21 Ekim 2008 Salı

Bu arada...

mormakas.com adli bir site var. Güzel, keyifli bir site...

Cuş-u huruş!

Bugün inanılmaz bir uyuşukluk var üzerimde... Uyukluyorum sürekli... Acaba vitaminsiz mi kaldım, ne?
Gerçi vitamin de alıyorum ama...
Başlık ne peki?
Başka bişi yazacaktım ama gerenk yok. Zaten yorgunum!

20 Ekim 2008 Pazartesi

Bu olamaz, mümkün değil!

Marmelat olayını yazıp duruyoruz ya, bilin bakalım ne oldu?
Ben inanamadım, hala bile şoktayım.
Tek kelimeyle şoktayım!
Demin sevgili kayın validem Açun'u aramış ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
-Nasılsın kızım, iyi misiniz?
-İyiyim anne sen nasılsın?
-Hamdolsun. Damadım nasıl, o da iyi mi?
-İyidir anne, hamdolsun!
-Bil bakalım neden aradım?
-Hayrola anne neden aradın!
-Kuşburnu marmelatı yaptım. Sizin için de kavanoza doldurup kaldırdım. Kurban'da gelirken yersiniz...
-Ay anne şaka yapma! Ne marmelatı, ne kuşburnusu...
-Doğru diyom kız, valla yaptım demin.
-İnanmıyorum, kesinlikle şaka olmalı bu...
-Ne şakası kızım! Valla değil...
-Neyse anne! Ay olamaz ya, hemen böcük'e söylemeliyim.
Bi baktım MSN'den biri titreştiriyor.
x:annem aradı sana selamı vardı
x:tahmin et ne dedi
y:aleyküm selam
y:ne dedi
x:kuşburnu marmelatı yapmış
y:inanmıyorum
x:gelinüçe yersiniz dedi
x:bayramda
x:Gerçekten
y:inanmıyorum
x:yani bu kadar olur ya
y:yaw olamaz
y:valla olamaz
x:mucize gibi
x:bencede
x:ki annemin hep yaptığı bir şey değildir
y:neyse
y:bize yeni bir yazı konusu doğdu
y:yazarım, okursun yarın
x::)
x:ama çok ilginç değil mi
y:kesinlikle
x:akşama ne yapayım, ne istersin?
y:sen ne istersen? Dilersen yorma kendini...
...
Sonra Açun giderken de şöyle bir şey düşündüm: İster misin o da kuşburnu marmelatı yapsın?
Gerçi dün pazar kahvaltısında bana kuşburnu marmelatı getirmişti.
O yazı üzerine...
Uyyhhh marmelatı sevdim ha!
Dilber hala gibi oldu.

Şerh

Deminki yazıda arkadaşımın annesine, "Senin oğlunu ben işe aldırdım. Benim burada çalıştığımı nasıl bilmezsin" tarzında bişey demiştim ya...
Yine sanki yanlış anlaşıldım gibi geldi bana... Öncelikle niye bunu söyledim biliyor musunuz?
Çünkü bu kadının bana karşı inanılmaz bir kıskançlığı vardı. Eskiden de biliyordum. Fakat son görüşmemizde öyle davranınca ben de bir kez hıncımı alayım dedim. Yani bir ihtiyarı acıtmak istemezdim ama o bunu çok istedi.
Ben onun oğlunu işe aldırmaya çalışırken (Ki onun oğlu olduğu için değil, benim arkadaşım olduğu için yapıyordum bunu), arkadaşım benim yanımda defalarca, "Anne şimdi Vat...'dayım, ...han'ın yanında. İlgileniyor sağolsun, olacak gibi" diyerek cepten konuşmuştu.
Bir kez değil, belki onlarca kez...
Sonra oğlu buraya girince, ilk görüşmemizde, "Aaaa! Sen niye burdasın, yoksa buralarda şirkette mi çalışıyorsun" dediğinde kendimi tutamadım.
Siz olsanız ne yapardınız?
Sizce ben bir yaşlı kadının canını acıtacak kadar kötü mü yoksa kendimi o ana kadar tutabilmiş güçlü bir irade sahibi biri miyim?
Hangisi?
İşte size günün sorusu...

Kinci miyim?

Yazımın sonunda kimseyi affetmediğimi, herkesle hesaplaşmayı düşündüğümü söylemiştim ya...
Haklı olarak birilerinin aklına benimle ilgili olarak şu akla gelebilir: Acaba ben kinci biri miyim?
Beni bilen bilir aslında... Bilmeyenler için söyleyeyim, hayır kinci falan değilim.
Ne kinciyim ne de dinci... Ben birinciyim:)
Bir inci!

Marmelatım!

Açun'un önceki gün yazdığım blogla ilgili yorumu şu oldu: "Ayy canııım, marmelatını mı yediler kuzumun!"
Yani aslında bakıldığında durum öyle görünüyor. Marmelatımı yediler...
Ama mesele marmelat değil ki, orada o marmelatın ve balın neden gönderildiği konusu benim için önemliydi.
Annem ve babam benim için endişe etmişlerdi. Ve kendilerinin içini rahatlatacak bir tasarrufta bulunmuşlardı.
O nedenle de bu benim için önemliydi.
Ve ben o marmelat ile balın benim için, ilaç niyetine gönderildiğini söylemiştim o kara kadına...
O da onları, tam da o nedenle kendi oğluna yedirmişti.
Yani benim canım cehenneme demek oluyordu bu... Ben de cehennem oldum gittim zaten. Ne işim vardı ki onların yanında...
O arkadaşa ömrüm boyunca hep yararım oldu. Benden sonra uzun bir süre işsiz kaldı. Ben yine kendi referansımı kullanarak, rüyasında bile göremeyeceği bir şey yaptım ve onu kendi iş yerime aldırdım.
Aldırdım da ne oldu?
Bir gün annesi, kızı ve eniştesi bizim buraya yakın bir kafeye gelmişlerdi. Arkadaşım da gel birlikte çaya çıkalım hem sana sürprizim var demişti. Gittik... Aman Allah'ım kabus!
Dilbey Teyse de oradaydı.
Beni görünce ne dedi biliyor musunuz?
Aynen aktarıyorum?
-Aaa, senin ne işin var burda? Bu yakınlarda bir yerde mi çalışıyorsun?
-...an'da çalışıyorum. F..'yi de ben buraya aldırdım, haberiniz olmadı mı?
Sonra da arkadaşıma döndüm ve, "Aşk olsun, biz seni refere ediyoruz ama sen annene bile bunu söylememişsin. Üzüldüm!" diye takıldım.
Şaka gibi söylesem de, aslında anlayan anladı.
Dilber Teyseee simsiyah kesildi.
Oğlu da öyle...
O güne kadar hep alttan almıştım o kadını... Ama artık saldırı sırası bana gelmişti. Beni acaba salak yerine mi koyuyordu?
Oysa ben onun o zavallığına hep üzülmüş ve o nedenle de kendisini hep affetmiştim. Ama artık hayır... Bitti.
Dilber Teysee bir anda değişti, Açun'la falan tanışmak istediğini söyledi. (İç ses: Asla ve kat'a! Sen kimsin ki Açun'la tanışacaksın?)
Çok fena vurmuştum kendisini... Bir anda bütün çocuklarının yanında, kıskançlığına yenilmiş olmanın acısını yaşattım ona...
İnsan oğlunun en yakın arkadaşını neden kıskanır ki?
Bir anne neden bunu yapar ki?
O bunu yaptı, ben de onu fena halde acıttım.
Arkadaşım için de üzülmedim ayrıca... Annesinin bu kıskanç, bu çekemez, bu haris halini görmeliydi. Görmedi.
Valla kimsenin yanına bırakmadım hiç... Elbette hesaplaşmadığımız kişiler var ama, onların bazılarıyla mahkeme-i kübrada, bazılarıyla da Allah ömür verirse dünyada hesaplaşmayı düşünüyorum.
Beni acıtan, beni üzen, beni mutsuz edenleri affetmeyeceğim. Affetmedim de...

Dava başladı ama...

Ama yapılamadı, ara verildi.. Salon küçük geldi, izdiham oluştu. Yargılama için fiziki koşullar yeterli değil diye duruşmaya ara verildi. Bu nasıl iştir ya? Kaç aydır bu devlet neye hazırlanıyordu Allah aşkına? Bu kadar hantallık olamaz.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Benim Dilber Halam!

Dün akşam A.Y.'sının tekrarını izledim. İlk izlediğimde demiştim ki, "Bu kadın birine çok benziyor ama kim?"
Dün yeniden izleyince buldum.
Tahsin Amca'ya, "Dippppçikkk gibisin" diyen ve beni bi tuhaf eden o kadının kime benzediğini buldum.
Yani bu kadar mı benzerlik olur ya?
O da tıpkı Dilber gibi Adanalı... Vallahi o da kilolu ve gözleri ölü balık gibi...
İnanılmaz, inanılmaz!
Ben hayatımda onun gibisini görmemiştim. İşte gördüm... Yalnız o kadından nefret ediyordum, benzerini sevdim.
Bu nasıl iş ben de anlamadım vallahi!
Ben 4. Levent'te bir evde kalıyordum bir arkadaşımla... Birgün arkadaşın annesi ve babası çıka geldi bize...
Yıl 1999 kış... İnanılmaz kötüyüm. O kadar kötüyüm, o kadar bunalımlıyım ki iki gün yemek yemeyi bile unutabiliyorum.
Sadece deliler gibi kitap okuyorum ve deliler gibi çay sigara tüketiyorum. Hiçkimseyle de görüşmüyorum.
Hayata küsmek gibi bir şey var ya, işte öyle gibiyim.
İşte ben o haldeyken bu kadın ile eşi çıkageldi. Ben kendi odamdayım. Daha geldiklerinin ilk günü beni de kahvaltıya davet ettiler. Ben de çıkıp onların odasına geçtim ve kahvaltıya oturdum.
Sıcak ekmek vardı.
Sıcak ekmeği kendisi, eşi ve oğlu arasında bölüştü, bana da belki de birkaç gün öncesinden kalma taş gibi bir şey verdi. Yani önüme koydu.
Hiç dikkatimi bile çekmemiş...
Bir iki lokma attım ama galiba mide bayat ekmeğe tepki koydu iştahım kesildi.
Arkadaşım ısrar etti ve durumu farketmiş olmalı ki kendi ekmeğinden biraz verdi onu atıştırıp kendi odama çekildim.
O günler pek soğuk değildi. Ben sürekli battaniyenin altında durup kitap okuduğum için soğuk beni pek etkilemiyordu. Zaman zaman odayı ısıtmak istediğimde de gidip arkadaşımın odasında duran (Çünkü orası aynı zamanda bizim oturma odamızdı) elektrikli sobayı getirip yakıyordum, ısınınca da götürüyordum. Soba da bana aitti.
O gün hava soğudu, beni de sobanın sürekli yandığı o odaya hiç davet etmediler. Arkadaşım işe gittiği için sabah, dedim ki, herhalde yabancılık çekiyorlar onlar orada rahat etsinler diye ben de gitmedim.
Fakat benim odam çok soğuyunca da gittim dedim ki, "Sobayı alabilir miyim?"
Evet demedi kadın. Ne dedi biliyor musunuz, "Al oğul al ama, ya biz ne yapcazzz"
Onların orası fırın gibi...
20 dakika çalıştırıp getiririm dedim. Hani odanın havası biraz değişsin istedim. Yoksa soğuğu bile farketmiyorum. İçim o kadar yanıyor yani...
Yirmi dakika sonra sobayı götürdüm. Sonra gazete, sigara ve kahve almak için dışarı çıktım. Benim oda ısınmıştı da...
Dışarı çıktığımda Allah'ım bu ne? Fırtına var...
Fazla oyalanmadan eve geldim. O kadar üşümüştüm ki... Odama girince bi baktım perdeler havada uçuşuyor. Her iki pencerem de sona kadar açılmış... İnanamadım. Herhalde rüzgar açmıştır diye düşündüm. Fakat pencereleri kapatınca bunun mümkün olmadığını gördüm. Çünkü pencere eski usul, geçirme anahtarla... Yani rüzgarla açılması için kırılması lazım.
Pencereyi kapattım çok soğuktu... Yorganın altına gireyim dedim, yok dayanılacak gibi değildi.
Onların odasına gittim. Teyze (Asla benim teyzem olamaz) dedi ki, "Ne oldu oğulll, burnun pancar kimi kızarmış senin!"
Çok soğuk dedim.
İstedim ki onlar pencere olayını izah etsin ama olmadı.
Sonra ben, "Teyze odayı ısıtıp dışarı çıkmıştım. Geldiğimde pencereler sonuna kadar açıktı, kim açtı acaba biliyor musunuz? Alt kattan çocuklar mı geldi acaba?"
Dedi ki, "Yok oğul yok, ne çocuğu... Ben açtım hayrıma. Biraz havalansın da, temiz hava görsün deyi, kendi hayrıma ben açtım"
"İyi de" dedim, "Ben zaten düzenli olarak günde 2 kez havalandırıyorum orayı. Sigara içtiğim için kötü kokmasın istiyorum. Ama fırtına var ve ben orayı ısıtmıştım. Üstelik öğleden sonra okula gidince zaten ben kendim yapacaktım onu"
-"Ne bilim oğul! Açtım ölee... Ne bilim!"
İnanılmazdı.
Bunu da kafaya takmadım. Kendi odama çekildim, devam ettim okumaya...
Bir gün Ahmet'le okulda buluşup bize geldik... Ahmet'e çay yapacaktım. Çaydanlık ve bardaklar içerideydi...
Çayı yaptım. Fakat baktım bardaklar kirli... Dedim ki, teyze onların odasında temiz bardaklar var, sininin üzerinde, gidip alayım onları... Gittim alacaktım, teyze birden atıldı. Dedi ki, "Onlar bizim bardaklar oğull, ne yapin! Onları amcan alı verdi"
Öyle mi?
Peki hayırlı olsun!
Kupaları yıkadım, çayı içtik. Fakat Ahmet herhalde durumu farketti.
Kadın kara/esmer bişey ya?
Dedi ki, "Bu kadın çingene mi acaba? Tam onlara benziyor!"
Ben de yok dedim, daha neler...
Ahmet'i gönderdim.
Annem, canım annecim benim psikolojik durumu öğrenmiş. Ve ciğerlerimin de pek de iyi olmadığını söylemiş birileri ona...
Babam hemen talimat vermişti, bizim adamlar dağ köyünden karakovan balı getirmişlerdi. Bu balın binbir derde deva olduğu söylenir... Gezici arılar ağaç kovuklarına yapar bu balı... O nedenle bulunmaz bir baldır!
Ve ceviz içi, soguk kavurma, tere yağı, yaylalarımızda çıkan kuşburnu marmelatı...
Bir sürü şey göndermişti.
Ama o bal ve kuşburnu mermalatı, ciğerlerim içindi. Antioksidan olduğu için...
Onları kahvaltıdan önce, ceviz içi ile karıştırıp yiyecektim.
Getirdim eve koydum.
Meraklı teyse de yanımdaydı. Bu ne, dedi. Ben de hepsini anlattım. Hangi şeyin neye iyi geldiğini tek tek anlattım.
Ve ona dedim ki, kavurmayı, şu diğer balı (Normal bal da göndermişlerdi iki petek) yiyebilirsiniz ama bu diğerleri ilaç niyetine, annem benim için yollamış... Cigerlerim kötü de... Onlar da küçük kavanozlardaydı. İki küçük kavanoz. Ve birkaç kilo ceviziçi vardı. Bizim oranın cevizleri de inanılmazdır, hakikaten inanılmazdır.
Kaç aydır okula gitmemiştim. Arkadaşlara görünmemiştim. Son gittiğimde Ahmet beni görünce kendisine çok kızmış. Artık benimle ilgilenmeye karar vermişti. O nedenle de hep benimle ilgili planlar yapıyordu.
Ogün onları getirdikten sonra Ahmet'e gidecektim. İki gün onlarda kalacaktım bu bana da iyi gelecekti.
İki gün kaldıktan sonra eve döndüm akşam saatlerinde...
Sabah uyanınca annemin gönderdiği balı, kuş burnu marmelatı ve ceviziçini getirip biraz yiyeyim dedim. Hem enerjiye de ihtiyacım vardı.
Mutfağa gittiğimde o ağaç kavuğundan alınan bal, kuşburnu marmelatı ve ceviziçinin olmadığını gördüm. Hepsinin kavanozları boştu ve hiçbirisi de yıkanmamıştı.
Orada öylece dizlerimin üzerine oturup ağlamak istedim. Kim bilir babam ve annem bunları bulmak için ne kadar uğraşmışlardı. O karda kışta o köylere kimi yollamışlardı, kim bilir!
Ve kim bilir artık ne hayaller kuruyorlardı, ben onları yiyicek ve toparlanacaktım.
Orada dizlerimin üzerine çöküp düşünürken bi baktım teysssee geldi.
Ona dedim ki, "Ya teysse bunları çok sevdiniz galiba, bitmiş!"
O da, "Ayy oğull onlar çok güzeldi. F.'ıma yedürdüm, guzum kendine geldi"
Hiçbir şey demedim. İyi de iki günde nasıl bitirdiniz, mümkün değil yani... Oturup akşama kadar hiç durmadan bunları mı yediler acaba?
O gün bütün eşyalarımı toplayıp çıktım. Gittim Atatürk Öğrenci Yurdu'nda kaldım. Orada hepten kötü olunca da, eskiden kaldığım Zeytinburnu'daki eve gitmeye karar verdim.
Oraya gittim, birkaç çocuk vardı. Benim ev arkadaşımın kuzenleri... Onlara dedim ki, ben de buraya gelmek istiyorum, yok deyince gittim eşyalarımı alıp geldim.
Ben eve geldiğimde gece saat 12'ydi. Benim anahtarım vardı. Zaten eşyamın bir bölümü hep bu evde kalmıştı, tam olarak taşınmamıştım Levent'teki o eve...
O çocukların hepsini (3 kişi) o gece evden kovdum.
Hiçbir şey diyemediler, ne diyebilirler ki?
Yani bizim aileye kimsenin bir şey diyemeceğini en iyi onlar biliyordu ama unutmuşlardı işte yeniden hatırlatmış oldum.
O gece onlar parkta uyumuşlar. Ben ise evime yerleştim. İşte o gece hayatımda yep yeni bir sayfa açtım.
Önceki süreci bütünüyle sildim. Bir daha dönmemecesine her şeye veda ettim. Artık bir iş bulacak ve mesleki anlamda ilerleyecektim.
Ve o gece karar verdiğim her şeyi de yaptım.
Dilber Halayı izleyince bunlar aklıma geldi işte...

17 Ekim 2008 Cuma

müzik


Discover Rafet El Roman!

Yeniden dönüş

Bayramdan önce çıkışımı istemeyi planlamıştım. Ancak ABD krizi beklenmedik bir şekilde patlayınca benim de bütün planlarım alt üst oldu.
Bütünüyle çok yönlü bir analizin ardından şimdilik olduğum yerde kalmaya karar verdim. Çünkü çok ciddi bir kriz geldi, gelecek...
Kriz bizi vurursa vursun ama kendi ayağımıza kurşun sıkan biz olmayalım bari...
E tabi kalmaya karar verince işe de yeniden sarıldım.
Bu hafta içi hep bir dosya üzerinde çalıştım. Kumar olayını enine boyuna masaya yatırdık. Bir arkadaşım da hem foto hem de birazcık istatistik desteği verdi.
Dosyamız pazar günü, pazar ekinde...

Boğazlar sorunu

Bayram boğaz ağrısı nedeniyle pek iyi geçmemişti. Günlerce hasta yattım... Zar zor kurtuldum derken yeniden başladı.
Bugün sabah kalktığımda boğazım fena ağırıyordu. Neden böyle oluyor anlamadım?
Açun da aynı dertten muzdarip... Kuzum benim, en azından sen iyi ol! İkimiz de hastalanınca fena oluyoruz biliyorsun!
Allah ikimize de şifalar versin!

16 Ekim 2008 Perşembe

Bizim burası

Bugün müthiş bir hava var. Güneş ne kadar güzel böyle...

Dilber Teyse!

Avrupa Yakası'nda yeni bir karakter var. İki bölümdür izliyorum, adı Dilber Hala..
'Ayyyyyhh terledım ha!'
Bu deyişi karşısında tuhaf oluyorum!
O ne isterik bir deyiştir öyleeee halaaaa!
Ayıp olmuyo mu?
O tuhaf hareketlerini de hiç saymıyom bak!
Bulmuşsun garibim Tahsin Amca'yı... Zaten küçücük biri!
Yiycen mi, ne?!?

Ayçiceği günebakar!

Bu alemde çelişkiler bitmez...
Yine benim farkettiğim ilginç bir detay daha var, onu da yazayım. (Bu arada balık olayının patenti de bana aittir:)
Geçtiğimiz günlerde bir iş için sık sık Trakya'ya giderken ayçiçeği tarlalarını gördüm.
Onları izlerken aklıma geldi.
Adı Ayçiçeği, ama kendisi günebakar!
Ayçiceği'nin diğer adı, Günebakan değil mi? Buradaki gün de 'Güneş'tir.
Güneşe bakıyorsa neden ay çiçeği adını vermişler ki?
Deeel mi kuzuummmmmmm!

Balık adamlar!

-Hafızası en güçsüz hayvan hangisidir?
Balık...
-İnsanlar hafızalarını güçlendirmek için hangi hayvanın yağını yer?
Balık...
Açun dün balık yapmıştı. Çok güzeldi her zamanki gibi...
Fakat dün o balığı yerken şu yukarıya yazdığım çelişki aklıma geldi.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Sen geçerken sahilden...

Yıllar sonra Teoman'ın Gemiler isimli şarkısını dinledim. NR1'de demin klibi yayınlandı.
Bu klibi ilk kez Sefaköy'de bir evde izlemiştim. Yeniden izleyince o günler geldi hatırıma...
Sen geçerken sahilden sessizce gemiler kalkar yüreğimden gizlice...
Güzel bir şarkı!

İktidar, güç ve medya

Önce Dağlıca sonra Aktütün... Her ikisinde de 20'sinde onlarca genç gitti.
Nasıl olur bu?
Türkiye son 20 yıldır 30 bine yakın kayıp verdi.
Çoğu unutuldu, gitti.
Ama bu iki saldırının perde arkası basına yansıyınca her şeye dair ezberler bozuldu. Basın unutturmadı.
Ve bazı sorular sordu. Dedi ki, "Saldırıyla ilgili istihbarat bilgisi vardı elinizde, bu 20'lik gençler neden öldürüldü?"
Genelkurmay bu soruya yanıt vermek yerine çıkıp, "Susun ulennnnn" der gibi emir yağdırdı.
Ve dedi ki, "... dökülen ve dökülecek olan kandan sorumludurlar"
Kim?
Gerçekleri yazan basın mı sorumlu?
Yoksa elinde istihbarat bilgisi olduğu halde bu kanı durdurmayanlar mı?
Hiçbir şey demiyorum.
Ve her zamanki gibi sadece şunu diyorum ki: Neyseki Allah var!

Yorgunum

Yorgunum.
Yağmur hiç aldırmadan yağıyor. Hiç sormuyor, yorgunken hüzünlenmek nasıl bir şeydir diye... Hüzünlenince daha bi yorulur mu insan acaba, diye?
Yağıyor usul usul!
Yağmur Tanrı'nın elleri gibidir bana göre... O yüzden giderim, ıslanırım, ısıl ısıl!
Sanki...
Tanrı elleriyle başımı okşar gibi hissederim.
Mutlu olurum ve...
Yağmur yağıyor! Tanrı elleriyle dokunmak istiyor bize...
Çıkıp ıslanmalı, Tanrı'nın ellerini hissetmeli... Ve o tatlı okşamayı duyumsamalı!
Yorgunum ya...
Yağmur hiç aldırmadan yağıyor. Hiç sormuyor, kalkıp bana gelecek takatin yokken ben böyle yağıyorum ya, acaba ayıp oluyor mu diye?
Sormuyor, yağıyor!

14 Ekim 2008 Salı

Öğrenci affı

AK Parti'nin belki de en önemli icraatlarından biri de bu: 1995'ten bu yana bir şekilde okulla ilişiği kesilenlere af geldi.
Bu af daha çok 28 Şubat sonrası başörtüsü sorunu nedeniyle okullarını bırakmak zorunda kalanların işine yarayacak.
Yıllardır bu fırsatı bekleyen çok sayıda kişi var. Af çıktı. Şimdi sırada önemli bir sorun var: Bu öğrenciler başörtüsüyle üniversiteye gidemeyeceklerine göre yeniden okulla ilişikleri mi kesilecek yani?
Hükümetin bu saçmalığa bir son vermesi lazım.

Bu işler böyle

Dün bir arkaşımızın homeofisinde bir genç yönetmenin belgesel/filmini izledim. Filmi kritik edelim derken hayli geçe kaldım.
Eve gittiğimde saat 01.00'di. Bir ara Açun beni eve almaz diye düşünüyordum ki, anahtarı çevirince bir baktım Açun kapıyı açtı. Tabii ki gönlünü kazanmak 45 dakikamı aldı.
Kızdı, küstü, kapris yaptı ama... sonra barıştık neyse ki!
Bu sinema sektörü ilginç bir sektördür. Yeşilçam'da tanımadığım kişi çok azdır. Bir ara bir çalışma nedeniyle o camiayla haylı mesaimiz oldu. Birçok yönetmenle tanıştım, bir çok starla, birçok eski starla arkadaşlığımız oldu.
Eskinin o kötü adamlarının tümü bir dönem ben Yeşilçam'a giderken çevremde pervane olurlardı, acaba bizi de yazar mı diye?
Malum ben onlarla ilgili bir yazı dizisi yapmıştım. Çoğunun işleri açıldı o nedenle... Hala zaman zaman karşılaştığımızda minettarlıklarını ifade ediyorlar.
O figüranlarla ilk buluşmalarımızda biraz önyargım vardı. Hepsini filmlerdeki o kötü rolleriyle tanıyordum.
Sonra onları tanıdıkça bi baktım ki aslında bu insanlar dünya tatlısı insanlardır.
Bazıları birikim yapmış şimdi onunla geçiniyor, o dönem kazandığını har vurup harman savuranlar da yokluk içinde...
Her birinin "anlatsam roman olur" tadında bir hayatı vardır.
Yeşilçam'da sadece onları mı biliyorum? Değil elbette... Birçok senarist, birçok yönetmenle de tanıştım.
Fakat şunu gördüm ki, arkadan çok ciddi genç bir kadro geliyor. Dün birlikte vakit geçirdiğim genç yönetmenler de bu kuşaktan insanlar. Hepsinin de kısa süre içerisinde çok güzel şeyler yapacağına olan inancım tamdır.
Yeter ki kaliteden ödün vermesinler!

13 Ekim 2008 Pazartesi

Kader mi, çelişki mi?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla evlilik muhabbetleri üzerine konuştuğumuzda ilginç bir durum ortaya çıktı.
O arkadaşım (K) okulda sıkı bir başörtüsü eylemcisiydi. Okuldaki başörtüsü eylemleri ve sonrası süreci değerlendirdik uzun uzun... Yapılan yanlışları, ödenen bedelleri ve şimdiyi elbette...
Başörtüsü meselesi ilginç bir konudur?
Eskiden bu konuda fikrim netti. Fakat daha sonra yaptığım okumalar, edindiğim tecrübe ve gözlemlerimle birlikte fikrimde ciddi değişmeler oldu.
Bu konu üzerinde tartışmanın artık bir faydası yok.
Kim bir şey yapmışsa ve karşılığını da Allah'tan bekleyerek yapmışsa mutlaka karşılığını alacaktır.
Olay bu kadar basittir.
Konuşmak istediğim konu bu değil. Biz K. ile konuşurken sıra başörtüsü ve evlilik konusuna geldi.
K., İngiltere'de tanıştığı, solcu bir hanım efendiyle önümüzdeki süreç içerisinde evlenecek.
Baktım biraz mahcuptu. Hemen anladım elbette...
Ona şunu söyledim:
-Başını örtüp örtmemesi bütünüyle onun sorunu. Önemli olan ahlaklı olmasıdır. Evlilikteki en önemli kriter budur. Bu başörtüsünden çok daha önemli bir kriterdir.
Gerçekten de fikrim budur benim. Ahlak apayrı bir şeydir.
Görünürde başörtüsü eylemcisi birinin, açık biriyle evlenmesi bir çelişki gibi gelebilir ama... ya kader? Ona ne demeli?
Ben de K.'ya bunun bir kader olduğunu söyledim.
İşit püf noktası aslında şudur: Gönlün kimi seviyorsa onunla evleneceksin!

Eylül, Taksim!

Kurgusal bir hayat bana göre değildir. O nedenle de spontane yaşamları severim, seveceğim de...
Kimi insanlar planlı yaşamayı bir halt sanar. Örneğin evlilik yıl dönümünde eşiyle nerede, saat kaçta yemek yiyeceğine bir ay öncesinden karar verir bazıları... Alacağı hediyeyi seçmeye, son yıldönümünün hemen ertesi gününden başlar.
Ne sıkıcı bir hayattır bu... Ve ne kadar banaldir aslında!
Bana göre böyle bir hayat saygısızlıktır da... Çünkü bu, duygu denen şeyi, duyumsamayı safdışı bırakan, mekanik bir zihniyetir.
İnsan göğüs kafesinin içinde kalp taşıyan bir varlıktır. O kalp her an, göze ilişen bir çiçeğin rengi, kulağı çalınan bir kuşun sesi, sevgilinin bir bakışıyla bambaşka bir alemin insanını yaratır. Buna kadirdir göğüs kafesimizin içinde taşıdığımız bu kalp...
O nedenle de, bir şey mi yapacaksınız o an nasıl arzuluyorsanız öyle yapacaksınız. Yoksa anlamı da, değeri de olmaz yaptığınız şeyin!
O nedenle...
Evliliğimizin beşinci yılını geride bırakırken Açun'la sedece Taksim'de buluşmak için sözleştik. Öncesinde bir planım yoktu. O an karar verecektim.
Buluştuğumuzda havada kelimenin tam anlamıyla aşk kokusu vardı. İçinizin sıcaklığını dengeleyen hafif bir soğuk... Ekim'de Eylül'ü yaşamak gibi bir şeydi!
Biraz yürüdükten sonra, şık bir restauranta gidip oturduk. Siz oturuyorsunuz, dışınızdan bir insan seli akıp gidiyor.
Önce yemek, sonra da kahveler...
Tabi sürprizler de vardı. Açunum müthiş bir parfüm almıştı. O kadar heyecanlandım ki?
Keyifli bir yemekten sonra çıkıp biraz gezdik. Açun vitrinleri izledi. Almayı planladığı şeylere daha yakından bakmak için mağazalara girip çıktı. Sonra da eve geldik...
Eve gelince son 5 yılı düşündüm. Uzun uzun düşündüm. Açun uykudayken bütün o süreci film gibi izledim gözkapaklarıma vuran yansıda...
Beş yılın sonunda şunu söylemek istiyorum: Allah'ım bu mutluluğumuzu bozma!

10 Ekim 2008 Cuma

Beşinci yıl!

Bugün evliliğimizin 5. yıl dönümü... Ama sadece o kadar değil. Sahip olduğum birçok güzelliğin 5. yıldönümü aslında.
Açun, çok bunalımlı bir sürecin sonunda hayatıma girdi. Bütün iyi olan her şeye inancımı yitirdiğim bir anda karşıma çıktı.
Onunla birlikte yeniden aşka, sadakate, içtenliğe, sevgiye inanmaya başladım. Bu, hayatın anlamını yeniden bulmak değil midir?
Öyledir elbette. Açun hayatıma anlam kattı, hayatımı anlamlı kıldı.
Seninle sonsuza dek... Aşkım, hayatım, canım, bitanem, kelebeğim, kuzummmmmm, Açun'um!

Pencere kenarından sonbaharı izlemek!

Bugün şiirsel bir hava var İstanbul'da... Yağmur var. dı, daha doğrusu... Şimdi yağmıyor gerçi ama ıslaklığı hala yerde...
Demin sıklıkla gittiğim bir restaurantta yemek yerden bahçesindeki ağaçları izledim. Rüzgar estikçe birer ikişer yaprak dökülüyordu. Yerde de yaprak toprağı kaplamıştı. O kadar güzeldi ki... Uzun süre izledim!
Sonra da kendi durumumu, "Pencere kenarından sonbaharı izlemek" olarak özetledim. Bu cümle çok hoşuma gitti. Belki ilerde yazmayı düşündüğüm bir kitabın adı bile olabilir. Neden olmasın ki...
Pencere kenarından sonbaharı izlemek!
Bu tam da bir kenara çekilip hayatın gerçeğini izlemek gibi bir şeydir. O yaprağın düşüşünü izlerken aslında bir taraftan da onun varoluş sürecini ve bu ana kadar geçirdiği evreleri düşünüyorsunuzdur. Doğmak, büyümek ve ölmek... İşte hayatı özetleyen üçlü!
Bu gün yine çok melankolik bir ruh yapısına sahibim. Bir diz bulsam, başımı koysam ve ağlasam şimdi...
Pencere kenarından sonbaharı izlemek... Bu cümle bana, geçtiğimiz yıllarda gösterime giren bir Japon filminin beni çok etkileyen ismini hatırlattı. O filmin adı da, 'Dünyanın orta yerinde oturup aşk için ağlamak' idi.
Ne kadar melankolik bir cümle değil mi?
Bu da öyle işte: Pencere kenarından sonbaharı izlemek...
Hani bazı anlar vardır, çok melankolik izler bırakır sizde... İsteseniz de unutamayacağınız kalıcı izler.
Birgün, bir kış vakti Açun'la Taksim'de yürürken Narmanlıhan'da, penceresinin arkasına kurulmuş iç bahçeye düşen yağmuru, yerdeki yaprakları ve o koca iç bahçenin yalnızlığına mahkum ürkek, sıkılgan ve üşüyen bir kediyi izleyen bir yaşlı kadını gördük.
Gözlerinde yalnızlık vardı. Duruşunda hüzün... Sohbahardan kışa dönmenin adıydı o kadının yalnızlığı... Allah'ım o kadar etkilendim ki o sahneden! Beni bu kadar etkileyen başka bir sahne yoktur hayatımda...
Pencerenin kenarından sonbaharı izlerken o kadın aklıma geldi. O kadın muhtemelen bir levantendi, yani İstanbullu bir İtalyan'dı.
Ben de yabancı hissettim kendimi o pencere kenarından o bir yaprakla birlikte yere süzülen sonbaharı izlerken. O kadar yabancıydım ki... Ve o kadar hüzün doluydum ki!
Varsa yanınızda, yakınınızda Pink Floyd, lütfen benim için dinler misiniz?
Hüzün doluyum!
Hücrelerimde sonbahar, gönlümde Eylül var bugün.

Yağmur, ev, vadi

Bir zamanlar yağmur yağdığında şair kesilirdim. Şiir yazardım... Şimdi yine yağdı, içimde şiirler birikti ama...
Sonra yazarım artık!
Dün Açun'la evde keyifli bir yemek yedik. Yemeğin belki de en keyifli yanı Açun'un benim yerime oturmak istemesiydi.
Yemek masasında ben "Baba" sandalyesinde oturuyorum. Yani doğal olarak... Televizyon da benim oturduğum yerin çaprazında duruyor. Dolayısıyla ben rahatlıkla izleyebiliyorum. Masa pencerenin hemen dibine kurulduğu için de Açun da yüzü pencereye dönük sandalyede oturuyor.
Dolayısıyla da televizyon onun arkasında kalıyor. Fakat bazen onun sevdiği bir film ya da takip ettiği bir dizi varsa hemen benim yerime oturuyor. Dün de öyle planlamıştı ama benim bundan haberim yoktu.
Eve geldiğimde, her zaman olduğu gibi, yine sofra hazır beni bekliyordu. Hoş beşten sonra ellerimi yıkayıp sofraya doğru gittim, tam yerime oturacaktım ki, "Ayyy, hayır hayırrrr oraya ben oturacağım!" diye ses duydum. Açun yerimi işgal etti, ben de diğer tarafa oturdum.
Ama bu o kadar bana keyifli geldi ki... Açun dizisini (Aşk-ı Memnu) izledi ben de onun o güzelim yüzünü...
Ona dedim ki bunu yarın yazacağım diye inanmadı ama, bak yazdım işte...
Sonra Aşk-ı Memnu bitince de...
Bir ara aklıma Kurtlar Vadisi geldi. Bu diziyi pek sevmezdim hatta önyargıyla bakıyordum. Fakat Sefa adında çok sevimli bir stajyerim vardı. Birlikte gittiğimiz haberlerden döndüğümüzde Sefa'yı karşımdaki masaya oturtuyor, ondan da aynı haberi yazmasını istiyordum. Sefa birkaç gün sıkılgan davrandı sonra... Bir gün dedi ki, "Abi bir müzik var da onu açmadan yazamıyorum. Konsantre olamıyorum" dedi.
Ben de şaşırmış bir şekilde, "Haydi aç bakalım" dedim.
Çocuk açtı. Müzik de ne müzik ama...
Zıb zıb zıbe, zıb zıbe diye bişey...
-Bu ne ya? İnanılmaz piskopat bir müzik. Nerden buldun bunu?
-Abi Kurtlar Vadisi müziği bu...
-Ne?
-Kurtlar Vadisi abi... Hani Polat Alemdar, derin devlet falan. Hastasıyım da...
İçimden, "Hakkatten de hastasın valla" dedim.
Derken zaman ilerledi, Sefa'ya çok şefkat beslemeye başladım. Çünkü gerçekten ağırbaşlı bir çocuktu. Ona sahip çıktım açıkçası... Ve diğer stajyerlerim arasında onu kayırdım. İstedim ki bir şeyler öğrensin. Sonra öğrendi de...
Şimdi çok önemli bir televizyon kanalında önemli bir pozisyonda...
Sonra o gitti, Kurtlar Vadisi bir köşede kaldı.
Aslında önyargımın da nedeni şuydu. Tanıdığım ne kadar maganda ruhlu tip varsa... ne kadar bilgisiz, cahil cühela takımı varsa bu diziyi izliyordu. Ve bu diziyi izleyen birtakım cahil cühelanın, "devletin derinliğini çözmüş" gibi bir vehme kendilerini çok kaptırdıkları içindir ki kıldım bu diziye... Hiç izlemedim.
Bir de tabi ki en kıl olduğum insan tipi olan "ülkücü takımı" bu diziyi izlediği için bir de...
Kıl oluyordum yani...
Sonra geçtiğimiz yılın son aylarına doğru ben de izlemeye başladım. Tam dört bölüm izledim.
Bunun nedeni de şu: Okuldan en sevdiğim arkadaşım, bu dizide çalışmaya başladı. Beni hiçbir zaman yalnız bırakmayan bu arkadaşımın bende değeri farklıdır. Hiçbir şeyle ölçülemezdir.
1999'da Konya'dan yatay geçişle geldi bizim sınıfa. Gelir gelmez tanıştık ve zaman geçtikçe de benim en samimi arkadaşım oldu.
Raci ve Necati ile çocukluk arkadaşı... Birlikte büyümüşler. O nedenle de 32. günde falan bir süre çalıştıktan sonra Pana'ya geçti, kendi arkadaşlarıyla çalışmaya başladı.
O arkadaşım sayesinde bu aileyi de tanıdım. Ve tanıdıkça da sevdim doğrusu... Onları sevince de işlerine ilgi duymaya başladım. Ve vadiyi bu nedenle izlemeye başladım.
Kaldı ki arkadaşımla ortak bir konuşma konumuz da olsun istiyordum.
Öyle işte...
Dün vadiyi izledim. Açun ilgisiz olduğu için o uyudu, ben biraz izledim. Fakat pek ilgimi çekmedi.
Belki de arkadaşım şimdi farklı bir projede olduğu içindir.
Ne bilim ben?

9 Ekim 2008 Perşembe

Şimdi

Şimdi (Saat 16:13) D Dream TV'de müzik dinliyorum. Masa televizyonumda müzik çalıyor, ben yazıyorum. Okuyorum, araştırıyorum. Açun'la yazışıyorum. Mutlu oluyorum.

Hissetmek!

İlginçtir, kendimi bazen yaşlı, çirkin; bazen de genç ve yakışıklı hissediyorum. Nedendir bilmiyorum.
Şimdi ikinci moddayım. Ve inanılmaz mutluyum.
Dün akşam Aliya sempozyumunun gala yemeği vardı. Tüm eski dostlar toplandık... Vakit, Yenişafak, Zaman, Bugün, Habertürk, Kanal 7, Milli Gazete, Yeniasya, Türkiye, Hilal Tv, STV, Gerçekhayat'tan arkadaşlar vardı. Hepsi de eski dostlarım, tanışıklığımız 10 yıl öncesine dayanır. Hepsiyle de hemen hemen aynı jenerasyondanız. Tabi arada abilerimiz de vardı ama, onlar o zaman da bizle beraberlerdi, ruhları gençti yani...
Tabii 30 yaşı aşınca insan fiziksel değişime uğruyor. Arkadaşlarımın çoğu göbekliydi. Ben ise filinta gibi, uzun boylu falan:)
Beni görünce, "Maşallah!" ve, "Ya sen bu kadar uzun muydun?" gibi birçok şey söylediler...
Kendileri göbekten itibaren yatay büyüme kaydettikleri için çekmiş'ler, yaniii... Ben ise formumu koruduğum için onlara uzun geldim elbette...
İnsanoğlu işte bu!
Vallahi mutlu oldum. Herkes bana yakışıklı ve karizma falan deyince az daha sevinç çığlığı atacaktım.
Kimse tutmasın beni!!!
Mutluyum! Çünkü gencim, formumu koruyorum!
Allah'ım seni seviyorum!
Tabii eskilerden çok konuştuk. Eski radikal dönemlerimizden kalma bir sürü anı var anlatılacak... Sonra kartel serüveni falan!
Kimisi çocuklarından bahsetti. Biz yaşlanınca başkaları büyüyor tabii ki...
10 yıl öncesini düşündüm orada, o dönem konuştuklarımızı, hayallerimizi, hedeflerimizi...
O camidan çıkan 15/20 kişiydik, arttık, azalmadık çok şükür!
Dün çok güzeldi. Onların yüzde 95'i aynı camiada olduğu için hala birtakım vesilelerle hep görüşüyorlar, ben ise işte böyle ayda yılda bir gelen rastlaşmayla ancak görüşebiliyorum.
Oraya gideyim diye işyerine özel araba göndermişlerdi, organizyonda parmağı olan iki kadim arkadaşım.
Aynı dönem arkadaşlarıyız. Dün onlara bakınca şakaklarına kar yağdığını gördüm ikisinin de...
Vay be dünya!
Hüzün, sevinç ve mutluluk aynı kasenin içindeydi dün, parmak uçlarımızı batırıp yüzümüzü ıslattık onunla...
Güzeldi, keyifliydi!
Öyle işte!

Albeni

Negro istemeye utanıyordum diye yazdım ya... Meğer yalnız değilmişim. Açun da, ortaokul vel lisede okuduğu yıllarda okul kantininden Albeni istemeye utandığını ve bu nedenle de hiç almadığını söyledi.
-Ordan bir albeni verir misin?
-Nee?
-Albeni...
-Hı-ı?

8 Ekim 2008 Çarşamba

Şimdi!

Aslında başka bir şey yazacaktım ama vazgeçtim. En iyisi şimdi ne yaptığımı yazmak, belki daha sonra başka şeyler gelir.
Şimdi çayla birlikte Eti Negro yiyorum. En sevdiğim bisküvi budur. Yemekten büyük zevk duyarım.
Bu bisküvü ile ilgili ilginç bir anım var.
Çocukluğumda Negro'nun bir reklamı vardı. Reklamda siyah şapkalı, kırmızı ojeli, kırmızı rujlu, bemmmmmmmmbeyaz dişli bir kadın negroyu ısırıyordu.
O dönemin koşullarına göre müstehcen bir reklamdı, bana göre... Yani o dönemki bana göre...
Çünkü ben bu bisküviyi çok istememe rağmen bir türlü gidip de dükkandan, "Amca bu bisküviden verir misin?" diyemiyordum. Sanki gitsem, sanki istesem o bakkal amca benim hakkımda, "Vaayyyyy velede bak, yoksa o hatun için mi alıyon lennnn" diye düşünür diye düşünürdüm.
Utandığım için gidip alamazdım işte o çok sevdiğim bisküviyi...
En büyük saplantılarımdan biri köyümdeki bakkal amcadan Negro almaktı ama, alamadım hicbir zaman.
Hani başka bir ailenin çocuğu olsam pek takmazdım, gider alırdım ama... O babanın oğlu olunca, o bakkal amca kesin öyle düşünürdü, diye düşünürdüm.
Ve bu nedenledir belki de, kasabaya gittiğimizde ben bir ara ortadan kaybolur, gider beni tanımayan bir bakkaldan negro alır yerdim. Eğer hızlı dönmem gerekiyorsa da, kutusunu boşaltır, bisküvileri cebime doldurur, ambalajını yok eder öyle gelirdim. Ve tek tek, inanılmaz bir haz duyarak o bisküvileri yerdim.
Allah'ım ne kadar güzeldi ya... Yani o bisküvi!
Hani çocuklar bazen yabancı bir memlekette olmayı arzular ya... Ben Negro için başka bir yerde, kimsenin beni tanımadığı içi Negro dolu dükkanların olduğu uzak bir kasabada bir yabancı olmayı arzuluyordum.
Çocukça bir şey işte...
Şimdi negro yiyince aklıma geldi işte...
Negro bitti. Zaten Negro'nun hiç sevmediğim tek yanı da, onun da mutlaka bitiyor olmasıdır.
Alıyorsun, muhakkak bitiyor!
Maalesef yani!

7 Ekim 2008 Salı

Bu sadece kendim için!

þafak türküsü - ahmet kaya

Kendime düzeltme

Açun son yazımı okudu ve bana haklı olarak, benim farketmediğim bir şeyi hatırlattı. Yazıda sanki annem beni sevmiyor gibi bir hava oluşturmuşum.
Ben işin bu tarafıyla hiç ilgilenmedim. Yani annem beni seviyor mu acaba diye hiç düşünmedim şimdiye kadar. Gerçekten de... Sadece ben sevdim, hem de tarifsiz ve sınırsız bir sevgiyle...
Annem tabii ki beni çok seviyor. Hem de çok çok çok seviyor.
Ama bu önemli değil, benim ona duyduğum sevgi benim için onun beni sevmesinden çok daha önemlidir.
Ona olan sevgimdir beni mutlu eden.
Nedendir bilmem, annem ayrıdır. Birgün sesini duymasam hırçınlaşıyorum.
Annem, dünyalar güzeli annem! Onurlu, şerefli, ağır başlı, vakur ve asil annem!
O nasıl sevilmez ki?
Ona olan sevgimi ifade edecek tek kelime bulamıyorum. Bir tek kelime yoktur, ona olan sevgimi özetleyecek...
Canım anneciğim benim!
Seni çok seviyorum!

Kendimden haberler

Biliyorum kimsenin umurunda değil ama bugün benim doğum günüm. Yani resmi doğum günüm...
O nedenle de beni nüfusa kaydeden o memurun kayıtsız olduğu kadar, kayıtsız kalınabilecek bir tarihtir, bugün!
Devlete göre ben bugün doğmuşum. Oysa anneme göre ise, 'Abim 15 tatilden döndükten iki gün sonra"
Bana ismimi veren de işte o abim... Miladımın belirleyen öznesidir o!
Benim hiç doğum günüm kutlanmamıştı. İlk kutlama da Kadıköy'de, alınan bir "Peki" adlı Ülker üretimi küçük bir pastaya, 3 dal kibrit çöpünün batırılmasıyla kutlanmıştı.
İlk kez kutlandığı için de ne tepki verileceğini, nasıl davranılacağını bu durumda bilememiştim. Ve kızmıştım!
Kimse bana, "İyi ki doğdun" dememişti ve ben onca yıldan sonra buna alıştırılmak isteniyordum. Kızgınlığım nedendi acaba? O ana kadar beni unutanlara mı, o ana kadar unutulduğumu bana o an hissettirenlere mi yoksa beni, "İyi ki doğdun" dilekleriyle önemli kılmaya çalışılmasına mı, neye kızdım bilmiyorum. Kızdım ama işte...
Ben doğmuşum, "Abimin 15 tatilden döndükten 2 gün sonra"
Bir isim bile düşünülmemiş benim için... Bir ay sonra ağabeyimden gelen bir mektup, ismimi de getiriyordu zarfın içinde... Hayat değil ama, ismim bir zarfın içinde bağışlandı bana...
Hiç özel değildim. Hiçkimse için... O nedenle, herhangi bir yere not edilmedi doğum günüm.
Ağabeyimin gurbete dönüşü olmasa, o dönüşün benim ailemde, belki de annemde yarattığı "gurbet acısı" olmasa doğumumun bir tarihi bile olmayacaktı.
Belki de...
Benim gibi bir adamın dogum günü kutlanır mı hiç?
Bu bana haksızlık değil mi?
Bir doğum günüm bile yok... Açun bu duruma çok üzüldüğü için aile kararıyla bir tarih belirledi ama, ne yapayım kabul ettim. Her yıl, o gün kutlanır doğum günüm. Bir sır gibi, ben ve Açun'un bildiği bir sır sadece...
Bugün Vodafone beni hatırladı. Devletin bana verdiği doğum günümü kutlamak için ilk mesajı atan o oldu. Sonra bir banka... Ve sonra benim adıma, TEMA ile birlikte 50 ağaç diktiren ve bu dikilecek olan 50 ağacın sertifikasıyla benim doğum günümü kutlayan sevgili şirketim.
Onca yıl geldi geçti, kimse hatırlamadı. Bir "ticari" değerim olmasa bunlar da hatırlamayacaklardı. Ama olsun, hatırlanmak güzeldir.
Türkiye Cumhuriyeti devletine göre ben bugün doğmuşum. Anladınız mı, bugün!
Ama anneme göre ise, "Soğuk bir seher vakti... Abin 15 tatilden döndükten 2 gün sonra"
Öyle işte...
Doğum günü olayı benim için önemlidir. Bu konu ile ilgili Açun'a birkaç yıl önce yazdığım bir yazıyı buldum. Tarihini çıkararak o yazıyı buraya alıntalamak istiyorum:

"
Doğum gününe ağıt!

İlk kez ortaokulda doğum günü kutlaması denen bir merasimin olduğunu öğrendim. O da televizyondan...
Bizim oralarda olmayan birçok şey gibi bu da yoktu. Kimsenin doğru dürüst bir doğum günü tarihinin olmaması da bu yüzdendi galiba... Hemen herkes, 'Erik ağacı çicek açarken' ya da, 'Karşı dağa kar yağarken' doğmuştu.
Benim doğum tarihim de pek farklı değildi zaten. Ne vakit ne zaman doğduğumu sorsam annem hep aynı cevabı verirdi: "Ağabeyin onbeş tatilden döndükten iki gün sonra..." Oysa kimliğimde 7 Ekim gibi alakasız bir tarih vardı, doğum günüm için... Hiçbir zaman Ekim'de doğmuş olmayı içime sindiremedim.
Annemin o cevabının peşine takılıp doğduğum günün tam tarihini öğrenmek istediğimde ağabeyimin şu yanıtı beni bu çabamdan alıkoydu: "On beş tatilin hangi zaman aralığına denk geldiğini öğrensek bile birşey değişmez... Çünkü ben bazen zamanında bazen de üç dört gün geç giderdim"
İşte bu nedenle ben Şubat'ın ikinci haftası doğduğumu varsayarak çekildim köşeme...
Her Şubat ayının ikinci haftası içime garip bir yanlızlık, yitiklik duygusu çökerdi. Doğum günü olmayan biri olarak yaşardım yanlızlığımı... Ve belki de bu yüzden ben hep içine ideolojik bir duruş katarak doğum günü partilerine karşı çıktım.
Çevremdekiler bu tavrıma bakarak anti-burjuvazi bir tip olduğumu düşünürlerdi. Onlar öyle düşünürken ben de için için bir doğum günüm olmamasına üzülürdüm. Ta ki sen karşıma çıkıncaya kadar...
Önce bana güzel bir aşk verdin, sonra birçok şeyle birlikte güzel bir doğum günü: .. Şubat- Kimse .. Şubat'ta doğmadığımı iddia edemeyeceği için kabullendim bu tarihi...
Bir tek ben ve sen biliyoruz. Senden bana yaşattığın her şey için binlerce kez ayrı ayrı teşekkür ederek bir şey, son bir şey isteyebilir miyim?
Ne olur kimseye özellikle de doğacak çocuklarımıza ... Şubat'ın gerçek doğum günüm olmadığını söyleme!..
Sevgimle!..
"

6 Ekim 2008 Pazartesi

Düş, düş!

Düş kurmak çok güzel bir şeydir.
Sabah bir karar arefesinde olduğumu yazınca haliyle hayallerimden bahsetmiş oldum. Gerçekten bir yol ayrımındayım.
Artık bir karar vermem gerekiyor ama... o kadar zor ki bu!
Açun hemen sahibindencomdan Avyalık'tan 3 katlı bir ev buldu. Bunu alalım, yarı pansiyon yapalım diyor. Alt katında biz, üst katı da müşterilere veririz. Biz pişiririz, birlikte yeriz... Ömür boyu hem tatil hem de iş diye buna denir.
İlk bakışta hemen üstüne atlanacak bir öneri gibi geliyor insana... Biraz düşününce yine o duvarlar karşına çıkıyor.
Kızcağız iki bölüm bitirmiş. Benim 10 yılı aşkın (Türkiye koşullarında başarılı sayılabilecek bir mesleki kariyerim var) bir iş geçmişim var. Bütün bunları bırakıp sil baştan yepyeni bir maceraya atılmak bize göre kolay elbette ama ya çevremizi, ailemizi buna nasıl ikna edeceğiniz peki?
Düşünsene bizim memlekette s ile eşi, Avyalık'ta pansiyon işletiyor deseler... İnanılmaz bir sansasyon yaratır bu!
Bizim gibi kendi halinde, her şeyiyle muhafazakar bir aile çevresinde bu türden marjinal sayılabilecek tercihler yapmak zordur.
Dolayısıyla bu tatlı bir hayal olarak kalacak bir köşede...
Ama şu bağ evi olayına karar verdim. Açun da çok istekli... Önümüzdeki yıldan itibaren bir yerinden başlarız artık. Kagir ev olsun istiyorum, kayınpeder bunun maliyetli olacağını söylemişti. Yani kagir de yapmayacaksan neye yarar ki? Biraz daha dişimizi sıkar, belki biraz erteler mutlaka kagir ev yapalım istiyoruz.
Bakalım artık ne olacak?
Gerçi kayın birader abi, birlikte yapalım diyor ama... ortak işlerden nefret ederim. Hayır dostum, ben yapayım siz ne kadar isterseniz o kadar kalırsınız. Ama ortaklı yuva olmaz...
Bunlar böyle...
Bir de Açun'un MKP'ye yerleşme fikri var. Bu kız deli valla, bi söz eder olduk hemen demesin mi, 'Bu gidişte bir ev bile beğendim. Sence orayı tutalım mı?'
Kim bilir daha ne planları var!:)
Şu memuriyet olayını günlerdir düşünüyorum. Abim kesinlikle yok diyor... Beni en iyi tanıyan odur. Çünkü biz birlikte büyüdük... Neyi sevdiğimi, neyi sevmediğimi, sınırlarımı falan çok iyi bilir.
Ama şunu bilmiyor galiba, ben artık o eski ben değilim. Nasıl bizim sosyolog bey ne kadar büyürse büyüsün benim gözümde hep aynı çocuksa, ben de o misal galiba abimin gözünde hep o eski çocuğum sanıyor. Artık yoruldum, diyorum takmıyor, ciddiye almıyor. Eminim şunu diyordur; Bir çocuk hiç yorulur mu?
Evet ama... Ben de büyüdüm, yaşlandım be abi... Bak sakalımdaki ak sayısı 3'e çıktı. Sen bilmezsin belki ama, ben de merdiven çıkarken sadece soluksuz kalmıyorum artık, benim de belim ağrıyor, dizlerim sızlıyor be abi...
Ne bileyim! Keşke o sandığın kadar kücük, körpe bir şey olsaydım da, hiçbir şey olmasaydım. Çocukluk yetiyor insana... İnsan büyüdükçe eksiliyor, o nedenle başka bir şey olmak istiyor.
Çocuk olsaydım ah, tıpkı düşlerindeki gibi abi... O hani hep harçlığına el koyduğun o çocuk. Sen el koydukça mutlu olan o çocuk!
Ama değilim artık!
Bilmiyorum, sevgili blog! Hep sana yazıyorum. Ama bu da boş...
Öyle ve neyse...
Bugün çok yorgunum! O kadar çok yorgunum ki anlatamam. Eve gider gitmez kendimi kanepeye atacağım.
Ya sahi anlamadığım bir şey var: Ben bekarken, yorgun olduğumda en sevdiğim şey ceketle, pantalonla öylesine uzanmak ve hiçbir şeyi düşünmeden uykuya dalmaktan inanılmaz zevk alırdım.
Üzerimde ceket, çektiğim uykunun tadı bir başkaydı. Değişilmezdi...
Bu nedir anlamadım. Aylaklık galiba güzeldir.
Çünkü içinde free olma duygusu barındırır. Düşünsenize geliyorsun kravat, ceket falan hiçbir şeyi çıkarmadan kanepeye uzanıp yatıyorsun. Bir de ayağında ayakkabı... (Bu kötü galiba...)
Bu akşam gider gitmez kendimi kanepeye atacağım. Ve uyuyacağım!
O kadar uykum var ki!
Mırrrrrrrrrr! Mırrr!

Yol ayrımı

İkimiz de İstanbul'u çok seviyoruz... Ama sevdiğin kişi ızdırap verirse o sevgiyi ne kadar koruyabilirsin ki?
Bu karmaşa, bu keşmekeş, bu curcuna bizi yordu.
Evet güzel İstanbul! Ama sadece o kadar... Ve eminim bu güzel kenti fotoğraflardan izlemek ve anılarla anmak daha güzeldir.
Bu kent bir cehenneme dönüştü.
Ben kaç yıldır, saçlarıma ilk akın düştüğü günden beri (Ki o da döküldü mü, ne?) çekip gitme taraftarıyım. Zira bu kent yordu beni, vurdu beni...
Hem de hiç hakketmediği halde...
Çekip memleketime gitmek, küçük bir insan olarak bu koca gökkubbenin altında altında yaşayıp, sükun içinde ölmek istiyordum. Daha çok sevap kazanma şansınız yoksa bari daha az günah işleme imkanlarını yaratmalıyım diye düşündüğümdendi...
Fakat olmadı.
Ne vakit şöyle bir dolansa bu düşünce başımda Açun hep itiraz etti. Yaşıt olmamıza rağmen o hep kendini daha enerjik, daha dinç ve daha genç hissetti.
Ve fakat...
Gelinen noktada artık o da çekip gitme taraftarı... Benden daha çok o istiyor artık.
Onların köyünde zamanında müthiş bir bağ almıştık. Oraya bir bağ evi kurma projem vardı.
Hemen yanında bir çiftlik oluşturabilecek ikinci büyük bir arazi de aldık çok şükür. Acaba o evi yapıp, gidip oraya mı yerleşsek?
Ne olacak ki?
Bir kaç yıl yaşayıp gideceğiz zaten...
Karar almak çok zor.
Uzun süredir bu konu var gündemimde ama...
İş adım atmaya gelince ne bileyim, bir türlü karar veremiyorum. Aslında iki kayınbiraderden biri köyde olsa, bizimle birlikte o da kendi tarlasını, bağını bahçesini sürse, köydeki yaşamımıza ortak olsa çok daha kolay olurdu karar vermek ama...
Yayancısı olduğum bir köye, hanım kontenjanından girmek beni ürkütüyor.
Biliyorum ben, bunu şimdi yapmasam bile 10 yıl sonra eğer Allah ömür verirse yapmak istediğim şey budur. Gidip orada bir bağ evi yapmak ve küçük çaplı bir ciftlik inşa etmek ve orada tavuklarla, kuzularla bir hayat inşa etmek...
Yorgunum!
Çok yorgunum.
Şimdi gündemimizde başka bir seçenek daha var. Ankara'da bir bakanlıkta yüksek bir memuriyet pozisyonu...
Mısır'daki ağabeyime danıştım konuyu hiç sıcak bakmadı. Dedi ki, "On yıl bu mesleğe hizmet etmişsin, masa başı bir pozisyon kesmez seni... İyi düşün"
Bilmiyorum ki?
Düşünüyorum ama... Yoruldum artık. Masabaşı bir iş bana göre değil biliyorum ama, artık koşturmaktan, didişmekten, mücadeleden gerçekten bıktım.
Yoruldum.
Yani bir yol ayrımındayım artık.
Bu işyerini bırakmayı kafaya koydum. Ama burayı bırakıp gidip aynı işi başka bir yerde yapmak fikri bana hic cazip gelmiyor.
Yapılacak iş aynıysa burası daha iyi... En azından beni, yaptığım işin kalitesini iyi biliyor. Ve o nedenle de tolere ediyorlar her sıkıldığım dönemde...
Mesela geçen 4 gün işe gelmedim, hastaydım. Bir ara öğleden sonra geldim Müdür beni geri yolladı, sen git dinlen dedi.
Başkasına, başka arkadaşıma asla böyle bir şey yapılmadığını biliyorum. Bu beni şımartmıyor ama kendimi bununla da kandıramıyorum işte...
Çekip gitmek!
Belki bir yıl Türkiye'den uzaklaşmak gerekir. Bambaşka bir hayatı, bambaşka bir şekilde yaşamak gerekir belki de... Bilmiyorum!
Memur olmak, bu işe devam etmek... çekip köye gitmek! Gidip Avrupa'da yaşamak!
Hepsi mümkün!
Ama karar vermek zor!
Zor olanı karar vermek değil belki, yeni bir başlangıç yapmaktır. Çünkü onun için de bir enerji gerekecektir.
Var mı?
Yok... I-ııh!
Bu arada hastayım hala... Ve dün saat 4'e kadar, evet sabahın 4'üne kadar otogarda Açun'u bekledim o hasta halimle...
Bir rüzgar esti, bir asi poyraz. Feribot seferleri iptal edilince biz tufana uğramış gibi olduk.
Neyseki Açun geldi.
O çok daha yorgun!

3 Ekim 2008 Cuma

Hastalık devam

Çok ateşli bir gece geçirdim. Hiç uyku tutmadı, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ateş tere dönüşünce de rahatladım.
Saat 13:00'e kadar uyudum. Sonra kalkıp bir duş aldım, dışarda kahvaltı yapıp işe geldim.
Aslında gelmeyecektim ama bir arkadaşıma söz vermiştim. O nedenle geldik işte...
Şu sıralar arkadaştan geçilmiyor. Ev Fatih'in en merkezi yerinde olunca geçip giderken bile birkaç kişiyle karşılaşıyorum.
Dün yine bizi okul tayfasından bir grupla birlikteydik. Hoş bir vakit geçirdik ama sonrası kabus gibiydi.
Boğazım dün sabahtan beri yanmaya başlamıştı... Dün eve gidip biraz uyuduktan sonra da sanki cam kırıkları yutmuşum gibi ağrımaya başladı. Ballı süt falan yaptım ama... ııh, mümkün değil.
Sabaha kadar zor geçti.
Açunum evde olsaydı her şey çok kolay olurdu. Ne vakit hastalansam sadece zamanın geçmesini beklerim. Çünkü bilirim ki ben iyileşirim. Açun öyle ya da böyle iyileştirir beni...
Kaç gündür yok, o kadar özledim ki!
O benim hem arkadaşım, hem eşim hem de her şeyimdir.
Hastalandığımda, çok hastalandığımda özlediğim iki kişi var. Biri annem, diğeri de Açun'dur!
Demin görüştük, sesi o kadar güzel geliyordu ki... O çamların arasında, Uludağ'ın o müthiş eteklerinde cennet misali bir köyde vakit geçiren kim olsa mutlu olurdu.
Onu mutsuz etmemek için çok hasta olduğumu söylemedim, sadece boğazımda bir ağrı var dedim o kadar...
Öyle işte!
Şimdi alnımda bir ateş, o ateşin altında ıslak bir serinlik... Galiba alttan alta yeniden terliyor gibiyim!
Şifa veren Allah'tır! Ve biz sadece ondan dileriz şifayı...

2 Ekim 2008 Perşembe

Soğuk, soğuk algınlığı, hastalık

Açun gitti hasta olduk... Aslında böyle olacağını biliyordum. Okuldan arkadaşım Kamil K.'nın ofisine gittim iş çıkışı...
Taksim'in göbeğinde lüks bir ofis. Oturup konuştuk, İngiltere'den gelen arkadaşlar da katıldı bize... Arkadaşlar ilerleyen saatlerde bir bir çekip gitti, Kamil'le yalnız kaldık.
Eskileri konuştuk. Bazı tipleri mülahaza ettik... Bizim sınıfta S. adında bir kız vardı, hafif çatlak biri... Onu anlattı, ben de onunla yaşadığımız ömrümün en tuhaf rastlaşmasını anlattım.
Güldük, eğlendik...
Gece saat 24'ü gösterince tavla oynadık elbette... Kamil'i uzun süredir hep yeniyorum.
Dün de sonuç değişmedi.
Bol çaylı ve baklavalı keyifli maçtı. Sözde dün akşam orada kalacaktım. Orası Homeofis tarzında dizayn edildiği için rahatlıkla kalınabilirdi ama, hemen çevredeki barlardan gelen yüksek volümlü dalgadan uyumak mümkün değildi.
Tavladan sonra dışarı çıktık. İstiklalde Tünel'e kadar yürüdük, sonra döndük. Sözde ben orada kalacaktım ama baktım kafam şimdiden bile şişmiş durumda...
İzin isteyip eve gittim. Eve vardığımda saat 2'yi geçiyordu, uyudum. Bu sabah da saat 10:30'da ancak uyanabildim.
Kaltığımda boğazımda yoğun bir ağrı... Bademcikler şişmiş durumda! İlaç takviyesi yaptım ama kötüyüm.
Açun gitti, hasta olduk!
Öyle işte...
Tabii ki dün bazı işleri de konuştuk. Londra'da ticari bir faaliyete girişme kararı aldık. Y. yüksek lisansını bitirip geldi. Yeniden dönecek oraya...
Kamil ve o bu kışla birlikte orada tekstil ticaretine girişecek. Ben de yaz itibariyle belli bir sermaye desteği ile onlara katılabilirim.
Valla yurtdışında ticarete atılan bizim bütün çocuklar harikalar yaratıyor. Bizim okuldan Ayhan abiyi geçenlerde CNNTURK'te görünce küçük dilimi yutar gibi oldum. Bir dönemin hızlı radikallerinden biri olan Ayhan, ABD'de oyuncak devi olmuş... Değişik eyaletlerde birkaç büyük oyuncak şirketi açmış. Televizyonda yükseliş öyküsünü anlatıyordu.
Peki ya Mustafa, ya diğerleri...
Bir dönem yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen bir arkadaşım ABD'de petrol istasyonu kurmuş. Hem de iki adet...
İnanılmaz değil mi?
İnanılmaz ama gerçek...
Allah çok daha iyisini nasip etsin! Bizim de birtakım ticari atılımlarımız oldu. Gıda işine girdik ama olmadı. Maalesef battık...
Ama yılmak yok elbette... Bi bu Kamilleri bir izleyeyim bakalım, umarım bir başarı kaydederler de...
Bu arada biz bir dernek kurduk...

Hastayım

Kıraç Yıkık - www.cook.iyisi.com

1 Ekim 2008 Çarşamba

Bayrama dair

Bayramın birinci günü evde geçti. Öğle itibariyle Açun'u yolculadım. Sonra kuzenlerime ve yeğenlerime uğradım.
Akşam Fatih'teki grubumuzla birlikte derin konuları konuştuk. İran, Bektaşilik, ABD, İsrail gibi...
Bakar mısınız bayram günü konuştuğumuz şeylere...
Sonra saat 12'ye geliyordu eve gittim. Biraz Kur'an-ı Kerim okuduktan sonra da uyudum.
Sonra kalktım geldim işte...