7 Ocak 2009 Çarşamba

Rutin dışı

Dün akşam İstanbul İlahiyat'tan doçent arkadamıza oturmaya gittik. Hoca ile müthiş frekanslarımız uyuşuyor.
Açun da hocanın eşiyle ortaokul ve liseden sınıf arkadaşı...
Biz ayrı, Açunlar ayrı oturuyor. Bıcırlar zaman zaman gelip gidiyor.
Hocayla her buluşmamızda yakın siyasi tarihten, teolojiye, felsefeden tasavvufa kadar çok geniş yelpazede enfes sohbetlerimiz oluyor.
Dün de aynen öyle oldu. Ergenekon'dan girdik, Gazze'den çıktık... Hoca İsra süresinde Allah'ın bir va'dini bana tefsir etti. O kadar etkilendim ki...
Zaten dün kendi öğrencilerine de okulda o ayetin tefsirini yapmış. Allah o ayette açık ve net bir biçimde bir zaferden bahsediyor. İsrailoğullarını bekleyen acıklı bir azaptan...
Sonra sıra peygamber efendimizin ümmiliği konusuna geldi.
Bu konu gerçekten de çok önemli... Yüz yıllardır tartışıldığı halde hala bile günceliğini koruyor.
Dün konuştuklarımızın ardından kafamdaki sorulara bütünüyle yanıt buldum.
Kur'an-ı Kerim'de, "ümmilik" ve "ehli kitap" birbirinin karşıtı iki kelime olarak kullanılıyor. Yani Kur'an-ı Kerim, ehli kitap olmayanları ümmi olarak tanımlıyor. Bu şu anlama geliyor: Hristiyan ve Yahudi olmayan, o dinin kitabını ve şeriatını okumayanlar ümmi olarak tanımlanıyor.
Pemgamber efendimiz için ümmi denilmesindeki kasıt da, onun kendisine vahiy gelmeden önce ne hristiyan ne de yahudi olduğunu vurgulamak içindir. Efendimiz (SAV), Tevrat ve İncil'i okumadığı için ve ehli kitap olmadığı için ona ümmi denilmiştir.
Tevrat'ta da ümmi kelimesi aynı anlamda yani, ehli kitap olmayan anlamında kullanılmıştır.
Dolayısıyla Peygamber Efendimiz (SAV) için ümmi denilirken onun okuma yazma bilmeyen, haşa cahil biri olduğu vurgulanmamış, Yahudi ya da Hıristiyan olmadığı vurgulanmıştır.
Kaldı ki...
Peygamber efendimize ilk emir oku değil midir?
Bilmeyen nasıl okusun ki? Değil mi?
Bir de bu ümmilik konusunda başka bir görüş daha varmış ama o da çok itibar edilen bir görüş değilmiş. Ümmilik sözde Mekkeli olanlar için kullanılıyormuş. Çünkü Mekke, Ümmülkura, yani şehirlerin anası adıyla anılıyormuş. Buradaki ümmi de, ummulkuranın ön ekinden ilhamla, orada yaşayanların Mekkeli olduğunu vurgulamak için kullanılıyormuş. Evet gerçekten öyleymiş. Yani birinin Mekkeli olduğunu vurgulamak için ona Ümmi diyorlarmış ama, bunun Peygamber Efendimizin (SAV) ümmiği konusuyla pek ilgisi yokmuş.
Evet...
Dün bir de tasavvuf konusunda çok derin bir tartışmanın içine girdik. Tartışmayı tetikleyen de şu oldu. Ben dedim ki, "Tasavvufa ve tarikata hayır!"
Neden öyle düşündüğümü sorunca da, "Tarikat, putperest bir din algısına yol açıyor" dedim. Ve elbette gerekçelerimi de sunduktan sonra şöyle bağladım: "Bana göre tasavvuf ancak okumuş, entelektüel anlamda kendini yetiştirmiş insanların önüne açılacak bir kapı olmalıdır. O kapıdan içeriye cahil cühela takımını sorarsanız, onlar atalarının dinine inanan birer putperest olup çıkarlar. Bakın Cüppeli Ahmet tayfasına... Cüppeli televizyon dahil birçok şeyi yasakladı. Ama Beykoz konaklarındaki tripleks villasında plazma tv, havuz vs. şeyler var. Mürit, kendi evinde şeyhin emriyle tv izlemiyor ama şeyhi izliyor. Bunu sorduğunuz da, 'O yapıyorsa mutlaka vardır bir hikmeti' deyip işin içinden çıkıyor. Şeyh'e masumiyet afteden bu anlayış putperest bir anlayış değil midir? Bir tek peygamberler masumdur. Ve bir tek Allah bir şey yapmışsa, onun hikmetinden sual olunmaz! O cahil cühela mürit takımı şeyhi hangi statüye sokmuş görüyor musunuz?"
Elbette tasavvufa neden evet dediğimi ve bunun okumuşlukla bağlantısını da şöyle kurdum: "Tasavvufta asıl amaç, bilgiden hikmete, eşyadan manaya ulaşmaktır. Eğer hikmet ancak bilgiyle ve imanla ulaşılabilecek bir aşamadır. Tasavvufta İbni Arabiyi, Mevlanayı hangi kafa anlayacak? Boş bir kafa mı? Yoksa hikmet yolunda çabalayan ve "kendini bilen" biri mi?"
Tabii ki hoca bir ehli tasavvuf olduğu için benim bu keskin görüşlerime ustalıkla itiraz etti. Tasavvufta aslında makbul olan, kişinin annesinden doğduğu gibi olmasıdır. Yani çok şey almaya müsait, boş ve duru bir kalp ve beyne sahip olanlar en ehil olanlardır.
Misal?
Yunus Emre... Yunus Emre ne okumayı ne de yazmayı biliyordu. Ama o bilgi ve hikmet kapısından içeri adımını attıktan sonra geldiği noktayı heppimiz biliyoruz.
Benim neden tasavvufa evet, tarikata hayır dediğimi o çok iyi biliyordu aslında... Biz devrimci bir islami gelenekten geliyoruz. Bize göre toplum ve ümmet için kaygıları olmayan müslüman tipi boş ve pek de mühim olmayan bir tiptir.
Oysa tarikat, bireyin kendi mutluluğunu ve kendi cennetini kurtarmayı vadeder.
Tarikatta mürit, bütün dünyayı üzerine giydiği cüppenin içine hapseden, bir kenara çekilip kendisi için zikir çeken biridir.
Ve birtek kendi cenneti için çalışan kimsedir. Toplum, toplumsal sorunlar onu hiçbir şekilde ilgilendirmez. Onun herhangi bir siyasal hedefi yoktur.
Afrika'daki bir aç ve yoksul müminin sorunuyla ilgilenmektense, onun gibi aç ve yoksul bir yaşama kendini hapsetmeyi bir çözüm yolu olarak gören kişidir.
Ve bu nedenle de o aslında kendi cennetinin peşinde olan bencil biridir.
Bencil birey, benim gibi devrimci bir islami anlayışı savunan bir kişi için çok da önemli ve muteber biri olamaz.
Biz toplum ve ümmet için kaygılanmayan adama adam demeyiz, dedim.
Hoca da saygıyla karşıladı.
Bazı görüşlerime katıldı, bazılarına karşı çıktı ama bilgeliğinden kaynaklanan o geniş tevazusuyla çok da karşı çıkmadı.
Dün çok şeyden konuştuk... Japonya'ya yapılan ilk tebliğ seferlerini, İrlanda-İngiltere arasındaki savaşta Osmanlı'nın rolünü, Camel ve Murattı sigaralarının çıkış noktasını ve devenin Amerikan kıtasını keşfini konuştuk.
O kadar verimli geçti ki...
Önceki gün malum çok keyifsizdim. Fakat dün yenilendim.
Çok şükür ki dostlarım var.

0 yorum: