6 Şubat 2009 Cuma

Zamanda yolculuk

Ne zamandır yazmak istiyordum ama bir türlü nasip olmadı.
Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Fakat ilk okulda okuduğum kesin... Bir yaz yaylaya çıkmıştık. Sanırım yaylaya çıktığımız son yaz o olmuştu.
Eski köye kadar arabayla eşyalarımızı götürmüştük. Sürümüz de haliyle yaya geliyordu.
Eşyaları indirdikten sonra katır ve eşeklerle yaylaya taşıyorduk. Yayla da o kadar yüksekte ki...
Git git bitmiyor. Bir dengeni kaybetsen yuvarlanırsın aşağıya kadar.
Yüzyıllık patika yollar var, hayvanları oradan sürüyoruz. Yaylaya eşyaları (Kıl çadır, bilimum ev eşları, kab kacak vb) taşırken eşek ya da katırın yularından tutup gidiyorduk.
İşin burası biz çocuklar için en keyifli yanıydı. Çünkü yayladan köye geri dönüp eşyanın geri kalanını getirdiğimizde o koca yolu katır ya da eşeğe binerek geliyorduk.
Hiç unutmam. Unutmak nasıl mümkün olabilir ki...
Yol yokuş aşağı olduğu için eşeğe düz binmek çok yorucuydu ve belin ağırıyordu. Biz de bir çözüm bulmuştuk... Eşeğe ters biniyorduk. Dolayısıyla yokuş aşağı eğilmek yerine, yokuşa paralel bir eğimle aşağı inebiliyorduk bu sayede... Eşekler hızlı gitsin diye de onları nasıl kamcıladığımı şuan gibi hatırlıyorum.
O kadar keyifliydi ki...
Annem her zamanki gibi yüreği ağzında arkamızdan bağırıp çağırıyordu. Bize ulaşması mümkün değildi, o nedenle oyunu korkusuzca sürdürüyorduk eski köye kadar.
Bu bahsettiğim yol en az 2 kilometrelik bir yoldur.
Her gittiğimizde yaylayı Açun'a gösteriyorum. Düşünün öyle bir yayla ki, kar asla erimiyor.
Derin yarıklarda biriken kar buzula dönüşmüş... O koca yazı atlatıp kışa kavuşuyor.
O yaylada iki gün içerisinde burnumuz kabuk atıyordu. Çünkü geceleri çok soğuk... Gündüz güneş yakıyor, fakat rüzgar estiği için hava serin.
Suları ise buz gibi...
Adım başı bir su pınar var. En sevdiğimiz şey bu pınarların içine karpuzu atmaktı. Çünkü attığımız karpuz anında ortadan ikiye ayrılıyordu.
Hele bir pınar var.
İddiaya göre zamanında iki çoban, "Bu suda kim daha fazla elini tutabilir" diye iddiaya girişmiş.
Elini birkaç dakika o suyun içinde tutan çobanın parmakları donup dökülmüş. Bu bir efsane elbette...
Ama şunu kolaylıkla söyleyebilirim ki, o suda elinizi tutmanız mümkün değil. O kadar soğuk yani...
Soğuk ama asla onu içtiğiniz için bademcikleriniz şişmez, boğazınız ağrımaz. O yaylada, o soğuk yaylada soğuk algınlığı şikayetiyle hasta olan tek kişi görülmemiştir.
Bu nasıl oluyor, bilen yok...
Yaylaya biz gitmiyoruz ama amcamlar hep gider. Geçtiğimiz yıllarda kardeşimle gitmiştik... Açun'u da götürmek istedik ama, onun o yükseğe tırmanması pek mümkün görünmedi, o nedenle onsuz gittik...
Kaldı ki gitsek bile, kıl çadırda gece çok üşürdü. Biz bile o havalara alışığız, iki yorganla uyumuştuk kardeşimle, fakat yine de üşümüştük sabaha kadar.
Orada yıldızlar yere o kadar yakın ki...
Gece rüzgar müzik çalarak eser. Rüzgarın taşıdığı koku sarhoş edici...
Aynen Musa Anter'in dediği gibi; kekik, reyhan ve kaçak tütün okusu taşırdı rüzgar!
Bu yıl gittiğimde Allah'ın izniyle yeniden o yaylalara gideceğim. Atalarımın ömür geçirdiği o toprakları bir kez daha ziyaret edeceğim.
Özledim. O kadar çok özledim ki...

0 yorum: