Kurgusal bir hayat bana göre değildir. O nedenle de spontane yaşamları severim, seveceğim de...
Kimi insanlar planlı yaşamayı bir halt sanar. Örneğin evlilik yıl dönümünde eşiyle nerede, saat kaçta yemek yiyeceğine bir ay öncesinden karar verir bazıları... Alacağı hediyeyi seçmeye, son yıldönümünün hemen ertesi gününden başlar.
Ne sıkıcı bir hayattır bu... Ve ne kadar banaldir aslında!
Bana göre böyle bir hayat saygısızlıktır da... Çünkü bu, duygu denen şeyi, duyumsamayı safdışı bırakan, mekanik bir zihniyetir.
İnsan göğüs kafesinin içinde kalp taşıyan bir varlıktır. O kalp her an, göze ilişen bir çiçeğin rengi, kulağı çalınan bir kuşun sesi, sevgilinin bir bakışıyla bambaşka bir alemin insanını yaratır. Buna kadirdir göğüs kafesimizin içinde taşıdığımız bu kalp...
O nedenle de, bir şey mi yapacaksınız o an nasıl arzuluyorsanız öyle yapacaksınız. Yoksa anlamı da, değeri de olmaz yaptığınız şeyin!
O nedenle...
Evliliğimizin beşinci yılını geride bırakırken Açun'la sedece Taksim'de buluşmak için sözleştik. Öncesinde bir planım yoktu. O an karar verecektim.
Buluştuğumuzda havada kelimenin tam anlamıyla aşk kokusu vardı. İçinizin sıcaklığını dengeleyen hafif bir soğuk... Ekim'de Eylül'ü yaşamak gibi bir şeydi!
Biraz yürüdükten sonra, şık bir restauranta gidip oturduk. Siz oturuyorsunuz, dışınızdan bir insan seli akıp gidiyor.
Önce yemek, sonra da kahveler...
Tabi sürprizler de vardı. Açunum müthiş bir parfüm almıştı. O kadar heyecanlandım ki?
Keyifli bir yemekten sonra çıkıp biraz gezdik. Açun vitrinleri izledi. Almayı planladığı şeylere daha yakından bakmak için mağazalara girip çıktı. Sonra da eve geldik...
Eve gelince son 5 yılı düşündüm. Uzun uzun düşündüm. Açun uykudayken bütün o süreci film gibi izledim gözkapaklarıma vuran yansıda...
Beş yılın sonunda şunu söylemek istiyorum: Allah'ım bu mutluluğumuzu bozma!
13 Ekim 2008 Pazartesi
Eylül, Taksim!
Gönderen eski zaman zaman: 04:29
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder