30 Aralık 2008 Salı

Ah kızım! Bakma öyle...


Bu kızın gözlerini unutmayın!
Fotoğraf 2 gün önce çekildi Gazze'de...
Bakma öyle, bakma...

Filistinli bir kız!

Savaş, bomba, kurşun, ölüm… Filistinli bir çocuğun hayatında bundan başka bir şey var mı? Dışardan bakıldığında sanki o Filistinli çocuğun hiç oyuncağı yokmuş gibi gelir değil mi?
Çünkü küçük yaşta şehadeti yaşayacak kadar büyük onlar… Doğduklarında gökyüzünden mavi rengini, sokaklarda dökülen kandan da kırmızıyı öğrenen o çocuklar, sanki hayatın başka bir rengini bilmiyormuş gibi gelir insana…

Ve sanki…

Filistinli bir çocuk bir tek şiirde isyanını, özlemini haykırırken gözyaşlarını döker gibi gelir insana…

Oysa öyle değil…

O da çocuktur!

Onun da bir bebeği vardır, kucağına alıp güzel bir gelecekten bahsettiği…

Onun da bileziği, gözlüğü, kolyesi vardır.

O da daha küçük yaşlarda, evinin bir köşesinde oynadığı evcilik oyununun telli duvaklı gelini olmuştur her kız çocuğu gibi…

O da oynamıştır her çocuk gibi mutlu bir geleceği…

Arka fonuna uzaktan atılan kurşunların sesleri karışsa da, onun da bir masalı ve bu masalı anlattığı bir bebeği vardır...

Bu kız o kızlardan biridir işte…

İsrail’in adres sormayan kurşunları onun evini hedef alınca ailesiyle birlikte çıkıp gitmişti. Önce kurşunlar yağmıştı o eve, sonra da bombalar…

Ve zalimler çekip gittiklerinde önce o gelmişti.

Önce o…

Evlerinin duvarının yıkılması… Pencerenin, kapının darmadağın olması bir tarafa da…

İsrail’in bombaları onun oyuncaklarını neden kırmıştı ki?

O kız çocuğu viraneye dönüşmüş evlerine gelince işte bu soruyu soruyordu bütün naifliğiyle… “Bomba pencereye çarptı. Her şey kırıldı ve yandı. Benim eşyalarımı ve oyuncaklarımı niye kırdılar?”

Bu kız çocuğu da belli ki o küçücük yaşta birçok şeye bir açıklama bulmuş ama…

Bir türlü anlayamadığı, kendi oyuncaklarının neden kırıldığıydı.

İsrail evlerini vurmuştu. Ama ya oyuncakları? Onlardan ne istiyordu ki…

Filistin’de, İsrail askerleri tarafından evleri bombalanan bir kız çocuğunun kameralar tarafından kaydedilen bu naif isyanı tüm dünyada büyük yankı uyandırdı.

Savaşın ortasında oyuncak biriktiren bu küçücük kız çocuğu isyanını şöyle dile getirdi:
“Bomba pencereye çarptı. Her şey kırıldı ve yandı. Benim eşyalarımı ve oyuncaklarımı niye kırdılar? Bir sürü eşyam gitti. Hepsini çöpe attık. Giyeceklerimizi de attık. Komşularımızdan giyecek elbise dileniyoruz. Yediğimiz yemekler gazlı kokuyor. Gazlı koksalar bile elbiselerimizin gitmesini istemiyoruz. Sedece elbiselerimizi bir koklasınlar. Evde bir şeyler yaptığımız ya da duş alacağımız zaman İsrailliler gelsin ve elbiselerimizi koklasın, evimizi gelip görsünler. Gaz kokusu bizi öldürüyor. Gelip elbiselerime bakın. Koklayın. Gaz kokuyor. Ne yapabilirim? Babamın aldığı güneş gözlüğüne, bilezik ve kolyeye bile sevinemedim. Annemin verdiği yüzüğe de sevinemedim. Tüm bu eşyalarıma nasıl sevineyim ki? Nasıl? Bunlara neyle sevinilir? Okula giderken silah sesleri duyuyorum. Vurulmaktan korkuyorum ve her yerim titriyor.”

Oyuncaklarını kaybetmenin acısı ve küçücük yaşta vurulma korkusu ve o korkunun yarattığı titreme…

İşte o video:



Not: Bu yukarıdaki metni daha önce editoryal destek verdiğim bir site için ben kaleme almıştım. Haber müstear ismimle yayınlanmıştı. Gazze saldırıları üzerine tarihe bir not düşmek için yeniden alıntılıyorum.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Gazze

Üç yıl önce Gazze'deydim. Bizim gezdiğimiz yerler vuruldu. Muhtemelen elini sıktığımız kişiler şehit edildi.
O sokaklarda gezerken ilginç bir şey farkettim. O kadar çok çocuk vardı ki... Her annenin peşinde boy boy 3-4 çocuk vardı neredeyse...
"İsrail öldürdükçe bunlar çoğalıyor" diye düşünmüştüm. Öyle değilmi peki? "Siz onları ölü sanmayın, onlar ölü değildir" denmiyor mu?
Gezdiğimiz o hastanelerde şimdi kardeşlerim can veriyor. Bütün ünitelerini gezdiğimiz bir hastanede dün cep telefonu ışığında ameliyat yapıldı!
Allah'ım bu ne acıdır böyle...
Okuldan çıkan minicik çocuklara bomba yağdırdı İsrail... Annelerini öldürdü. Kardeşlerini, babalarını...
Son nefesini verirken şehadet parmağını kaldırıp tüm dünyanın gözünün içine baka baka, "Eşhedu.." diyen o yiğidi hatırladınız mı?
İsrail bu kanlı vahşetin kararını 19 Aralık'ta aldı. Ehud Olmert bu karardan 3 gün sonra Türkiye'ye gelip Erdoğan'la 5 saat görüştü. Görüşmede, "GAzzede insani bir trajedi yaşanmayacak" diye söz verdi.
Ve Erdoğan da buna inandı.
O bir İsrailoglu değil mi?
Onlar kaç kez peygamberleri Davut'u, Musa'yı kandırdı? Onlar kaç kez Allah'ı aldattı ey Erdoğan, bunu nasıl unuttun?
Ve sen nasıl oldu da ona inandın öyle?
Tüm dünya müslümanları için bu son saldırı bir utanç olmalıdır. Irak, Afganistan ve Filistin onurdur. Ve hergün bu bu onur çiğneniyor.
Ey Allah'ım!
Hazreti Muhammed'i (SAV) yarattığın topraklar üzerinde Condollize Rice gibi bir katili pırlanta yüzüklerle uğurlayan adileri de yaratmandaki hikmet nedir?
Artık gerçekten aklımız almıyor ey yüce Rabbim?
Hazreti Muhammed'in (SAV) soyundan olanlar işbirlikçi oldu, Selahaddin Eyyübi'nin soyundan olanlar sana isyan etti, Abdulhamit'in soyundan olanlar İsrail'i ilk tanıyan devlet oldu.
Biliyoruz senin rızanı kazanmak hiç kolay değil. Biliyoruz cenneti kazanmak hiç kolay değil...
Ama bizi neden bir Filistinli olarak yaratmadığını bilmiyoruz ey Allah'ım!
Bizi, iktidarı bir mal ve mülk edinme aracı olarak kullanan, ihale ve komisyon hırsızı; cihad ruhundan yoksun tatlı su müslümanlarının sözde iktidar olduğu bir ülkede neden yarattın?
Biz sana ne yapmıştık ki?
Filistin'de şehadete yakın bir yaşam sürme şansını neden bize de tanımadın ey Allah'ım?
Biliyoruz.
Bize bir Selahaddin olma sorumluluğunu yüklediğini biliyoruz ey Allah'ım!
Ve olamadığımız için de utanıyoruz!
Gazze'ye atılan her bomba içimdeki utancı açığa çıkarıyor.
Ağladıkça bir çocuk yerin dibine batasım geliyor.
Biz burada sıcacık yuvalarımızda keyif çatarken Gazze'de kardeşlerimiz çatısı olmayan evlere mahkum edildi.
Ey Allah'ım!
Ey yüceler yücesi Allah'ım!
Filistin'deki kardeşlerimize yardımcı ol!
İsrailoğulları kahret!
Müslümanlara, yeryüzünde tek bir zalim bırakmayacak şekilde büyük bir zafer kazanmayı nasip eyle Allah'ım!
Allah'ım dünya dönüyor, senin emrin çerçevesinde... Bu yeni gelecek yılı İsrail devletinin yerle bir olduğu, İsrail adının toprağa gömüldüğü bir yıl eyle ey Allah'ım!
Ve tüm müslümanlara, yeryüzünde mülk edinmek yerine cennetten bir köşk edinmeyi önceleyecek imanı ve idraki nasip eyle!
Amin!

Ve son bir not:
Gazze için İHH yardım kampanyası düzenledi. Umarım herkes haberdardır! Az çok demeyin, gönderin. Bunu kendiniz için yapın!

İsrail'e lanet olsun!

İsrail'in günlerdir yaptıklarını büyük bir üzüntü içerisinde takip ediyoruz. Sözün bittiği yerdeyiz, o nedenle ne desem, ne yazsam boş!
Neyseki Allah var!
Yalnız ben İsrail'in sonunu merak ediyorum. Onlar, kendilerini bekleyen o korkunç sondan haberdar olsalardı (Ki haberdardırlar) bunu yaparlar mıydı acaba?
Allah, mazluma zulmedenin yanına bırakmaz...
Her şey sadece bu dünyadan da ibaret değildir. Bunun bir de ötesi var değil mi?
Yaşasın zalimler için cehennem!
Bize düşen çok şey var.
Türk devletinin İsrail'le geliştirdiği bu işbirliği anlaşmaları, yapılan ortak tatbikatlar, İsrail dostluk grupları, şirin görünme çabaları, ittifaklar vs. hepsi de midemi bulandırıyor.
Yazacak çok şey var ama, kalsın...
Zalime dost olan zalim, zulme ortak olan şeytandır!
Dün Açun'la birlikte Beyazıt'taydık Filintinli kardeşlerimiz için... Soğuk, yağmur demeden binlerce kardeşim oraya gelmişti. Filistinli kardeşlerimiz için cenaze namazı kıldık, dua ettik... Ve İsrail ile işbirlikçilerine lanet okuduk!
Mazlumlara bir tek Allah yeter!

27 Aralık 2008 Cumartesi

Rejim tehlikeye girdi

Türkiye'de öteden beri midemi bulandıran bir tartışma var: Rejim tehlikesi... Bu türden tartışmalar gündeme geldiğinde de artık dillere pelesenk olmuş klişeler devreye girer.
Onlardan en meşhurları da; Cumhuriyet'in kazanımları...
Neyse artık bu kazanımlar, onu bilmiyorum!
Giderek küçülen ve içine kapanan bir Türkiye mi, topal ördek gibi ağır aksak yürüyen yaralı demokrasisi mi, hiç bitmeyen borçları mı, peşkeş ve soygun düzeni mi, nedir acaba bu kazanımlar?
Rejim tehlikeye girdi naralarını atıldığı zaman, perde gerisinde düzen hırsızları bi bakıyorsunuz daha bir oburlaşmış...
Türkiye küçüldükçe, Türkiye fakirleştikçe; bu halk yiyecek ekmek bulamayacak hale geldikçe, Cumhuriyet'in kazanımları türküsünü çığıran hırsızlar bi bakmışsınız daha bir zenginleşmiş, daha bir devleşmiş durumda...
Şimdi benim de rejimim tehlikeye girdi ya... Doğrusu beni bir korku sardı. Acaba hangi kazanımlarım tehdit altında?
Hangisi olacak, elbette yıllardır özenle koruduğum formum ve baklava kaslı göbeğim?!?
Rejim tehlikesi sürerse benim göbeğim de büyüyecek!
Türkiye'nin başına gelen benim başıma gelsin istemiyorum, kazanımlarım tehlikeye girsin istemiyorum; kaslarım eridikçe göbeğim şişsin istemiyorum.
Bir şeyler yapmalıyım!
Türkiye bu durumlarda nasıl "zinde güçler"ini devreye sokuyorsa benim de aynı şeyi yapmam gerekiyor!
Bir darbe yapmam gerek ve duruma el koymam gerek!
Zira...
Benim de göbeğim olursa, işte o zaman felaket olur!
Çünkü hiç sevmediğim şeydir kilo...

26 Aralık 2008 Cuma

Rejim karşıtıyım!

Geçtiğimiz günlerde kendime yeni kotlar almak için Boyner'e gittim. Malum birçok marka var...
Son dört beş yıldır sürekli giydiğim bedende üç kot aldım, deneme kabinine girdim. İlkini denedim iki düğmesi biraraya gelmedi, ikincisi öyle, üçüncüsü öyle...
İnanılmaz!
Belki de bedenleri değişmiştir diye başka bir markanın bir üst bedenini aldım, onu da denedim o da olmadı.
O kabinde o kadar üzüldüm ki...
Bir insan bu kadar mı hızlı depresyona dalış yapar Allah'ım? Orada o koca gövdeme bir depresyen gelip yerleşti, beni hafakanlar bastı...
Tam o sırada Mısır'daki abim aradı, onunla biraz muhabbet ettik.
Hayrola sesin iyi gelmiyor, bir şey mi var; dedi. Ben de aldığım kilo nedeniyle canımın sıkkın olduğunu söyleyince inanamadı.
Fazla gırgırdan hoşlanmadığı için de uzatmadı, ne yaptıysam bir türlü inanamadı kilo aldığıma...
Keşke öyle olsaydı.
Hemen telefona sarılıp Açun'u aradım. Ona o feci şeyi anlattım, ona göre anormal bir şey yoktu ama...
Akşam eve gittim, su bile içmedim.
Sabah kalkar kalkmaz poğaçaya veda ettim. Bir daha asla yemeceğim.
Öğlen bizim kızlara takılıp salata yedim. Akşam eve gittiğimde Açun yemek hazırlamıştı, yemedim, çay bile içmedim.
Ya o da kilo aldırıyorsa...
Dün sabah çok hafif şeyler atıştırdım. Öğlen yine salata yedim.
Amacım akşam hiçbir şey yememekti. Açun getirdi bir şeyler ama içmedim.
Sonra zencefilli çay getirdi, iki bisküvi atıştırdım. Onun için de o kadar pişman oldum ki...
Ve bu sabah...
Biraz işe geç gelince sade simit aldım bir de çay... Faka simit yerken acaba bu da kilo aldırıyor mu diye içimden geçiriyordum.
Cumaya gidip gelirken de...
O kadar güzel bir yağmur yağıyordu ki... İçim mutlulukla doldu.
Kendimi nasıl dışarı atıp gittiğimi ve 4 çeşit yemek aldığımı hatırlamıyorum.
Demin göbeğimi yeniden farkedince hatırladım.
Nasıl yaptım bunu acaba?
Ben ki yemek yemeyi pek sevmeyen bir insanken nasıl bu hale dönüştüm?
Bir de ne oldu biliyor musunuz?
Dün bir arkadaşım geldi. Hakikaten de kilo almış, göbek göz alabildiğine...
Bizim müdür, "Kendine dikkat et Savaş, ne yapıyorsun böyle... Bak S. nasıl da formda, dalyan gibi maşallah" dedi.
Üzerime alınmadım önce ama sonra çevreme dönüp baktım, "Aaa! o ben miyim?" dedim kendi kendime...
Yani eğer formdaysam neden o kotlar bana olmuyar artık?
Bu iş rejimle falan olmaz... Yeniden spora gitmeliyim!
Ben rejim karşıtı bir insanım, tamam mı?

Son cuma

2008 de bitti. Bugün son cuma...
Bu yıl fena değildi.
Ama 2007 ömrümün en acı yıllarından biriydi.
Bugün cumada 2009'un hayırlara vesile olması için dua edeceğim.
Her şey insan içindir.
Bizim orda çok acılandığın zaman yaşlılar der ki, "Üzülme oğlum, üzülme... Dert de, keder de, acı da insan içindir"
Öyleymiş gerçekten.
Hayat, bunu da öğretiyor insana işte...
Dertsiz, kedersiz bir yıl dileği ile...
Hayırlı cumalar!

25 Aralık 2008 Perşembe

Neden?

Sekiz yıldır çalıştığım bu ve bundan önceki yer için neden "sürgün" diyorum peki?
Burada mutsuz muyum?
Normal koşullarda, düz mantıkla baktığınız zaman sizi mutsuz edecek hiçbir şey yok...
Neticede Türkiye'nin en büyük iki grubunda çalışmışım, daha olsun ki değil mi?
Birgün burada çalışmak herkesin hayalidir.
Bunların tümü doğru...
Sekiz yıldır maaşım hiç sekmedi. Bu konuda bir saniyelik sektirme bile olmadı.
Maaşımızı ayın 1'inde alıyoruz. Çalıştığımız bankayla yapılan özel anlaşma nedeniyle maaşlarımız ayın 1'inde, saad 00.01 itibariyle aktif oluyor.
Bir gün hiç unutmam, Taksim'de eğleniyoruz arkadaşlarla... Eve döneceğim ama hesap biraz şişik gelince param bitti.
Taksiye atlayıp eve gitmem gerekiyordu.
Fakat ayın 30'u...
Sonra aklıma geldi. Saat 24.00'ı geçtikten hemen sonra maaşım aktif olacaktı. Gece saat tam 00.05'te banka mantiğe baktım, hakikaten de maaşım yatmıştı.
Buna benzer çok şey var.
Büyük, profesyonel kurum burası...
Dünyanın birçok kentini gezdim. Türkiye'de onlarca yer gezdim. Asla kurumla ilgili hiçbir sıkıntı yaşamadım. Başkaları gittikleri il dışı işlerde hep normal otelleri seçerken biz hep 5 yıldızlı otellerde kaldık. Bu kurumun kendi tarzı...
O kadar çok şey var ki...
Burada mesela İdare Müdür Yardımcısı ile bir sorun yaşadık. Üst müdürüm hemen İdera Müdürü'nü çağırdı, benden özür dilemesini sağladı.
Çünkü burada yapılan iş .zetecilik. Ve burada en en önemli personelimiz de .uhabirdir, demişti.
Bu ayrıcalığı hep hissettik!
Başka bir birimin müdürü bile benden bir talepte bulunacaksa önce kendi müdürümden onay alır, sonra gelir benden talepte bulunur.
Bu daha önceki çalıştığım yerlerde olmayan bir şeydi.
O faşistlerin olduğu yerde, yaptığım bir haber nedeniyle genel müdür, patron falan benden hesap sormaya kalkışmıştı. Zaten o nedenle ayrılmıştım.
Burada Genel Müdür'ün haddine mi, haber işine burnunu soksun. Vallahi kan çıkartır bizim müdürler... Ama orada oluyordu işte!
Yani özetle bakıldığında bu kadar profesyonel bir ortamda benim hiç sıkılmamam, çok mutlu bir şekilde çalışmam gerekirdi değil mi?
Normal koşullarda çok mutluyum aslında...
Fakat yine de tam değil işte...
Çıkıp eve gittiğimde kendime hep şu soruyu soruyorum: Bugün Allah için ve müslüman kulları için ne yaptın?
Konfor her şey değildir.
Ben sadece bu nedenle burayı hep bir sürgün yeri olarak gördüm. Kendimi Almanya'da çalışan bir gurbetçi gibi hissetim her defasında...
O eski yere geri dönmek gibi bir düşüncem var mı?
Büyük konuşmayayım ama asla...
Hele bu konfora, bu profesyonelliğe alıştıktan sonra mümkün değil dönemem.
Fakat ehven-i şer alternatifler yok mu?
Var elbette...
Fakat 2 ay daha burada kalmam gerekiyor.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Karar

Kararımı verdim nihayet. Gitmiyorum.
Nedeni de yeni bir sürgün hayatını yaşamak istemiyorum artık!
Henüz üniversiteye hazırlanırken aslında aklımda yaptığım bu meslek yoktu. Tam tercihleri yapacağımız gün bir arkadaşım bak bu bölüm de var demişti.
Ben de günün birinde Y.Ş.'de çalışmak gibi bir alternatif olduğu için yazdım. O kadar çok tercihin içinde o bölüm geldi ve gerçekten de hayal ettiğim gibi üniversite 2'de orada işe başladım.
Kendi çapımda çok başarılı işlere imza attım. Yaptığım bazı işler hala konuşulur. Bazı işlerim efsane bile oldu.
O kadar mutluydum ki orada...
Sonra birgün bir rüzgar esti.
Bazı oruspu çocukları, bazı şerefsiz adiler bana karşı amansız faşist bir kampanya yürüttü. Sonunda kendime en yakın bulduğum yeri terkettim.
Tabii ki o dönemde art arda talihsizlikler yaşadım ve bu bende çok ağır psikolojik etkiler yarattı.
Nasıl olur ki?
Düşünün siz sadece o ve ona benzer yerlerde çalışabilmek üzere bir bölüm seçiyorsunuz.
Üstelik de hayli iyi bir puanla...
Ve bazı faşistler sizin kaderinizle oynuyor, bir daha dönmemek üzere oradan ayrılıyorsunuz.
İşsiz olduğum o dönemde, o gruba yakın bir televizyon kanalına refere edildim. A.F. Y. adında bir müdürle görüştüm, çok sevindi. Beni hemen işe almak istedi.
Fakat...
Bir kez kırılmıştım ya, bir karar aldım ve bir daha asla faşistlerle birarada çalışmayacağıma ahd ederek o defterleri bütünüyle kapattım.
İyi de ne yapacaktım ki?
Bir tarafta kendi bölgesinde hayli etkin olan alim bir baba, müderris bir aile; bir tarafta ben, bir tarafta da kendi yandaşlarımın bana yaptığı haksızlık ve aldığım karar...
Karar vermem çok zor oldu.
Uzun bir süre düşündükten sonra hayatımda yep yeni bir sayfa açtım ve daha önce çalıştığım yerle, bütünüyle zıt bir adreste işe başladım.
Fakat kulağım hep babamda... Acaba bir tepki gösterir mi?
Birgün eve telefon açtım, bana sadece hayırlı olsun dedi.
Ve dedi ki, "Biliyorum ki sen hata yapmazsın!"
O an ne kadar rahatladığımı anlatamam.
Ben o camiadan kopmuşsam bunun mutlaka geçerli bir nedeni vardır, diye düşünmüş olmalı ki babam, asla bunun nedenenini sormadı.
O nedenle ona olan saygım hep arttı.
Fakat bunu da biliyordum ki, bu yeni geldiğim yer asla benim için vatan olmayacaktı. Öyle de oldu zaten...
Burada kendimi sürgünde bir kral gibi hissettim.
Bir kral gibi ama...
Başı dik, mağrur ve kararlı...
Bunun hem iyi hem de kötü yanları vardır elbette...
Kötü yeri çok yıpratıcıdır.
Ama belki de bu sayede sinirleriniz çelik gibi dimdik durur.
Fakat artık yoruldum.
Tam da yorulduğumu hissettiğim bir süreçte yeni bir teklif aldım. Uzun süredir düşünüyordum. Aldığım maaşın neredeyse 2.5 katı kadar bir teklif vardı.
Düşündüm.
Yeni bir sürgünü göze alamadım işin açıkçası...
Benim artık sükunete ihtiyacım var. Yeni bir kavganın içine girecek takat kalmadı.
Yıllar yordu bizi:)
İki ay boyunca burdayım!
Hımmm bu arada hani işsiz kaldığım o dönemde bizi isteyen kanal vardı ya, biz gitmedik de ne oldu peki?
Oradan kız aldık...
Öyle işte!
Kader, kader, kader...

22 Aralık 2008 Pazartesi

İşte bizim şarkımız

Açunla bizim bir şarkımız var. Hayatımızın şarkısı... Bunu şimdiye kadar sadece ikimiz biliyorduk ama herkes bilsin istedim.
Kendimize dair sevdiğimiz bir müziği paylaşmanın güzelliğini tatmak istedim.


What A Wonderful World - Louis Armstrong

20 Aralık 2008 Cumartesi

Cancağızım

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım


Mevlana

Maalesef

Açun da hasta... Kuzum dün çok kötüydü. Çok fena nezle oldu. Galiba allerjisi nezleyi biraz daha tetikledi.
Ben iyileştim sayılır ama Açunum hala hasta... Allah ona acil şifalar versin!
Dün kendi çapımda ona birşeyler yapmaya çalıştım.
Umarım işe yaramıştır.
Yarın akşama kadar dinlenirse o zaman inşallah hicbir şeyciği kalmaz.

19 Aralık 2008 Cuma

İki gün / Anlamazdın

Bu hastalığı hafife almışım. Kurum doktoru, o anlı şanlı eski başhekim anjin demişti ama... anjin sonra nasıl olduysa, gripe çevirdi.
İki gündür yataktaydım.
Bayramda aldığım tüm kiloları verdim. Zira biraz daha devam etseydi verdiğim terden tüm İstanbul su altında kalabilirdi.
Niye bu kadar terliyorum her defasında, anlamıyorum.
Aynı saat içerisinde tam 3 kez üstümü değiştirdim. Yeni üst giydikten sadece 5 dakika sonra bütünüyle ıpıslak oluyordum.
Neyseki dün akşama doğru normale döndüm. Yaptığım c vitamini takviyeleri ve Açun'un destekleri işe yaradı.
Bugün işe geldim.
Şimdi nekahat dönemindeyim.

Bu dönemde yapılacak en iyi şey müzik dinlemektir:


Ayla Dikmen - Anlamazdin.mp3 - Ayla Dikmen

16 Aralık 2008 Salı

Ankara

Çok samimi iki arkadaşım iş nedeniyle Ankara'ya taşındı. Hep onlarla msn'den görüşüyoruz. İkisi de Ankara'nın "sibiryayı aratmayan" soğuklarından muzdarip...
Her ikisi de, "Hic canın çıkıp gezmek istemiyor burada" diyor.
Oysa İstanbul öylemiy miş, İstanbul'da soğukta gezmenin bile başka bir tadı varmış, falan...
İyi de kardeşim sevmediniz orayı madem niye oraya gitmek için bu kadar tırmaladınız.
Biri TRT'de, diğeri de bakanlıklarda...
Her ikisi de memur!
Biri haber yapıyor, diğeri ise ense...
Hakikaten sordum ne yapıyorsun diye, A. aynen öyle dedi. Devlet memuru Ankara'da ense yapar dedi.
Bu arada bir başka arkadaşımızın bayramda babası vefat etmiş. Aradım taziyesini sordum.
Mekanı cennet olsun inşallah!

Biraz daha...

Aldığım ilaçların ardından bugün biraz daha iyiyim. Boğazımdaki yanma bitti gibi... Umarım akşama hiçbir şey kalmaz.
Bu arada Açunuma çok teşekkür ediyorum. Dün akşam o yaptıkları olmasa bu kadar yol alamazdık. İyi ki varsın!
En kötü karar kararsızlıktır diyorlar ya, gerçekten de öyledir. Şu yeni açılacak yer için kararımı verdim ama içim de tam ikna olabilmiş değil.
Kararım gitmeme yönünde...
Bugün de 3 arkadaşımız gitti. Geçtiğimiz günlerde de çok sevdiğim 2 arkadaşım gitmişti. Birkaç gün içerisinde de 1-2 kişi daha gidecek.
Bizim kadro piyasanın en iyisi olduğu için herkes bu kadronun peşinde... Gerçekten de bu kadro son 20 yılın en iyisiydi. 6 yıllık bir kuruluşuz, bütün ödülleri biz aldık. Bu önemli bir kriterdir.
Burası giderek tenhalaşıyor. Daha önce toplantılarda o kadar kişi vardık, bugünkü toplantı çok sadeydi. Birinci tur ansızın bitince heppimiz çok şaşırdık. İşin beyin jimnastiği bölümüne gelince toplantı masası o kadar sakindi ki, eski curcunadan eser yoktu.
Allah onlara yardımcı olsun!
Peki ben ne yapacağım?
Benim yedeğimde yeni bir var. Geldiğim yere geri dönmek... Böyle bir alternatifim var, eğer kendimi kovdurup tazminatımı da alabilirsem var ya, tam süpper olacak!
Hakkımızda hayırlısı neyse o olsun!
Bu arada Açun bugün yeni bir tasarım kursu için sınava girdi. Kız artık bu tasarım işine iyice sardı, inşallah iyi olur.
Onu bu işlerle uğraşırken gördüğümde çok mutlu oluyorum. Çünkü bir şeyler yapmak insanın kalitesini arttırır.
Hiçbir şey yapmayan insan bir şeye yarar mı?

15 Aralık 2008 Pazartesi

Bayram ertesi

Bayram tatili planladığımız gibi süpper geçti. Bol bol dinlendim... Fakat dün gece deniz otobüsüyle yaptığımız yolculuk sona erdiğinde beni kötü günlerin beklediğinden artık emindim. Zira tatilin son günü içtiğim soguk su başıma bela oldu.
Dün boğazım hafif gıcık yapmaya başlamıştı. Bu sabah itibariyle anjine dönüştü. Doktora gittim, ilaç yazdı. 4 saatte bir alıyorum ama hala etkisini göremedim.
Doktor yazdığı ilaçların hafif uyku yapacağını söyledi ardından da, "Biraz kafa yapar ama telaşlanma" dedi.
Kafayı buldum yani...
Şu boğaz ağrısı olmasa bu uyuşukluk hali o kadar güzel ki... Hafif leyla hallerinde dolanıyorum şimdi. Her yer gözüme yatak gibi görünüyor şimdi... Demin lavaboya gittim, Mozart çalıyordu.
Hemen çıktım. Yüzümü ıstalıp çıktım üstelik... Çünkü biraz daha dinlesem o zaman gözlerimi açamazdık artık.
Bu hallere alışkın biriyim aslında... Boyun ağrılarım için aldığım antidepresanlar da aynı etkiyi yapıyordu bende... Alıyordum bir ilaç, sinirlerim boşalıyordu ve ben bir kediye dönüşüyordum.
Şimdi de öyleyim ama...
Sahi bütün bunlardan kime ne?
Niye yazıyorum ki... Ne annem okuyor ne de bacım!
Bir Açun var, o da tüm hallerimi biliyor zira...
Ama yazıyorum yine de!
Ne bileyim, bir seda bırakmak isteği belki de... Kendim için!
Uzun uzunnn yıllar önce böyle anjin olurken en çok da içtiğim sigaralardan nefret ederdim. Sigara içme keyfimi bozduğu için bu türden soğuk algınlığı hastalıklarını hiç sevmezdim.
Şimdi öyle bir problemim yok Allah'a şükür!
Demin aklıma geldi işte ve halime şükrettim.
Sigara ne iğrenc bir şeymiş ya... Ve ben ne iğrenc bir şey içmişim uzun süre...
Tam 11 yıl içtim o zıkkımı!
Neyse...
Aslında şunu anlatmak istemiştim, bu halim beni lise yıllarına götürdü. Kış ayı gelirken hasta olmayı dört gözle beklerdik. Sıcaklık gelip eksi 40'ları aştığında bile o hastalık bir türlü gelmezdi. Dışarıda akşama kadar, yarı belimize kadar ıslanırcasına top oynardık yine de hasta olmazdık.
Ve ne kadar gıcık olurduk bu halimize...
Şöyle biraz ateşimiz çıksa da gidip rapor alsak ve gelip uyusak derdik ama olmazdı. İnat bu ya hiç hasta olmazdım.
Sadece ben değil ki, buna tevessül eden hiçbir arkaşım olmazdı.
Çünkü rapor almak için öncelikle Müdür Yardımcısı Nuri Bey'i ikna etmek gerekiyordu. O ikna olmasa sen asla sevk alamazdın.
Türlü çeşitli yalanlar uydururduk.
Aramızdan bazıları tebeşir tozu yutardı. Çünkü onu yuttuğunda ateşin çıkıyor gibi bir efsane vardı. Hiç denemedim. Ama deneyen o kadar çoktu ki...
Nuri Bey'in yanına gittiğinizde o soguk ve gerçekten de karizmatik yüz ifadesiyle, ne var yavrum söyle bakalım derdi.
O an ödümüz patlardı.
Ben heyecanlanınca rengim sarardığında Nuri Bey'i hasta olduğuma inandırmam pek zor olmuyordu.
Fakat benim bunu çakmam da hayli uzun zamanımı almıştı.
Herkes gidiyor Nuri Bey geri çeviriyordu, ben gittiğim sevk alıyordum. Birgün bana neyin var diye sorduğunda, ben hazırlıksız gittiğim için belki de dilim tutulmuştu da, kendisi, "Sevk istiyorsun değil mi? Zaten rengin atmış baksana, sarı hummaya tutulmuş gibisin. Doktora git ama ilaçlarını takip et. İlaç alıyorsunuz sonra içmiyorsunuz" demişti.
Oysa ben korkudan ve heyecandan sapsarı kesilmiştim.
Nuri Bey'in bana neden sevk verdiğini artık anlamıştım. Sevk aldıktan sonra doktora gidiyorduk, bu kez doktora binbir yalan söylüyorduk.
Birgün hiç unutmam, gittim.
Bir muhabbet açtım. Amacım doktoru tava getirip raporu kapmaktı.
Doktor konuşmanın ilerleyen bölümlerinde, "Bazı arkadaşlarınız sadece rapor almak için gelip burada tek ayak üzerinde 50 yalan söylüyor. Bir de girdikleri halleri görsen, onlar adına ben utanıyorum" demesin mi, benim rapor suya düştü.
Uydurdum bir şey, beni muayene etti fakat hiçbir emare yok...
Bir iki ilaç yazdı, gittim.
Yolda sevkime bi baktım, bana 4 gün rapor yazmış. O kadar utandım ki...
Ama yine de raporu götürüp Nuri Bey'e verdim ve köye gittim. Anneme 4 gün rapor aldığımı söyleyince ödü koptu. Sandı ki çok kötü bir hastalığa yakalanmışım. Onu hasta olmadığıma ikna edince de bana bi güzel kızdı. Hiç utanmıyor musun, dediğinde nasıl utandığımı anlatamam.
Bugün bu kadar hastayım ya... Lisede olsam bu halimle en az 1 hafta rapor koparırdım şimdi.
Bu aklımdan geçti işte...
Allah'ım sen bana ve tüm hastalara şifa ver!

6 Aralık 2008 Cumartesi

İyi bayramlar!

Bu akşam biniyoruz. Bir gece Bursa'da kalıp sonra da köye gideceğiz. Bu bizim için iyi olacak. Dönüşte inşallah her şey daha güzel olacak...
Çünkü yeni yerle ilgili karar vermem gerekecek! Artık zaman kalmadı.
Neyse...
Herkese iyi bayramlar!

2 Aralık 2008 Salı

Geceyarısı ekspresi

Bugünlerde yeniden uyku problemlerim başgösterdi. Gecenin yarısında uyanıyorum ve bir daha... uyku yok!
Tabii ki gece ne yapılır?
Dünya, sen kendinle ve düşüncelerinle başbaşa kal diye siyah bir örtünün altına girmiş, gizlenmiş... Üzerinde yaşayan tüm canlıları da uyutmuş!
Onlar mışıl mışıl uyurken sen düşün diye, sanki...
Dün ve bugün ölümü düşündüm. Normal hesaplara göre yarı yola geldik sayılır. Yarım yol nasıl bitti, hiç bilemedim.
Hatırladığım tek şey birtek işlediğim günahlardır şimdi... Bu kötü mü, iyi mi bilemedim onu da...
Ölüm sözkonusu olduğunda insanın aklına neden hep günahları gelir ki?
İçim sızladı. İçim sıkıldı. Daraldım, sıkıştı kalbim...
Namaz konusunda öteden beri tembelim. Bu konuda hiçbir zaman başarılı olamadım. Açun'la evlendiğimizde en büyük beklentim onun sayesinde namazlarımı dost doğru kılmaktı.
Ama olmadı.
Sadece namaz mı?
Maalesef o kadar çok günahım var ki...
Bir fahişe kadar tövbekarım!
Ya Rabbim, işlediğim tüm o aklımdan hiç çıkmayan günahlarım için sen şahitsin ki, kaç kez tövbe ettim. Aff diledim. Senden ve kendimden özür diledim defalarca...
Yine de özür dilemek, tövbe etmek ve af dilemekten başka çare yok!
Ey Allah'ım!
Tövbe ediyorum. İşlediğim tüm günahlarım için beni bağışla ve bana bir daha günah işlememe iradesi ver.
Ölüm var.
Hiç yazmak, hiç söylemek istemiyorum ama korkuyorum işte...
Kim bilir nerde, nasıl, ne biçimde olacak bu!
Geçtiğimiz günlerde yine bir uyku arasında, o geçmek bilmeyen uzun gecenin sabaha döndüğü saatlerde kalbim öyle sıkıştı ki kalkıp kaçmak, gidip kayıplara karışmak istedim.
O kadar daraldım, o kadar daraldım ki...
Allah'tan bir çare diledim. Ve kalkıp abdest aldım sonra da sabah namazı kıldım. Ben eğildikçe, secde ettikçe içimdeki sıkıntı bitti.
Namazın sonunda içim huzurla doldu. Ve usun süren saatler sonrasında o huzurla yeniden uykuya daldım.
Tabi ki uykunun firar ettiği o saatlerde her şey aklıma geliyor.
Keşke hakkına girdiğim, üzdüğüm, ezdiğim, mutsuz ettiğim tüm insanların burayı okuma fırsatı olsaydı.
En azından okuyanlar arasında öyle birileri varsa lütfen hakkını helal etsin!
Belki de helalleşmek için başka bir şansım olmayacak.
Ben hakkımı helal ediyorum.

Ey Rabbim! Ey güzel Allah'ım! Ömrümün bundan sonrasını senin razı olacağın şekilde geçirmeyi nasip et bana... Zira zerre kadar umurundaysam bunu bil ki (Ki, sen her şeyi bilensin) böyle, bu günahlar sırtımda bir kambur gibi dururken hiç mutlu değilim.
Mutlu olmak değil talebim.
Bari razı olduğun bir kul olayım, tek dileğim budur!
Bu geceden itibaren namazlarıma yeniden başlayacağım. Allah'ım sen bana bu kez bunu sürdürme aşkı ve iradesi ver!
Lütfen!

1 Aralık 2008 Pazartesi

Tatil

Bayram tatili boyunca köyde olacağız. İyi bir dinlenme fırsatı bu bizim için... Bol bol gezeceğiz, bol bol yiyip içeceğiz.
Ya yine kilo alırsam?
En çok da bağa gitmeyi özledim. Önümüzdeki bahar ayında işçi tutup bi bakım yaptırmam gerekiyor. Yoksa dağ olur orası...
Sonra Açun'la bol bol gezeceğiz ormanda... Sonra nehre gidip balık tutacağız.
Ama bir şeye dikkat etmem gerekir, kilo almamalıyım.