18 Ekim 2008 Cumartesi

Benim Dilber Halam!

Dün akşam A.Y.'sının tekrarını izledim. İlk izlediğimde demiştim ki, "Bu kadın birine çok benziyor ama kim?"
Dün yeniden izleyince buldum.
Tahsin Amca'ya, "Dippppçikkk gibisin" diyen ve beni bi tuhaf eden o kadının kime benzediğini buldum.
Yani bu kadar mı benzerlik olur ya?
O da tıpkı Dilber gibi Adanalı... Vallahi o da kilolu ve gözleri ölü balık gibi...
İnanılmaz, inanılmaz!
Ben hayatımda onun gibisini görmemiştim. İşte gördüm... Yalnız o kadından nefret ediyordum, benzerini sevdim.
Bu nasıl iş ben de anlamadım vallahi!
Ben 4. Levent'te bir evde kalıyordum bir arkadaşımla... Birgün arkadaşın annesi ve babası çıka geldi bize...
Yıl 1999 kış... İnanılmaz kötüyüm. O kadar kötüyüm, o kadar bunalımlıyım ki iki gün yemek yemeyi bile unutabiliyorum.
Sadece deliler gibi kitap okuyorum ve deliler gibi çay sigara tüketiyorum. Hiçkimseyle de görüşmüyorum.
Hayata küsmek gibi bir şey var ya, işte öyle gibiyim.
İşte ben o haldeyken bu kadın ile eşi çıkageldi. Ben kendi odamdayım. Daha geldiklerinin ilk günü beni de kahvaltıya davet ettiler. Ben de çıkıp onların odasına geçtim ve kahvaltıya oturdum.
Sıcak ekmek vardı.
Sıcak ekmeği kendisi, eşi ve oğlu arasında bölüştü, bana da belki de birkaç gün öncesinden kalma taş gibi bir şey verdi. Yani önüme koydu.
Hiç dikkatimi bile çekmemiş...
Bir iki lokma attım ama galiba mide bayat ekmeğe tepki koydu iştahım kesildi.
Arkadaşım ısrar etti ve durumu farketmiş olmalı ki kendi ekmeğinden biraz verdi onu atıştırıp kendi odama çekildim.
O günler pek soğuk değildi. Ben sürekli battaniyenin altında durup kitap okuduğum için soğuk beni pek etkilemiyordu. Zaman zaman odayı ısıtmak istediğimde de gidip arkadaşımın odasında duran (Çünkü orası aynı zamanda bizim oturma odamızdı) elektrikli sobayı getirip yakıyordum, ısınınca da götürüyordum. Soba da bana aitti.
O gün hava soğudu, beni de sobanın sürekli yandığı o odaya hiç davet etmediler. Arkadaşım işe gittiği için sabah, dedim ki, herhalde yabancılık çekiyorlar onlar orada rahat etsinler diye ben de gitmedim.
Fakat benim odam çok soğuyunca da gittim dedim ki, "Sobayı alabilir miyim?"
Evet demedi kadın. Ne dedi biliyor musunuz, "Al oğul al ama, ya biz ne yapcazzz"
Onların orası fırın gibi...
20 dakika çalıştırıp getiririm dedim. Hani odanın havası biraz değişsin istedim. Yoksa soğuğu bile farketmiyorum. İçim o kadar yanıyor yani...
Yirmi dakika sonra sobayı götürdüm. Sonra gazete, sigara ve kahve almak için dışarı çıktım. Benim oda ısınmıştı da...
Dışarı çıktığımda Allah'ım bu ne? Fırtına var...
Fazla oyalanmadan eve geldim. O kadar üşümüştüm ki... Odama girince bi baktım perdeler havada uçuşuyor. Her iki pencerem de sona kadar açılmış... İnanamadım. Herhalde rüzgar açmıştır diye düşündüm. Fakat pencereleri kapatınca bunun mümkün olmadığını gördüm. Çünkü pencere eski usul, geçirme anahtarla... Yani rüzgarla açılması için kırılması lazım.
Pencereyi kapattım çok soğuktu... Yorganın altına gireyim dedim, yok dayanılacak gibi değildi.
Onların odasına gittim. Teyze (Asla benim teyzem olamaz) dedi ki, "Ne oldu oğulll, burnun pancar kimi kızarmış senin!"
Çok soğuk dedim.
İstedim ki onlar pencere olayını izah etsin ama olmadı.
Sonra ben, "Teyze odayı ısıtıp dışarı çıkmıştım. Geldiğimde pencereler sonuna kadar açıktı, kim açtı acaba biliyor musunuz? Alt kattan çocuklar mı geldi acaba?"
Dedi ki, "Yok oğul yok, ne çocuğu... Ben açtım hayrıma. Biraz havalansın da, temiz hava görsün deyi, kendi hayrıma ben açtım"
"İyi de" dedim, "Ben zaten düzenli olarak günde 2 kez havalandırıyorum orayı. Sigara içtiğim için kötü kokmasın istiyorum. Ama fırtına var ve ben orayı ısıtmıştım. Üstelik öğleden sonra okula gidince zaten ben kendim yapacaktım onu"
-"Ne bilim oğul! Açtım ölee... Ne bilim!"
İnanılmazdı.
Bunu da kafaya takmadım. Kendi odama çekildim, devam ettim okumaya...
Bir gün Ahmet'le okulda buluşup bize geldik... Ahmet'e çay yapacaktım. Çaydanlık ve bardaklar içerideydi...
Çayı yaptım. Fakat baktım bardaklar kirli... Dedim ki, teyze onların odasında temiz bardaklar var, sininin üzerinde, gidip alayım onları... Gittim alacaktım, teyze birden atıldı. Dedi ki, "Onlar bizim bardaklar oğull, ne yapin! Onları amcan alı verdi"
Öyle mi?
Peki hayırlı olsun!
Kupaları yıkadım, çayı içtik. Fakat Ahmet herhalde durumu farketti.
Kadın kara/esmer bişey ya?
Dedi ki, "Bu kadın çingene mi acaba? Tam onlara benziyor!"
Ben de yok dedim, daha neler...
Ahmet'i gönderdim.
Annem, canım annecim benim psikolojik durumu öğrenmiş. Ve ciğerlerimin de pek de iyi olmadığını söylemiş birileri ona...
Babam hemen talimat vermişti, bizim adamlar dağ köyünden karakovan balı getirmişlerdi. Bu balın binbir derde deva olduğu söylenir... Gezici arılar ağaç kovuklarına yapar bu balı... O nedenle bulunmaz bir baldır!
Ve ceviz içi, soguk kavurma, tere yağı, yaylalarımızda çıkan kuşburnu marmelatı...
Bir sürü şey göndermişti.
Ama o bal ve kuşburnu mermalatı, ciğerlerim içindi. Antioksidan olduğu için...
Onları kahvaltıdan önce, ceviz içi ile karıştırıp yiyecektim.
Getirdim eve koydum.
Meraklı teyse de yanımdaydı. Bu ne, dedi. Ben de hepsini anlattım. Hangi şeyin neye iyi geldiğini tek tek anlattım.
Ve ona dedim ki, kavurmayı, şu diğer balı (Normal bal da göndermişlerdi iki petek) yiyebilirsiniz ama bu diğerleri ilaç niyetine, annem benim için yollamış... Cigerlerim kötü de... Onlar da küçük kavanozlardaydı. İki küçük kavanoz. Ve birkaç kilo ceviziçi vardı. Bizim oranın cevizleri de inanılmazdır, hakikaten inanılmazdır.
Kaç aydır okula gitmemiştim. Arkadaşlara görünmemiştim. Son gittiğimde Ahmet beni görünce kendisine çok kızmış. Artık benimle ilgilenmeye karar vermişti. O nedenle de hep benimle ilgili planlar yapıyordu.
Ogün onları getirdikten sonra Ahmet'e gidecektim. İki gün onlarda kalacaktım bu bana da iyi gelecekti.
İki gün kaldıktan sonra eve döndüm akşam saatlerinde...
Sabah uyanınca annemin gönderdiği balı, kuş burnu marmelatı ve ceviziçini getirip biraz yiyeyim dedim. Hem enerjiye de ihtiyacım vardı.
Mutfağa gittiğimde o ağaç kavuğundan alınan bal, kuşburnu marmelatı ve ceviziçinin olmadığını gördüm. Hepsinin kavanozları boştu ve hiçbirisi de yıkanmamıştı.
Orada öylece dizlerimin üzerine oturup ağlamak istedim. Kim bilir babam ve annem bunları bulmak için ne kadar uğraşmışlardı. O karda kışta o köylere kimi yollamışlardı, kim bilir!
Ve kim bilir artık ne hayaller kuruyorlardı, ben onları yiyicek ve toparlanacaktım.
Orada dizlerimin üzerine çöküp düşünürken bi baktım teysssee geldi.
Ona dedim ki, "Ya teysse bunları çok sevdiniz galiba, bitmiş!"
O da, "Ayy oğull onlar çok güzeldi. F.'ıma yedürdüm, guzum kendine geldi"
Hiçbir şey demedim. İyi de iki günde nasıl bitirdiniz, mümkün değil yani... Oturup akşama kadar hiç durmadan bunları mı yediler acaba?
O gün bütün eşyalarımı toplayıp çıktım. Gittim Atatürk Öğrenci Yurdu'nda kaldım. Orada hepten kötü olunca da, eskiden kaldığım Zeytinburnu'daki eve gitmeye karar verdim.
Oraya gittim, birkaç çocuk vardı. Benim ev arkadaşımın kuzenleri... Onlara dedim ki, ben de buraya gelmek istiyorum, yok deyince gittim eşyalarımı alıp geldim.
Ben eve geldiğimde gece saat 12'ydi. Benim anahtarım vardı. Zaten eşyamın bir bölümü hep bu evde kalmıştı, tam olarak taşınmamıştım Levent'teki o eve...
O çocukların hepsini (3 kişi) o gece evden kovdum.
Hiçbir şey diyemediler, ne diyebilirler ki?
Yani bizim aileye kimsenin bir şey diyemeceğini en iyi onlar biliyordu ama unutmuşlardı işte yeniden hatırlatmış oldum.
O gece onlar parkta uyumuşlar. Ben ise evime yerleştim. İşte o gece hayatımda yep yeni bir sayfa açtım.
Önceki süreci bütünüyle sildim. Bir daha dönmemecesine her şeye veda ettim. Artık bir iş bulacak ve mesleki anlamda ilerleyecektim.
Ve o gece karar verdiğim her şeyi de yaptım.
Dilber Halayı izleyince bunlar aklıma geldi işte...

0 yorum: