31 Aralık 2009 Perşembe

2009

Bir yıl geçti. Güle güle...
Ey 2009 seni özleyeceğim.
Seni hiç unutmayacağım.
Rabbim yeni yılda bize ve tüm müslümanlara sağlık, huzur ve mutluluk versin. Amin!

30 Aralık 2009 Çarşamba

Başım/komik

Sabah duş alıp çıktım.
Başım fena halde ağırıyor. Bir de arada bir hapşırıyorum. Hasta mıyım, ne?
İşe bak ya, başım ağırıyor cümlesini kurar kurmaz yine güldüm.
Kardeşim anlatmıştı.
Bir öğrencisi kendini derse veremiyor, gözleri de kıpkırmızı belli ki hasta... Kardeşim ne olduğunu soruyor.
Öğrencisi de, "Hocam saçım ağırıyor" demiş... Tabii bunu bir Türk'e anlatsan gülmez. Ama bunu, Türkçe'yi sonradan öğrenmiş benim gibi birine anlatırsan o zaman görürsün kopan kahkahaları...
Çocuğun belli ki "baş" aklına gelmemiş, o da "saçım" ağırıyor demiş, başını kastederek...
Ah, ah...
Benzer şeyler o kadar çok ki...
Hiç unutmuyorum biz ortaokul 1'deydik... Türkçe kompozisyon dersinde "İşleyen demir pas tutmaz" atasözüyle ne anlatmak istendiği sorulmuştu.
Bir arkadaşım bunu bir örnekle anlatmaya çalışmıştı.
Hoca geldi, herkesin notunu açıkladı bir tek o arkadaşımızın kağıdını aldı, onu çağırdı tahtaya... "Oğlum burada sürekli tevşo diye bir şeyden bahsediyorsun, bu nedir" dedi.
Çocuk tabii ki hatırlayamadı. Aramızda Türkçe'yi iyi bilenler kalktı, tevşo'nun keser olduğunu söyledi de, hoca notunu öylece verdi.
Arkadaş, "Tevşoyu sürekli kullansan ucu çok parlak olur. Ama kullanmazsan pas tutar" demiş... Doğru bir önerme değil mi?
Ama tevşoyu bir türlü hatırlayamamış, kendi dilinde yazmış zavallım.
Peki en komiği ne biliyor musunuz?
Haydi onu da itiraf edeyim: Ben o yazılıda o soruyu boş bırakmıştım. Neden biliyor musunuz?
Sınavdan çıktığımda abim sınavın nasıl geçtiğini sordu. Ben de, 7 soruyu yaptığımı ama son soruyu anlamadığım için boş bıraktığımı söyledim.
Aramızda aynen şöyle bir konuşma geçti:
-O soruyu neden boş bıraktın ki?
-Ama abi, "İşleyen demir pas tutmaz" sözünü, kompoztizyon (Sözcüğü aynen böyle kullanmıştım) şeklinde yazın demişti. Kompoztizyon şekli nedir, onu bilemedim.
-Ha ha ha...
Böyle işte.
O günlerden geldim, şimdi Türkçe bir blogum var görüyor musunuz?
Nerden nereyeeee...

25 Aralık 2009 Cuma

Uyku

Bugün saat 00.30'da uyudum. Saat 02 olunca uyandım. Bir daha asla uyuyamadım. Gecenin seslerini dinledim.
Sıkıldım.
Canım sıkıldı.
Üzüldüm kendime...
Neden uyku uyuyamıyorum. Ama sanırım bir neden buldum. Çay... Eskiden çay çok içerdim.
Son yıllarda hayatımdaki bircok şey gibi onu da azalttım.
Akşamları hala yemekten sonra ara ara içiyorum. Dün farkettim ki, çay içtiğim gün en fazla 2 saat uyuyorum.
Diyeceksiniz şimdi, 'Bunu anlaman bu kadar zor muydu?" diye... Yanıt vereyim. Çay içmediğim günler 3 saat uyuyorum.
Yani ha 3, ha 2 farketmediği için üzerinde pek düşünmemişim demek ki...
Hep hafife aldım.
Ama galiba değil... Durumum hiç iç açıcı değil dostlar.
Kendimi biran önce toparlamam gerekiyor.
Açun psikologa git diyor. Hayır diyorum.
Onların sizin her anlattığınız şeye bir açıklama getirmeleri, işte bu nedenledir, demeleri beni çok sinir ediyor.
Psikologun kendisi sorun... Nasıl gideyim?
Ara ara kendime soruyorum o bitmez gecelerde, ben bu hale nasıl geldim?
Bilmiyorum. Bilmiyorum.

24 Aralık 2009 Perşembe

Gülmek

... gül'düm, güldüm, diken oldum.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Dün


Dün Açun dahil tam 8 kız bizim evde tabu partisindeydi.
Peki ben ne yaptım?
Ben bir arkadaşıma takıldım. Nostalji yaptık... Benim gecem güzeldi. Onların ki ise süppermiş...
Sevindim.
Dün bir de bir misafirimiz vardı. Adı İpek'ti. Güzeldi, kabına sığmaz bir kediydi. Giderken kafesinde, elimi uzattım, elimi tuttu patisiyle... Allah'ım o kadar narindi ki...

Not: Kedi, Asunaz'ın ailesine ait kedilerden bir kedi... Aslında bize vereceklerdi, fakat olmadı. Açun için o dönem riskliydi diye almamıştık. İşte bu kedi o kedi... Biz Heidi ismini vermiştik, onlar İpek vermişler.

22 Aralık 2009 Salı

Kıskandığım anılar

Bu blogu takip edenler bilir, genelde geçmişimden bahsederim. Zaman zaman bugünü yazsam da, onlar çoğunlukla öylesine yazılardır.
Burası bir eskizaman platformudur.
Benim korunaklı, özel anı depomdur.
Kişisel hafızamdır burası...
Burada birçok anımı paylaştım son 6-7 yıldır.
Ama özellikle 2007'den sonra bazılarını da az anlatmaya başladım. Yazdım, paylaşmadım çoğunlukla...
Taslak olarak kalsın bile istemedim bu sakındığım anılarımın... Neydi onlar? Zaten hiç anlatmayacağım şeyler değildi.
Belki daha başka olsaydı ilk anlatacağım şeylerdi. Hani bazen "paylaşırsam azalır" diye düşündüğünüz şeyler olur ya... Azalmasın diye paylaşmazsınız bu nedenle...
İşte bu yazmak isteyip de bir türlü yazmadığım, sakındığım anılarım öyle şeylerdi.
Onlardan birini yazacağım şimdi.
Mutsuzum, hayata kırgınım, küskünüm biraz da... Dönüp saatime baktım şimdi, nasıl da ilerliyor.
Hiç durmuyor.
O günden bugüne o hiç durmamış işte... Geçip giderken bizden de bir şeyler alıp götürmüş!
Ortaokul yıllarıydı.
Pansiyonda kalıyordum. Annemi, babamı, kardeşlerimi özlüyordum.
Her hafta sonu gidiyordum evime, pazar günü akşam döndüğümde daha özlüyordum. O küçücük yaşımda tanıdığım ilk duygu belki de özlemekti.
Babamın hangi gün geleceğini biliyordum. Her ayın belli bir gününde il'e gelirdi, gelir okuldan beni alırdı.
Giderdik çarşıya... Nereye gideceğimiz, hangi masaya oturacağımız, ne isteyeceğimiz, ne kadar sürede yiyip kalkacağımız belliydi.
Bunun hiç sürpriz olan tarafı yoktu.
Ama babamla yapıyordum ya, her defasında ilk kez yapıyormuşuz gibi heyecanla, özlemle yapıyordum.
Böyle bir kış günüydü.
Dersteyim. Birazdan nöbetçi öğrencinin gelip beni çağırmasını, "Baban geldi" demesini bekliyordum. Hoca derste dalgın olduğumu ve gözlerimin sürekli kapıda olduğunu farketmiş olacak ki, yanıma geldi. Tam bir şey soracaktı ki kapı çaldı, açan nöbetçi öğrenciydi.
"Hocam ...'nın babası geldi" dedi.
Çıktım, gidip babacığıma sarıldım.
Elimden tuttu, birlikte çarşıya gittik... Aramızdaki yaş farkı çok olduğu için ben onun oğlundan çok, torunu gibi duruyordum. Ama bu baba oğul ilişkisinin güzel tarafı da işte buydu.
Yaşlılığından dolayı belki de, babamın elleri pamuk gibiydi. Bir daha onun elleri kadar narin, yumuşak ve öpülesi hiçbir el görmedim hayatımda...
O ellerine, küçücük parmaklarımı bırakıp birlikte çarşıya çıktık... Yolda, sanki daha önce hiç gitmemişiz gibi, her defasında olduğu gibi, "Döner kebap yemek ister misin?" diye sordu.
Ben de yüzüne dönüp, "Hı hı" diyerek kafamı salladım. Gittik... O kentin en lüks lokantasıydı.
Ve gerçekten de döner kebabı meşhurdu.
Bizi saygıyla karşılayıp en güzel masaya aldılar... Babam, "Ne istersin oğlum?" diye sordu. Garson babama, babam da bana soruyordu.
İstediğim geliyordu.
Yiyorduk, sonra kalkıp bir kahveye götürüyordu babam beni... Orada oturup çay da içtikten sonra harçlığımı alıp okula dönüyordum.
Okul dönüşü hayatımın en zor yollarından biri oluyordu işte bu durumlarda... Babam eve gidiyordu, ben yanlızlığıma...
Gözyaşlarım da olmasa...
Okul okuduğum ilin soğuğu meşhurdu.
İşte o ilde, o zamanlar hiçbir soğuğun gözyaşına hükmedemediğini öğrendim. Gözyaşı donmuyordu.
Bu sabah İstanbul'un ayazı beni üşütünce bu anım aklıma geldi. Düşündükçe gözyaşlarım içime aktı.
Bir zaman makinası olsa sadece bir günlüğüne bile olsa o mutlu olduğum anlara geri dönebilseydim ah...
Ne güzel olurdu.

Şiir

19 Aralık 2009 Cumartesi

İstanbul üşürken müzikle ısınmak...

18 Aralık 2009 Cuma

Zaman

Bazen size de oluyor mu, eskilerden kalma bir müzik çalındığında kulağınıza geçip giden zamana takılır gözleriniz...
Ne çok yol gitmişsiniz, ne çok geçmiş zaman... Bir sızı gelir oturur içinize, "Nasıl da geçti o yıllar dersiniz?" hani...
Sonra...
Geçip gidenin sadece zaman olmadığını anlarsınız. Geçip gidenin ömür olduğunu farketiğinizde, o sızı giderek artar.
Hani...
Size de oluyor mu?
Şuan dışarıda yağmur yağıyor çisil çisil... Camları döve döve geliyor. Bilgisayarda Zeki Müren çalıyor.
Her şarkı bana, "Zaman geçiyor" diyor.

Cuma

17 Aralık 2009 Perşembe

Başlıksız

Annemler yeniden Elazığ'a taşındı. Bugün gittiler, yoldalar hala... Onları geniş mi geniş, sıcak mı sıcak, güzel mi güzel evleri bekliyor.
Köyün sobalı evinden, şehrin kaloriförlü evine taşınmak büyük bir lükstür. Neden şimdiye kadar beklediler köyde onu da anlamadım.
Bugün yola çıktılar ya kar yağdı.
Gerci dün de kar vardı.
Bu arada kardeşimin bugün itibariyle sadece 30 günü kaldı. Hergün konuşuyoruz. Askerde ordunun kurduğu mehmetçik dersanesinde öğretmenlik yapıyor. Ne güzel askerlik değil mi?
Birde gelip gün saymıyorlar mı vallahi bitiyorum. Benim yaptığım gibi bir askerlik yapsaydı, herhalde birgün ona bir yıl gelirdi.
Sürekli eğitim. Sürekli üstlerle didişme, sürekli strajiler... Benim askerlik tam askerlikti.
Soğuktu.
Bir de yarin hasreti vardı.
Kardeşimin böyle bir derdi var mı bilmiyorum. Ama duyduğuma göre o da birine gönlüne kaptırmış fena halde...
Ömrü hayatında sigara içmedi. Askere gideceği süreçte alıştı. Meseleyi kurcalayınca işin içinde aşk olduğunu öğrendim.
Aşk da bir erkek için sigarasız çekilmez valla...
Allah sağ salim bir şekilde, tüm askerlerle birlikte dönmeyi ve sağlık, huzur dolu bir yaşam sürmeyi nasip etsin sevgili kardeşime...
Amin!

Rüya

Bugün ilginç ve olabildiğince uzun bir rüya gördüm.
Rüyada ben ve 10 yıldır görmediğim eski bir tanıdık çocuk var...
Benim onda bazı emanetlerim var. O zamanında bunları götürüp şöyle kale duvarı gibi bir yere saklamış.
Ben sırt çantamı alıp oraya gidiyorum uzun uzun yıllar sonra... Tam kale duvarını gördüğümde bi bakıyorum ki o çocuk da oraya gidiyor.
Uzaktan gözgöze geliyoruz.
O devam ediyor, bekliyor ki ben de gideyim. Hiç tareddütsüz dönüp gidiyorum, gitmiyorum oraya... Uzaktan o çocuğu izliyorum o eşyaların olduğu yere tırmanıyor, çıkarıyor onları bakıyor. Ve ağlıyor uzun uzun...
Gitmiyorum.
Dönüp kendi hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum.
Bu rüyadan çıkardığım bir ders yok...
Her zamanki gibi, her rüyada olduğu gibi yine şaşırtıcıydı, yine "Ne alakaydııı?", yine sürprizdi.
İşe geç kaldım. Suçlusu biraz da bu rüyadır. Sanırım.

15 Aralık 2009 Salı

Muzika Kurdi û Tırki, biji bırati

10 Aralık 2009 Perşembe

Çok üzgünüm!

Dün Bursa'da bir kömür ocağında meydana gelen göçükte 19 vatandaşımız hayatını kaybetti.
Bunların çoğunu bir nedenle tanıyordum ve kim bilir kaçı aynı camide yan yana cuma namazı kıldığım, bayram namazı çıkışı elini sıkıp bayramlaştığım kişilerdi.
Allah hepsine rahmetiyle muamele etsin. Onlar rızıklarının peşinde giderken bir afetle hayatını kaybetti.
Masumdurlar. Onların ölümü kesinlikle normal, sıradan bir ölüm değil... O ölüm onlara Rahmeti Rahman'ın katında bir mertebedir.
Sonsuz kerem sahibi Allah, rızkının peşinden giderken ölen masum-müminlere şehid mertebesi verir.
Rabbim onları Hazreti Muhammed'e (SAV) ve sevdiklerine dost ve komşu kılsın! Geride kalanlarına da sabır ve metanet...
Amin!

Fatih

Demin Fatih'e gittim.
Oraya adımımı attığım an o kadar mutlu oldum ki... O mutluluk kısa süre sonra yerini derin bir hüzne bıraktı.
Ayrıldık oradan...
Artık sadece misafir olarak gidip geleceğim oraya...
Ayrılıklar beni hep üzmüştür.
Başkaları için ayrılık öylesine gelip geçici bir şey ya da bir değişikliktir. Benim için ise uzun uzun süren kalp sızısıdır.
Bir iç daralmasıdır.
Gittiğimiz yer konum ve ev olarak Fatih'ten daha güzeldir. Bu kesin... Ama sevmiştim ben Fatih'i ve sevdiğim bir şeyden ayrılmak bana hep zor gelmiştir.
Bu da zor oldu.
Demin Fatih'te gezerken yolumu bilerek Fatih Camii'ne düşürdüm. Ben geçerken ezan okunuyordu, önümden birkaç yaşlı gidiyordu namaza, tanıdık birileriydi...
Zeki Amca'ya merhaba demek istedim fakat neden sonra, "Bırak, bırak seni unutsun" diye bir ses duydum içimde...
Cami avlusundaki çınar yapraklarına basarken kalbimin kırıştığını ve hışır hışır ses çıkardığını hissettim sanki...
Gördüğüm her taşa, sevdiğim her mimari detaya dikkatlice bakıp, sessizce "Elveda" dedim.
Melankolik bir raks yaptım o sokaklar arasında... Ve hüzünle acıttım içimi.
Açun'u aradım.
Ona, "Îleride yeniden Fatih'e döneceğiz" dedim. Aslında söylemek istediğim şey şuydu: "İleride beni mutlu eden bu semte yeniden dönecek miyiz?"
En çok neyi seviyordum biliyor musunuz?
Fatih benim kalbimi onardığım yerdi. Yeniden hayata gülümsediğim, yaşama sevincine yeniden el uzattığım bir yerdi.
Çıkıp o kahvelerde oturup bir çay içmek, gidip evde biraz oturup yeniden çıkıp bir tur atmak keyfi vardı. O keyfi seviyordum.
Fatih, benim İstanbul'da kendimi yalnız hissetmediğim tek yerdir. Yalnızlığımı benden alıp götürüşünü seviyordum.

Gergin

Gergin bir ruh halim var.
Bugün sabah duş alıp çıktım. Dışarıda güneş vardı, belki bana iyi gelir diye düşündüm ama olmadı.
Hala bile aynı gergin hal devam ediyor. Çatacak birini arıyorum. Sabah gelir gelmez Açun'a telefon açtım, ona direkt adıyla hitap edip birşey söyleyince garibim birden soldu.
Kızdığım ya da zaten bugün gibi başka bir nedenle gergin olduğum zamanlar Açun'a adıyla hitap ediyorum.
Ha adıyla hitap etmiştim ha çok çok kızmışım hiç farketmez... Aynı etkiyi yaratıyor bu...
Peki adıyla hitap etmediğim zaman ne diyorum?
Valla o da bizim aramızda, sizi ne ilgilendirir, değil mi?
:)

9 Aralık 2009 Çarşamba

Çıldırmak

Son iki gündür olan biten beni sonunda çıldırttı.
Reşadiye'de 7 civan toprağa düştü.
Neden?
Hangi oyunun, hangi kirli hesabın bir parçası olarak bu delikanlılar hayatlarının baharında kurban edildi?
Bu çocuklar vatan için mi öldü?
Bu yalana kim inanır. Anneleri, babaları, kardeşleri izledim, biri utangaç bir edayla, "Vatan sağolsun" diyordu.
Neden, neye karşılık?
O çocuklar gitti, onu öldürenler bu vatan toprağı üzerinde kendi kirli oyunlarını oynamaya, ceplerini doldurmaya, iktidarlarını sürdürmeye devam edecekler.
Şimdi o çocuk, kendi katillerinin rahatça yaşayacağı bir vatana mı kurban oldu?
Neyseki Allah var.
İnşallah rahmeti sonsuz olan Allah, o garibanlara bir mertebe, bir şehidlik mertebesi vermiştir.
O çocuklar sahnelenen kirli bir oyunda payına ölüm düşen gariban oyunculardı. Öldürüldüler.
Ne diyeceğimi bilmiyorum. Her kelime dilimin ucunda küfre dönüyor.
Allah onların ailelerine, özellikle de anne, baba ve kardeşlerine sabır versin. Amin!

7 Aralık 2009 Pazartesi

Gül

Dün güzel bir gündü... Açun'la bahçeye gül diktik. 10 gül, 3 de başka bir şeydi şimdi adını hatırlayadığım.
Küçük kürek, tırmık vs. herşeyimiz tamdı.
Hafif yağmurun altında toprağı kazarken solucanlar sökün etti. Aman Allah'ım ne çok solucan çıktı.
Neyse kazdık, diktik.
Gelip geçenler bizi izledi. Sanırım sevimli bir çift gibi görünüyorduk...
Hem zaten öyleyiz de...
Yalağuzzzz benim avucumun içi fena halde ağırıyor şimdi.
Artık nasıl bastırmış ve küreği nasıl kavramışsam avucumun içi kıpkırmızı...
Şimdi en büyük merakımız bu güllerin tutup tutmayacağı konusudur.
Akşam gittiğimde sulayacağım.
Dünkü suları Allah'tandı.
Yarın ya da bir sonra gün galiba yine yağmur var.
Öyle...
Evle ilgili eksikler tamamlanıyor yavaş yavaş... Perdeler alındı, henüz gelmedi. Portmanto alındı, henüz gelmedi.
Başka başka şeyler...
İş bitmiyor.
Tek dileğim rabbimin bize mutlu, huzurlu ve sağlıklı oturmalar nasip etmesidir.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Uluçay, uluçınar!

Bazı şeyleri yazmak zordur.
Kaç gün oldu, içimden kaç cümle geçti, kaç kelime gelip kalbimin taa içine oturdu ama bir türlü elim o cümleleri, o kelimeleri yazmaya varmadı.
Nasıl yazabilirsin ki sevdiğin birinin ölümünü...
O ki adam gibi bir adamdı.
Yıllar önce bizi K.K. adlı sınıf arkadaşım tanıştırmıştı. Sanırım 2000 yılıydı. Taksim'de oturup bir kafede saatlerce hayalleri olan bu "köylü" sinema tutkunuyda konuşmuştuk.
O konuştukça içimden ona karşı şefkat, sevgi ve saygı dolu hisler oluşuyordu. Sanki abimdi, sanki kardeşimdi, sanki benim masumiyetimdi bu adam...
Onunla konuşurken hiç tereddütsüz bir dervişle karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm.
Duruşu, o naif ifadesi, mütevaziliği, içtenliği ve o bilge duruşuyla her şeyden önce çağımızın yaşayan bir dervişiydi....
Daha Fazlası...
Allah dostuydu.
Gözlerinin içine baktığınızda karşınızda bir çocuk görürdünüz. Allah'ın adamları hep 'çocuk' değil midir?
O da Allah'ın adamıydı.
Bir yazıda onu övmüştüm, bana kızmıştı. Ancak bir derviş övülmekten hoşnutsuz olabilirdi, o da öyle yapmıştı.
Bizi tanıştıran o arkadaş geçenlerde arayıp, "Alo" deyince birşeyler olduğunu hissettim.
Ama kesinlikle aklıma Ahmet Uluçay'ın ebediyete göçtüğüne dair bir şey gelmemişti. O daha yaşayacak, Bozkırda Deniz Kabuğu adını verdiği uzun metrajlı filmini çekecekti, Oskar alacaktı belki de...
Yine Taksim'de buluşacaktık, çay içecektik. Ve o anlatacak, biz dinleyecektik...
Ama olmadı.
Arkadaşım K.K., "Ahmet Abi öldü" dedi.
Ne ağır bir yüklem. Öldü.
O an o kadar üzüldüm ki... Hiçbir şey diyemedim. Neden oldu, nasıl oldu diyemedim. "Başımız sağolsun" cümlesi zar zor çıkmıştı ağzımdan...
Onu gördüğümde vallahi içimdeki sürgün duygusu göçüp gidiyordu. Onunla neredeyseniz orada emin bir şekilde, mutluydunuz, hoştunuz... Tıpkı babanızın, annenizin, kardeşinizin yanında olduğunuz gibi...
Allah rahmet eylesin!
Amin!

4 Aralık 2009 Cuma

Gözlerim nöbetçi eczane

Bugün yine işe geç geldim.
Sabah hiç yataktan kalkmak istemedim. Uykum vardı, dün saat 23.30'da uyumama rağmen sabah zar zor kalktım.
Kendime o kadar kızıyorum ki...
Gece saat 3 dedi mi gözlerim açılıyor. Kapatmaya çalışıyorum, "Oğlum uyu lütfen ya, bak sabah kalkamıyorsun" diyorum ama yok...
O gözler kapanmak bilmiyor.
Bu gece zar zor gözlerimi kapatıp, hiçbir şey düşünmemeye ahdettim, olmaz olaydım. Açun beni uyardırmasa kim bilir üzerime çöken o karabasan bana neler yapacaktı.
Düşünsenize üzerinizde bir karabasan, boğazınıza yapışmış nefesinizi kesmeye çalışıyor.
Anlaşılan o ki gözlerim nöbetçi eczane misali bundan sonra yine saat gece 3 ile 6 arasında açık olacak...
Yorgunum.
Bir ara bir arkadaşım, "Sen eskiden hep traşlı olurdun" demişti. Öyleydi valla... Ama o yıllar önceydi.
Şimdi tıraş olmaya bile takatim yok... Yataktan kalkar kalkmaz zar zor birşeyler giyinip, kendimi vuruyorum yola... Allah'tan yol yokuş aşağı da pek zorlanmadan iniyorum durağa kadar.
Hep diyorum boş otobüs gelse de uyusam. Ama gelmiyor. Uykularımın kaçması için otobüse binmem yetiyor.
Öyle...
Dün Açun, Asu ve Paşa ile birlikte alışveriş yaptığımız AVM'nin araba çekilişine katıldık.
Belki şehre bir film gelir bir güzel orman olur,,, diye...

3 Aralık 2009 Perşembe

Kadın

Kadınların çoğunlukta olduğu bir yerde çalışmak o kadar kötü ki... Dırdırları kafa şişiriyor.
Gerçekten bıktırıcı...
Bir de kadınlar neden kısık sesle konuşmayı bilmez anlamıyorum.
Sırf onların dırdırından kaçmak için bu nedenle bugün birim değiştirme talebinde bulundum.
Bakalım, kısa süre içerisinde inşallah talebim olumlu karşılanır.
Gideceğim yerde kadınlar az mı, evet azdır.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Boynu bükükler

İki gündür feci şekilde boyun ağrısı çekiyorum.
Dün duş alıp çıktım, yolda boynum tutuldu. İlaç, doktor vs. derken bayağı bir yol aldık ama...
Kesin çözüm yok henüz.
Dua istiyorum.
Ha bu arada o başlığı neden attım diye sorarsanız, evet boynum biraz bükük... Bükük ve tutuk!

29 Kasım 2009 Pazar

Kuşlar gibi...

28 Kasım 2009 Cumartesi

Bayram

Herkesin bayramı kutlu olsun!
Bu bayram yine yalnızdım. Açun bayramın birinci günü ailesine gitti, ben yine yalnız kaldım burada...
Birkaç arkadaş, akraba falan derken akşam çöktü.
Gidip yeni taşındığımız semtteki bir kafede tekbaşıma çay içtim. Hüzün yaptım...
Saatler biraz ilerleyince evime gidip bir iki filme baktım.
Sonra da gidip uyudum.
Bayram sanki köylere özgü birşeydir gibi geliyor bana... Şehirde onu tadında yaşamak neredeyse imkansızdır.
Kaç yıldır buradayım, hiç hatırladığım bir bayramımım yoktur.
Birtek Zeytinburnu'nda bir evde kalırken ev arkadaşlarımla bayram sabahı gidip sahilde oturmuş, fotoğraflar çektirmiştik. O gün nedense bayram olduğu için çok mutlu olmuştum.
Bu şehre özgü hatırladığım tek anı odur işte... O kalmış belleğimde!
Peki bayramlarım nasıl geçti derseniz, anlatayım:
Eskiden bayram sabahları kalkar namaza gider, gelir uyurdum akşama kadar... Akşam da çıkar sevdiğim kafelerden birine gider oturur çay, kahve içerdim. Biraz açıldıktan sonra da bir arkadaşımı alır kebap keyfi yapmaya giderdik.
Sonra yine kafe, yine kahve, çay ve sigara...
Gece olunca da döner evimize gelirdik.
Fakat...
Evlendikten sonra eğer bayramı tekbaşıma geçirmişsem genelde şöyle yapardım:
Sabah erkenkenden kalkar Açun'u, ailemi ve onun ailesini arar tek tek bayramlaştıktan sonra da gider biraz daha, yani saat 11-12'ye kadar uyurdum.
Sonra kalkar evde bir kahvaltı yapar, kurulur televizyonun önüne akşam olmasını beklerdim.
Dün de öyle yaptım.
Eskiden tek farkı, eskiden akşamı uyuyarak karşılardım, şimdi ise televizyon karşısında ya bir dergi karıştırırken ya da televizyon izlerken, ya da tavanı izleyip derin derin düşünürken beklerim akşamı...
Akşam olunca da alır yalnızlığımı giderim bir kafeye önce güzel bir kahve, ardından da çayla devam ederim.
Ara ara tatlı falan alırım.
Vs...
Özet:
Bayram köy yerinde güzeldir. Ben şehre geldim geleli bayram benim için hüzün günü olmuştur.

Herkese yeniden mutlu bayramlar!

24 Kasım 2009 Salı

Günbirlik

Dün Kayseri'ye gittim, geldim.
Sabah uçağıyla gittim, akşam uçağıyla döndüm... Akşama doğru karla kaplı Erciyes'ten gelen ayazla iyice üşüdüm.
Hasta olmaktan korkuyorum, neyse ki korktuğum olmadı. Sağ salim evime döndüm. Şükürler olsun!

İzlenimlerimi daha sonra yazarım.

19 Kasım 2009 Perşembe

Yenilik

Yeni bir ev, yeni bir eşya, yeni bir başka şey... Yeniliklere zor alışan biriyim. O nedenle hala evime alışamadım.
Bugün bize verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükrediyorum.
Biz daha mütevazi bir evi hayal ederken o bize düşleyemediğimiz kadar güzel bir ev nasip etti.
Allah'ım! Biliyorsun ki biz senin bize sunduğun şeylerin her türlüsüyle mutlu olmuştuk.
Az da olsa, çok da olsa sen verdin.
Şimdi bizi, yine kereminle, lütfunla kendi mülküne bekçi kıldın. Binlerce kez şükürler olsun!
Mülk Allah'ındır!

17 Kasım 2009 Salı

Hayat

Bir keman taksimi tadında hayatım sürsün isterim, insanın içine dokunup yumuşak s'ler çizerek gideninden...
Bazen ağlatsın, bazen sükuna erdirsin, bazen uzasın bir ritimde ahengini bozmadan...
Öylesine güzel, narin içten ve acıtarak da olsa, mutlu edeninden...
Sonra...
Derin bir nefes aldıktan sonra usulca bitsin, yumuşak, ruha dokunan son bir melodiyle...
O son nefeste birtek serçelerin kanat çırpışları sükunetimi bozsun isterim.

Derken

Ev aldık, taşındık derken buradayız işte...
Evin işleri hala bitmedi. Maalesef ilk gün çalışan kombi ikinci gün bozuldu. Eski ev sahibimiz de, yıllardır sorunsuz kullandığını söylüyor.
Onunla uğraşıyoruz.
Demek ki oluyormuş böyle şeyler...
Normaldir.
Evi beğenerek aldık. Çamlıca'da... Kendi bahçesi, hemen yanında parkı, oyun sahası vs. var.
Bize fazlasıyla yetiyor.
Evin ön tarafında da müthiş bir cami var.
Rabbim güzel güzel oturmayı nasip eder inşallah!

2 Kasım 2009 Pazartesi

Dua

Güzel şeyler oluyor. Herkesten dua istiyoruz.

29 Ekim 2009 Perşembe

Çarpık

Bugün 29 Ekim, neşe doluyor insan!
Olmadı değil mi?
Niye?
Çünkü darbe planlarının ortaya çıktığı, cunta yapılanmalarını haber veren belgelerin havada uçuştuğu bir ülkede rejimin adı Cumhuriyet olsa da, neşe dolmuyor insanın içine...
O rejim ki olabilecek en iyi rejimdir. Cumhuriyet'tir.
Ama olmuyor, insanın içine neşe dolmuyor.
Dün AK Parti Genel Başkanı Hüseyin Çelik'i izledim. Çok güzel bir örnek verdi, dedi ki, eğer siz dertten, kederden bitap durumdaysanız, adınız Mesut ya da Bahtiyar olsa ne değişir?
Bu da böyle işte...
Cumhuriyet'te halk kendi başını kendisi seçer deniliyor.
Ama asker yok diyor. Olmaz, seçemezsiniz...
Ve senin seçtiğini devirme planları yapıyor. Bunu da, "Cumhuriyet'i koruma ve kollama" adına yapıyor ha...
Bak, bak!
Neyse...
Bugün 29 Ekim, ama neşe dolmuyor içim!

28 Ekim 2009 Çarşamba

Aşk

Açun, nedir bu böyle sana karşı hissetiğim yoğun duygu? Aşk bu değilse, başka hiçbir şeydir.

Beyrut

Üşüyünce kime sığınmak istersiniz?
Daha doğrusu böyle bir arzu uyanır mı hiç içinizde?
Bana oldu.
Geçtiğimiz yıl, soğuk bir kış gününde Taksim'de İstiklal Caddesi'nde dolaşırken içimden dokunaklı melodiler geçiyordu.
Kalbimin, yaşama çok ısındığı bir anda, bedenim üşüyorken üstelik, Feyruz'un şarkılarına sığınmak istedim.
O kadar güçlü bir arzuydu ki...
Kalbimin tellerine dokunup giden Beyrut melodileriyle dolaştım o koca caddeyi... İçimde ürkek kırlangıçlar uçuşuyordu sanki...
O kış gününde baharı yaşıyordum.
Sabah çisil çisil yağmur yağarken yine aynı duyguyu yaşadım. Üşüdüm, şemsiyem olduğu halde ıslandım.
Kaküllerimden damlayan yağmur damlasında hayatı gördüm, tazeliği gördüm. Yağmurlar yağdıkça bende Feyruz'un şarkılarına sığınma isteği doğdu.
İstanbul'un göbeğinde Feyruz'a sığınmak...
Mutluluk budur.

27 Ekim 2009 Salı

Alışmak

Uykusuzluğa alıştım artık...
Bugün uyanmış, düşünüyordum. Birden saatim çaldı, saat 4 idi. Sanırım oynarken yanlışlı ayarlanmıştı.
Açun da uyandı.
Kalkıp saati kapattım. Sonra her zamanki gibi salona geldim. Uzandım. İnsan o gece vakti gerçekten düşünemiyor.
Yani düşünüyor gibi yapıyorsun ama, sonrasında,"Acaba ne düşünüyordum?" diye sorduğunda da, koca bir hic alıyor.
Tuhaf ama değil...
Bu gece yalnız farklı bir şey oldu. Düşünmek yerine, hatırlamak istedim. Hatırlamaya çalışmak farklı bir şeydir. Ve düşünmekten daha kolaydır.
Sığındığım dönem yine çocukluğumdu.
Bir oyun oynuyordum.
O hatırada babam vardı, annem vardı, kardeşlerim vardı. Arkadaşlarım vardı.
Bir de saf ve katıksız bir mutluluk vardı.
Mutluluk öyle güzeldi ki...
Gözleri parlıyordu.
Şuan öylesine bir mutluluğa o kadar ihtiyacım var ki... Nedensiz bir kahkaha atmak, nedensizce mutlu olmak. Olsa keşke...

Bu şarkı kendim için!

Belim, ahhh!

Belim tutuldu.
Gece yine saat 4'te kalkıp salona geldim. Sanırım kanepe artık beni çekemedi ve belim tutuldu.
Çok kötüyüm.
Rabbim bana şifalar ver! Amin!

26 Ekim 2009 Pazartesi

Ev

Ev konusunu araştırıyoruz.
Hala bir karar veremedik...
Ama görünen o ki Anadolu Yakası'ndan bakacağız. Bakalım artık...
Fatih'teki eski püskü evler o kadar pahallı ki insan inanamıyor. Dün Açun'la Fatih'te son kez ev aradık.
Yeni evler 300'den başlıyor.
Eski, püskü evler bile 170'ten aşağı yok... Ne oluyor ya, niye bu kadar pahallı anlamış değilim.
Tamam Fatih güzel, merkezi ama... O kadar da değil yani... Villa fiyatına normal bir ev satılıyor burada...
Fatih'e dün itibariyle nokta koyduk. Şimdi gözler Anadolu Yakası'nda... Bakalım bulabilecek miyiz?

24 Ekim 2009 Cumartesi

İlginç bir rüya

Rüya mıydı, kabus mu bilmiyorum.
Gece yarısı kalkıp salona geldikten sonra gördüm bu rüyayı. İş yerine gelirken yolun kenarındaki bir parka kıvrılıp yatıyorum. Beni arayıp soruyorlar. Müdür gelip beni buluyor, "Nerdesin?" diyor. Yani nasılsın, iyi misin anlamında...
Ben de kendisine gayet ciddi bir ses tonuyla, "Şimdi Paris'teyim" diyorum. Beni bırakıp gidiyor.
Bu böyle birkaç gün devam ediyor. Bir ara bu kez başka bir yerde, yol kenarındaki bir ağacın altına uzanıp uyuyorum. İş yerinden arkadaşlarım geçiyor, şaka yollu, "Şimdi nerdesin?" diyorlar.
Ben de, ciddiyetimi hiç bozmadan "Floransa" deyip, uzanmaya devam ediyorum. Ve derken bu hep böyle devam ediyor.
Evden çıkıyorum sabah işe gidiyorum diye, gelip işyerine yakın yerlerde başka bir boyuta geçip, orada kıvrılıp yatıyorum.
Beni bu durumda gören yöneticilerimin desteğiyle ben malulen emekli oluyorum. Neden beni emekli ettiklerinin de farkında değilim.
Yani delirdiğimi bilmiyorum.
Eve geliyorum. Bir süre, birkaç ay dinlendikten sonra kendimi biraz iyi hissedince yeniden işe dönüyorum. İş yerine gidip, "Ben çalışabilir miyim?" diyorum. Yöneticilerim de, "Elbette çalışabilirsin. Hoşgeldin işine" diyorlar.
Seviniyorum.
İş yapıyorum. Süper işler yapıyorum ama ertesi gün bekliyorum, çıkmıyor.
Gidip müdürüme, "Hani yaptığım işi çok beğenmiştiniz, neden çıkmadı, neden olmadı?" diye soruyorum.
O da, "Evet çok güzeldi. Eline sağlık, ama son anda başka şeyler oldu" dedi.
Bu hep böyle devam ediyordu.
İşyerinde yaptığım işi çok beğeniyorlar ama değerlendirmiyorlardı. Birgün gözlerim yaşlı gidip Açun'a dert yanıyorum. O da bana bakıp gözyaşı döküyor. Ve gözümdeki yaşları silerek, "Sen süpersin. Yaptığın işler çok güzel... Önemli olan işin değerlendirilmesi değil ki, onu ortaya çıkarmandır. Sen de bunu yapıyorsun" diyor.
Ben de, "Bunlar benim delirdiğimi düşünüyor. O nedenle yaptığım işe, güzel bile olsa itimat etmiyorlar" diye düşünmeye başlamıştım.
Herkes, hayır olur mu öyle, diye karşı çıkıyordu bu düşünceme... Öyle değilse peki neden yaptığım işleri değerlendirimiyorsunuz ki?
Herkes bana o kadar iyiydi ki... Bazen yolda yürürken uzaktan birilerinin beni işaret ederek konuştuklarını, bir kahvede oturuyorsam, birilerinin gözlerini benden kaçırarak benden konuştuklarını görürdüm.
Ne oluyordu acaba?
İnsanlar bana neden bu kadar şefkat besliyorlardı?
Çocuk mu olmuştum yoksa deli mi?
Böyle acınası bir durumdaydım işte rüyamda...
Sonra beni Açun'un sabaha kurduğu telefon uyandırdı.

23 Ekim 2009 Cuma

Meslek

Uzun süredir bir yol ayrımında hissediyorum kendimi...
Bir zamanlar severek başladığım mesleğime gelineç süreç içerisinde iyice soğumuş bulunmaktayım.
Bundan sonra ne yapacağım?
Bilmiyorum.
Kafamı son birkaç aydır kurcalayan en önemli soru işte bu... Mesleğim, artık yapılacak gibi değil.
Ne bir hırs kaldı, ne de bir şevk... Hergün ayaklarımı sürüye sürüye geliyorum buraya.
Ve hergün biraz daha pişman olarak gidiyorum.
Bütün bunların benimle hiçbir ilgisi yok... Hala bile mesleğimde en iyilerden biriyim.
Bunu kesinlikle kimse bir övünme olarak algılamasın. Sadece durumumu açıklamak için söylemek zorunda olduğum bir gerçektir bu...
Ama artık hiçbir başarı beni tatmin etmiyor.
Hergün, "Niye buradayım, neden bu işi yapıyorum?" diye soruyorum kendime... Bunu bana sorduran, beni mesleğimden soğutan şey nedir biliyor musunuz?
Öyle bir noktaya geldik ki bu meslekte artık iyi ile kötü arasında, yetişmiş eleman ile yeni başlayan çekirgeler arasında hiçbir fark kalmadı.
Bu da, "İşin bir anlamının kalmadığı" anlamını taşıyor.
Usta çırak ilişkisinin bittiği bir iş, usta-çırak dengesinin ortadan kalktığı bir iş akıllı olan hangi kimseyi tatmin edebilir ki?
Kendime olan saygımdan dolayı artık bitti diyorum. Ciddi anlamda bu iş benim için bitmiştir.
Peki ne yapacağım?
İşte bunu bilmiyorum. Bazen, "Acaba Ankara'ya gitsem, orada memur olma imkanlarını kovalasam mı?" diye diyorum kendime...
Kalbimin ve aklımın bir yanı evet diyor, bir yanı da, "Ankara mı? Memurluk mu?" diye bir küçümseme ile beni karşı karşıya bırakıyor.
Hayatımı Ankara'da sürdürme düşüncesi hiçbir şekilde sıcak gelmiyor. İstanbul varken Ankara bir tercih olabilir mi?
Ama ne yapayım, bilmiyorum.
Başka da bir şey aklıma gelmiyor.
Ticaret bir alternatif olabilir mi?
Geçenlerde bunu ciddi ciddi düşündüm. Sonra da, "Düşünsene elektronik ithal edip satıyorsun?" dedim kendime... Düşündüm. Korkunç geldi.
Düşünsene, elektronik ithal edip satıyorsun!
Biraz işgüzar, yalaka bir yanım olsaydı, belki de bir açılım yakalayabilirdim. Kendi iş alanımda müdür olsam, belki birkaç yıl daha, "Acaba değiyor mu bütün bunlar için?" gibi bir soruyu erteleyebilirdim.
Ama yapım buna müsait değil...
Bu dünyada hiçbir şey, uğruna izgüzarlık, yalakalık yapılarak elde edilecek kadar değerli değildir. Hele bizim meslekte asla...
Haliyle?
Bir çıkmaz işte... Ciddi bir çıkmazdayım.
Yurtdışında arkadaşlarım, kuzenlerim var. Oralara gidip sıfırdan mı başlaşam diyorum. Dönüp geriye bakıyorum, çoğu gitti azı kaldı, diyorum. Bu aşamadan sonra yapılacak her yenilik, zarardır, ziyandır.
Öyle işte...

Uyku

Devam ediyor.
Bu gece de uyuyamadım belli bir saatten sonra...
Dün de öyleydi, ondan önceki gün de...
Fakat dün işyerinde neredeyse bitiktim. Akşama kadar uyukladım. İnanılmaz bir bitkinlik vardı üzerimde...
Akşam olsa da, gidip kendimi kanepeye atsam ve uyusam öylece, diyordum. Akşam oldu.
Kendimi kanepeye attım ama, yok...
Uykum firarda.
Nereye gitti bu uyku bilmiyorum. Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey izlemeden, hiçbir şey söylemeden öylece bekledim uyku perisinin gelip göz kapaklarımı yoklamasını ama...
Olmadı.
Saat 24'ü geçtikten sonra artık dayanılmaz ölçüde yorulduğum için olsa gerek gözlerim kapandı.
Saat 4 falan da yeniden uyandım.
Yatağımdan kalkıp gitmemeye kararlıydım ama, sürekli pervane gibi döndüğüm için Açun'u uyandırmak gibi bir tehlike doğdu.
Ben de her zaman olduğu gibi kalkıp salona gittim. Orada beni bekleyen battaniyeme sarınıp güneşin doğuşunu bekledim.
Bu arada dün sıcak, ballı süt de yaptı Açun ama...
Demek ki o da pek işe yaramadı.
Ne yapsam acaba?
Gerçi önümüzdeki günlerde birkaç günlüğüne yıllık izne ayrılıp, memlekete gitmeyi düşünüyorum.
Bunun bana iyi geleceğine o kadar eminim ki...
Gidip kendimi yeniden formatlamam gerekir. Fabrika ayarlarına dönmeden olmuyor zira...

22 Ekim 2009 Perşembe

Sevdiğim yazarlar

Geçenlerde şöyle bir soruyla karşılaştım: En sevdiğin yazar kim?
Düşündüm.
Aklıma o kadar çok isim geldi ki...
Hani bana birini say deseler, susarım.
Biri değil ki sevdiğim.
Birçok...
Birini söylesem, diğerine ayıp olur.
O halde ne yapmalı?
Galiba yapılacak tek şey okumalı ve yazılanlar üzerine düşünülmelidir. Her kitaptan sonra düşünürüm: Acaba bu kitabı okurken yazarına kaç kez dua ettim.
Öyle değil mi?
Okuduğumuz her güzel cümleye bir duayla karşılık versek onlarla cennette buluşuruz değil mi?

Bu arada Halil Cibran'ı çok sevdiğimi söylemeliyim. O onlardan biri... Tıpkı Nizar Kabbani'yi, ve dahası birçok kişiyi sevdiğim gibi yani...

Ağaçlar yeryüzünün
gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
Ama biz onları devirir ve
boşluğumuzu kaydedebilmek için
kağıda dönüştürürüz.

Halil Cibran


--//--

Yatağımın kenarında oturuyor oğlum
Bir şiir okumamı istiyor benden
Gözümden bir damla yaş düşüyor yastığa
Korkuyla izliyor oğlum ve
"Ama baba diyor, bu gözyaşı, şiir değil"
Ona diyorum ki:
Büyüdüğün zaman oğlum
Arap şiir kitaplarını okuyunca
Sözcükle gözyaşının kardeş olduğunu göreceksin
Ve Arap şiirinin yalnızca
Parmaklar arasından çıkan
Bir damla gözyaşı olduğunu...


Nizar Kabbani

21 Ekim 2009 Çarşamba

Arama

Uzun süredir ev bakıyoruz.
Ama daha karar veremedik.
Herhalde bayağı bir uzun sürer arayışımız. Ev almak istediğimiz semt hakkında bile hala aslına bakılırsa net bir fikrimiz yok.
İstanbul'un her köşesi ayrı bir güzel...
Ne yapsak acaba?
Dün süper bir ev bulduk. Ama biraz bütçemizi aşıyor. Aslında eski deliliğim üzerimde olsa, koşullar biraz daha farklı olsaydı girerdim o eve...
Ama artık gözüm kesmiyor.
Yaşlanıyorum galiba...
İnsan yaşlanınca daha bir hesap kitap işine dalıyor.
Biliyor musunuz bu ev alma süreci benim açımdan hayli hazin geçiyor. Çünkü ev almaya karar verince zamanla şunu düşündüm. Hangi evi görsek, "Acaba yaşlandığımda kalmak isteyeceğim yer gerçekten bu semt mi olur?" diye soruyorum kendime...
Gençliğimi geçtim.
Yaşlılığım için planlıyorum. Ah ne zalimsin zaman...
Ne çabuk geçtin. Daha dün gibi geliyor 20'li yaşlarım. Üniversite yıllarından beri takıldığım kafeler var.
Oraya genelde üniversiteli tayfa takılır zaten... Geçenlerde oraya gittim, birçok tanıdığım çocuk vardı.
Bir şeyhi karşılar gibi kalktı hepsi, saygıyla, "Abi hoşgeldin" dediler. O kadar garip oldum ki...
Abiyiz ya...
Arkadaşımın kızı geçenlerde işyerine gelmişti. Elinde bir oyuncak vardı, kapağının açılması gerekiyordu, "Amcaa bunu açar mısın?" dedi bir ses... O sesten önce dönüp etrafıma baktım. Acaba burada bir amca var mı diye?
Bendim o...
Üzüldüm.
Bakın laf nereye geldi.
Yaşlandık ey gençliğim, haberin var mı?

19 Ekim 2009 Pazartesi

Ukumm var!

Kâbus geri döndü.
Ey dostlar gecenin 3'ünde uyanıp bir daha uyuyamadığım ve sabaha kadar tavana bakıp karanlıkta sılüet aradığım, sokak seslerine dikkat kesildiğim dönemler geri döndü.
Bu sabah kalkıp namaz kıldım.
Seccadenin üzerinde saatlerce tefekküre daldım. Sonra farkettim ki hiçbir şey düşünmüyorum.
Kalktım, salondaki kanepeye geçip üzerime bir battaniye örterek sabahı bekledim. Apartmandaki dairelerde art arda çalan saatleri duydum, sokaktaki ilk telaşa tanık oldum gözlerim kapalı...
Yüzüme baktım demin.
Avurtlarımda hafif bir çökme var.
Uykusuzluğun getirdiği bir çöküntü galiba...
Ama ilginç olanı uykusuzluk hissimin oluşmamasıdır.
Bu gece 2 saat uyumuşum, ama uykusuzluğum yok sanki...
Yorgunum. Bitkinim.
Gerçi okurlarım pek kayıtsız ama, yine de yazayım; bir önerisi olan var mı?

17 Ekim 2009 Cumartesi

Edep ya hû

Dün burada yine tatsız bir olay yaşadım.
Dul bir sekreter ayağıma dolandı. Kızdırdı beni...
Öteden beri soyunu, sopunu bilmediğim kişilere karşı bir önyargım vardır. Çok şükür bizim yüzyıllara uzanan çok şanlı, asil bir geçmişimiz var. O nedenle bu konularda ister istemez biraz seçiciyimdir.
Dediğim gibi soyunu sopunu bilmediğim kişilerle muhatap olmam pek... Zoraki ilişkilerde de oldukça resmi tutarım diyaloğu...
Bu bahsettiğim sekreterle de ilişkim bu düzeydedir. Soyunu sopunu pek araştırmaya gerek yok, kaç yıldır kişiliğiyle hiçbir saygıyı hakketmediğini fazlasıyla hissettirmiştir.
Dün işte beni bir tartışmanın içine çekmeye çalıştı. Oldukça sert bir karşılık verdim ve, "Sabah sabah asabımı bozma, terbiyeni bil kadınnnn" diye bağırdım.
Oracıkta sustu.
Susmasa ne yapardım bilmiyorum. Zira bu tür münakaşalarda hep yenilen taraf olurum. Çünkü bir kadınla, üstelik de şirret ve ar, edep bilmeyen bir kadınla başa çıkacak ne birikim ne de görgü var bende...
Yani erkek olsa, gider kozlarınızı paylaşırsınız. Ama kadın işte...
Bir de beni bu tür durumlarda en çok güldüren şey şudur: Bu tip kadınlara bağırıp çağırdığın zaman seni, "Kadına saygı göstermeyen bir maço" olarak görürler.
Sen saygıyı hakkeden kadın mısın?
Saygıyı hakketmeyen kadına gösterilecek saygı, kişinin kendisine yapabileceği en büyük kötülüktür.
Ben de kendi düşmanım değilim ya...
Bir kez daha kadının en büyük ziynetinin edeb olduğunu farketmiş bulunmaktayım.
Evet...
Bu bahsi burada kapatalım.
Bundan sonra sık sık yazmaya çalışacağım. Zira yazınca iyi oluyor. Blog var madem, o halde hep yazmalı...
Değil mi?

15 Ekim 2009 Perşembe

Güzel haberler

Dün facebooktan çok sevgili bir arkadaşımı buldum.
Dersanede üniversiteye hazırlanırken bir yurtta kalıyordum. O yurt benim lise döneminde takıldığım bir gruba aitti.
Dersaneye gidip geliyordum. Aklım bir karış havadaydı. Kendi dersanemde il birincisi olmuştum. Başka bir dersanenin de sınavına girmiştim sırf hava olsun diye... Ve sırf hava olsun diye forma adımı ve soyad olarak da "Baba" yazmıştım.
Sonuçları öğrenmeye gittiğimde hiç unutmam bir kimyacı bayan öğretmen vardı, ondan sonuç belgemi istedim.
İsminiz ne? diye sordu.
Ben de ismimi söyleyince, gülümseyerek "Baba ... mı?" dedi.
Evet dedim.
O dersanede de 3 dalda birinci olmuştum.
İşte arkadaşım o dersanede okuyordu. Ve babası da bizim yurdun bağlı olduğu grubun siyasi partisinin ilk başkanıydı.
Yurda gelip gidiyordu. Onların dersanesinde birinci olan Baba ...'nın gidip geldiği o yurtta kaldığını öğrenince birgün benimle tanışmaya geldi.
O gün arkadaş olduk. Kaydını benim yüzümdem bizim dersaneye aldı. Birlikte dersaneye gidip geliyorduk.
Daha doğrusu gidip geliyoruz gibi yapıyorduk.
Akşama kadar geziyorduk.
Neler yapıyorduk neler?
Babası aynı zamanda ünlü bir avukattı. Avukatlık bürosunun olduğu han akşam kapandıktan sonra benle arkadaşım gidip bekçiye kapıyı açtırıp, babasının avukatlık ofisine gidip oturuyorduk. Gece yarısına kadar sigara, çay içe içe muhabbet ediyorduk. Elbette müzik dinliyorduk bir de...
Babası birgün bizim o ofise gidip keyif yaptığımızı öğrenince kıyametler koptu. Ofise girişimiz yasaklandı. Anahtarlar alındı vb...
Oysa biz çoktaannn kendimize alternatif oluşturmuştuk.
Yurt müdürü ben gece geç saatlerde gittiğim için beni yurttan atmaya çalışıyordu. Ama benim amca oğlum, yurt müdürünün işyerinden amiriydi.
Ne vakit benim ne kadar haylaz olduğumdan bahis açılsa, amcaoğlum, "Şaka yapıyorsun. İl birincisi olan biri nasıl haylazlık yapar? Haylazlık yapıyorsa şayet, hangi ara fırsat buluyor da çalışıyor ve birinci oluyor" diye sorunca, yurt müdürü daha fazla üstelemiyormuş.
Her hafta şikayetler üzerine amcaoğluma hesap vermeye gidiyordum. Her gittiğimde yanımda bir sınav sonuc kağıdıyla gidiyordum. Sınav sonuçlarıma bakınca da kahve ısmarlayıp gönderiyordu.
Sınava girdik... Ben İstanbul'a geldim, arkadaşım da Ankara'ya gitti. Ben sevdiğim bölüme geldim, o da sevdiği, hukuka gitti.
Okulu bitirdik, o Kanada'ya gitti.
Ben ise bildiğiniz gibi işte, buradayım.
Okula geldikten sonra birinci sınıftayken o arkadaşım İstanbul'un kurtuluş şenliklerine katılmak üzere buraya geldiğinde görüşmüştüm. Bir daha da fırsatımız olmadı. Ara ara telefonlaştık, en azından onun nerede olduğunu biliyordum.
Feys sayesinde dün kendisini buldum.
Meğerse arkadaşım Kanada'da yüksek lisans yaptıktan sonra ticarete atılmış. Şimdi uluslararası çapta büyük işler yapıyor.
O kadar mutlu oldum ki...
Hayatta en sevdiğim arkadaşlarımdan biridir. Tam benim kafamdan. Zeki ama tembel... Seviyeli, saygılı ama özgürlükçü... Dindar, devrimci ve gelenekçi... Gelenekçi ama eski kafa değil. Yenilikçi ama, modernist değil.
Tam bir aşk adamı... Melankolik, tam da benim gibi... Sevmek ve acı çekmek onun için de kardeştir, benim için de...
İkimiz de aynı müzik zevklerine sahiptik. Aynı kitapları, aynı yazarları severdik. Aynı dünyayı seviyorduk.
Gitmek istediğimiz cennet de aynıydı.
O kadar yani...
Anlayacağınız dünden beri o kadar mutluyum ki...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Bla bla bla

Son günlerde, yazmayalı yani o kadar çok şey oldu ki...
Kayınço dünya evine girdi. Eskiden jupiter'in sokaklarında yaşıyordu:)
Biz evliliğimizin 7. yılını kutladık.
Ne çabuk gelmiş gelmiş böyle... İnanamadım.
Yedi yılın bakiyesi: MUTLULUK!
Sonra birkaç il gezdim, gittim yeni yeni kişiler tanıdım. Bu arada en çok yaptığımız şey ev aramak oldu.
Açun'la, naçizane bir ev almaya karar vermiş bulunmaktayız. Ve fakat ev bulamıyoruz. Önce Fatih'te ısrarlıydık.
Ama evlerinin halini görünce de vazgeçtik. Şimdi Anadolu yakasına gözümüzü dikmiş durumdayız. Birkaç aya kadar, eğer hayırlı olacaksa hakkımızda rabbim bize de bir ev nasip eder inşallah!
Sonra...
Malumunuz ramazanda hiç yazmadım. Nedeni de canım fena halde sıkkındı. Bu yıl burada benden başka neredeyse oruç tutan olmadı. O nedenle o kadar üzüldüm ki...
Önceki yılları hatırlıyorum da, hep orucun ne kadar güzel geçtiğini falan yazıyordum. Bu yıl buna imkan olmadığı icir hiçbir şeyi yazmadım.
Sonrasında da canım istemedi.
Yazmamaktansa kapalı tutuyorum. Bu daha da iyidir.
Zira hergün buraya, "Acep bugün ne yazdı?" diye gelenler var biliyorum.
Misal: Ali... Şifreyi kaldırdığımda mutlu oluyor.
Gelip burada yazmadığımı görünce mutsuz olmasın diye şifre koyduğumu bilse iyi olur. Diye yani, bunları yazıyorum.
Bugünlerde ne yapıyorum başka?
Evimize bir kedi alıp almama konusunu tartışıyoruz. Aslında ben balık istedim ilkin. Ama Açun ya ölürse diye itiraz etti.
Şimdi kedi diye tutturdu.
Kediler 9 canlı diye galiba... Onun 9 canı çıkıncaya kadar kimbilir kim ölür, kim kalır.
Aslında bu açıdan baktığımda ben de kedi diyorum. Maksimum birkaç ay yaşayan ve tek can'lı olan balık almaktansa, 9 canlı olmasıyla ünlü kedi almak elbette daha mantıklı...
Evet!
Şimdilik bu kadar!

Nostalji

29 Eylül 2009 Salı

Bir ay doğar

24 Eylül 2009 Perşembe

Ve

Blog yazmaya ara verdim. Ama bu arada boş durmadım elbette... İnternet aleminde dolandım, durdum. Bu arada çok güzel bir site keşfettim. Hala içeriği pek fazla değil ama, ne bileyim gelecek vadeder gibi geldi bana... Adını merak ettiniz değil mi?
Sitenin adı: www.monaroza.com

Öncelikle adına vuruldum. Bu şiir bircok insan gibi benim için de özeldir. O şiirin adıyla açılmış, kişisel bir site... Oradaki bütün yazıları okudum. Daha çok siyasi yazıların yazıldığı bir site... Eminim çok daha farklı bir içerikle devam eder yoluna...

Başka da bir şey yok. Burada belki yeniden yazarım. Ama belli değil...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Duyuru!

Blog benim için bir sığınaktı.
Kaç yıldır çok şey anlattım, çok yazdım burada... Çoğunluğu sadece kendim içindi. Ruhumu teskin etmeye, kalp kırıklarımı onarmaya çalıştım.
Kimi zaman çoşkularımı, kimi zaman sevinçlerimi, kimin zaman da mutsuzluklarımı ve özlemlerimi yazdım.
Her zaman dikkat ettiğim tek birşey vardı, o da dürüstlüktü.
Kendime ve size karşı hep dürüst oldum.
Yazdıklarımdan kimse kendine bir hisse çıkarmamalı... Çünkü onlar sadece benim özelimdi.
Kimseyle paylaşmak için değil, bu yazdıklarım bazen sustuğumda, kelimeler konuşsun diye yazdığım şeylerdi, haykırışlarımdı.
Ama buraya kadar...
Burada artık bir süre, uzunca bir süre yazmayacağım belki de...
Bazen insanın bunu yapması gerekir. Bazen kapatmalı kendini insan hayata ve herşeye...
Hoşçakalın!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Çocukluğuma...


- The most amazing bloopers are here

12 Ağustos 2009 Çarşamba

İnsan değerini kaybederken...

Hangi marka en son model telefonunu çıkarsa ilk kim alıyor biliyor musunuz?
Şunu farkettim ki bizim iş yerindeki sekreterler ve ofis boyları...
Benim yüzde 50 kadar bile maaş almayan bir sekreter ile bir ofisboyun elindeki son model telefonu görürseniz, bir de benimkini; beni burada çalışan hademe, onları üst düzey yönetici sanırsınız...
Önceki gün eşimle sahilde otururken 3 genç geçti, biri köpeğini dolaştırıyordu, diğer 2'si de o arkadaşlarıyla birlikte geziyorlardı. O köpeğini gezdiren genç gelip geçerken yüz ifadesine baktım, mağrur bir anlam vardı. Ve sanki, "Benim köpeğim var, bu 2 arkadaşımınki yok..." der gibiydi.
Eşime, "Bir insanın kendini köpekle farklı ve değerli kılmaya çalışması ne kötü" dedim. O çocuğun tavrı, o yüzündeki mağrur ifadenin tefsiri tam da buydu.
İş yerimdeki sekreter ile ofisboyların, Genel Müdür'ün bile henüz alamadığı son model bir telefona sahip olmasındaki bilinçaltı, kendini bir eşyayla değerli kılma girişimi olabilir mi?
Onlara, son model bir cep telefonunu aldıran saik eminim ki kompleksleridir.
Ve en ilginci de ne biliyor musunuz?
O sekreterler, o cep telefonlarını masalarının en görünür yerinde tutmaya aşırı özen gösteriyorlar.
Verdikleri mesaj: "Ben bir sekreter olabilirim ama değersiz biri değilim. Bak telefonum son model..."
Tabii bu çözümlemeyi daha farklı bir çok şeye uyarlamak mümkündür.
Misal, bakıcısıyla denizotobüsüne binen bir kadının, yanındaki bakıcısıyla değil de, son model cep telefonuyla saatlerce belki de daha demin ayrıldığı biriyle konuşmasındaki neden de budur.
Lüks kafelere gittiğimde tekbaşına oturan bir bayan ya da erkeği, cep telefonu ile konuşurken gördüğümde...
Ya da ben otururken yanlız başına tam da kafeden içeri girerken, hatta girmeden bir iki adım önceden itibaren başlayarak, cep telefonuyla konuşa konuşa ortama girenleri gördüğümde...
Hep aynı şeyi düşünürüm.
Bunların sosyalleşme kompleksleri var. Ve konuşarak bu kompleksi aşmaya çalışıyorlar.
Halbuki bir kafede saatlerce tekbaşına oturup zaman geçirmek, ya da bir kafeye yanlız gelmek neden kötü olsun ki?
Bunun kompleks yapılacak neyi var ki?
İnsanoğlu, 20 yüzyılda "Tanrı" olmayı hayalleyen bir varlıktı.
Sartre bakın, A. Camus ya da daha önce, Nietzsche'ye bakın; taa mitolojik döneme kadar bile inebilirsiniz aslında, insan kendini "Tanrı"ya benzetmekten, o böbürlenme halinden pek bir memnundu. Ve o dönemler moda olan oydu.
O nedenledir ki, "Yalnızlık Allah'a mansus" denilmez, bu konfor, yalnız kalma lüksüne insanın kendisi de ortak olmaktan hiç çekinmezdi.
İnsanoğlu şimdi yalnız kalmaktan vazgeçti.
Ve üst insan, üstün insan idealinden vazgeçtiği için mi acaba, yalnız kalmış görüntüsü vermektense kulaklarını yakasıcaya kadar telefonla konuşarak, "Bakın ben yanlız değilim. Hatın öbür tarafında yanlızlığımı benden alan biri var" mesajı veriyor.
Özetle...
Cep telefonuyla konuşmak, kendini lüks bir aksesuarla ifade etmeye çalışmak, bir kompleksin ürünüdür, eşrefi mahlukat ya da üst/üstün insan idealinden vazgeçen insanın aslında bayağılaşma eğilimine girdiğinin bir başka kanıtıdır.
Yoksa bir ofisboyun, çalıştığı şirkette kendisinin 20 yıllık maaşını bir ayda alan bir CEO'dan daha önce son model cep telefonuna sahip olmasındaki sırrı, anlamı başka türlü nasıl açıklayabilirsiniz ki?

Gitti

Kardeşim dün Elazığ'a gitti. Bu gece Elazığ'daydı. Demin görüştüm henüz teslim olmamış...
Eğer yarına kadar izin varsa yarın gidip teslim olacağını söyledi.
Bugün son kez sivil hayatın tadını çıkarsın.
Allah sağ ve salim bir şekilde geri dönmeyi nasip etsin.
Hayırlısıyla tezkere alıp evine dönmeyi nasip etsin, o ve onunla birlikte giden herkese...
Amin!

11 Ağustos 2009 Salı

Saçma

Çalıştığım işyerinde gerçekten de neden yaşadığına bir anlam veremediğim, daha doğrusu neden yaratıldığı sırrına bir türlü eremediğim bir sürü var. Evet gerçekten de sürü...
O sürünün içinde yer alan kart bir dana demin Tayyip Erdoğan konuşurken, onun hemen yanında yer alan bir buzağı televizyonu değiştireyim dedi. O da, "Hayır hayır, değiştirme küfredecem" diye, bögürdü.
Nasıl ama?
Doğrusu o böğürünce ben de Tayyip Erdoğan'a kulak kesildim, acaba kart bir danayı kızdırıcak ne yaptı bu insanoğlu diye?
Erdoğan, "Biz, Kürtlerle biriz, kardeşiz" diyordu.
Dana ise, "Bunun kadar satılık birini görmedim. Ülkeyi sattı, hain" diye böğürdü.
Nasıl karşılık ama?
Sen birine kardeşim diyeceksin bunun adı bölücülük olacak, iyi mi?
Sabır, sabır diyorum sadece...
Burada bir derviş olup çıkıcam sonunda... Ama sanırım sabretmem gerekiyor. Allah bizim payımıza, bazı hayvanlarla birarada yaşamayı nasip etmişse ne yapabiliriz ki?
Ben şahsen, iki faşistle birkaç günü kazasız, belasız, herhangi bir isyana tevessül etmeden, tam tevekkül halinde geçirenlere yüce Allah'ın büyük sevaplar vereceğini düşünüyorum.
Benimki bir değil, iki değil...
Bu ülkenin alayı faşist...
Faşistleri hiç sevmediğimi bilirsiniz. Ama nedendir bilmiyorum, her gittiğim yerde de hep onlar karşıma çıkıyor. Galiba yüce Allah beni ısrarla cennetine koyacak... Yolumu ısrarla faşistlerle aynı kavşakta buluşturmasındaki sır başka ne olaki?
Değil mi?
Demin sinirlenmedim. Doğrusu bir dalga şöyle bir geldi, ama... Çok şükür ki kıyılarımda dolanıp gitti.
Evet...
Geçenlerde RTÜK'e bir mektup yazmayı düşündüm. Şu ..hçeli çıkıp bağırıyor ya, bunu milletin ruh sağlığını korumak amacıyla, buna bir yasak getirilmeli... Ya da RTÜK şimdi programlardan önce bazı uyarılar yayınlatıyor ya, "Şiddet-13 yaş", ya da artı 18 gibi, ya da "Genel İzleyici" vb... İşte ..hçeli bağırıyorsa bir haber vtrsinde, öncesine "Duyma engelliler" logosu konulsun, sadece onlar izleyebilir uyarısı yapılsın.
O adamın o bögründen çıkan sesini duyunca tüylerim diken diken oluyor. Allah'ım nasıl bir ses vermişsin o adama... Kargadan bile esirgemediğini, ona niye vermedin?
Hikmetinden sual olunmaz ama, ne bileyim aklıma geldi işte...
Bugün inanılmaz antifaşistim.
Ve kendimi inanılmaz iyi hissediyorum.
Herkese dozunda antifaşizm önerilir, ısrarla...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Hayırlısı

Kardeşimin yeri belli oldu.
Hayırlısıyla Tunceli'de askerliğini yapacak... Annem haberi duyunca çok üzüldü.
Hayırlısı olsun.
Herkes kaderini yaşar.
Eminim orada çok rahat bir askerlik yapacaktır.
Bu askerlik olayı çok ilginç...
Oraya giden garibanlara o kadar üzülüyorum ki?
Onları görünce de...
Doğrusu bazılarına ağız dolusu küfürler savurmaktan kendimi alamıyorum.
Şu ..hçeli'ye, şu ..ykala bakar mısın?
Binlerce gencin hayatına mal olan sorunun çözülme umudu doğdu, bunlar taş koyuyor.
Hükümet, bu terörü bitireceğiz. .KK da gelin, anlaşalım, bitsin bu oyun diyor.
Fakat...
O faşist .hpliler ile faşistin Allah'ı olan C.P'liler karşı çıkıyor?
.ahceli ve .ykal, PKK bitsin istemiyor.
Çünkü ellerinden ekmekleri alınacak...
Biri 80 yıldır Kürtlere zulüm uygulayarak la.i.k dikta rejimini ayakta tutuyor, diğeri de onu bahane edip Kürt düşmanlığı üzerinden bir milliyetçilik devşirmiş, ondan ekmek yiyor.
Mamaları ellerinden alınacak diye nasıl da höykürüp duruyorlar değil mi?
Bu kadar alçakça bir siyaset olabilir mi?
Bırakın o dağdaki akılsızlar insin, hangi cehenneme gideceklerse gitsinler. Neden bırakmıyorsunuz?
Bırakmazlar bunlar... Çünkü Vampir bunlar.
Dökülen kanla besleniyor her ikisi de...
Neyse...
şimdi sırası değil.
Kardeşim ve onunla birlikte gidecek tüm gariban çocukları Allah korusun! Amin!

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Değişim mi, gelişim mi?

Son birkaç yıldır arkadaşlarla biraraya geldiğimizde sohbetlerimiz hep aynı soru etrafında şekillenir.
Soru şu: Değiştik mi?
Uzun tartışmalar sonucunda yeni bir soru daha ortaya çıktı.
O da şu: Geliştik mi?
Hem değişim var, hem de gelişme...
Tabii ki bu tartışmalar sırasında herkes dönüp kendine ayna tuttu. Meğerse kendimize dair bilmediğimiz ne çok şey varmış öyle...
Ben lise ve üniversite yıllarında değişik cemaatlerin içinde yer almama rağmen şunu farkettim ki, hiçbir zaman cemaatçi olmamışım...
Her ortamda, girdiğim her cemaatte kendi farklılıklarımla ve ısrarımla birey olarak kalabilmişim.
Hala da öyleyimdir.
Neden peki?
Bunun iki nedeni var aslında:
-Karakter
-İnanç
Karakterim, mürid olmaya elverişli bir karakter değildir. Çünkü istikrarlı değilim. Bir hafta boyunca bir şeyi hep doğru yapabildiğim vaki değildir. Sıkılır, dağıtır, başkalaştırırım yapmakta olduğum şeyi...
Örneğin sohbet var değil mi?
Bir iki hafta gitsem, üçüncü hafta muhakkak asarım. Vaaz dinlemekten pek hoşlanan bir tip değilimdir.
İkincisi...
Din dışında, içine beşeri görüşün de katıldığı hiçbir inancı sonuna kadar kabullecek kadar bir imanım olmadı.
Ben ancak Allah'tan gelene karşı kayıtsız ve şartsız bir imanla bağlıyım. O nedenle ne Nurcu olabildim hiçbir zaman, ne Milli Görüşçü, ne de başka bir şey...
Geçen yıllar içerisinde muhafaza ettiğim tek şey, dine olan bağlılığım ve sarsılmaz inancımdır.
Üniversite yıllarında bazı radikal görüşlerimiz oldu. Dini, siyasi bir enstrüman olarak bütün hayatımıza tatbik etmeye çalışıyorduk. Eylem bazında pek başarılı olamasak da, düşünce bazında hayli radikal bir doz tutturmuştuk doğrusu...
Fakat üniversite bittikten sonra fikirlerimde çok ciddi değişmeler başladı.
Din, siyasal bir enstrüman olarak ne kadar tatbik edilebilir?
Ya da daha açık bir ifadeyle, siyasal islam, ne kadar islamdır?
Bu soru düşünsel iklimimize bir cemre gibi düşünce sorgulamalar başladı.
Yanıtı bulunan her soru, başka bir soruya yer açar.
Şimdi üzerinde düşündüğüm soru şu: Din'in hedefi bir devlet midir, yoksa birey ve toplum mu?
Yani açık bir ifadeyle: İslami bir devlet mi, daha müslüman bir toplum mu? Hangisi daha doğru bir hedeftir?
İslami camiadaki bu çözülmeyi, bu dejenerasyonu, bu yozlaşmayı görünce; özellikle de siyasal islamcılar arasındaki bu kaymayı görünce bakış açım çok değişti.
Önce birey, sonra toplum...
Devlet ancak 3. aşamadır.

Daha sonra devam ederim. Bu bir girizgahtı...

7 Ağustos 2009 Cuma

Yağmurun fısıldadıkları

Yağmur bana ne anlattı?
Aramızdaki muhabbet çok uzun sürdü. O tek kelimeyle, dakikalarca anlattı. Anlattı, anlattı, taa ki tükeninceye kadar...
Sözü bitince de, "ARamızda kalsın ama... Yarın yine devam ederiz" dedi ve güneşe yer verip, gitti.
Kayboldu.
İstanbul semalarında ondan geriye birkaç beyaz gölge kaldı.
Onun gölgesi...
Yüreğime, şuana kadar duyduğum en güzel şarkıyı fısıldadı yağmur... Hep yaptığı gibi, geldi, çoraklaşmış yüreğime çiçek gibi kelimeler ekerek gitti, o billur sesiyle...
Söyledikleriyle içimde cennet çiçekleri açtırdı. Gülüstan oldu yüreğim.
Ne anlattığına gelince de... Sır, aramızda kalsın dedi. Hem aramızda kalacak, hem de sonsuza dek yüreğimde!...

Yağmurun küçük elleri...

Eskiden beri var olan bir alışkanlıkla yazın asla üzerime birşey örtmem uyurken... Bu sabah bir serinlik hissettim.
Uyandığımda adam akıllı üşümüştüm doğrusu.
Ne olup bittiğini kavramaya çalışırken cama vuran pıt pıt seslerini duydum. Yağmur o küçücük elleriyle perceremi vuruyordu, beni uyandırmaktı niyeti...
Kimseye hissettirmeden, usulca ve kısık bir sesle: Tıp, tıp, tıp...
Onun o güzel, duru ve berrak dilinin tek bir kelimesi var, tıp, tıp... Her şeyi bir kelimeyle anlatmak mümkün mü?
Öyleymiş... Yağmur bu gece, sabaha doğru ne söylemek istediyse o tek kelimeyle söyledi bana ve İstanbul'a...
O söyledi, ben dinledim.
O kadar güzeldi ki...
Gökyüzü ağlarken yağmur konuşuyordu tıp tıp...
Gökyüzü ağlıyordu ya, ben de ağlamak istedim. Gözyaşlarımla bu seher ayinine ben de katılmak istedim.
Mutluluktan...
Bugün güne güzel başladım. Güzel geçecek inşallah...
Yarın da şölen var.
Gök yağdıracak yağmurunu, biz ıslanacağız!
O yağacak, ben mutlu olacağım.
Ne güzel!

6 Ağustos 2009 Perşembe

Kahve

Son günlerde kendim için çok güzel bir keyif buldum.
Saatler 17'yi geçtikten sonra gidip bir kahve alıyorum. Önce kokusu, sonra tadı... O kadar iyi geliyor ki!
Eskiden Türk kahvesi seviyordum. Fakat kötü yapılmış Türk kahveleri içe içe sevmemeye başladım.
Açun güzel yapıyor ama...
Ne bileyim, içtiğim kötü kahveler beni soğuttu.
Nescafe, özellikle de espressoyu severim. Burada adını anmak istemediğim bir kahve zincirinin güzel ürünlerinden gidip alıyorum. Onları da bitirmek güç oluyor.
Büyük boy aldığım için...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

...

Gece yarısına kadar işteyim. Gömüldüm iddianameye... Harıl harıl çalışıyorum. Bir çay olsa, şöyle ince belli bardakta... Bir de puro! Ne güzel olurdu vallahi!

Beraat

Allah'ım sen herşeyi biliyorsun.
Günahkarım.
Sana layık kul olamadım.
Beni affet, günahlarımı bağışla... Bana ve tüm aileme dünya ve ahiret saadeti ver. Tüm müslümanları sonsuz rahmetinle kuşat! Amin!

Bu gecenin idrakine varan herkese: Geceniz mübarek olsun.

Hayırlısı

Açun yine yollarda... Çok yoruluyor. Rabbim hayırlısını nasip etsin. Amin!

4 Ağustos 2009 Salı

Çevre

Biraz çevremden haberler vereyim.
Uzun süre benim çalıştığım sektörde çalışan bir arkadaşım 10 yılın sonunda devlet memuru olmaya karar verdi.
Girdiği kpss sınavı sonucunda geçtiğimiz günlerde yapılan atamalarla nihayet memur oldu.
Tayini de Gümüşhane'ye çıktı.
Orada çok mutlu olacağına eminim. Onun için en hayırlısı bu gibi görünüyor.
Bir diğeri...
Biz mezun olduktan sonra, "Ben bu işi değil, ticaret yapacağım" diyen bir arkadaşım dediği gibi yaptı.
Kısa süre içerisinde büyüttü işleri, iyi bir servet yaptı. Şimdi müteahhitlik yapacağını söylüyor.
Aynı işi yaptığımız bir arkadaşa gelince de...
Devletin ...jansında çalışırken, Almanya'daki kuzenine evlilik teklifi yapmak için kurumundan izin istemişti, bizim Romeo... Henüz kadrosu yeni onaylanmıştı.
Çalıştığı iş yeri izin vermedi, kendisi gidip Alman Konsolosu'yla özel görüşüp, meramını anlatmış ve özel vize alarak (Ki mümkün değildi) Almanya'ya gitmişti. Burada yüzük aldı, gitti.
Oraya gidip kuzeniyle görüştü, fakat kuzeni ona kuzeni gibi davranınca, utanıp teklif edemeden geri geldi.
Elbette işini kaybetti.
İşini kaybedince de Fransa'ya gitti, orada ağabeyleriyle birlikte bir süre çalıştı, ancak orada mutlu olamayınca Türkiye'ye döndü ve ticarete atıldı.
Şimdi onun da durumu oldukça iyi... Evli ve bir oğlu var.
Çok sevdiğim bir başka arkadaşım.
Bir anda Allah yürü ya kulum deyince, gerçekten yürüdü gitti.
Fakat bu ona pek de iyi gelmedi.
Önce son model arabasını bir arkadaşına vermişti, arkadaşı kaza geçirdi, arabası hurdaya çıkarıldı. Arkadaşı çok şükür sağolarak kurtuldu.
Sonra kendisi okuldan çıkıp eve gidince bir motosikletin çarpması sonucu kötü bir trafik kazası geçirdi. Uzun süredir yatıyor.
Çok yakın çevremden şimdilik bu kadar!
Kayıt düşeyim istedim.

Tehlike

Çanlar kimin için çalıyor?
Galiba herkes ve heppimiz için...
Çan çan çannnnn!

Arkadaş

Geçtiğimiz günlerde Bacon'ın çok sevdiğim bir sözünü yazmıştım, dostlukla ilgili...
Dün uzun süredir ihmal ettiğim çok değerli bir dostuma gittim.
Home-ofis olarak kullandığı işyerinde, ben gitmeden bize güzel bir sofra hazırlamak için ön hazırlıklara başlamıştı.
Hamur tatlılalarını çok sevdiği için Sütiş'ten bir paket yaptırıp gittim.
K. bir taraftan laflarken bir taraftan da yemekleri hazırladı. Aslında yaptığı yemek de tonbalıklı, enfes bir salataydı.
Yemeği yedikten sonra nişanlısının çektiği filmi izledik. Gerçekten de harika olmuştu.
Birkaç festivale katılmışlar, inşallah Avrupa'dan güzel bir ödülle döner de emeklerinin biraz da olsa karşılığını alırlar.
K.'nın filminin son rötuşları henüz yapılmamıştı. O nedenle izlemedim.
Dün o kadar çok şey konuştuk ki...
Laf bir ara askerlik anılarına geldi. O konuya bir girdik, bir daha çıkamadık vallahi...
Bir ara farkettim ki tam bir saattir sadece bu konu üzerinde konuşuyoruz. Hemen sözü aldım, ve konuyu değiştirdim.
Home-ofis'i İstiklal'de...
Dışarıda gürül gürül akan bir dünya, biz de o dünyayı tepeden izliyoruz. O kadar güzeldi ki...
Çayımızı da içtikten sonra, genel bir fikir/ideoloji münazarası yaptık ve kendimizi dışarı attık. İstiklalde bir tur attıktan sonra da eve döndüm.
Güzeldi, keyifliydi, süperdi.
Bu arada yorgunluğum hala devam ediyor. Bel ağrım biraz hafifledi.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Şablon

Eskiden siyahı çok severdim.
Beni ifade eden yegane renk siyahtı. Ama şimdi siyah içimi bunaltıyor artık... Açun'a şablonumu değiştirmesi ricasında bulundum. Ve dedim ki, kesinlikle siyah olmasın.
Ortaya böyle bir şablon çıktı.
Doğrusu çok beğendim. Umarım okurlarım da beğenir!

Amele

Ailem beni hiçbir şekilde çalıştırmadı.
Aslında iyi mi yaptılar, kötü mü; buna eskiden verilecek cevabım farklıydı, şimdi ise farklı...
Keşke biz de tüm akranlarımız gibi her işe koşsak, biraz çalışmış olsaydık. Öyle olsaydı, hayat şimdi bizim için çok daha kolay olurdu.
Her işimizi gören birileri olduğu için bir çivi bile çakmamışız. O nedenle evde şimdi kendim bir şeyler yapınca inanılmaz duygular yaşıyorum.
Daha önce elektrik lambası değiştirmek için bile dışıradan elektrikçi çağırıyordum. Sonra bazı işleri Açun'un yaptığını görünce doğrusu utandım kendimden... Ve gidip kendime çok iyi bir alet çantası aldım.
O çantayı alır almaz hafif akıtan bir musluğun contasını değiştirmiştim, o kadar mutlu olmuştum ki...
Halbuki aynı contayı daha önce değiştirmek için iki kez su tesisatçısı çağırtmış ve her defasında da adama tam tarife üzerinden para vermiştim.
O contayı kendim yapınca, kendime ne kadar kızdığımı anlatamam. Aynı şeyi avize duyunu kendim değiştirince de yaşamıştım.
İşte dün...
Dün hepi topu yaptığım şey neydi biliyor musunuz?
Banyonun kapısını (iç tarafı sadece) boyamak... Buhardan ve nemden dolayı boyası biraz kabarmıştı, ben de boyamak istedim.
Sonuç?
Kapıyı boyadım, havalandırma penceresini unuttum.
Başkasının en fazla 1 saatte yapacağı o boyama işi, benim yarım günümü aldı. Belim fena halde ağırıyor.
Herhalde kendime gelmem bir haftamı alacak...
Açun bugün banyoyu temizleyecek. Birazcık toparlanırsam bir iki gün içerisinde yarım metre kare bile tutmayan o küçük pencerenin çerçevesini de inşallah boyayacağım.
Dün bu işleri yaparken Açun'la amelelik, işlerin zorluğu bahsine girdik. Ona dedim ki, herhalde ben asla amelelik yapamazdım. Allah dağına göre kar veriyor. Benim de o tür işleri yapamayacağımı bildiği içindir belki de, beni sadece beyin gücüyle yapılan bir işe memur kıldı.
Rabbime şükürler olsun!
Öyle işte...
Son bir not: Dünden beri nerde bir kapı, pencere, duvar falan görsem boyasına dikkat kesiliyorum. Tabiatın tüm boyacılarına saygı duyuyorum şimdi... Ne mübarek adamlarmış onlar! Allah onlardan razı olsun!

Dün

Dün banyoda biraz tadilat yaptım. Bilenin yarım saatte halledeceği bir işti. Benim yarım günümü aldı.
İş bittikten sonra Açun'la dışarı çıkıp Eminönü'ye gittik. Orada Galataköprüsü'nün altındaki güzel bir balıkçıda balık yedik.
Sonrasında döndük, geze geze eve geldik. Gelirken de enfes lokumlardan almak için Açun'la Hafız Mustafa'ya uğradık. Burası 1864 yılından beri hizmet veriyor. Ürünleri de süper, müthiş...
Buraya ilk gidişimi bile hatırlıyorum.
Eski sahipleri yok artık. 2.5 yıl önce eski sahipleri burayı devretmiş.
Evet...
Geze geze eve gittik.
Babıali yokuşundan çıkarken Bağlam Amca'yı gördüm, gözümü kaçırdım.
Çok güzel bir yere Mado açılmış... Sosyal Yayınları'na çok yakın bir yerde.
Açun'la en kısa süre içerisinde gideceğiz.
Dün güzeldi.
Ama vallahi dayak yemiş gibiyim. Her yerim ağırıyor. Hele belim var ya...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Ahhh!

İzlenmek

Bazen buraya geldiğimde bir bakıyorum benden başka biri daha var.
Bazen biliyorum ki o kişi Açun'dur. Ama başka birileri de var elbette...
Onlar kim acaba?
Blogumda öyle kayda değer şeyler yok.
Sıradan şeyleri sıradan ve basit bir dille anlatıyorum. Yazı üslubumun güzel olduğu da, keyif verdiği de söylenemez...
O halde neden?
Başkaları, bu blogda ne buluyor da takip ediyor?
Kendime hep bu soruyu sordum ve doğrusu yanıtını bulamadım.
Zaman zaman, "Bari geliyorlar, adam akıllı bir şeyler okusunlar" diyerek bildiğim az çok şeyden biraz biraz yazıyorum buraya aklım yettiğince...
Ama bunlar biliyorum ki doyurmuyor.
Ben şahsen bana keyif vermeyen bir blogu takip etmiyorum. Mesela hiçbir şey anlatmıyordur ama espiritüeldir, kıvrak kalemi vardır, ya da ne bileyim ilginç bir yaşam öyküsü var; ancak o halde takip ediyorum. Zaten bunlar da bir elip parmağını geçmez...
Buna ek olarak merak ettiğim bir şey daha var. Kendi bloguma ben günde en az 20 kez giriyorum. Diyelim Açun da 4-5 kez giriyor.
Fakat gün sonunda bazen bakıyorum, hitim günlük 40'ı aşmış... Demek ki bu blogu takip edenler var.
Merak ettiğim ayrıca bir şey daha var. O da şu: Özellikle bayanların yazdığı bazı bloglara bakıyorum, 3 nokta yazıyorlar yine yorum geliyor.
Kaç yıldır yazıyorum hepi topu 6 yorum ya gelmiştir ya da gelmemiş... Madem takip ediyorsun, niye yorum yazmıyorsun değil mi?
Takip ettiğine göre yazdıklarımla ilgileniyorsun. Madem bu kadar ilgilisin niye bir katkı vermiyorsun, neden bir yorum yazmıyorsun ey okur?
Bunu bilmek istiyorum.
Evet...
Bazen buraya geldiğimde bir bakıyorum burada 2 kişi var. Sen yazıyorsun, biri seni izliyor. İzlenmek duygusu aslında irkilticidir. Ama sen kendi mahremiyetini açmışsan o zaman bu değişiyor.
Bu da işin bir başka yönü...
Ya da mesela şöyle düşünüyorum. Buraya gelip 2 kişiyi gördüğümde, o okurun şimdi nerede olduğunu ve ne yapmakta olduğunu, duygularını merak ediyorum.
Onun benim yazdıklarımı izlediği gibi, benim de onu aynen BBGEvi'ndeki gibi izleme şansım olsaydı, diyorum.
Merak işte...

31 Temmuz 2009 Cuma

Kapalı

Neyse...
Yazdım uçtu!

Bir şarkı...

30 Temmuz 2009 Perşembe

Yıldızlar altında...

Bildiğiniz gibi birkaç gün önce yıllık izinden döndük... Tatilimin nasıl geçtiğini yazmıştım genel anlamda...
Ama hepsi o kadar değildi elbette...
Asla unutamayacağım detaylar da vardı.
Onlardan biri...
Gece herkes uyuyunca biz Açun'la bahçeye çıkıp gökyüzünü izliyorduk. Hemen hemen her gece bunu yaptık. Tarifsiz bir mutluluktu.
Güzel sohbetler eşliğinde yıldızlara bakıyor, kendimize en yakın ve parlak olanlarıyla ilgili yorumlar yapıyorduk.
Çoban yıldızı o kadar parlaktı ki...
Açun, "Ne vakit yıldızlara baksam hüzünlenirim" demişti. Neden acaba? Bu soruya net bir yanıtı yoktu.
Ben ise yıldızlara bakınca çocukluğumu, o mutlu günleri hatırlarım. Ve mutlu olurum. Elimde beni mutlu edecek hiçbir şey yoksa bile çocukluğum var. Bu bana yeter çoğunlukla...
Gökyözü ayrı bir alem. Gözlerimi oraya doğrulttuğumda o karanlık ve o karanlığı yırtan o ışıkların ardından bir nur görür gibiyim. Çocukken hep, "Allah işte oradadır, karanlığın ve ışıkların ardında..." derdim. Karanlıktan da ötede olduğu için göremezdik ama vardı.
O'nun her yerde olduğunu, her an hazır ve nazır olduğunu kavradığımda ise o karanlığın ve ışığın ardını hiç bırakmadım. O her yerde ve orada...
O keyifli gece saatlerinin en keyifli yanlarından biri de bol bol içtiğim purolardı. Güzel geçen bir günü, gecenin en son saatinde, yıldızlar altında güzel bir puronun keyfiyle bitirmek galiba keyiflerin en güzelidir.
Bu güzelliği her gece yaşadım.
Açun bu keyfime itiraz etmedi. O nedenle bir teşekkür borçluyum. Güzeldi, keyifliydi, yıldızlar, gökyüzü, karanlık, ağustos böceklerinin ve gece kuşlarının sesi ve elbette artık kullanılmayan kilerin damından gelen kıpırtılar...
Ve gece açan çiçekler elbette...
Ve ıhlamurlar!
Ihlamurlar altında gece keyfi tatilin en güzel anlarından biriydi.

Dost!

Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren birer yamyamdır / F. Bacon

...

Oturuyorum.
Son iki gündür çok yoğun bir iş akışı var. Bir rüya gördüm, onu bile yazamadım iyi mi...
Sanırım merak edenler var.
Anlatayım. Bütünüyle kendimle ilgili bir rüyaydı. Köyde, ağabeyimle birlikte bir hazine bulmuştuk. Ama o kadar sevinmiştik ki...
Uyandığımda hazine bulmamızdan daha çok, o mutluluk beni mutlu etmişti.
Durum bundan ibarettir.
Evet...
Şu blog olayı var ya gerçekten inanılmaz bir şey... Herkes birşeyler yazıyor, ama kim kimdir, bilmiyorsun.
Misal Açun... Takip ettiği bloglar o kadar çok ki... Toplasan listesine aldığı bloggerlar arasında şahsen tanıdığı en fazla 2-3 kişidir.
Ama listesi dolu dolu...
Bu blog dünyası böyle birşeydir işte, kimin kim olduğundan çok, kimin hangi öyküye sahip olduğu ve kendisine dair ne anlattığıdır önemli olan...
Benim takip ettiğim bloglara baktığımda merak ettiğim şey gerçekten de kişisel serüvenleridir.
Hayatı dışardan izlemeyi seviyoruz. Bir filmi, bir diziyi, bir romanı sevdiğimiz gibi...
Ama ilginç değil mi?
Bazı bloglar var, kendimden çok şey buluyorum onlarda... Bazıları sanki benim ardaşımmış ya da bir tanıdığımmış gibi gelir bana... Birgün olsun, onlara, "Yahu bu sen misin?" diye sormak aklımın ucundan bile geçmedi. Niye peki?
Çünkü büyünün bozulmasını istemiyorum.
Blogun belki de en güzel tarafı, bu gizemin kendisidir. Ortada bir hayat var ama, o hayat kime ait bilmemek, belki de güzel olanı bu...
Bazen düşünüyorum da... Hani sevmediğiniz insanlar vardır, ya bloglarını ve serüvenlerini, yazdıklarını, hayatlarını vs. sevdiklerimden biri, gerçekte hiç sevmediklerimden biriyse?
Sahi nasıl olur bilmiyorum.
Misal Açun ya da ben... Büyük bir keyifle izlediğimiz bir blogun aslında, gerçek hayatta pek işimizin olmayacağı birine ait olduğunu öğrensek yine takip eder miyiz?
Ya da bunu öğrendiğimizde yaşayacağımız şey nedir, hayal kırıklığı mı, kızgınlık mı, başka türlü bir şey mi?
Bilmiyorum.
Blog tutmak, yazmak güzeldir nihayetinde...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Aman amannn!

Rüya

Bu gece çok güzel bir rüya gördüm. O kadar güzeldi ki...

28 Temmuz 2009 Salı

Yeni şeyler

Uzun süredir hayatımız hep aynı modda ilerliyor.
Peki hep öyle mi olacak?
Değil elbette...
Bu günlerde yeni bir heyecan bizi bekliyor.
Az kaldı, çok çok az... O heyecan çerçevesinde bazen hayaller kuruyorum. Gidiyor ardı sıra...
Daha bugün sabah erkenden uyandığımda, kirpiklerimin ucunda o hayalden tatlı kırıntılar vardı.
Aldım onları, yüreğime bastım, sevdim sevdim sevdim!
Dün uyurken kurduğum hayalden geriye kalanlardı bu kırıntılar... Hayal etmek olmasa, herhalde hayat çekilmez olurdu değil mi?
Bir zamanlar bir mektup yazmıştım. Geçtiğimiz günlerde bilgisayarımdaki özel dosyaları karıştırırken o mektubu buldum.
Bundan 6 yıl önce yazılmış...
Şimdiki ben ile 6 yıl önceki ben'i karşılaştırdım. İnsan gerçekten de büyüyor. Büyüyor ama içindeki o çocuk var ya, o hep öyle kalıyor. Siz ne kadar büyürseniz büyüyün, o kendi dünyasında, kendi durağan zamanlarını yaşıyor. Ve olabilecek en güzel durakta sizi bekliyor.
Bu türden mektuplar daha önce hiç yazdım mı? Hayır, sanmıyorum. Çünkü hiç böylesine bir hayalin içine sokmadım kendimi...
Galiba ürktüm.
Ahmet Kaya'nın söylediği bir şarkıdaki gibidir herhalde, öyle birşey olmak... O yüzdendir, garip olduğu içindir belki de her türlü hayalin içine gözüm kapalı girdiğim halde, o sözkonusu olduğunda hep uzak durdum.
Şimdi önümüzde öyle bir heyacan var.
Allah'ım, ey Allah'ım, sen hayırlı olan neyse onu nasip et! Sevindiren sensin, sevdir, sevindir bizi...
Buna öyle muhtacız ki!

Güzel söz!

İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için./ Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için./ Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için./ Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için./ Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için./ Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.

W.SHAKESPEARE

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kat sayı

Bu arada biz tatildeyken kat sayı problemi nihayet çözüldü. Gelip okula kayıt yaptırdıktan bir yıl sonra fakülte değiştirmeye karar vermiştim. Ama tam o sırada bu katsayı problemi çıktı, bir İHL'li olarak maaselef sınava giremedim. Sınava girip okuduğum okulun Hukuk Fak.'ne girmek istiyordum.
Hukuk ailemin okumamı istediği bölümdü, kendi seçtiğim fakülte ise benim istediğimdi...
İlk yıl hayal kırıklığına uğradım. İki yıl sonra puanların kesilmeden girebiliyordun. Ben de hemen ertesi yıl değil, bir yıl sonrasını beklemeye karar verdim.
O nedenle doğrusu hiç derse girmedim ilk iki yıl... (Son iki yıl da, nasılsa ilk iki yıl girmedim, bundan sonra girsem ne olacak ki deyip girmemiştim. Nasıl ama?) Tam elime kitapları alıp hazırlanacaktım ki, kat sayı problemi çıktı.
Ailemin istediği bölümü okuyamadım.
Her şeyde bir hayr vardır. Biz bilmesek bile...
Bizden geçti. Çok ciddi bir katsayı mağduru olarak, benimle aynı kaderi paylaşan genç arkadaşlarım için sevindim.
Rabbim onlara hayır kapılarını açsın, inşallah!

Göz ağrısı!

İki gündür sağ gözüm fena halde... Bir ağrı var, tam tespit edemedim. Bir ara yine böyle olmuştu.
En iyi göz doktorlarına kadar gittim, hiçbir şey tespit edemediler. En sonunda gözümün bir şeye allerji duyduğu söylendi, ama onu tespit edecek teknoloji henüz yokmuş...
Ne yapacağım bilmiyorum. Gözüm fena halde...
Köydeyken çiçeklerle çok haşır neşir olduk. Acaba ondan mıdır?
Hayır toz falandan değil bu ağrı... Sağ üst göz kapakçığımın kaşla birleştiği noktada bir damarda, ince ve yogun bir ağrı hissediyorum.
Kötü...
Bugün ağrı biraz daha şiddetlendi. Biliyorum en sonunda dayanamayıp doktora gideceğim, bir sürü testten geçtikten sonra yine aynı şey söylenecek... Allerjik durum!
Hayırlısı olsun bakalım! Hastalık ve her şey canlılar içindir! Bir canımız var ya hala, buna da şükür!
Gerçi bu allerjik semptomlar kalıcı hasar bırakmıyor. Yani allerjik tepki duyduğu şeylerden uzaklaşılırsa geçer, diyorlar doktorlar.
Korkulacak bir şey yok tamam mı, eyy ben!?!
Tamam!

Nerede kalmıştık?

Öncelikle şunu belirtmeliyim, harika bir tatil geçirdik. Açun'un köyü, evleri, bahçeleri ve ailesi süper... Çok dinlendim. Az düşündüm, çok beynimi diri tutmaya özen gösterdim.

Yenilenmiş olarak geri döndük...
Giderken içimde cok kötücül, iç karartıcı düşünce kırıntıları vardı. Ne yapsam beynimden atamıyordum. Onları vucüdümdan atmak için birkaç saat yetti. Deyim yerindeyse beyin detoksu yaptım.
Beynimi ve kalbimi temizleyip geldim. Çok şükür...
Geldik! Hoş gittik, hoş bulduk, hoş geldik!

Şuan ne yapıyorum. Tam şu dakikada elimde Denıs Bertholet'in Sartre isimli müthiş kitabı var. O devasa kitabı inceleyip duruyorum. Az sonra da okumaya başlayacağım.

Mutluyum!

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Gidiyoruz!

Gidiyoruz.
İçimde tanımsız, tarifsiz duygular var. Allah'ım sen olacak her şeyi hayra çevir.
Dinleneceğiz.
Bize dua edin. Kim burayı okuyorsa, bize hayır duası etsin!
Şimdiden Miraç Kandilinizi kutlar, hepinize dünya ve ahiret saadeti dilerim.
Amin!

17 Temmuz 2009 Cuma

Çay ve şöyle dokunup giden bir sızı...


Bugün çok yoruldum.
Bir çay olsa da içsem, şöyle ince belli bardakta... Ne güzel olurdu.
Şuan Yasmin Levy'i dinliyorum.
Ne dediğinden çok, nasıl söylediği önemlidir. Müzikte her zaman sesi ve melodiyi önemsemişimdir.
Yasmin, yüreğimde bir yerlere dokunarak, şöyle ince bir sızı bırakarak ardından geçip gidiyor.
Acının hani tarifsiz zevk verdiği bir merhalesi vardır ya, bu muzik çalarken hissettiğim şey tam da öyledir. Hem acıyor kalbim, hem zevk veriyor.
Yorgunum.
Yılların yorgunluğu var üzerimde... Şimdi ince belli bardakça bir çay olsa, şimdisi için yeterdi.
Gerisine sonra bakardık!...

Şiir

Dün akşam TRT2'de İ.Sadri'nin programına biraz takıldım. Adam güzel şiir okuyor. Onu izlerken birçok şey gözlerimin önünden geçti.
Herkesin kendi kişisel tarihinde şiire ilgi duyduğu, şairlik denemeleri yaptığı bir dönem vardır.
Muhakkak yani...
Benim de öyle bir dönemim oldu. Üniversite yıllarında ve sonrasında... Şiir gerçekten de ilhamla ilgili bir şeydir.
İstediğiniz zaman yazamazsınız. Ne yazacağınızı, nasıl yazacağınızı bütünüyle o dizeleri kalbinize nakşeden ya da kulağınıza fısıldayan ilham perisi belirler. O gelir söyler, siz de yazarsınız.
Dün Yavuz Bülent Bakiler'e ait o şiiri okuyunca İ.S., bu dizeleri Bakiler'e yazdıran duyguyu ve ona ilham perisinin kapılarını açan o yaşanmışlığı merak ettim.
Ve tabii birçok şey daha...
Şiir güzeldir. Severim şiiri...

16 Temmuz 2009 Perşembe

Hiçbir şey almadan gitmek...

Müzik, sandal ve yalnızlık...

Serinlik

Havalar iki gündür süper gidiyor.
İnanılmaz bir serinlik, bir hoşluk var... Tabii ki bu böyle devam etmez, etmeyecektir.
Daha ne sıcaklar gelecek, ne sıcaklar...
Dün çok ilginç bir öykü dinledim. Ve şuna inandım, herkes şu hayat sahnesinde Allah'ın ona yazdığı yazgıyı oynuyor.
Özeti bu...
Kimimiz başka türlü, kimimiz bir başka... Herkes kendi rolünü oynayıp gidiyor. Tabi bu arada bazılarına iyi, çok iyi rollerin de düştüğü ayrı bir gerçek...
Dinlediğim öykünün kahramanı da bir tezgahtar kız. Çirkin mi, çirkin... Ama biri ona gönlünü kaptırmış. O şimdi milyar dolarların tek sahibesi...
İnanabiliyor musunuz?
Bunun ayrıntılarını önümüzdeki günlerde yazacağım. Şimdilik bu kadar yeter...
Bu arada dün yağmur yağdı ya, bazı yerlerde inanılmaz göçükler meydana gelmiş. Ne kötü bir şey...
Göç güzel, göçük kötü!
Bu arada bir anım aklıma geldi. Bizim köye yazın ilk aylarında leylekler gelirdi. O kadar çok gelirlerdi ki...
İlkokulda hoca leyleklerden bahsederken "bunlar göçmen kuşlar" demişti. Tabii göçmen nedir bilmediğim için, bunu bir tür, bir cins adı olarak algılamıştım herhalde...
Ne ilginç değil mi?
Göçmen kuş!
Leylek! Lak lak...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Düşünce yorgunu

Ne kadar zengin bir gündem var değil mi?
Başörtülü kızlarla kim evlenecek, tartışması çıktı o bitmeden Ayşe Arman'dan tuhaf ötesi bir teşhircilik atraksiyonu geldi. Geçenlerde üstünü açarak kendini teşhir etmişti, o kesmedi galiba, bu kez tersini yaparak, etini örterek aynı şeyi yaptı.
Henüz bu konular üzerine görüş bildirmeye vakit bulamazken Alperenler'den protesto geldi.
Şimdi nereden başlasam acaba?
Her zaman yaptığım gibi sıralamayı dikkate alarak gideyim.
Soru :Başörtülü kızlarla kim evlenecek?
Cevap :Elbette erkekler...

Başka soru var mı?
Yok...

Ayşe Arman olayı üzerine söylenecek her şeyi söyledim. Yaptığı bir teşhirdir. Başörtülüleri anlama çabası değil, örtüye bürünerek kendi egosunu teşhir etme çabasıdır onunkisi... Dolayısıyla beni ilgilendirmez. Onun eti, Arman'ın etinden ve sütünden faydalananları ilgilendirir, beni değil...

Alperen konusuna gelince de...
Bir açıdan yaptıklarını doğru buluyorum. Çünkü o tertip edilen konserde, bir kafa tutma hadisesi vardı. Başbakan'ın çokça istismar edilen "Ananı da al git" ifadesine nazire olarak, "Şarabını da al, gel" türünden gizli bir meydan okumayla bazı duygular tahrik edildi.
Orada kutsal emanetler var. Ve 400 yılı aşkın bir süredir orada 24 saat Kur'an-ı Kerim okunuyor. Acaba, "Şarabını da al, gel" diyenlerin bilinçaltında, bu kutsallara karşı bir meydan okuma mı vardı, sorusu insanın aklına gelmiyor değil...
O çocuklar, o deli çocuklar orada konser yapılmasını değil, bu gizli meydan okumaya bir meydan okumak için gitmişlerdir.
Bu yanıyla doğru bir davranış olarak buluyorum bu protestoyu...
Burası müslümanlara meydan okunacak bir yer değildir. Okuyacak olanlar varsa gidip hangi cehennemde kaşınıyorlarsa orada yapsınlar, derim. Ama burada değil...
Bu protesto özünde belki aşırı, belki ambians olarak biraz sorunlu olmuştur ama yol açacağı muhtemel sonuçları önemlidir.
Bundan sonra kimse en azından bu tür yerlerde, "Şarabını al da, gel" demeyecek... Bu yönüyle iyi olmuştur.
Peki sonrasında yapılanlar!
Maalesef Alperenler'in bu çıkışları çok manipüle edildi. Madımak, yanmak falandan bahsedildi. Bu kadar abartıldı.
Sonunda gidilip özür dilendi, olay kapandı.
Burada da söylenecek çok şey var ama... Boşver!

Bugünlük bu kadar yeter!

Niye?

Çünkü yorgunum! Düşünce yorgunu...

14 Temmuz 2009 Salı

Sese bak!

Hüzün

Özellikle slayttaki fotolara dikkat! Çoğu fotoğraf benim çocukluğumdaki karelerle aynı...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Uçup gitti

Çok güzel bir yazı yazdım ama uçup gitti.
Özetle: Çantaya götürüp gönderdim. Bir daha denize hayran kaldım. Doya doya denizin maviliklerini ve istanbul slüetini izledim.
O kadar güzel geldi ki...
Gençleştiğimi hissettim sanki...

Çanta

Abimin Mısır'dan gönderdiği bir çanta var. Memlekettekilere hediyeler var içinde... Üç aydır bizde.
Sözde gönderecektim.
Üşengeçliğimden dolayı şimdiye kadar kaldı. Adamcağız Mısır'dan buraya gönderdi, biz buradan memlekete gönderemiyoruz.
Ne ilginçtir değil mi?
Aslında ilginç değil, üzücü... Ben neden böyleyim, neden bütün işlerimi erteliyorum, neden hep son dakika adımıyım ben, neden?
Dün Açun da bundan dert yandı.
İki aydır ayakkabı alacağım kendime... Yani ayakkabılarım yok değil, şuan dönüşümlü olarak giydiğim (Allah'a şükür)bir spor, iki de yazlık ayakkabım var. Ama ne bileyim, yeni bir şey almak beni mutlu ediyor.
Ama bir türlü olmadı.
Hep sonraya erteledim. Hayatım böyle...
Dünden beri "ertelediklerim üzerine" o kadar düşündüm ki... Hayatımın yüzde 80'ini, daha doğrusu yapmak istediklerimin yüzde 80'i hep ertelediklerimden ibaretmiş. Bunu anladım.
Anladım. Ve üzüldüm çok...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Sıcak!

Malum havalar çok sıcak...
Şu klimalar da olmasa sıcaklar çekilmez olurdu.
Açun bugün izinli... O nedenle onu yemeğe davet ettim. Çok güzel, keyifli bir yemek yedik... O şimdi ciciler bakıyor ben ise buradayım. Görüldüğü gibi...
Kaç gündür hiç iş yapmadım. Canım hiç istemedi. Kimse de benden iş istemeyince öylece kaldı. Canıma minnet...
Kitap okuma arzusu henüz kıvamını koruyor. Ama şu sıcaklar ciddi anlamda asitledi okuma isteğimi...
Akşam eve gittiğimde yemek, içmek falan derken vakit geçip gidiyor. Çok sıcak olduğu için Açunla mümkün olduğunca dışarı çıkıyoruz. En azından dışarıda deniz havası var, esintili serinlik...
Başka?
Valla başka bir havadis yok... Benim bıcırık yeğenler köydelermiş. Gülsüm'ün çocukları...
O küçücük kız 3 çocuk yaptı. Hala inanamıyorum.
Hep bana, "Abi sizde bir şey yok mu?" diye soruyor. Yok! Henüz yani...

Bu kadar!

Gidecek deniz yoksa...

8 Temmuz 2009 Çarşamba

...

Bir boşluk içindeyim.
Sallanıyorum bir boşlukta, bir o yana bir bu yana...

Şu mahcup ifadeye bakar mısınız?

7 Temmuz 2009 Salı

Okuma/k

Uzun uzuuuuuuuuun süredir kitap okumuyorum.
Okumam için benim ciddi bir depresyona girmem gerekiyor. Aksi takdirde hiçbir güç elime kitabı tutuşturamaz...
Şu sıralar içimde usulca uyanan bir arzu var. Bugün iç sesime kulak verince farkettim, yavaş yavaş yeniden felsefe okuyacak kıvama geliyorum.
Felsefeye bünye hangi ruh halinde gereksinim duyuyor bilmiyorum. Üniversite yıllarında bir ara ciddi ciddi kafayı bozmuştum.
Düşünce üzerine düşünmek fikri sanırım insanoğlunun bulduğu en eglenceli, en dolu uğraştır.
Düşünmek bir eylemi dönüştüğü zaman "an" anlam kazanır.
Kaçımız yaşadığımız anları bu denli anlamlı kılabilmişizdir.
Felsefe okuduğum yıllarda beynimin bir tarafında asılı duran bir fotoğraf vardı. Yüksek bir kayalığın üzerine oturmuş, ayaklarını uçuruma doğru sarkıtarak batan güneşin nehrin yüzeyine vuran ışıltılarını izleyen bir çocuk... Kendimi öyle hissediyordum.
Ben o çocuk oluyordum, uçurumun kenarına konup ışıltıları izliyordum.
Düşünmek tam da budur.
Uçurumun kenarına oturup, hakikati izlemek... Suyun yüzeyinde duran o yakamozlar/ışıltılar hakikatin kendisiydi.
Bir cümle üzerinde saatlerce düşündüğümü, daha doğrusu düşünceye daldığımı hatırlıyorum. O cümle beni alıp düşünce dünyasında öyle güzel, sürprizlerle dolu bir yolculuga çıkarıyordu ki...
Özlemişim.
Kendimden kaçmayı unutmuşum. Ne çok olmuş, kendi sığ dünyamdan kaçıp kelimelerin ve düşüncenin o parıltılı dünyasına uçmayalı...
Kütüphaneme ne zaman göz gezdirsem ellerim en üst rafa yerleştirdiğim felsefe kitaplarına uzanır. O kitapları, yarin saçlarını okşar gibi okşarım içgüdüsel bir hareketle...
O kitapların sayfaları, o sayfaların arasında saklı olan o muhteşem dünya benim cennetimdir.
Ne vakit gerçekten sıkılsam, sığlık bunaltsa kendimden kaçar sığınırım felsefenin o büyülü dünyasına...
İçimde bir arzu var. Felsefe okuma arzusu...
Dün Açun'la Sultahanmet'e gittik. Dönüşte Sosyal Yayınları'nı tepeden gören çok güzel bir yerde oturup çay içtik. Üniversite yıllarında sık sık gittiğim bir yerdi bu yayınevi... Girer, saatlerce felsefe kitaplarını inceler, edebiyatın o muhteşem dünyasına dalardım. Beni bu mutlu dünyadan çıkaran da genelde çok güzel bir şiirin, muhteşem bir dizesi olurdu.
Dün o yayınevine bakarken o günlerim, felsefeye çok yakın olduğum o güzel günlerim aklıma geldi.
Mutluyum şimdi. İçimde uyanan o arzu beni kendimden geçirecek kadar güçlü çünkü...

Bunlar da bonusu



İlgili aramalar: müzik - kimbilir-göksel -  göksel -  kimbilir -  kibariye -  yeliz -  nosttan