini yutacak gibiydi. Eve gittik birlikte, o anlattıkça Açun gözyaşı dökmüş. Birkaç gün etkisindeydi.
Öyküsünü dinledikten sonra başörtüsünü çıkarmış olduğu için hiç kızamadı bile... Sadece üzüldü.
O arkadaş başörtüsünü açmakla da kalmadı, bütün hayatını değiştirdi. Örneğin bu yazın Alaçatı'da Babylon'da çalışıyordu.
Sezon bitince de İstanbul'a geldi.
Dün onu misafir ettik. Birkaç gün bizde kalacak galiba...
O gelmeden Açun fotoğraflarını gösterdi, eski tabii ki... Giydiği pardüse ve taktıgı başörtüsü içerisinde kaybolmuştu.
Yaşadığı değişimi görünce o kadar üzüldüm ki...
Bu başörtüsü yasağı, bu anlamsız, bu gerici yasak kaç hayatı böyle söndürdü. Yasak olmasa bu kızcağız bir yıl sonra okulunu bitirecek, herhangi bir belediyede mühendis olarak çalışmaya başlayacaktı.
Ama bırakmadılar. O kızı, bütün hayatını mahfettiler.
Sadece o mu?
Kimbilir ne öyküler var daha?
6 Eylül 2008 Cumartesi
Davet
Günlerdir Açun iftar hazırlıyor.
Sultanahmet iftarı hariç hep ondan yedik... Bugün ben Açun'u iftara davet etmek istiyorum. Acaba neresi olsun?
Birkaç alternatif var, hala vaktim de var... O zamana kadar kararımı veririm.
Kuzu gelsin, gideriz oturur iftarımızı yaparız sonra da... Taksim'i çok özledim. Taksim'e gidip birer kahve içeriz. Sonra da Malatya Pazarı'na uğrayıp ordan eve geçeriz artık!
Bir de bugün bana ciciler alacağız. Demin Sabri Özel, Kiğılı, Sarar'ı falan dolaştım. Takım elbiseleri güzel ama ne bileyim, tam üzerime oturmadı.
Ben iyisi mi markamdan vazgeçmeyeyim, Damat-Tween!
Hiç şaşmam!
Ceket ve gömleklerini çok severim. Özellikle de şöyle beni belimden saran ceketleri yok mu, bayılırım!
Kuzu geldiğinde vaktimiz olursa Damat'a uğrarız.
Bu arada son üç gündür fena halde midem yanıyor. Doğrusu fena halde değil, az az yanıyor ama yine de rahatsızım.
Bugünlerde, 'YALAĞUUUZZ!" kelimesine fena halde taktım. Dün iftarda her cümlenin bağlamasını "YALAĞUZ" ile yapınca Açun kızdı. Halbu ki o kadar güzel bir kelime ki...
Yani kullanmayayım diyorum, diyorum da... YALAĞUZZZ çok seviyorum bu kelimeyi ya!
Şimdilik bu kadar, YALAĞUZZZZZZZ sonra yine yazarım tamam mı?
4 Eylül 2008 Perşembe
Ve nihayet Sultanahmet!
Hani iki gündür Sultanahmet'e gitmek istediğimizi yazıyordum ya, dün gittik işte...
Açun, Ramazan rehavetiyle iyice üşendiğinden olsa gerek, dün akşam saatlerine doğru beni aradı,dedi ki:
-Biz Sultanahmet'e gedecektik ya...
-Evet...
-Şöyle düşündüm. Evde iftar yapsak yine geçe kalırız. İyisi mi biz gidip orada iftar yapalım, üstelik de daha çok zamanımız olmuş olur.
-Olur, tamam öyle yapalım.
Önce Açun gitti. Ona dedim ki, 'Sen gittiğinde yemek yiyebileceğimiz güzel bir yer belirle, ben geldiğimde oraya gidelim'
O da öyle yapmış. Hatta biraz abartmış galiba ben gittiğimde, 'Ayaklarım ağırıyor' dedi. Demek ki çok gezmiş...
Efendim ben çıktım, gittim. Tabii iftara doğru söylemesi ayıp akli melekelerim benden umudunu kesip kendi başlarına buyruk bir şekilde yemek arayışına çıktıkları için, ben tam bir leyla gibi dolaşıp dururum. Eskiden beri öyledir...
O nedenle yoldayken Açun beni aradı, senki nerde olduğumu merak ediyormuş gibi, şuan şurdayım deyip kapattım.
Meğersem kızcağız, 'Vakit daraldı. Şöyle şöyle yerler var, hangisine gidip oturayım. Sparişlerimizi vereyim, sen gelinceye kadar' diyecekmiş ama... Ben de, '15 dakika sonra oradayım' deyip telefonu kapattım.
Gittiğimde Açun, Sultanahmet tramvay durağının orada, o küçük caminin yanında oturuyordu. Tramvayda beni görünce el salladı.
Ben inince ezan okundu. Tabi herkes yerini bulmuş, oturmuş... Biz ise hâlâ ayaktayız. Açun'a kızdım tabii ki, 'Sen niye gidip bir yere oturmadın? Ben de yanına gelecektim'
Açun da, "Ben de tam seni o nedenle aradım. Hem de 3 kez... Sen de birkaç dakika sonra oradayım deyip telefonu kapatınca ben de gelip seni bekleyeyim dedim. Çünkü sen yine bulduğum yeri beğenmezsin falan, hiç çekemem'
İftar ezanı okunduğu için akli melekelerim evine döndü. O nedenle kafam çalışmaya başladı ve Açun'a hak verdim.
Neyse, güzel bir yer bulup iki japon kızla yan yana güzel bir iftar yaptık. Biz iftar yaptık, onlar da keyif!
Açun bir ara bana takıldı. Dedi ki, 'Tramvayda sana el sallayan kız kimdi, çabuk söyle?'
Ben de, birden suçluluk psikolojisiyle, 'Yok ya ne kızı? Nerden çıkardın bunu?" dedim. Ama hâlâ düşünmekteyim. Açun da, "Hayır, hayır valla bir kız sana el sallıyordu. Sen de ona el salladın" dedi. Tam o sırada jeton düştü... O kız sendin ya, ben geldiğimde sen bana el salladın' dedim.
Sonra...
Sonra çıkıp biraz gezdik. Orada kurulan Osmanlı çarşısı artık Osmanlı çarşısı falan değil... Hepsi de dönerci dükkanı olmuş. Bütün o nostaljik havasını kaybetmiş.
Neyse dedik, içine ettiğimiz tek şey bu değil...
Sonra gidip canlı fasıl yapan bir yere oturup nargile keyfi yaptık. Ben nargile ve birçok çay, Açun da Türk kahvesi içti.
Tütün mamullerini bırakmıştım. Ama sonra nargile sardı... Galiba dün nargileyi de bir daha içmeme kararı aldım.
Gerçi onu da iki ayda bir içiyorum ya, artık onu da içmiyorum.
Sonra çıktık, Açun ille dondurma diye tutturdu. Neyse Mado'dan ona dondurma da aldık, dordurmasını yedikten sonra belki milyon kez yürüdüğüm ömrümün en güzel yolunu yürüyerek eve geldik.
O yol neresi mi?
Sultanahmet-Çemberlitaş-Beyazıt-Fatih!
Yalağuz (Bunu yeni öğrendim. Tokatlı şoförümüz kullanıyor, yalnız anlamına geliyor) işin bir de bugünü var elbette...
Galiba hastayım anacım!
3 Eylül 2008 Çarşamba
Ramazan günlüğü
Ramazan oldukça güzel geçiyor. Ama Açun'la yapmayı planladığımız şeyleri henüz başarmış değiliz... Misal o da, ben de çok kitap okuyacaktık. Açun bu ramazanda yeni bir sürü kitap alacak ve hepsini de okuyacaktı.
Tabi bunlar polisiye, gerilim ağırlıklı olacakmış... Doğrusu bu konuyu biraz açmakta fayda var. Bir insan neden polisiye gerilim okur ki... Kendim için korkuyorum. Acaba Açun'un bu planının benimle bir ilgisi var mı?
Korkuyorum doğrusu:)
Neyse, Allah büyüktür!
Ne diyordum, evet henüz kitap okuyabilmiş değiliz. Hayır ya, Açun Bayan Kimble adında bir kitap okuyor şimdi... Ama almamış, bizim kütüphaneden bir kitap olduğu için o da okumuyor sandım.
Demek ki geri kalan benim. Hep öyleydim zaten, gericiydim. Şimdi yine geri kaldım.
Peki niye bu projeyi henüz hayata geçiremedik?
Çünkü zaman bulamadık. Dün Sultanahmet'e gidecektik. Ben hazırlanmış bekliyorum, bi baktım Açun uyumuş. Kaldırdım, içeri gitti hazırlanacaktı sözde, karnını tutup geldi. Ne oldu dedim, "Karnım çok ağırıyor!" dedi.
Yani gitmeyelimin Türkçesi bu...
Ben de geçmiş olsun diyeceğime, "İstersen yarın gidelim!" dedim. Baktım hemen yüzünde güller açmış gibi, "Aaa! Olur valla. Hem zaten saat 10 olmuş!"
Öyle yani...
Bugün yine, yeni planlarım var anacım.
Eğer yetirebilirsek Sultanahmet'e gitmeyi planlıyorum.
Çünkü Ramazan İstanbul'da yaşanır, İstanbul'da da Sultanahmet'te...
Immmm ayrıca ne yapacaktım ya!
Hımmm şeyi yazacaktım, geçenlerde Açun da yazdı. Ben evde yeni bir görev üstlendim. Diyeceksiniz ki eski görevin neydi, "hiçbir şeye karışmayan adam" görevim vardı. Şimdi "asistan" oldum.
Açun'a yaptığı ev işlerinde yardımcı olacağım. Bütün görevim bu...
Dün sordum:
-Nasıl gidiyor asistanlık görevim? Sence iyi mi?
-Henüz bir not veremedim.
Tam bir usta rolü... Hem niye sordum ki ben?
Nasıl gittiğini bir ben bilirim bir de yüce Rabbim!
2 Eylül 2008 Salı
Ramazan
Dün ezan okunduğunda ben hala pide alıyordum. Pide alıp eve gittiğimde Açun olabildiğine bitkin bir halde beni bekliyordu.
Normal koşullarda hiperaktif biridir ancak onu bu şekilde sakin görünce doğrusu korktum. Acaba neden böyle?
Sordum elbette, "Hiiçç" dedi. Sonrasında da yorgun olduğunu söyledi... Tabii bütün gün işte çalışıyor, sonra eve gelip bir çırpıda iftar hazırlamak kolay değildir.
Onun hakkını nasıl ödeyeceğimi vallahi bilmiyorum. Hakkı ödenmez, mümkün değil...
Sonra yemek yeyince bi baktım Açun'un yüzüne renk geliyor. Yemek faslı bitti. Namaz vs. derken çay faslına geldiğimizde o eski Açun geri dönmüştü.
O kadar mutlu oldum ki bu duruma...
Bu akşam işten 10 dakika erken çıkacağım. O zaman iftardan en az 5 dakika önce evde olmuş olurum. Gidince sparişleri de unutmamam lazım.
Bu arada bu akşam eğer vakit bulabilirsek Sultanahmet'e gidelim istiyorum. Bakalım Açun da okey derse, Sultanahmet'e gideriz. Ramazan şenlikleri bir başkadır İstanbul'da, özellikle de Sultanahmet'te...
