Evlendiğimden beri evdeyim desem yeridir. Zaten o nedenle evlenmek diyorlar ya, değil mi?
Yani askerliği saymasam emin olun hep evdeydim. Sadece birkaç kez bizim eski üniversite tayfasından göz doktoru, bilgisayar mühendisi ve finans uzmanı olan 3 arkadaşımla, bilgisayar müh. müzmin bekar olan arkadaşımızın evinde toplaşmalarımızı saymazsam, bir bekar evine misafir gittiğim vaki değildir.
Ki o müzmin bekar arkadaşımızın evinde toplanmamızın nedenini de geçenlerde göz doktorumuz A. (Eşi de göz doktoru) şöyle açıklamıştı: "Biz üçümüz evliyiz. Ev sahibi bekar. Buraya biz soluk almaya geliyoruz. Eşlerimiz de soluk alıyor bu sayede... Yoksa hep birlikte bir yaşam insanı boğar. Kendimizi rehabilite etmenin yolu budur arkadaşlar, bundan sonra her hafta takılacağız böyle... "
Yani olayın tefsirini A. yapınca bize de bir şey kalmadı. Gerçekten de keyifli geçiyor.
En çok da üniversite 1'de okurken Bayrampaşa'da bir yurtta birlikte kaldığımız süreçte sigara odasında yaptığımız felsefe tartışmalarını özlemişiz. Şimdi doktor A. ile yeniden o günleri yadedercesine, eskilerden konu devşiriyoruz. Meğer biz aradan geçen süreç içerisinde ne kadar da felsefeyle kafayı bozmuşuz.
Geçtiğimiz günlerdeki tartışma konumuz, mutlak mutluluk ve çile (Acı) konusuydu.
Mutlak mutluluk ve çile konusunu, Zenon (Özellikle de hedonist bağlamda) ve Epiküros özelinde tartıştık. Ve elbette İslam'ın bu konuya yaklaşımını, hayat, aşk ve hikmet parantezinde değerlendirdik.
Mutlak mutluluk var mı, yok mu?
Konu buydu.
Öne sürülen sav da şuydu: Mutlak mutluluk yoktur. Sadece huzur ve bereket vardır. Huzuru ve bereketi yakalayan faninin hissetiği o yoğun duygunun adına mutluluk verilmiştir.
Varılan sonuç da şu oldu: Mutlak mutluluk kul için ancak hakk'a tam teslimiyetle mümkündür. Mutlak mutluluk sadece haz ve sevinç duymakla sınırlı değildir, aynı zamanda çileyle de mümkündür.
Hakk'a ulaşmak yolunda her türlü cefaya katlanan ve tam teslimiyetle hayatını feda eden (Şehit olan) insanın, kendini feda ederken bir taraftan çok ağır bir acı hissedip, öte tarafından bu acıdan dolayı huzuru hissetmesi; mutlak mutluluk eşiğini bulmak demektir.
Kul olarak insanın hayatının amacı neyse, mutlak mutluluk o amaca ulaştığın noktada hissettiğin duygunun adıdır.
O halde, kendi amelleriyle Allah'ın rızasını kazanmak kabilse, mutlak mutluluk da mümkündür.
Böyle tartıştık uzun uzun...
Daha farklı konulara da girdik. Kadın erkek ilişkisi, evlilik, çocuk meselesi falan...
Neyse...
Benim asıl anlatmak istediğim şey bu değildi. Bu arkadaşlarla zaman zaman toplaşıyoruz işte...
Ben dün ilk defa, gerçek anlamda bir bekar evine konuk oldum. Bekar evlerinin o kokusu var ya hani, o koku o evnde vardı işte...
Üşüdüm.
Gazete sofrasında yemek yedim.
Karıncalı televizyonda program izledim. Ve en önemlisi de, attığımız kahkahalar nedeniyle o bekar arkadaşı binadan atılma riskine soktuk.
O kadar çok güldük ki...
Bekar evleri üzerine çok şey yazabilirim. Ama sırası değil...
İnsanın kendi olabildiği tek yerdir belkide... Arkadaşımız geçtiğimiz günlerde aynı iş yerinde çalıştığı bir kıza telefonla evlilik teklifi yapmış.
Dün söylediğinde çok tartıştım. Ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:
-Aradım, teklif ettim.
-İnanmıyorum. Peki o ne dedi?
-Valla, 'Ben seni hiç öyle düşünmedim' dedi.
-Haydi ya...
-Ama ben de ona dedim ki, bu son kararın olmasın, sen bir kaç gün düşün...
-...
-Sence nasıl?
-Ne nasıl?
-Nasıl yapmışım ama...
-Senin bu yaptığına ne denir biliyor musun?
-Ne?
-Öküzlük... Oğlum insan hiç telefonla evlilik teklifi yapar mı?
-? (Bana bön bön bakıyordu)
-Öyle bön bön bakma... Kız nasıl düşünüyor biliyor musun?
-Nasıl?
-Der ki, bu ne laçka bir adam mış ya... Açıp telefonla evlilik teklifi yapıyor.
-Ama iş yerinde hiç imkanımız olmadı ki?
-Arkadaşım arayıp bir randevu isteyecektin. Sonra da güzel bir mekanda, son derece şık bir masada oturur ona niyetini açıklardın. Yani şimdi sen telefonla arayıp, teklif ederken olumlu bir yanıt alabileceğini mi düşünüyordun?
-? (Hala bön bön bakıyor. Ve oldukça şaşkın... Tam süt dökmüş kedi gibi)
-Her işin bir yolu yordamı var. Seninle o kadar ev arkadaşlığı yaptık. Yani bizdenden mi hiç ilham almadın? Tam bir odunsun sen...
-?
-Ve varya... Sen asla evlenilecek biri değilsin. Odunsun işte...
-Ama sen de çok hakaret ettin. Valla ne bileyim, düşünemedim. Peki ne yapacağız şimdi?
-Yarın ona bir mail at. Ve de ki, 'Biliyorum bu işin usulü bu değil. Zaten o telefonu da niyetimi açmak için söyledim. Eğer uygun görürseniz, bir yerle buluşup konuşabilir miyiz?"
-Valla öyle yapayım. Ama maili nasıl yazacağım. Ya sen yazsana abicim, senin kalemin güçlüdür.
-Sen yaz. Olmaz böyle şey...
-Tamam!
Konuşmamız böyle sürüp gitti. Sonra çıktık. O Çapa'da oturuyor. Fatih'e kadar yürüyerek geldik. Malum benim şu kilo olayı... O da geldi. Yolda da konuştuk. Yolda lütfen, lütfen, lütfen benim o maili yazmamı istedi.
Ben de kabul ettim.
Ben ona göndereceğim, o da o kıza gönderecek...
Eve gelip Açun'a söyledim. Açun bana çok kızdı. Ve, "Sen niye yazıyorsun ki? Ne ayıp... B. kendisi yazsın. Bu onu ilgilendiren bir şey" dedi.
Ben de henüz B.'ye söyleyemedim. Galiba en iyisi onun yazması... Çünkü bu özel bir durum.
Bir de işin ilginç tarafı şu: O kız, Açun'un sınıf arkadaşı...
Ve kızı ben de tanıyorum. Çünkü bir dönem birlikte çalışmıştık. Hakikaten laz kızı... Çaçaron diyorlar ya, öyle! (Umarım bu kötü bir şey değildir)
Bizim arkadaş ise sizin de gördüğünüz gibi tam bir melek... Vur kafasına al ekmeğini türünden, halis muhlis bişey!
Bence süper bir ikili olurlar.
Zıtlıkların birliği, düzendir! Heyttt be... Demokritos'un kulağı çınlasın!
19 Ocak 2009 Pazartesi
Dün
Gönderen eski zaman zaman: 23:59
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder