Dün akşam çok değerli bir arkadaşımın ajansındaydım. İki yıldır üzerinde çalıştıkları çok büyük bir proje ile ilgili fikrimi almak istemişti. Gittim, içeceklerimizi, yiyiceklerimizi hazırlamış...
Bütün elemanlarını da göndermişti. Şişli'nin merkezinde, güzel lüks bir binada, oldukça büyük ve o ferah ofiste ilk iki saat havadan sudan şeyler konuştuk. Eski anıları anlattık...
10 yıldır tanışırız, birbirimize olan saygımız hergeçen gün daha da arttı.
Sonra proje üzerinde fikirlerimi anlattım.
Şuana kadar sadece maliyet gideri olarak 150 bin Dolar nakit harcanmış... Ekstra maliyetler de eklendiğinde inanılmaz bir bütçe çıkıyor ortaya... Mühendis, analist, P-R uzmanı, yazılım uzmanı vs. çok geniş bir kadro 2 yıldır bu proje üzerinde çalışıyor.
Tamamlandığında Türkiye'de ve dünyada alanında bir ilk olacak...
Arkadaşım kurdukları sistemle ilgili sunum yaptıktan sonra proje üzerinde fikir cimnastiği yaptık.
Orada çok önemli, bütün sistemi bir anda akamete uğratacak bir detay farkettim. Hiç düşünememişler.
Söyleyince arkadaşım nasıl da rahatladı. Emin olun alnı terledi. O kadar rahat bir nefes aldı ki...
Basit ama çok önemli bir detaydı.
Neyse...
Bütün bunları konuştuktan sonra bir kaçamak yapıp haber sitelerine baktım. Saat 22:30'du.
Aman Allah'ım, Erdoğan Davos'ta katil Peres'e tüm dünyanın gözü önünde ders vermiş.
Hemen televizyonları açtık. O görüntüleri izleyince resmen gururdan gözlerim yaşardı.
Titredim heyecandan...
Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.
İslam dünyası sahipsiz değildir. Türkiye dün lider ülke, Erdoğan da dünya çapında bir lider oldu.
Bu gurur heppimize anamızın ak sütü kadar helaldir.
Buradan Erdoğan'ı en kalbi duygularımla selamlıyorum. Senin Allah'ına kurban olayım!
29 Ocak 2009 Perşembe
Gurur
Samanyolu
Bir ara Anadolu Medeniyetleri'ne ilgi duymuştum. Onlara dair ne varsa, elime ne geçse okuyordum.
En çok ilgimi çeken de Hitit olmuştu.
Hititleri aslında üniversite yıllarında, kampüsün önündeki korsan sahafçılardan alıp okuduğum Ramses serisinde tanımıştım biraz... Kadeş Antlaşması, bu seride bayağı bir güzel anlatılmıştı.
Fakat tüm olaylar Mısır perspektifinden aktarıldığı için de Hitit biraz yan karakter olarak, öyküde silik kalmıştı.
Belki de kendimi Anadolu topraklarının çocuğu olarak gördüğümdendir, o seride Ramses'in öyküsünden çok Hitit'lerin o özet öyküleri daha çok ilgimi çekmişti.
Sonra...
Hititlerle ilgili olarak yazılmış şeyler okudum. Hâlâ bile bir makale bulduğumda alıp okurum.
İlginç bir medeniyet... Özellikle "ahlak" konusuna getirdikleri açılım çok şaşırtıcıydı.
Doğrusu onlara özgü bazı şeyleri şuan bile bu topraklar üzerinde görmek mümkündür.
Hititleri iyi bir şekilde algılamak için biraz mezopotamya ve aşağısına doğru açılmak, oralardaki Sümer, Asur, Babil medeniyetlerini araştırmak gerekir.
Okudum!
Bütün o okuduklarımdan sonra şu iki şeyi öğrendim:
1-Biz dünün devamıyız!
Ve biz "bugün"den daha çok "dün"e aitiz.
2-Kan değil, topraktır bizi biçimlendiren şey... Biz, üzerinde yaşadığımız toprağın çocuklarıyız.
Vaktim olsaydı neden böyle düşündüğümü uzun uzun anlatacaktım ama vaktik yok maalesef...
Türkler Ortaasya'dayken çekik gözlü bir ırktı.
Şimdi Türkiye toprakları üzerinde çekik gözlü bir Türk var mıdır?
Buradaki Türkler şuan, Ortaasya'daki atalarından daha çok, buralarda bin yıllar önce yaşamış Hititliler'e, Sümerliler'e, Urartulular'a ve bu medeniyetlerin topraklarında yaşayan Kürtler, Ermeniler, Rumlar'a benziyorlar.
Var mı aralarında bir fark?
Yok...
O halde?
Seni bana benzeten bu topraklar, sen henüz ortaasyadayken benim atalarımın toprağıydı.
Seni bana benzeten bu topraklar üzerinde benim mazim daha eskidir.
Ben, Hazreti Nuh'un gemisini bağrımda taşıyorum. Eskiyim! İnsanlık tarihi kadar eskidir benim bu topraklar üzerinde mazim.
Sen nasıl benden daha üstün olabilirsin, söyler misin?
Ben diyorum ki, ikimiz de aynı toprağın çocuklarıyız, kardeşiz, eşitiz. Ama sen öyle değiliz diyorsun.
O halde ait olduğun yere git!
Biz burada, bu topraklarda yaşamaya devam edeceğiz kardeşlerimizle...
Irkçılık üzerine
Herkesin kendi öyküsü vardır. Ve o öyküyü şekillendiren çok temel bazı detaylar vardır.
İşte benim kendi kişisel öykümü belirleyen en temel etken de "ırkçılık"tır.
Üniversiteye geldiğimde kendimce bir yol çizmiştim. Ve başarılı bir şekilde de o yolda ilerliyordum.
İlk yol, her zaman sizin yolunuzdur. Ve onun planını siz yapmışsınızdır.
Bu şekilde ilerleyip giderken bir anda karşıma ırkçılık bariyerleri çıktı. İslam ana paydasında kalarak bunlar aşılabilir dedim ama...
Türkiye'deki asıl faşistlerin, asıl gizli faşistlerin kendine İslamcı diyen bazı gruplar olduğunu farkettiğimde ise artık iş işten geçmişti.
O bariyerleri aşamadım.
Ve "kendi yolumu" terketmek zorunda kaldım.
Önüme konulan tek bariyer bu muydu?
Hayır elbette...
Rüzgar bir kez sizi savurmaya görsün!
Kendi özel hayatımda aynı bariyerler yeniden karşıma çıktı. Fakat o sürece geldiğimizde artık benim de içimde bir nefret yeşermişti.
Bir kez gemileri yakmıştım ya...
Artık hiçkimseyi ve hiçbir şeyi affetmedim. Önüme bu bariyerleri koyan herkesle irtibatımı kestim. Ve hiçbir şekilde hiçkimseye yeni bir şans tanımadım.
Galiba hayatımda aldığım en önemli karar budur.
Ben bir ırkçı değilim.
Ama bana ırkımdan dolayı farklı davranıldığında da, horlanan o kimlik benim için kutsala dönüşür.
Bu aslında Allah'ın takdirine sahip çıkmaktır.
Benim ırkımı, dilimi, kültürümü inkar eden, bana bu nedenle ikinci sınıf muamelesi gösterenlere karşı zerre kadar bir iyi niyet beslemem sözkonusu değildir.
Bana bunu yapanları Allah şahittir insan yerine bile koymam...
Koymamışımdır da...
Bir dönem önüme ırkçı bariyerler koyan herkesle daha sonra hesaplaştım. Hepsiyle de çok acı bir şekilde hesaplaştım.
Hala hesaplaşamadıklarım yok mu?
Elbette var.
Fakat bunların çoğunu da insan yerine koymadığım için hesabımı görmemişimdir.
Yazının başında uğradığım ırkçı saldırılar nedeniyle "kendi yolumdan" ayrıldığımı yazmıştım ya...
Kendime seçtiğimiz bu yeni yolda o kadar mutluyum ki!
Artık çevremde faşist yok. Ve inşallah hiçbir zaman olmayacaktır da...
Lütfen faşistler, ırkçı milliyetçiler bu blogu okumasın.
Bir kez tesadüfen gelmişseniz, bir daha gelmeyin lütfen!
İstemiyorum!
28 Ocak 2009 Çarşamba
27 Ocak 2009 Salı
Irkçılık
Bu ülkede, bizi birileriyle yaşamak zorunda bırakan Allah'ın mutlaka bir bildiği vardır.
Keşke benim, yaşadığım yeri ve birlikte yaşayacağım insanları seçme şansım olsaydı. Eğer olsaydı, kesinlikle içinde zerre kadar ırkçı, milliyetçi duygular besleyen bir Türk'le aynı gökyüzünün altında yaşamak istemezdim.
Kesinlikle...
Bu topraklar üzerinde ilk ırkçı saldırıya uğradığım zaman kaç yaşındaydım acaba, hatırlamıyorum bile...
Bu saldırılar hayatım boyunca da devam etti. Biz sabrettik, mutlaka bu işte de vardır bir hayır diyerek kabullendik her şeyi...
Fakat dün, batıda bir kentte okuyan lise 1 öğrencisi yeğenimin uğradığı ırkçı saldırıyı haber alınca kesinlikle uyku uyuyamadım.
Aynı okulda, aynı sıraları paylaştığı 20 arkadaşı benim yeğenim dahil 4 arkadaşını ölesiye dövmüş.
Olay büyüyünce polis bütün öğrencileri gözaltına alıp Emniyet'e götürmüş. Okulun müdürü olacak aşşağılık herif de Emniyet Müdürlüğü'ne gitmiş. Sorup sorgulamadan, "Bunlar zaten böyledir, bunlar teröristtir" demiş. Suçladığı kişiler de benim yeğenim ve arkadaşları...
Daha hangi ırka mensup olduklarının bilincinde bile olmayan bu gençleri bir müdür nasıl böyle, bu kadar rahat itham altında bırakabilir ki?
Üstelik bu primat dönmesi müdür bir ilahiyatçı... Faşist bir ilahiyatçı.
Emniyet Müdürü bu densiz müdüre, "Hemen çık, defol buradan. Bu öğrenciler doğulu diye terörist mi yani? Ben de doğuluyum. Sen böyle olursan, senin yetiştireceğin çocuklar da böyle ipe sapa gelmez çocuklar olur. Bu çocuklara saldıran o 20 soytarının hiç suçu yok yani... Defol, gözüm görmesin seni" diyor.
Sonra olay Kaymakamlığa yansıyor. Kaymakam bey gelip, yeğenim ve arkadaşlarının hallerini görünce çılgına dönüyor.
Hemen onları alıp sağlık kontrollerinden geçirttikten sonra evlerine polis nezaretinde bıraktırıyor ve okul yönetimi hakkında soruşturma açtırıyor.
Yeğenim cesur, delikanlı, soylu bir çocuk olduğu için uğradığı bu faşist saldırılardan hiç bahsetmemişti. Meğerse okula gittiği ilk günden itibaren zaman zaman ırkçı tacizlere uğramış... Ona saldıran adilerin hangi kalitede olduklarını çok iyi bilirim.
Mafyatik, denyo, dangalak, kro, maganda tipler hepsi de...
O kadar sinirliyim ki! Yani kalkıp o kente gitmek ve o okulu o müdürün başına yıkmamak için kendimi zor tutuyorum.
Biz bu ülke topraklarında yaşarken, bu aşağılık faşistlerin ataları ortaasya bozkırlarında barbarlık yapıyorlardı.
Buraya geldiler, şimdi istiyorlar ki biz gidelim?
Nereye gidelim biz?
Alın ananızı siz gidin burdan...
Faşistleri aramızda istemiyoruz.
Lanet olsun içinde zerre kadar faşist duygular taşıyan tüm insanlara...
Yeğenime yapılanları duyunca hayatım boyunca yaşadığım tüm faşist saldırılar aklıma geldi.
Bana ırkçı saldırılarda bulunan tüm faşistlerden mahşer günü davacı olacağım. Madem siz, "Ben sizi birbirinizle tanışıp, anlaşın diye farklı farklı milletlerden yarattım" çağrısına uygun davranmadınız, madem siz, farklı oluşumuzu bir düşmanlık nedeni gibi gördünüz o halde elim yakanızda olacak.
İyisi mi burada bitireyim. Zira dilimde her cümle küfre dönüyor.
Yorgunluk
Açun'la dağılmış gibiyiz. İkimiz de öyle yorgunuz ki... Dökülüyoruz desem yeridir. Bir de Açun'un sırt ağrısı var. Allah kuzuma şifalar versin!
Zira onu zor günler bekliyor. Çünkü yatılı misafirler geliyor. Bari öncesinde iyileşse de...
Bıcır Elif geliyor. O küçücük elleriyle Açun halasına masaj yaparsa eminim Açun'un hiçbir şeyi kalmaz.
Ama önemli olan Açun'un o güne kadar iyileşmesi... Yoksa Elif'e nasıl mamalar yapsın ki, değil mi?
Bence...
Daha önce de anlatmıştım, Cem Karaca'yı severim. Hem de taa liseden beri... Sesi, söyleme tarzı alışılmışın dışında; ama ne bileyim, inanılmaz bir samimiyet var.
Beni de etkileyen galiba bu samimiyet oldu.
Sözleri Nazım Hikmet'e ait "Herkes Gibisin" isimli şarkısını seviyorum. Hem de çok...
Nazım'ın bu şiiri, ve yazılan ilk versiyonu çok hoşuma gidiyor.
Cem Karaca'nın bestelediği "Herkes Gibisin" başlıklı şiir 1920'de yazılmıştı. Nazım, buna benzer bir şiir de 1918'de yazmıştı. Onun da adı "Bence sen de şimdi herkes gibisin" di.
Önce bu iki şiiri okuyun, sonra da şarkıyı dinleyin.
HERKES GİBİ (Temmuz 1920)
Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.
Mâziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.
BENCE SEN DE ŞİMDİ HERKES GİBİSİN (1918)
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
26 Ocak 2009 Pazartesi
İstanbul'da bahar
İstanbul'un her hali güzel ama sanıyorum bu kente en çok yakışan mevsim de bahardır. Şimdi kış ortasında bahar yaşıyoruz.
Allah'a şükrediyorum!
Bir varmış bir yokmuş!
Hayatın özeti bu: Bir varmış bir yokmuş... İki gün önce Açun'un kuzeni vefat etti. Biri 12, diğeri 17 yaşında iki oğlu var.
Gittik, cenazesinde bulunduk. Dua ettik... Söylenecek söz yok.
Çok çok üzüldüm. Allah rahmet eylesin!
Allah o çocuklarını bağışlasın. Ve kederli ailesine de sabırlar ihsan etsin!
Amin!
23 Ocak 2009 Cuma
Taşınmak
İçimdeki bir odadan bir başka odaya taşınıyorum. Tutuyorum ellerimden usulca, yanıma da anılarımdan birkaç demet alıp gidiyorum.
Ve içimdeki pencerelerden birinin yanına kurulup izliyorum. Kalbimde ne çok mezar var böyle... Ne ölü gömmüşüm, ne çok!
Kimisinin mezar taşı bile yok... Muhtemelen bir dosttur bu, kırmıştır kalbimi ve ölmüştür.
Kimisi bir anıt mezar gibi dikilmiş içimde... Ne yana baksam görünüyor.
Kim bu?
Şu görünen koca mezar kime ait acaba? Eğilip bakıyorum, taşında isim yok... Demek ki gömmeden silmişim onu.
Kalbimdeki kabristan bir vefasızlar ülkesi!
Kalkıp gidiyorum.
Bir odadan başka bir odaya...
22 Ocak 2009 Perşembe
Kendini iyi hissetmek!
İnsanoğlu çok karmaşık bir psikolojik yapıya sahiptir. Bir iyisiniz, bir kötü... Bugün uzun süredir ilk kez kendimi iyi hissediyorum.
Gardrobumdan uzun süredir bu kadar özenle elbise seçmemiştim. Henüz lavaboda yüzümü yıkarken, aynaya baktığımda bugün iyi olduğuma dair izler gördüm.
Farkında değildim ilkin ama...
Aynadaki yüzümü görünce mutlu oldum. Yüzüme çarpan suyun bana hissettirdiği serinlik bir farklıydı.
İnsan iyi olunca her şey iyi oluyor.
Gidip gardrobtan en sevdiğim giysilerimi çıkardım. Açun'u usulca uyandırdım. Ütüledi.
Giyinip, parfümümü sıkıp geldim.
Taksim'de, meydandaki güvercinler hep oradaydı ama onları bugün farkettim sanki... Marmara'nın lacivert rengini, İstanbul'un hayranlık uyandıran slüetini, Süleymaniye'nin ihtişamını bir de...
Ya Galata Kulesi'ne ne demeli? Ona bakıp da Cenevizlileri, buradaki eski yaşamları hayal etmek ve zaman tünelinden geçip bugüne gelmek ne kadar da güzelmiş böyle?
Sabahın seherinde yüzüme vuran deniz kokulu rüzgar, yüzümü okşayan müşfik bir el gibiydi.
Kendini iyi hissedince insan, havayı değil mutluluğu soluduğunu düşünüyor sanki...
Bugün iyiyim!
Teşekkürler Allah'ım!
Merak işte
Geçtiğimiz günlerde bana yorum yazan Sayın "Adsız", yazısının bir yerinde fikirlerimin bir bölümüne katılmadığını söylemişti.
Ben de yazdığım yanıtta, hangi fikirlerime katılmadığını merak etmediğimi belirtmiştim ama...
Doğrusu sonra sonra içimde bir merak yeşerdi.
Hayatımda belki de ilk kez tanımadığım biri "fikirlerimden" bahsediyordu. Bazılarına katılmış olacak ki, katılmadığı bazı fikirlerimin olduğunu da belirtmişti.
Kim olduğunu, ne olduğunu, nereli olduğunu; kendisini "Adsız" addetmesine saygı duyarak sormayacağım. Doğrusu bunu da merak etmiyor değilim ama...
Saygı işte!
Fakat hangi fikirlerime katılmadığını doğrusu merak ediyorum. Eğer yazarsa belki de tartışma imkanımız olacak değil mi?
Fikirlerim değişmez değildir.
Değişmez olan tek şey benim için inancımdır. Onun dışındaki her şey değişebilir.
İnanç dışında her şey için, "Ya doğru bildiğim şeyler yalansa..." şeklinde ihtiyatlı bir tutumum vardır.
Öyle değil mi yani, ya doğru bildiğimiz şeyler aslında yalansa... Hayat bir tek, gerçeği arayış sürevenimiz devam ettikçe ve inancımıza bağlılığımız hergün artarak sürdükçe anlamlıdır.
Hayatıma bir anlam katmamda sizin de tuzunuz olsun istemez misiniz?
21 Ocak 2009 Çarşamba
Sabah ve hüzün!
Beni bilenler bilir, sert bir yüz ifadem varsa bile, özünde fazlasıyla duygusal biriyim.
Ve fazlasıyla melankolik...
Hüzünlenmek için çok özel şeyler olması gerekmiyor. Kirece boyanmış, ahşap tavanlı yalnız bir oda bile hüzünlenmem için yeterlidir.
Eski ve yalnız bir sokakta yürürken, camı kırık bir pencereden süzülen akordion sesi de...
Çocukluk günlerimi hatırlatan bir yazma, bir yemeni de hüzünlenmem için yeterlidir.
Yalnız bu sabah beni o kadar derin bir hüzne boğan şey neydi tam olarak bilmiyorum. Bana bu melankolik cümleleri kurduran şey neydi?
Yüreğimin hüzün tellerine dokunan hangi rüzgar beni böyle savurdu acaba?
Bilmiyorum.
Şimdi bu cümleleri okuyunca farkettim yaşadığım hüznü.
Sabah yazmışım, hiç farkında olmadan, çala kalem öylece...
Bir kez daha buraya alayım.
İşte o cümleler:
"Eski anılarda kendimi arıyorum çoğunlukla... Acaba o ortamlarda ben, biz çocuklar ne yapıyorduk diye her karenin arka fonunda kendimi arıyorum. Küçük parçalar halinde ulaşabildiğim kareler var.
Ben çoğunlukla babamın dizlerine dayanmış hayranlıkla anlatılanları izliyorum. Ve nadiren de görebildiğim kadarıyla yüzümde hep tatlı bir mutluluk var.
Bazı anlar bir ömre bedeldir.
Ben şimdi yanlış bir masaldayım. Büyümemeliydim, zaman ilerlememeliydi. Hep o çocukluk günlerimdeki gibi kalmalıydı her şey...
Yanlış bir öyküde, mahzun ve mutsuz bir figürüm.
Beni yeniden yazın mümkünse!"
Hüzün güzeldir! Hayat, yaşadığımız acılar ve tattığımız mutlulukların arasından süzdüğümüz hüzünlerle güzeldir aslında...
Acıdan ve mutluluktan süzebildiğimiz tek iyi şey hüzündür.
Seviyorum hüznü!
Düzeysizliğe isyan!
Geçtiğimiz günlerde entelektüel kaygıları olan bir arkadaşımla konuşurken yıllar önce yaptığımız bir tartışmayı yeniden gündeme getirdi.
Ben üniversitedeyken yaptığımız bir tartışmada, "Ben seçkinciyim. Ve avamı hiç sevmem" demişim.
Gerçekten de öyle bir yaklaşımım vardı. Hala da öyle düşünüyorum. Fakat sanırım bunu biraç açmakta fayda var.
Benim isyan ettiğim şey "köylülük"tür.
Köylülük, sosyolojik bir terimdir. Avam tavra tekabül eder. Görgüsüzlük, bilgisizlik demektir. Köylülükte bilgi ve görgü yoktur.
"Köylü olmak" ile "köylülük" arasında çok fark var. Yer ile gök arasındaki fark kadardır, bu iki terim arasındaki fark...
Köylü, bilgisiz olabilir ama hiçkimse onun görgüsüz olduğunu iddia edemez. Mütevazidir, saygılıdır, saygındır, asildir.
Bilgi de, görgüyü arttırmak amacını taşır. Bilginin böyle bir vasfı vardır.
Köylü, kendi yaşam deneyiminden kendisine yetecek kadar bilgi üretmiştir. Ama onun sonsuz bir görgüsü, tavır zenginliği vardır.
Ve köylünün en önemli özelliği de, bilgisiz olduğunun farkında olmasıdır. İşte onu asil kılan şey de budur. Bilmediğini bilmek de bir şeydir. O kendini bilmektir.
Köylülük ile köylü arasındaki fark budur.
Köylülük'ün, köy ile arasındaki bağlantı, onun Medine'nin (Medeni-şehir) bir karşıtı olduğunu ifade etmek içindir. (Bunu İslami terminolojiyi bilenler bilir)
Konunun başına dönersek eğer, ben görgüsü olmayan, bilgisi olmayan ve en önemlisi de bilmediğinin farkında olmayan, cahil olduğunun bilincinde olmayanlardan nefret ederim.
Bunlar benim için magandadan farksızdır.
Bu türden insanlarla birarada olduğum zaman bütün yaşam sevincimi yitiririm. Hakikaten hiç tahammül edemem onlara...
Bilgisizdir, krodur, ama bunun farkında değildir.
Popüler kültürün en kötü, en bağnaz taşıyıcısıdır. Yaptığı her şey düzeysizliği ile, "Ben burdayım" diye bağırır.
Üzerinde taşıdığı her şey, her tavır sırıtır.
Genel yaklaşımım budur.
O arkadaşla yaptığımız tartışmaya gelince de...
Ona fikirlerimin değişmediğini söyledim. Ama süreç içerisinde yaptığım okumalardan sonra en doğru tanımı buldum.
Eskiden seçkincilik dediğim şeye şimdi, "Asalet" diyorum dedim. Platon'un "erdem" dediği şeye ben "asalet" diyorum.
Ve asalet, asillik her insanın içinde bir potansiyel olarak vardır.
Bizim görüşümüze göre insan iki ayrı "öz"den oluşur: Ruh ve çamur... (Ali Şeriati'nin bu konudaki görüşleri şiddetle tavsiye edilir)
Çamur, en dip düzeye tekabül eder.
Ruh ise yüceliğe...
Allah kendi ruhundan çamurdan yaratılan o şeye üfledi ve bizim "insan" olarak varoluşumuz tamamlandı.
İyi, bilgili, görgülü olmak "aselet" kazandırır insana... Ve asil olarak insan, kendi özünde "ruh" olan boyutuna evrilmiş demektir. (Düz-evrim)
Bilgisiz, cahil ve görgüsüz olmak ise insanı "avam" yapar. Ve avam olarak insan, kendi özünde "çamur" olan boyutuna evrilmiş demektir. (Ters-evrim)
İnsanın çamur ya da ruh boyutuna evrilmesi bütünüyle kendisine kalmıştır. Dilerseniz, çalışırsanız, çabalarsanız asil bir tavra, asalete sahip olursunuz. Yoksa da diğerine...
Ruh dediğim de aslında felsefe diliyle, "Tanrısal öz"dür.
Çamur eksi boyutu, ruh (Tanrısal öz) artı boyutu temsil eder.
Ve bu iki boyut da sonsuzdur.
Biri esfele safilin, diğeri de eşrefi mahlukat boyutudur.
Platon nasıl erdemli olmayı yüceltmişse, ben de asil olmayı yüceltiyorum.
Buradaki "asalet" ve "asilliğin" neseple bir bağlantısı yoktur. Ve ırsi değildir.
Siz dilerseniz içinizdeki bu potansiyeli açığa çıkarırsınız. Ne kadar çalışırsanız o kadar başarılı olursunuz.
Bu heppimizde bir potansiyel olarak var. Asil olmak, asaletli olmak için kraliyet ailesine mensup olmak gerekmiyor.
Herkes içinde Allah'ın kendisine üflediği "öz"den bir parça taşır. Dilerseniz, benliğinizi bu öze doğru evirebilirsiniz.
Ak koyunun kara koyunu olmaz düsturu insana uyarlanamaz. Herkes bu potansiyele sahiptir.
Ve herkes "İslam fıtratı" üzerine doğmuştur, denilirken de, aslında bu kastedilmektedir.
Arkadaşımla bunu konuştuk. Benim aristokrasi yanlısı olduğumu düşünmüş. Ben açıklayınca, seçkinciliği, asaleti biraz açınca bana hak verdi.
Özetle: Düzeysizliğe isyan ediyorum. Kroluğa (kro magnon-gelişememiş insan) isyan ediyorum.
Ve sevmiyorum onları... Ne kadar aşağılık iş varsa bu sınıftan çıkıyor. Namussuzluk, şerefsizlik, adilik hep asaleti olmayan insan türünün yarattığı fenalıklardır.
İçindeki çamur boyuta kendi benliğini hapsetmiş birinin, "eşrefi mahlukata" yaraşır bir tavır geliştirmesi mümkün değildir.
Namussuz birine bakın, onun gözlerinde esfeli safilini görürsünüz.
Öyle...
Bu konu üzerinde daha sonra belki bir dizi yazarım, yine burada...
20 Ocak 2009 Salı
Yanlış bir öyküde mahzun bir figür!
Bu havayı başka türlü nasıl izah etmek gerekir bilmiyorum. Ama gerçekten de birkaç gündür bahardan kalma günleri yaşıyor gibiyiz...
Ne oluyor acaba?
Bu ülkenin doğusunda da kar var. Hayat şartları zor. Sıcaklık eksi 30'larda geziyor bazı yerlerde...
O kışları iyi bilirim. Dışardan bakıldığında zor ve sıkıntılı gibi görünür. Zordur, sıkıntılıdır ama güzeldir.
Evde yanan sobalar, divan dediğimiz ev gezmeleri, büyüklerin o enfes sohbetleri hep kışa özgüdür.
Sohbet hep av hikayleriyle başlar. Sonra o hikayenin içinde olup da, şuan artık olmayarlar anlatılır. Onlara dair güzel anılardan bahsedilir. Kışın her ev bir sinemadır aslında bizim orada...
O günleri, o kışları ve oraları çok özledim. Televizyonun çıktığına bazen sinir olurum ama... Ama Allah şahittir, sinir olduğumda çoğunlukla bizim oradaki bu eski geleneği, bu divan geleneğini öldürdüğü içindir.
Eski anılarda kendimi arıyorum çoğunlukla... Acaba o ortamlarda ben, biz çocuklar ne yapıyorduk diye her karenin arka fonunda kendimi arıyorum. Küçük parçalar halinde ulaşabildiğim kareler var.
Ben çoğunlukla babamın dizlerine dayanmış hayranlıkla anlatılanları izliyorum. Ve nadiren de görebildiğim kadarıyla yüzümde hep tatlı bir mutluluk var.
Bazı anlar bir ömre bedeldir.
Ben şimdi yanlış bir masaldayım. Büyümemeliydim, zaman ilerlememeliydi. Hep o çocukluk günlerimdeki gibi kalmalıydı her şey...
Yanlış bir öyküde, mahzun ve mutsuz bir figürüm.
Beni yeniden yazın mümkünse!
Deminden beri...
Demin mail kutumu açtığımda çok hüzünlü bir mesaj gördüm. Bizim okulun eski mezunlarından, grubumuzun ablası E.A.'dan gelen bir maildi. Mailde geçtiğimiz Eylül ayında bir trafik kazasında kaybettiği dünyaca ünlü fotoğrafçı eşi için yaptığı çok duygusal bir programdan bahsediyordu.
Program önümüzdeki Şubat ayında...
Eşi İranlı... Oradan İstanbul'a gelmiş, burada yaşıyordu. İran'a giderken yaşamını yitirdi.
E.A. bu yolculuğu "Ölüme gitmek" cümlesiyle özetlemiş... Ve yazıda başka vurucu şeyler de vardı. Resmen vuruldum.
Ve çok çok hüzünlendim.
Arkadaşları o ünlü fotoğrafçı için bir yazı kaleme almışlar. Onu okurken şunu farkettik ki o site aynı zamanda etnik müziklerin çalındığı enfes bir site... Feyruz, Farid Farjad ve İran'dan çok sayıda yerel sanatçıdan muhteşem şarkılar çalınıyor.
Tabii ki Feyruz dışında Arap müziğinin çok güzel örnekleri de var.
Meğer o fotoğrafçı ölmeden iki yıl önce 19 yaşındaki oğlunu kaybetmiş.
Ne hayatlar var!
Çok hüzünlendim.
Çok hem de...
Allah her iki merhuma merhamet etsin, rahmetiyle muamele etsin! Geride kalanlara da, başta E.A. olmak üzere, sabırlar versin!
Gerçekten zor!
Yorum
Yorum ayarlarıyla oynarken yorumlar silindi.
Nasıl ama?
Üzüldüm doğrusu... Gerçi kendi yorumumu her halükarda silecektim ama yapılan yorum kalacaktı.
Ama kısmet değilmiş demek ki...
Ey felek!
"Ey felek senin, kinin viranlıktandı
Keyfe göre idare, ancak sana layıktı.
Toprağın şu göğsünü yarıp bakın içine
İçinde bulunanlar, ne kıymetli varlıktı.."-Hayyam
Bahçeli
Bahçeli ne dedi biliyor musunuz?
Vallahi inanamadım ama söyledi. "Tuhaf elbiseler giyip, ellerinde Filistin bayrağını ve Filistin'in liderlerinin fotoğraflarını taşıyanlarının niyetinin ne olduğunu" soruyor.
Gazze'de bebekler öldürülmesin diye meydanlara çıkıp tepkilerini dile getirenlere karşı çıkıyor Bahçeli... Ve onların amacı nedir, neye hizmet ediyorlardır diye sorabiliyor!
Bu ne faşizmdir böyle ya... Ellerinde Türk bayrağı yerine, Filistin bayrağı taşımışlar diye, kalkıp o duyarlı insanlara laf edebiliyor.
Allah tüm faşistleri kahretsin!
Allah tüm faşistleri kahretsin!
19 Ocak 2009 Pazartesi
Dün
Evlendiğimden beri evdeyim desem yeridir. Zaten o nedenle evlenmek diyorlar ya, değil mi?
Yani askerliği saymasam emin olun hep evdeydim. Sadece birkaç kez bizim eski üniversite tayfasından göz doktoru, bilgisayar mühendisi ve finans uzmanı olan 3 arkadaşımla, bilgisayar müh. müzmin bekar olan arkadaşımızın evinde toplaşmalarımızı saymazsam, bir bekar evine misafir gittiğim vaki değildir.
Ki o müzmin bekar arkadaşımızın evinde toplanmamızın nedenini de geçenlerde göz doktorumuz A. (Eşi de göz doktoru) şöyle açıklamıştı: "Biz üçümüz evliyiz. Ev sahibi bekar. Buraya biz soluk almaya geliyoruz. Eşlerimiz de soluk alıyor bu sayede... Yoksa hep birlikte bir yaşam insanı boğar. Kendimizi rehabilite etmenin yolu budur arkadaşlar, bundan sonra her hafta takılacağız böyle... "
Yani olayın tefsirini A. yapınca bize de bir şey kalmadı. Gerçekten de keyifli geçiyor.
En çok da üniversite 1'de okurken Bayrampaşa'da bir yurtta birlikte kaldığımız süreçte sigara odasında yaptığımız felsefe tartışmalarını özlemişiz. Şimdi doktor A. ile yeniden o günleri yadedercesine, eskilerden konu devşiriyoruz. Meğer biz aradan geçen süreç içerisinde ne kadar da felsefeyle kafayı bozmuşuz.
Geçtiğimiz günlerdeki tartışma konumuz, mutlak mutluluk ve çile (Acı) konusuydu.
Mutlak mutluluk ve çile konusunu, Zenon (Özellikle de hedonist bağlamda) ve Epiküros özelinde tartıştık. Ve elbette İslam'ın bu konuya yaklaşımını, hayat, aşk ve hikmet parantezinde değerlendirdik.
Mutlak mutluluk var mı, yok mu?
Konu buydu.
Öne sürülen sav da şuydu: Mutlak mutluluk yoktur. Sadece huzur ve bereket vardır. Huzuru ve bereketi yakalayan faninin hissetiği o yoğun duygunun adına mutluluk verilmiştir.
Varılan sonuç da şu oldu: Mutlak mutluluk kul için ancak hakk'a tam teslimiyetle mümkündür. Mutlak mutluluk sadece haz ve sevinç duymakla sınırlı değildir, aynı zamanda çileyle de mümkündür.
Hakk'a ulaşmak yolunda her türlü cefaya katlanan ve tam teslimiyetle hayatını feda eden (Şehit olan) insanın, kendini feda ederken bir taraftan çok ağır bir acı hissedip, öte tarafından bu acıdan dolayı huzuru hissetmesi; mutlak mutluluk eşiğini bulmak demektir.
Kul olarak insanın hayatının amacı neyse, mutlak mutluluk o amaca ulaştığın noktada hissettiğin duygunun adıdır.
O halde, kendi amelleriyle Allah'ın rızasını kazanmak kabilse, mutlak mutluluk da mümkündür.
Böyle tartıştık uzun uzun...
Daha farklı konulara da girdik. Kadın erkek ilişkisi, evlilik, çocuk meselesi falan...
Neyse...
Benim asıl anlatmak istediğim şey bu değildi. Bu arkadaşlarla zaman zaman toplaşıyoruz işte...
Ben dün ilk defa, gerçek anlamda bir bekar evine konuk oldum. Bekar evlerinin o kokusu var ya hani, o koku o evnde vardı işte...
Üşüdüm.
Gazete sofrasında yemek yedim.
Karıncalı televizyonda program izledim. Ve en önemlisi de, attığımız kahkahalar nedeniyle o bekar arkadaşı binadan atılma riskine soktuk.
O kadar çok güldük ki...
Bekar evleri üzerine çok şey yazabilirim. Ama sırası değil...
İnsanın kendi olabildiği tek yerdir belkide... Arkadaşımız geçtiğimiz günlerde aynı iş yerinde çalıştığı bir kıza telefonla evlilik teklifi yapmış.
Dün söylediğinde çok tartıştım. Ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:
-Aradım, teklif ettim.
-İnanmıyorum. Peki o ne dedi?
-Valla, 'Ben seni hiç öyle düşünmedim' dedi.
-Haydi ya...
-Ama ben de ona dedim ki, bu son kararın olmasın, sen bir kaç gün düşün...
-...
-Sence nasıl?
-Ne nasıl?
-Nasıl yapmışım ama...
-Senin bu yaptığına ne denir biliyor musun?
-Ne?
-Öküzlük... Oğlum insan hiç telefonla evlilik teklifi yapar mı?
-? (Bana bön bön bakıyordu)
-Öyle bön bön bakma... Kız nasıl düşünüyor biliyor musun?
-Nasıl?
-Der ki, bu ne laçka bir adam mış ya... Açıp telefonla evlilik teklifi yapıyor.
-Ama iş yerinde hiç imkanımız olmadı ki?
-Arkadaşım arayıp bir randevu isteyecektin. Sonra da güzel bir mekanda, son derece şık bir masada oturur ona niyetini açıklardın. Yani şimdi sen telefonla arayıp, teklif ederken olumlu bir yanıt alabileceğini mi düşünüyordun?
-? (Hala bön bön bakıyor. Ve oldukça şaşkın... Tam süt dökmüş kedi gibi)
-Her işin bir yolu yordamı var. Seninle o kadar ev arkadaşlığı yaptık. Yani bizdenden mi hiç ilham almadın? Tam bir odunsun sen...
-?
-Ve varya... Sen asla evlenilecek biri değilsin. Odunsun işte...
-Ama sen de çok hakaret ettin. Valla ne bileyim, düşünemedim. Peki ne yapacağız şimdi?
-Yarın ona bir mail at. Ve de ki, 'Biliyorum bu işin usulü bu değil. Zaten o telefonu da niyetimi açmak için söyledim. Eğer uygun görürseniz, bir yerle buluşup konuşabilir miyiz?"
-Valla öyle yapayım. Ama maili nasıl yazacağım. Ya sen yazsana abicim, senin kalemin güçlüdür.
-Sen yaz. Olmaz böyle şey...
-Tamam!
Konuşmamız böyle sürüp gitti. Sonra çıktık. O Çapa'da oturuyor. Fatih'e kadar yürüyerek geldik. Malum benim şu kilo olayı... O da geldi. Yolda da konuştuk. Yolda lütfen, lütfen, lütfen benim o maili yazmamı istedi.
Ben de kabul ettim.
Ben ona göndereceğim, o da o kıza gönderecek...
Eve gelip Açun'a söyledim. Açun bana çok kızdı. Ve, "Sen niye yazıyorsun ki? Ne ayıp... B. kendisi yazsın. Bu onu ilgilendiren bir şey" dedi.
Ben de henüz B.'ye söyleyemedim. Galiba en iyisi onun yazması... Çünkü bu özel bir durum.
Bir de işin ilginç tarafı şu: O kız, Açun'un sınıf arkadaşı...
Ve kızı ben de tanıyorum. Çünkü bir dönem birlikte çalışmıştık. Hakikaten laz kızı... Çaçaron diyorlar ya, öyle! (Umarım bu kötü bir şey değildir)
Bizim arkadaş ise sizin de gördüğünüz gibi tam bir melek... Vur kafasına al ekmeğini türünden, halis muhlis bişey!
Bence süper bir ikili olurlar.
Zıtlıkların birliği, düzendir! Heyttt be... Demokritos'un kulağı çınlasın!
18 Ocak 2009 Pazar
Gazze'de kim kaybetti?
İsrail'in Gazze'de bıraktığı enkazı dün uzun uzun izledim. Bunu kim yapmış olabilir dense bir köre, bir sağıra eminim o da, hiç görmese, hiç tanık olmasa bile "Bunu yapsa yapsa katil İsrail yapmıştır" derdi.
İsrail katil bir devlettir.
İsrail yeryüzünün en azılı teröristidir.
Ve müslüman ülkelerin (Arap ülkeleri) bu satılmış yöneticileri olduğu müddetçe de İsrail böyle olmaya devam edecektir.
Allah'ın onlar için vadettiği o gün mutlaka gelecektir. Bugün olmasa bile birgün mutlaka...
Ardına gizlenecekleri ağaçlar bile, "İşte o burada" diyecektir.
Onun zulmünden ağaçlar, taşlar dile gelecektir.
Ogün yakındır.
Allah mazlumun hesabını yerde bırakmaz... Muhakkak adalet tecelli edecektir.
Evet...
Artık buna, vadedilen o kutlu güne sığınmak dışında çare kalmadı.
Biz, onlar gibi dünya hayatını kutsayan bir dinin müntesibi olsaydık üzülürdük şimdi gidenlere...
Oysa biliyoruz ki dünya hayatı bir geçiş noktasıdır.
Rahat yaşam da, çileli yaşam da, zorlu yaşam da vardır. Ve her şeyin bir bedeli, bir karşılığı vardır.
Allah için canını ortaya koyanlara Allah ölümsüzlük bahşetmiştir.
İsrail, geçici bir dünya hırsı için Filistin'de öldürdüğü mazlumlara ölümsüzlük hediye ettiğini biliyor mudur acaba?
"Onlara ölü demeyiniz. Zira onlar ölü değillerdir"
Kim kazandı şimdi?
Öyle ya da böyle son bulacak bir hayatı, Allah yolunda sarfederek ölümsüz olanlar mı, yoksa Allah'ın vadettiği gazaba bir adım daha yaklaşanlar mı?
Kutlu olsun Filistin'deki 1300 şehadet...
Peygamberlikten sonraki en yüksek mertebeye geride kalan 22 günlük süre içerisinde ümmetin içinden 1300 kişi daha yükseldi.
Ne mutlu onlara...
Bu arada dün Mısır'da Abdullah Gül, Avrupa'da Recep Tayyip Erdoğan ve Ankara'da ümmetin yüzakı olan müslümanları görünce ne kadar gururlandığımı anlatamam.
Rabbim bize böyle bir gurur yaşattığın için sana şükrediyorum.
Yeryüzünde Türk'ü, Kürt'ü, Acem'i, Lazı, Gürcüyü, Arab'ı yaratan Allah'a şükürler olsun!
Aramızdan birileri gevşeklik yapsa, bir diğeri diri kalabiliyor.
Bu imkânı bize bahşeden Allah'a hamd-u senalar olsun!
Dün katil İsrail'in ve işbirlikçi batılı müttefiklerinin gözünün içine baka baka, "İsrail Gazze'den bütünüyle çekilmelidir" diyen Abdullah Gül'e; İsrail'in kendini savunma hakkı vardır açıklamasıyla akıl almaz bir aymazlığa imza atan Brüksel'e, Brüksel'in kalbinde ders veren ve, "İsrail ateşkes ilan etti. 'İstediğimiz elde ettik' diyor. Ne yaptın? Yavrular, savunmasız insanlar öldürüldü, şehid edildi, bu mudur elde ettiğin?" diyen Recep Tayyip Erdoğan'a yürekten şükranlarımı sunuyorum.
Allah ikinizi de doğru yoldan ayırmasın!
Amin!
17 Ocak 2009 Cumartesi
Ankara'da olmak!
Dün akşam saatlerinde telefonum çaldı:
-Biz Ankara'ya gidiyor muyuz?
-Hayrola ne Ankarası, o da nerden çıktı?
-Aa! Pazar günü Filistin'e destek mitingi var. Arkadaşlar gidiyor, biz de gideriz diye düşünmüştüm.
-Valla haberim yoktu. Yani daha önce haberim olsaydı...
-Ama günlerdir konuşuluyordu. Gidiyoruz değil mi? Cumartesi akşam gidip, Pazar ikindiden sonra döneriz.
-Ama Pazar günü biliyorsun ki işim var. Mısır'a gönderilecek şeyler vardı ya...
-Hımmm. Onu unutmuşum ya... Keşke gidebilseydik.
-...
-Ya ben Ankara'ya gitmek istiyorum. Hani beni götürecektin. Ama hala gidemedik. Ne zaman gidices peki?
-Bakalım, gideriz bir ara...
Açun'la aramızda böyle bir konuşma geçti. Bugün İstanbul'dan çok sayıda kişi yarınki miting için Ankara'ya gidicek. Elimizde olmayan nedenlerden dolayı katılamıyoruz. Gerçekten çok üzüldüm.
Ama kalbimiz Ankara'da, dualarımız Filistinliler için olacak...
Birçok sivil toplum örgütü Ankara'daki miting için günlerdir çalışıyor. Yarın orada kıyamet kopmalı... İsrail pislikleri görmeli. Türkiye'nin içine çöreklenmiş gizli, adi yahudiler yarın bu ülkenin asıl sahiplerinin kim olduğunu görmeli...
Haydi Ankara, görelim sizi!
Şimdiye kadar pek bir işe yaramadı bu kent, umarım bu kez bir halta yarar.
Katil İsrail devleti kurulduğunda onu ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye, ilk tanındığı yerlerden biri Ankara oldu.
Yıllar önce Sincan'da Kudüs Gecesi düzenlendi diye kıyamet koptu, tanklar yürütüldü, ülke bu kentin maharetiyle yahudilere peşkeş çekildi. İsrail katilleriyle askeri işbirliği anlaşmaları bu kentte imzalandı.
İsrail'in baş katili bu kentte 6 saat ağırlandı, sonra gitti Gazze'yi vurdu.
Bari bu kez farklı bir şey yap Ankara... Yarın gözlerimiz senin üzerinde olacak, haydi görelim seni Ankara!
Yarın Ankara Kudüs olmalı...
Haykır Ankara... Haykır ki siyonist işbirlikçilerin yüreğine korku sal!
İsrail köpekleri sizi görsün! Onları durduracak tek şey korkudur!
Siz yarın evlerinizde oturmak yerine Ankara sokaklarına çıkıp Filistinli kardeşleriniz için haykırırsanız her şey olur!
Zafer inananların olacaktır!
Buna inan Ankara!
15 Ocak 2009 Perşembe
Cuma
Üniversitedeyken darul harp diye cuma namazı kılmayanlardandım. Önce öyle takılıyordum. Cuma aslında bireyin camiyle olan ilişkisini her hafta yeniden düzenleme, rayına sokma imkanı tanır.
Sonra 2'inci sınıftan itibaren vakit namazları aksamaya başladı. Sonra (Allah beni affetsin) namazla bütün irtibatım koptu.
Bir tek memlekete gittiğim dönemler aile ortamındaki manevi iklimden etkilenip 5 vakit namazı eksiksiz kılıyordum.
Bir de cem etmek gibi bir kolaylık devşirdiğimiz halde bile namazla olan irtibatım koptu.
Namazdan uzaklaşma serüvenim nasıl başladı biliyorum bütün merhaleleriyle...
Dönüp onları yazmaya hiç gerek yok.
Ben asıl cuma namazları ve darul harp konusuna gelmek istiyorum.
Uzun uzun yıllar cuma namazını kılmadım. En kötüsü de bunu bir vazife olarak görüyordum. Darul harpte cumazı kılmamak da ibadetmiş gibi gelirdi bana...
Sonra...
2002 yılında çok derin buhranlar yaşamaya başladım. Dünya hayatını va manayı sorgulamaya, üzerinde uzun uzun düşünmeye başladım.
Mutluydum.
Ama hiçbir şekilde huzurlu değildim.
Ne vaktimin, ne de nakitimin bir bereketi vardı.
Güzel bir şey yapmaya asla zaman bulamazdım ama, şeytanın hoşlandığı bir hayat için sonsuz zamanım vardı.
Huzuru ve bereketi arayış serüvenim beni öze dönüştürdü.
Ve hiç unutmam, yalnızlıktan bitkin düşmüş bir Beyoğlu akşamında, dizlerimin üzerine çöküp içimi dinledim.
Ve o gün kendimi buldum. Şeytanın kucağına doğru koşmak için akın akın giden o kalabalık arasında kendimi buldum.
İçimdeki günahkar çocuğun ellerini tutup evime döndüm. Önce gözyaşıyla yıkadım günahkar bedenimi... Ardından gidip bir abdest aldım ve Kur'an-ı Kerim'in sayfaları arasına daldım.
Okudukça önümde kapılar açıldı.
Şimdi sıra namazdaydı.
Nerde bırakmışsam ordan başlamalıydım.
Uzun süre düşündüm. Sonra farkettim ki, ben cuma namazlarını kılmayı bıraktığım gün aslında birçok şeyden kopmuşum.
Cuma namazı kılmayalım derken camiyle irtibatımız tümden kopmuş.
Bari cuma namazını kılayım ilkin dedim.
Ve öyle öyle başladım.
Buraya okuyan herkese bir tavsiyem var: Camilerimiz var. Ve bu camilerde cuma kılalım. Lütfen!
Bu savrulmayı yaşayan bir tek ben değildim elbette... İfrat tefrit noktasında dolaşan birçok arkadaşım aynı şeyleri yaşadı.
Yazık oldu gençliğimize...
Radikal, mutasavvıf, şakird falan olmaya hiç gerek yok... Önce müslüman olmak gerek.
Ve müslüman olarak kalabilmeyi başarmak, teslim olmak gerek!
Ve M.İkbal'in dediği gibi, "Müslümanlardan kaçıp İslam'a sığınmak gerek"
Cumanız hayırlı ve bereketli olsun!
Burayı okuyan herkes lütfen dualarına beni de katsın! Bunu isteme hakkım var mı?
Var!
Yorgunum anne
Dün Açun'la bir yemek programını izlerken aklıma kendi yöremden bir yemek yapmak geldi. Acaba nasıl olur?
Açun, bizim oraya özgü yemeklerden bazılarını sevdi, bazılarını da sevmedi. Bu elbette damak tadıyla ilgili bir şeydir. Bunu sorun etmeyecek kadar yaşlı ve yorgunum artık...
Eskiden olsa kim bilir bunu ne kadar sorun eder, bundan ne kavgalar çıkarırdım. Ama insan yaşlandıkça değişiyor.
Daha anlayışlı mı oluyor, o nedenle didişmelerden vazgeçiyor yoksa... Yoksa yaşlı ve yorgun olduğu için didişmeye bile takat bulamadığı için mi?
Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, eskiden kavga nedeni olarak saydığım birçok şeyi artık sorun yapmadığımdır.
Neyse...
Açun'a, "Dilersen sana kendi yöreme özgü bir yemek yapayım. Ne dersin?" dedim. O da ilgisiz bir tavırla, "Yemek ne peki? Yoksa içli köfte mi?" dedi.
Hayır, başka bir şeydi.
Bugün annemi arayıp tarifini isteyeceğim o yemeğin... Zor ve sade bir yemek. Bizim orası eskiden beri kendi yağında kavrulan insanların yaşadığı bir yer olunca sahip oldukları yemek kültürü de "garibanlığın şekillendirdiği" bir kültürdür.
Tüm yemekleri neredeyse ya iki ya da tek malzemeder yapılır.
Ah ah...
Benim gariban, ama mağrur insanların yurdu olan memleketim. Yemeklerine bakınca gözlerim yaşarıyor.
Zor ve sade yemeklerin ülkesi...
Annemi birazdan arayacağım. Ve biliyorum ki, ona o yemeğin nasıl yapıldığını sorduğumda, "Keşke burada olsaydın da sana yapsaydım" diyecek dünyalar güzeli anacağım.
Ve üzülecek. Biliyorum!
Çünkü o bir anne...
Geçenlerde aradım, biraz konuştuk... Bi baktım dedi ki, "Şimdi bir kuş olsaydım, sizin pencerenize konsaydım"
Ah anne ya... Kurma böyle cümleleri...
Hani sizin de asla unutamayacağınız anlar vardır. Her hatırladığınızda içinizi yakan, gözünüzü yaşartan anlar.
2007'nin Ramazan bayramını unutmam mümkün değil... Bayram namazından çıkıp ağabeyim ve kardeşimle eve dönerken kapıda bizi bekleyen anneciğimin çok kısa bir süre hıçkırıklara boğulduğu bir an vardı.
Allah'ım o an, yüreğin parçalanması nedir anladım.
Vallahi o an anladım.
Birkaç gün öncesinde de aynı yüreğe ateşin nasıl düştüğüne ve kalbimin nasıl acıdığına tanık olmuştum.
Bak yine gözlerim yaşardı.
Geri döndüren var mı zamanı?
13 Ocak 2009 Salı
Penceresiz kalmak
Yaşadığım her acının, içimi acıtan her olayın, her olgunun duygu dünyamda bir şarkısı vardır.
Filistin'deki çocukları izlerken beynimde "uçurtma uçuramayacak olan bir çocuk" canlanıyor. Her çocuk ölümünü, "Uçurtma uçuramayacak artık" cümlesiyle açıklıyorum kendi iç dünyamda...
Evi vurulan her anne benim için, "Penceresiz kalan bir gencin" annesidir.
Pencere ve uçurtma...
Biri özgür dünyanın kapısı, diğeri özgür dünyanın kendisidir.
Sabah iş yerine geldiğimde Filistinli çocukları, evsiz kalan anneleri düşündüm. Düşünürken de dilimin ucuna bir şarkı gelip yerleşti.
Söyledim önce... Sonra dinledim. Üzüldüm, hüzünlendim!
Gazze'nin bir göğü var mıdır acaba?
Kuşların uçtuğu, uçurtmaların uçurulduğu bir seması var mıdır?
Gazzeli çocuklar göğün mavisini biliyorlar mıdır?
Yoksa bildikleri tek renk hüzün müdür?
Varsa bir gökleri sevemez o çocuklar... Çünkü o gökten onların üzerine ölüm yağıyor hergün. Acı, bir uçurtmanın kanatlarına yapışıp onların evine düşüyorsa onlar sevebilir mi gökyüzünü?
Gökkuşağını, göğün yedi rengini de bilmiyor o çocuklar...
İsrail'in bombaları onları evlerinin en ıssız köşelerinde gelip bulduğu için onlar sobelemeyi de bilmiyor.
Hele evcilik oyununu hiç sormayın!
Telli duvağı olmayan bir annenin çocuklarıdır onlar!
Onlar penceresiz kalan çocuklardır.
Uçurtması tel örgülere takılmıştır onların da...
Ve bir gençlikleri yoktur.
Çünkü ölürse bebekler, büyüyemezler. Bunu en iyi onlar biliyordur!
O çocuklar ve anneleri için:
Bunlar insan değil...
Onlar insansa biz değiliz kesinlikle... Bugün basına iki ayrı fotoğraf yansıdı. Katil İsrail Gazze'yi bombalarken, insanlıktan nasibini alamamış aşağıların aşağısı bazı Yahudiler piknik havasında, bir ellerinde hamburgerleri, diğer ellerinde de içecekleri Gazze'yi izliyor.
Bombaların düştüğü yerde bebekler ölürken onlar orada piknik havasında işkembelerini dolduruyor.
Bunlar nasıl insanlardır böyle...
Kesinlikle bunların insanlıkla alakaları yok. Hayır hayvan diyeceğim, kesinlikle domuz, köpek, çakkal bile bunlardan daha iyidir.
Bunlar başka türlü bir cinstir.
Bir diğer fotoğrafta da, iki ödlek İsrail katili şehid ettikleri bir Filistinli mücahidin cesedi önünde hatıra fotoğrafı çektiriyor.
Tövbe yarabbi... Deminden beri yazıp yazıp siliyorum. Allah bunları kahretsin. Bu ne iğrenç primatlardır böyle...
O iki fotoğrafı buraya alacaktım ama olmuyor. Bu blogu aşağıların aşağısı iğrenc iki ayaklıların o pis görüntüleriyle süslemeyelim şimdi...
12 Ocak 2009 Pazartesi
Puşi
Bugün puşimle işyerine geldim. Artık Brad Pitt'in bile taktığı bir aksesuar olduğu için kimse garipsemiyor.
Benim takma nedenim malum.
Filistin'de olan bitene üzülüyorum. Bu puşiyi boynumda taşıyarak beni gören herkese bir mesaj veriyorum. Ve diyorum ki, unutmayın Gazze'de olan biteni...
İnsanoğlu maalesef alışıyor. Acıya da, ayrılığa da, her şeye de...
Bu puşiyi Çağlayan Mitingi sırasında almıştım, günlerdir Açun takıyordu.
Fakat bugün sıra bende...
Bugün sabah puşiyi takınca aklıma lise yıllarım geldi. Puşi taktığım için birileri beni farklı yorumlamışlardı, beni bir yerlere eklemlemeye çalışmışlardı.
Olsun, onları takmadım, puşimi takmaya devam ettim.
Birileri ne kadar kıllansa ben o kadar mutlu oldum o puşiyi takmakla...
Bu protest bir tavırdı.
Arada kaynayıp giden bazı gerçeklere sahip çıkmak ve o gerçeklerin arada kaynayıp gitmesine tavır koymak için takıyordum o puşiyi... Çıkıp o gerçekleri avazım çıktığı kadar bağırsam bu kadar net ve etkili bir şekilde anlatamazdım anlatmak istediğimi.
Birçok şeyi bir puşi anlatıyor.
Bunun tanığıyım.
Bugün bazıları için maalesef giderek sıradan bir şeye dönüşen Gazze katliamını, İsrail'in devlet terörünü birilerine anımsatmak, bunu diri tutmak için bu puşiyi taktım.
Bu en etkili sessiz protesto biçimidir.
Sesimiz çıkmıyorsa bir puşi de mi taşıyamıyor boynumuz?
Ya Gazze'de İsrail köpekleri tarafından katledilen kardeşlerimizin günahını boynunuzda taşırsınız ya da bir puşi...
Şimdi tercih yapmak zorundasınız. Attığınız her adımın, varlığınızın her anının bir anlamı olmalıdır.
Takın puşilerinizi çıkın İstanbul'un, Ankara'nın, Bursa'nın, Diyarbakır'ın, Bingöl'ün, İzmir'in, Antalya'nın, Trabzon'un sokaklarında dolaşın. Yapacak daha iyi bir şeyiniz yoksa bari bunu yapın.
Lütfen!
9 Ocak 2009 Cuma
8 Ocak 2009 Perşembe
Vadedilen azap!
İSRA SÜRESİ (4-8 AYETLER) :
4 - Biz İsrailoğulları'na Tevrat'ta şu hükmü verdik: "Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir yükselişle yükseleceksiniz."
5 - Birincisinin zamanı gelince,üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.
6 - Sonra sizi tekrar o istilacılar üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve toplum olarak sizin sayınızı artırdık.
7 - Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince, yüzlerinizi üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyt-i Makdis'e girmeleri, ele geçirdikleri yerleri mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz.
8 - Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama siz tekrar dönerseniz biz de döneriz. Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan yaptık.
Bu ayetleri okuyun ve düşünün. Keşke Gazze'de kardeşlerimize zulmeden, orada çoluk çocuk, genç yaşlı demeden mazlumları öldüren İsrailoğulları da okusaydı. Bilselerdi başlarına geleceklerini, bilselerdi Allah'ın onlar için vadettiklerini acaba yaparlar mıydı?
Allah'u ekber!
7 Ocak 2009 Çarşamba
Rutin dışı
Dün akşam İstanbul İlahiyat'tan doçent arkadamıza oturmaya gittik. Hoca ile müthiş frekanslarımız uyuşuyor.
Açun da hocanın eşiyle ortaokul ve liseden sınıf arkadaşı...
Biz ayrı, Açunlar ayrı oturuyor. Bıcırlar zaman zaman gelip gidiyor.
Hocayla her buluşmamızda yakın siyasi tarihten, teolojiye, felsefeden tasavvufa kadar çok geniş yelpazede enfes sohbetlerimiz oluyor.
Dün de aynen öyle oldu. Ergenekon'dan girdik, Gazze'den çıktık... Hoca İsra süresinde Allah'ın bir va'dini bana tefsir etti. O kadar etkilendim ki...
Zaten dün kendi öğrencilerine de okulda o ayetin tefsirini yapmış. Allah o ayette açık ve net bir biçimde bir zaferden bahsediyor. İsrailoğullarını bekleyen acıklı bir azaptan...
Sonra sıra peygamber efendimizin ümmiliği konusuna geldi.
Bu konu gerçekten de çok önemli... Yüz yıllardır tartışıldığı halde hala bile günceliğini koruyor.
Dün konuştuklarımızın ardından kafamdaki sorulara bütünüyle yanıt buldum.
Kur'an-ı Kerim'de, "ümmilik" ve "ehli kitap" birbirinin karşıtı iki kelime olarak kullanılıyor. Yani Kur'an-ı Kerim, ehli kitap olmayanları ümmi olarak tanımlıyor. Bu şu anlama geliyor: Hristiyan ve Yahudi olmayan, o dinin kitabını ve şeriatını okumayanlar ümmi olarak tanımlanıyor.
Pemgamber efendimiz için ümmi denilmesindeki kasıt da, onun kendisine vahiy gelmeden önce ne hristiyan ne de yahudi olduğunu vurgulamak içindir. Efendimiz (SAV), Tevrat ve İncil'i okumadığı için ve ehli kitap olmadığı için ona ümmi denilmiştir.
Tevrat'ta da ümmi kelimesi aynı anlamda yani, ehli kitap olmayan anlamında kullanılmıştır.
Dolayısıyla Peygamber Efendimiz (SAV) için ümmi denilirken onun okuma yazma bilmeyen, haşa cahil biri olduğu vurgulanmamış, Yahudi ya da Hıristiyan olmadığı vurgulanmıştır.
Kaldı ki...
Peygamber efendimize ilk emir oku değil midir?
Bilmeyen nasıl okusun ki? Değil mi?
Bir de bu ümmilik konusunda başka bir görüş daha varmış ama o da çok itibar edilen bir görüş değilmiş. Ümmilik sözde Mekkeli olanlar için kullanılıyormuş. Çünkü Mekke, Ümmülkura, yani şehirlerin anası adıyla anılıyormuş. Buradaki ümmi de, ummulkuranın ön ekinden ilhamla, orada yaşayanların Mekkeli olduğunu vurgulamak için kullanılıyormuş. Evet gerçekten öyleymiş. Yani birinin Mekkeli olduğunu vurgulamak için ona Ümmi diyorlarmış ama, bunun Peygamber Efendimizin (SAV) ümmiği konusuyla pek ilgisi yokmuş.
Evet...
Dün bir de tasavvuf konusunda çok derin bir tartışmanın içine girdik. Tartışmayı tetikleyen de şu oldu. Ben dedim ki, "Tasavvufa ve tarikata hayır!"
Neden öyle düşündüğümü sorunca da, "Tarikat, putperest bir din algısına yol açıyor" dedim. Ve elbette gerekçelerimi de sunduktan sonra şöyle bağladım: "Bana göre tasavvuf ancak okumuş, entelektüel anlamda kendini yetiştirmiş insanların önüne açılacak bir kapı olmalıdır. O kapıdan içeriye cahil cühela takımını sorarsanız, onlar atalarının dinine inanan birer putperest olup çıkarlar. Bakın Cüppeli Ahmet tayfasına... Cüppeli televizyon dahil birçok şeyi yasakladı. Ama Beykoz konaklarındaki tripleks villasında plazma tv, havuz vs. şeyler var. Mürit, kendi evinde şeyhin emriyle tv izlemiyor ama şeyhi izliyor. Bunu sorduğunuz da, 'O yapıyorsa mutlaka vardır bir hikmeti' deyip işin içinden çıkıyor. Şeyh'e masumiyet afteden bu anlayış putperest bir anlayış değil midir? Bir tek peygamberler masumdur. Ve bir tek Allah bir şey yapmışsa, onun hikmetinden sual olunmaz! O cahil cühela mürit takımı şeyhi hangi statüye sokmuş görüyor musunuz?"
Elbette tasavvufa neden evet dediğimi ve bunun okumuşlukla bağlantısını da şöyle kurdum: "Tasavvufta asıl amaç, bilgiden hikmete, eşyadan manaya ulaşmaktır. Eğer hikmet ancak bilgiyle ve imanla ulaşılabilecek bir aşamadır. Tasavvufta İbni Arabiyi, Mevlanayı hangi kafa anlayacak? Boş bir kafa mı? Yoksa hikmet yolunda çabalayan ve "kendini bilen" biri mi?"
Tabii ki hoca bir ehli tasavvuf olduğu için benim bu keskin görüşlerime ustalıkla itiraz etti. Tasavvufta aslında makbul olan, kişinin annesinden doğduğu gibi olmasıdır. Yani çok şey almaya müsait, boş ve duru bir kalp ve beyne sahip olanlar en ehil olanlardır.
Misal?
Yunus Emre... Yunus Emre ne okumayı ne de yazmayı biliyordu. Ama o bilgi ve hikmet kapısından içeri adımını attıktan sonra geldiği noktayı heppimiz biliyoruz.
Benim neden tasavvufa evet, tarikata hayır dediğimi o çok iyi biliyordu aslında... Biz devrimci bir islami gelenekten geliyoruz. Bize göre toplum ve ümmet için kaygıları olmayan müslüman tipi boş ve pek de mühim olmayan bir tiptir.
Oysa tarikat, bireyin kendi mutluluğunu ve kendi cennetini kurtarmayı vadeder.
Tarikatta mürit, bütün dünyayı üzerine giydiği cüppenin içine hapseden, bir kenara çekilip kendisi için zikir çeken biridir.
Ve birtek kendi cenneti için çalışan kimsedir. Toplum, toplumsal sorunlar onu hiçbir şekilde ilgilendirmez. Onun herhangi bir siyasal hedefi yoktur.
Afrika'daki bir aç ve yoksul müminin sorunuyla ilgilenmektense, onun gibi aç ve yoksul bir yaşama kendini hapsetmeyi bir çözüm yolu olarak gören kişidir.
Ve bu nedenle de o aslında kendi cennetinin peşinde olan bencil biridir.
Bencil birey, benim gibi devrimci bir islami anlayışı savunan bir kişi için çok da önemli ve muteber biri olamaz.
Biz toplum ve ümmet için kaygılanmayan adama adam demeyiz, dedim.
Hoca da saygıyla karşıladı.
Bazı görüşlerime katıldı, bazılarına karşı çıktı ama bilgeliğinden kaynaklanan o geniş tevazusuyla çok da karşı çıkmadı.
Dün çok şeyden konuştuk... Japonya'ya yapılan ilk tebliğ seferlerini, İrlanda-İngiltere arasındaki savaşta Osmanlı'nın rolünü, Camel ve Murattı sigaralarının çıkış noktasını ve devenin Amerikan kıtasını keşfini konuştuk.
O kadar verimli geçti ki...
Önceki gün malum çok keyifsizdim. Fakat dün yenilendim.
Çok şükür ki dostlarım var.
Dalga dalga
Türkiye'de güzel şeyler oluyor. Umudum daha da güzel şeylerin olmasıdır. 28 Şubatçıların, darbecilerin hesap verdiği, irtica yaygarası kopararak halkı iktidardan uzaklaştıranların hukuk önünde hesap verecekleri gün gelecek mi acaba?
6 Ocak 2009 Salı
Bu nedir ki?
Bu sayfa deminden beri açık duruyor. Bakıyorum öylesine... Ne yazacağımı düşünürken nedense aklıma bu hayatın ne kadar da anlamsız olduğu düşüncesi üşüşüverdi.
Ya benim hayatım öyledir, ya da hayatın kendisi...
Hiçbir şeyin anlamı yok.
Ne var ki yani geliyoruz, çalışıyoruz. Akşam olunca da eve gidiyoruz. Ertesi gün yine aynı döngü...
Hayatımızdaki tek değişiklik işte zaman zaman yaşadığımız acılardır.
İsrail Gazze'ye saldırıyor, orada insanlar ölüyor. Biz üzülüyoruz.
Sonra?
Ölüm de, savaş da, kan da, gözyaşı da hayatımızdaki diğer rutinler gibi oluyor.
Hayat bir aldanma halidir.
Senden öncekileri nasıl aldattıysa seni de öyle aldatıyor.
Senden öncekiler nasıl aldandıysa sen de öyle aldanacaksın.
Hepsi bu mu?
Bu!
5 Ocak 2009 Pazartesi
Yazmadan geçmek!
Pazar günü Çağlayan'dan eve döndüğümde büyük bir merakla ana haberleri bekledim. Bakalım kim, nasıl verecekti haberi?
Bir de kürsüden yapılan şu anons olmasa aslında bazı detaylara takılıp kalmayacaktım ama anons da önemliydi.
Anosta aynen şu ifadeler kullanıldı: "Yarın burada 1 milyon insan Filistin için toplandı diye yazmayan medyayı işbirlikçi ilan edeceğiz"
Orada 1 milyon insan yoktu elbette... Ama "yüzbinlerce" parantezine kolaylıkla alınabilecek kadar kalabalık bir kitle vardı.
Ortam da bir kameraman ya da fotoğrafçı için o kadar müsaitti ki... Uygun bir açıyla bu kalabalığı fotoğraflaması işten bile değildi.
Kaldı ki benim de üzerinde olduğum basın platformu bunun için seçilmiş en iyi açıdaydı.
Saatler 18:30'u gösterdiğinde ilk olarak Kanal 7'yi izleyelim dedik. Haber yayınlandı, bir ara acaba yanlış bir kanalı mı izliyorum diye tereddüte düştüm ama, hayır Kanal 7'ydi.
Saadet Partisi'ni gölgelemek namına tek bir kare genel görüntü vermedi. İçinde Saadet Partisi bayraklarının olmadığı kareleri seçtikleri için de sık sık Genç Fenerbahçelileri, GS'lileri, Çarşı Grubu'nu verip durdular.
Numan Kurtulmuş ve Erbakan'ın adı bile geçmedi. Saadet'in namı bile okunmadı.
Bunların hepsi anlaşılabilir.
Bu kadar hükümet yalakası olmuş bir kanaldan bu kolaylıkla beklenebilir elbette...
Ama oraya toplanan kalabalık için "onbinlerce" demeleri ve hiçbir şekilde genel bir kare sunmamaları yok mu?
Bunu görünce kahroldum.
Her türlü dümeni çevirerek ümmetin parasıyla kurulmuş bir kanalı nasıl iç ettiklerini ve para ve reyting için ne tür kepazelikler yaptıklarını, ahlaktan, etikten ne kadar uzaklaştıklarını bilirdim de, hükümet yalakalığı için Filistin'deki drama bu kadar bigane kalabileceklerini hiç ummamıştım.
Kraldan çok kralcı diye bunlara denir işte... Eminim Başbakan Erdoğan bile bu yalakaların bu tavırlarına midesi bulanarak katlanıyordur.
Hırsızlık yapan, her işi yapar.
Bunlar da artık öyledir.
Kanal D, ATV, Star bile daha insaflıydı. Hepsi de genel görüntü verdi. Ve hepsi de yüzbinlerce kişi alanda, tek ses, tek yürek İsrail'e dur dedi, diye ifadeler kullandı.
Kanal 7, Saadet'i perdeleyip AK Parti'yi aklı sıra zor durumda bırakmamak için o rezil, kepaze işe imza attı.
Hele o haberi yapan salak da yok mu?
Yapılan bir kepazeliğe imza atıldığını da bu sayede öğrenmiş olduk...
Kanal 7 uzun yıllardır bitmişti. Şimdi bütünüyle bitti.
Kanal 7 yönetimi nasıl bir gaflet içindedir böyle?
Deniz Feneri olayında da aynı şeyi yapmadılar mı?
O dava sözkonusu olduğunda çıkıp şunu yapmaları gerekiyordu: "Deniz Feneri hemen bir açıklama yapacak ve diyecekti ki, Almanya'da açılan davada yargılanan arkadaşlarımıza kurum olarak güveniyoruz. Fakat ciddi iddialar sözkonusu... O arkadaşlarımız hakim karşısında aklandığı güne de onlarla her türlü kurumsal bağımızı askıya alıyoruz. Deniz Feneri derneğinin şuan itibariyle onlarla hiçbir irtibatı kalmamıştır"
Bunu yapsalardı o zaman Türk medyası o isimler üzerinden o büyük markayı bu kadar yıpratmayacak, bütün oklar onlar üzerinde yoğunlaşacaktı.
Sonuçta bir karar çıksa, bir ceza verilse de cezayı alanlar o isimler olacaktı. Deniz Feneri'ne de bir şey olmazdı. Hatta bu şekilde prestiji daha da artacaktı.
Onlar ne yaptı peki?
Çıktılar dediler ki, Türkiye'deki Deniz Feneri'nin Almanya'daki Deniz Feneri eV. ile hiçbir irtibatı yoktur.
Yani?
Yani bu açıklamayla Almanya'daki Deniz Feneri'ni onlar mahkum ettiler. Vatandaş da şunu düşündü: "Demek ki Almanya'daki Deniz Feneri halktan para toplamış, indregandi yapmışlar. Öyle olmasa Türkiye'deki Deniz Feneri irtibatımız yok der miydi?"
Bunu niye yaptılar peki?
Çünkü kendi adamlarını bir markaya tercih ettiler. Kendi adamlarını korudular ve koca bir Deniz Fener eV. markasını bitirdiler.
Hakim karşısına çıkan o 4 kişiyi gözden çıkarabilseydiler şuan Deniz Feneri dimdik ayakta kalacaktı. Ama yaparlar mı hiç?
Umarım, ümmetin onlardan bekledikleri gibi dosdoğru insanlar olurlar.
4 Ocak 2009 Pazar
Pisrail
İsrail'in Gazze'de uyguladığı vahşet Hitler'e rahmet okutturacak raddeye geldi. Hani hep 6 milyon Yahudi'nin gaz odalarında, toplama kamplarında öldürüldüğü söylenir ya... Kimsenin aklına, "Hitler bu noktaya nasıl geldi?" diye bir soru sormak geldi mi acaba?
Hitler durup dururken Yahudiler'i neden imha etsin ki?
Bunun mutlaka vardır bir nedeni, değil mi?
1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış, yoksul Alman milleti insafsız Yahudiler tarafından daha bir yoksullaştırılmıştı.
Almanlar gidip cephede savaşırken geride kalan Yahudiler servetlerine servet kattı. Maliye çökmüş, Alman devleti yüksek faizlerle Yahudi tefecilerden borç almak zorunda kalmıştı. O borç da artıyor da artıyordu. Borç artınca da enflasyon tavan yaptı. Ekmek neredeyse altın fiyatına satılır oldu.
Yoksul olan halk geçinmek için ne yapacaktı?
Önce yahudi tefecilerden yüksek faizle borç alıyor, sonra da gidip o yahudilerden altın fiyatına yiyecek satın alıyordu.
İnanılmaz insafsız bir tablo vardı ortada...
İnsaf mı?
Yahudiler asla insaf etmedi. Ellerine geçmiş bu fırsatı çılgınlar gibi kullanıyorlardı.
Hitler iktidara gelince kendi milletinin onurunu parayla satın alan, savaş sonrası süreçte fırsattan istifade edip onları onursuz bir yaşama mahkum eden Yahudiler'i toptan yok etmeye karar verdi. Yani o süreç okunduğu zaman Yahudilerin, soykırım için Hitler gibi bir deliyi fazlasıyla kışkırttığı görülür.
Savaştan çıkmış yoksul Alman devletini ve Alman ırkını ellerindeki ticari güçle esir alıp, onları onursuz bir yaşama mahkum eden Yahudiler'in o tavrı olmasa Hitler belki de bunları yapmazdı.
Çünkü Hitler, Almanlar'a, "Biz bir ekmek için onurunu satan bir ırk değildik. Olmamalıyız da... Alman ırkı onurlu, şerefli bir ırktır. İktidara geldiğimde bu ırkın onurunu kurtaracağım" mealinde şeyler söyleyerek iktidara geldi.
Ve halk desteğiyle geldi yani... Tepeden inmeci, darbeci bir biçimde gelip iktidar koltuğuna oturmadı.
Hitler iktidara geldiğinde de söz verdiği gibi yaptı.
Yahudiler tek tek alınıp götürüldüklerinde, gaz odalarında ölüme mahkum edildiklerinde neden birileri (Bazı istisnalar hariç) buna karşı çıkmadı?
Çünkü onlar 1. Dünya savaşından sonra bir ekmeğe muhtaç durumdayken Yahudiler onlara merhamet etmemişlerdi.
Şimdi sıra onlardaydı işte, onlar da merhamet etmedi.
O nedenle o dönemin Alman milleti, Hitler'in yaptığı o akıl almaz vahşeti, "Bir onur kurtarma operasyonu" olarak görüyordu.
Yahudilerin buradan çıkarması gereken çok ders vardı.
Ama görünen o ki bu dersi almamışlar...
Hitler'in onlara yaptığının aynısını şimdi onlar Gazze'de bizim kardeşlerimize yapıyor. Hiç merhamet etmiyorlar. Ellerindeki yüksek teknolojik silahlarla, o gariban halkı vuruyorlar da vuruyorlar.
Yarın rüzgar tersine dönerse ne olur acaba?
Merhamet etmeyen İsrail'in birilerinden merhamet dilenme hakkı var mıdır?
İsrail'in, döktüğü kanda boğulacağı günler uzak değildir.
İsrail mazlumun ahını aldı, çıkar aheste aheste...
Zalimler için yaşasın cehennem!
Gazze'de insanlık soykırıma uğruyor. Oradaki vahşeti özetleyecek tek kelime yok...
Merhametsiz bir iklim çöktü Gazze'nin üzerine, ölüm çiçeklerini ekiyor o kutsal toprağa...
Duadan başka yapacak ne var?
Dün Çağlayan'daydım. İsrail'e duyulan öfke çağladı.
Yüzbinlerce müslüman oradaydı. O tabloya bakarken İsrail'i bekleyen son aklıma geldi. O gün geldiğinde İsrail kimden merhamet dilenecek acaba?
İstanbul'u ve Türkiye'yi seviyorum.
Çünkü bu ülke ümmet için gurur vesilesi olan iki halktan oluşuyor. Kürtler ve Türkler...
Selahaddin ve Abdulhamit yeter bize...
O ikisinden biri olsaydı, İsrail olamazdı. Bu zulüm olamazdı.
Çağlayan'da gözyaşlarımızla birlikte İsrail'e öfkemizi kusarken bir taraftan da Gazzeli kardeşlerimize dualarımızı yolladık.
El-Cezire ekranını ikiye bölmüştü. Bir tarafta Gazze'den yapılan canlı yayın vardı, bir tarafta da İstanbul...
Kürsüye çıkan Hamas yetkilisinin sözleri heppimizi ağlattı. Dedi ki o mücahit: "Buraya gelmeden iki saat öncesine kadar umutsuzdum. Ama burada toplanan bu yüzbinlerce insanı gördüm ya, artık inanıyorum ki zafer yakındır"
Üç kez zafer yakındır ve zafer inananların olacaktır dedi.
İstanbul bir kez daha, ümmetin başkenti olduğunu gösterdi. İslam ümmetinin kurtuluşu buradan sağlanacaktır.
O nedenle İstanbul'u seviyorum. Ve o nedenle asla İstanbul'u terketmeyeceğim.
Dün Türkiye'nin geleceğine dair de yeniden umutlandığım bir gün oldu.
İktidar hırsıyla kendini harap eden Erbakan nihayet yolu açtı.
Ve dün ki Numan Kurtulmuş, beni bir kez daha umutlandırdı.
Türkiye'nin geleceği sahipsiz değildir.
Numan Bey konuşmasına Fetih Süresi'nin ilk ayetlerini okuyarak başladı. Bu bir tavırdır ve önemli bir tavırdır.
Çağlayan bir umut verdi.
Eminim artık İsrail korkuyordur.
Çünkü dün Çağlayan'da toplanan kalabalık Gazze'deki direniş saflarını daha da bir sıkılaştırdı, cihad erlerini daha da bir umutlandırdı ve onları daha da bir zafere inandırdı.
Korkmuyorum.
Ölümden korkmuyor Gazzeli çünkü...
Onun korktuğu şey ölmek değildir.
Çünkü o ölüm bir kurtuluştur aslında...
İsrail korkmalıdır.
Çünkü dökülen kanda boğulacakları gün yakındır!
Kahrol ey Pisrail!
1 Ocak 2009 Perşembe
Gazze, hüzün ve yeni yıl
Yılbaşı gecesi ben ve Açun için çok önemliydi. Bütünüyle özel nedenlerden dolayı... O gün kendi özel hayatımızda çok önemli, duygusal bir adım attık.
O nedenle de tatlı bir hüzün hakimdi evimize...
O gün hastanedeydik, akşama doğru işimiz bitince Fatih'e gelip buranın en güzel restaurantında Açun'a çok sevdiği bir balık yemeği ısmarladım. Güzel, keyifli bir yemeğin ardından evimize geçtik.
Haberleri izledikten sonra televizyonu kapatıp kendi gündemimize, yani o gün için planladığımız şeylere (Tv izlememek, yılbaşı kutlamalarını protesto etmek) dönecektik. Bir tv kanalında 2008'e dair bir değerlendirme programı vardı onu izledik. Sonra da programımıza döndük.
Gazze'ye dair gelişmeleri takip ettik. İkimiz de o kadar üzüntülüyüz ki... Gecenin ilerleyen saatlerinde abdestlerimizi alıp önce namazımızı kıldık sonra da oturup Gazze'de şehit düşen kardeşlerimiz için Kur'an-ı Kerim okuduk. Hayrını Allah'tan dileyerek onlara bu şekilde bir dua gönderdik işte...
O gün de gücümüz yettiğince İHH'nın kampanyasına bir destek vermiştik.
Zamanın sahibi Allah'tır!
O nedenle yeni doğan her gün, geçen saniye, işleyen her dakika kutsaldır ve değerlidir.
Zaman Allah'ım emriyle ilerliyor. Yeni bir yıl sünetullahın tecellisidir o nedenle... Bu hicri olur, miladi olur; fark etmez...
O nedenle müslümanların yeni bir yıla girerken, zamanın sabihine hem şükr etmesi hem de bu şükrün bir ifadesi olarak da güzel temennilerde bulunması bence güzel bir şeydir.
O Allah ki, o bile Asr'a yemin ediyor!
Zaman, üzerinde yemin edilecek kadar değerli bir şeydir!
Hele biz müslümanlar için "gelecek" çok daha önemlidir. Çünkü "gelecek" Allah'ın nurunu tamamladığı zaman dilimidir.
Allah demiyor mu, "Onlar istese de istemese de ben nurumu tamamlayacağım!"
Geçen her gün, geride kalan her yıl nur'a daha da yaklaştığımız anlamını taşımaz mı?
O nedenle her müslüman yeni bir yılı sevgiyle, mutlulukla kucaklamalıdır. O zaman ki, onun tek sahibi olan Allah'tır, o sevilmez mi?
Bizim yeni yıla yaklaşımımız böyledir.
Tabii ki biz müslümanız. Bizim tavrımız, tarzımız farklıdır.
Bizim yeni yılı karşılama, yeni bir yıla girerken mutlu olma nedenlerimiz de, bu mutluluğu yaşama biçimimiz de farklıdır.
Allah yar ve yardımcımız olsun!
Geçip giden zamana bin selam olsun!
O zaman ki, Allah'ın vadettiği zafer gününe, kurtuluş gününe doğru ilerliyor!


