30 Mart 2009 Pazartesi

Seçim 2

Saat 11 ve ben iş yerindeyim.
Geç saatlerde gidip birkaç saat uyuyup geldim.
Söylenecek çok şey var.
Ama özet geçelim:
-AK Parti, özellikle İslami camia ve Kürtlere dönük bazı yanlış açılımlar nedeniyle oylarını önemli ölçüde SP ve DTP'ye kaptırdı. Antalya'da, Adana'da, İstanbul'un bazı ilçelerinde AK Parti Kürt oyları nedeniyle birinci parti geliyordu. Ama bu kez Kürtler haklı nedenlerden dolayı desteklerini çekince Antalya gitti, Adana sallantıda, İstanbul'da Kartal, Sarıyer gibi ilçeler gitti. Van ve Siirt'te de Başbakan Erdoğan'ın yaptığı basit hatalardan dolayı kaybedildi. AK Parti bu kadar müthiş demokratik açılımlar yapmasa yine yanmazdım da... Tek dil, Tek Millet söylemi tarihte kaldı. Oradaki halk 80 yıldır Tek Dil, Tek Millet denile denile olmadık acılarla başbaşa bırakıldı. Unutmak mümkün mü?
Haydi diyelim yanlış yaptın, ağzından kaçırdın. Niye üsteliyorsun ki?
Bu ülkede İslamcıların kurtuluşu Kürtlerle olur. Bunu hala bile anlamadılarsa artık ne denebilir ki?
BBP'e giden oyların da nedeni malum.
-Krizin ağır etkilerinin hissedildiği Aydın gibi batı illerinde MHP'ye, Batı Karadeniz'de de CHP'ye kaptırdı.
-Manisa ve Şanlıurfa gibi illerde bütünüyle milletvekillerinin kurbanı oldu. Manisa'da önüne gelene kızan sinirleri bozuk Bülent Arınç'a halk iyi bir ders verdi. Ben o adamın kaybettireceğine adım gibi emindim.
Urfa'da da milletvekillerinin yolsuzluk ve rant olaylarının içinde olmayan Fakıbaba harcandı. Ceket'i kim seçer. Bu da umarım Erdoğan'a ders olur.

Şimdilik bu kadar...

Devam ederiz sonra...

29 Mart 2009 Pazar

Seçim

Saat şuan gece 02.00... Tarih 30 Mart!
Hala iş yerindeyim.
Gördüğüm ilk sonuçlar beni hiç de şaşırtmadı. AK Parti, özellikle büyük illerde kaybedecekti.
Çünkü büyük illerde seçimi AK Parti lehine çeviren oylar hep Kürt oyları olmuştur. Bugün Adana'da, Aydın'da, Manisa'da, İstanbul'un birçok ilçesinde ve Güneydoğu'da Kürt oyları AK Parti'ye gitseydi, diğer seçimlerde olduğu gibi, seçimin sonucu çok değişik olacaktı.
Siz hem bir taraftan TRT 6'yı açacaksınız hem de gidip Güneydoğu'da tek millet, tek dil, tek devlet gibi olumsuz çağrışımları olan sloganları dillendireceksiniz. İlk bu sözü söylediğinde acaba gaf mı yapıyor diye düşünmüştüm.
Keşke öyle olsaydı.
Ama sonra üzerine üzerine gitti. Ne gerek vardı?
Sonuç ne peki?
Sonuç maalesef büyük bir hüsrandır. MHP gibi bir partiye bu halk gidip yerel idareyi teslim ediyorsa...
DTP'ye teslim ediyorsa AK Parti'nin bundan cıkaracağı çok ders vardır.
Bu seçim birçok sonuç ortaya çıkarmıştır ama dilim varmaz söylemeye... Boşverin gitsin!
Neticede üzgünüm. CHP gibi bir parti, MHP gibi bir partiye sarılmışsa bu millet, bunca yıldan sonra AK Parti'nin şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekir.
Mir Mehmet Fırat harcanırken, parti giderek milliyetçi bir forma sokulurken sonucun böyle olacağı kesindi.
Hele Ankara'yı hiç sorma... Yazmıştım zaten!
AK Parti'nin 3 şey yapması gerekir:
1- Doğan Grubu'yla hesaplaşmalı... Kılıçdaroğlu'nun başarısı Doğan Grubu'nun başarısıdır.
2- Siyasi partiler yasası mutlaka değişmeli. Sivil Anayası yapılmalıdır.
3- Ergenekon'un sonuna kadar gidilmeli ve kim olursa olsun, sonucu ne olursa bu dava sonuçlandırılmalıdır.
Şu unutulmamalı ki... Bunlar bir kez gelseler, bir daha gitmeleri zor olur.

Oy oyyy!

Sabah Açun'la birlikte gidip oyumuzu verdik. Oy verdiğimiz okul o kadar güzeldi ki... Fatih Camii kompleksi içinde yer alan tarihi bir okul. Orada bizim komşularımızın çocukları okuyor.
Cici Betül de orada okuyor.
Oy kullanırken Betül'ü andık orada... O tarihi okulda okumak büyük bir şans. Umarım ilerisi için orada çok güzel anılar biriktirir.
Sonucu merakla bekliyorum seçimin. İnşallah Türkiye için hayırlı bir sonuç çıkar.

Bir rüyaya ağıt!

Dün bir rüya gördüm. Üniversite yıllarında Sanayi Mah.'de kaldığım evi satın almışım. Yalnız bir sorun var: Açun'u o eve götürüyorum ama beğenmiyor.
Hatta bana kızıyor, bu nasıl bir evdir diye...
Ben de ona, şunu bunu yapsak ev aslında şirin bir ev... Oturulacak bir evdir, diyorum.
Sonra sonra ikna oluyor.
Bu rüyanın içerdiği mesaj nedir acaba? İnşallah hayra alamettir.
O ev gerçekten ilginç bir evdi. Kendine has, küçük bir terastı. Sevimli denebilirdi.
Bir arkadaşımızın ailesine aitti.
Aynı iş yerinde çalışıyorduk. Sonra onun yanına bir başka arkadaşla birlikte taşınmıştık. Arkadaşımız askere gidince de benle F. arkadaşım kalmıştık uzun süre o evde...
Sonra ayrıldım. Arkadaşım bir iki yıl daha kaldı.
O ev hayatımın eksenini belirleyen bir evdi. Hayatımda hiç okumadığım kadar kitabı o evde okudum.
O eve gittiğimde en büyük sorunum yazı yazmaktı. Bir türlü kolay bir şekilde düşündüklerimi ifade edemiyordum.
Ordan ayrıldığım gün ise artık çok iyi denebilecek kadar yazabiliyordum. Benim için en büyük kazanımı bu oldu o evin... Deliler gibi kitap okudum. Sabah 11'de kalkıp gece 2'lere kadar okuyordum.
Evde televizyon yoktu. Bir teybimiz vardı. Gelişmeleri teybin radyosundan takip ediyordum. Hiç kaçırmadığım bir şey vardı, o da Kanal 7'nin akşam bülteniydi. Radyo 7'ye paralel yayınla veriyordu haberleri...
Kim ne yapıyor, neyle uğraşıyor oradan takip ediyordum işte... Görmüyordum yapılan işleri ama tahmin ediyordum.
Bu da ayrı bir güzellikti.
Kitap benim için bir kaçıştı. Bir sığınaktı. Onu elimden düşürdüğüm an ürperiyordum, içim üşüyordu.
Kalbim sıkışıyordu.
Yaşadığım bu kalp ağrısını ancak kitapların sayfaları arasına sığınarak atlatıyordum.
Her işte bir hayır vardır derler ya... Gerçekten de varmış!
Şimdi yaşadığım her şey için rabbime şükrediyorum.
O evdeyken kendi kendimi tedavi etmeyi, kendi yaralarımı sarmayı öğrendim. Ve kendimi sevmeyi öğrendim.
Hayata bakışım değişti. Okuduğum o kitaplar beni adam etti. Şuan bile beni her ortamda yüzü ak şekilde ortaya çıkaran birikimi o günlere borçluyum.
O ev işte öyle bir evdi.
Onu almışım rüyamda...

28 Mart 2009 Cumartesi

Bir yiğit insan!

Bugün bir yiğit insana ağlamak istiyorum.
Bir göz yaşı belki de duygularımı ifade eder. Yiğit, mert ve delikanlı bir adamı, adam gibi bir adamı kaybetmenin derin hüznünü yaşıyorum.
Rabbim onu, Hazreti Muhammed'e (S.A.S) ve sevdiklerine dost ve komşu kılsın!
Amin!

27 Mart 2009 Cuma

Sisli, karlı bir kaç gün

Ölüm gideni acıtmaz...
Geride kalanın ise yüreğine kor düşer.
Dün ve bugün merak ettiğim bir kişi vardı: Yazıcıoğlu'nun annesi...
Dün...
Yapılan röportajlarda, "Yavrumu iyi aramıyorlar" diyebildi sadece...
Bugün...
"İyi aramıyorlar. Helikopter bulunmaz mı?" diyordu.
Bulunamadı.
Kar mı örttü acaba, o koca helikopteri...
Kar acıyı da örtebilir mi?
Karda, boranda ölmek zordur.
En zoru da, böyle bir ölümde "anne" olmaktır belki de...
Rabbim o annenin yüreğine ferahlık versin!

26 Mart 2009 Perşembe

İyileştim gibi

Boynum tutulduğu için dün evde, yatakta geçirdim bütün günü... İlaçlar, merhemler, masajlar falan derken boynum çok şükür iyileşti. Yani tutulması bıraktı. Tam iyileşmesi birkaç günü alır.
Bu arada dün evde olurken televizyon izledim akşama kadar. Muhsin Yazıcıoğlu'nun kaza haberini aldığımda çok üzüldüm.
Hala bulunamamış olması ayrıca üzücü...
Kaza gerçekleştiğinde hafif yaralı olsa dahi, ağır kış koşulları, havanın gece eksi 50 derecede olması maalesef bütün umutları tüketiyor.
Allah'tan umut kesilmez ama, ne bileyim!
Rabbim onu ve beraberindekileri çocuklarına bağışlasın!
Gerçekten çok üzüldüm!

24 Mart 2009 Salı

Sadece gülmek için!

Gülmeye, biraz gevşemeye o kadar ihtiyacım var ki... Şu boyun ağrısını nasıl dindireceğim bilmiyorum.
İlaç aldım. Yavaş yavaş iyiye gidiyor. Ama gülmek şart... Çünkü ben relax oldukça iyi oluyorum.
Kaslarım taş gibi... Bunları çözecek ne var diye bakınırken izlemekten pek bir keyif aldığım aşağıdaki video aklıma geldi.
Biraz adaba, edebe aykırı yanları var ama lütfen kimse kusura bakmasın. Bu video sadece kendim için... Siz izlemeseniz de olur!

İlgili aramalar: komik - kuş gribi (klip) -  kuş gribi -  mazotci -  grip

Nihayet!

Boynum tutuldu.
Doktora gittim, yine bir sürü ilac yazdı. Az sonraa o ilacları almaya çıkacağım.
Boynum kötü...
Allah bana acil şifalar versin!

23 Mart 2009 Pazartesi

Anılar tüneline giriş

Bizim okulun feyste grubu var. O grublardan bazılarına üye olmuştum. Ama bu kez bizim giriş yılımız baz alınarak kurulan bir grup var, orada tüm arkadaşları gördüm. Öyle ya, heppimiz ayrı ayrı tarihlerde mezun olduk ama giriş yılımız aynıdır. Haliyle bu adla grup açılması kadar doğru bir şey olamazdı.
Kutluyorum arkadaşları...
Tabii ki girer girmez bir yorumla merhaba dedim. Onu buraya alayım istedim:
"
Yapılan yorumları okurken bir şey dikkatimi çekti; aramızda hâlâ bazı arkadaşlar bu okula dair pişmanlığını dile getiriyor.
Doğrusu şaşırıyorum.
Yani okul çok mu önemli?
O aslında hiçbir özelliği olmayan küçücük bahçesinde, kantininde ya da o tuhaf sınıflarında yaşadığınız hiç güzel bir şey yok mu?
Bakın heppimiz giderek yaşlanıyoruz. İnsan yaşlandıkça da geriye dönüp bakıyor gözleri... Çünkü önünde uzayıp giden yolun son'a doğru gittiğini biliyor.
Maalesef!..
Biz bir tek geçmişimizde ölmeyeceğiz, değil mi?
O okulda geçerdiğimiz yıllar hayatımızın en güzel yıllarıydı. Çünkü ilk kez çerçevesini kendimizin belirlediği bir hayatı soluyorduk.
Ve son kez belki de...
Kimse pişman olmasın!
Bazı anların hayali bir ömre bedeldir.
Dönün bakın o yıllara, eminim sizi mutlu eden bir anın hatırası vardır. Ve hayat silememiştir onu belleğinizden...

Selam ve sevgiyle..."

21 Mart 2009 Cumartesi

Bir tahmin!

AK Parti bu seçimde Ankara'da kazanabilir mi?
Bu soruya bencek kesin ve net bir yanıt vermek artık çok güç... Çünkü Melih Gökcek, seçimdeki bütün stratejisini milliyetçi oyları almak üzerine kurgulamış. Ülkücülerin oyunu ben alırım havasındadır.
Kelin ilacı olsa kafasına sürerdi.
Ankara'da seçimi kazandıracak kadar Türk milliyetcisi oyu var mı ki?
Melih Gökçek, en başından beri en güçlü rakibi olan Murat Karayalcın'ın HADEP'e bir dönem verdiği destek ve partiyle kurduğu seçim ittifakıdır.
Bir de Karayalcın'ın Diyarbakır'da HADEP'in mitinginde yaptığı konuşmadır.
HADEP'le seçim ittifakı yapmak terörist olmak mıdır?
Bu ayrı bir konu...
Melih Gökçek, Karayalcın'ın bu yönünü öne çıkararak Ankara'daki seçimin kaderini belirleyecek olan Kürt oylarını alıp kendi eliyle CHP'nin kucağına ittiğini farkında mıdır acaba?
CHP ve Karayalcın ne yaparsa yapsın bu kadar başarılı olamazlardı. Ama milliyetçilikle kafasını bozmuş, gizli faşo eğilimli Gökçek marifetiyle Kürt oylarının önemli bir bölümü CHP'ye gitmiştir.
Oysa AK Parti, milliyetçilik gibi bir uru siyasete sokmadığı için Kürt halkı ve diğer tüm müslüman halklar için bir siyaset tercihi olmuştu. Şimdi bu Ankara'da ortadan kalktı.
Bunun tek sorumlusu da GÖkçek'tir.
Eğer Gökçek'in bu faşist oy avcılığı, bu milliyetçi oyları alma strateji olmasaydı Karayalçın asla seçimde iddia sahibi olamazdı.
Kaldı ki MHP'de Mansur Yavaş gibi güçlü bir isim varken milliyetçiler, ülkücüler neden Gökçek'e versin ki?
Başbakan Erdoğan, Gökçek'i bir kez daha aday göstererek Ankara'ya tehlikeye atmıştır.
Seçim şimdi ortada...
Ama AK Parti yüzde 50 alacak olsa dahi, Gökçek'in bu saçma sapan stratejisi nedeniyle bu oy oranı kesinlikle aşağıya inmiştir.
Gökçek Ankara'da kazanır mı?
Bu artık o kadar da kolay yanıtı verilebilecek bir soru değildir.
Maaselef öyle...

My Way

Bugün Nev(W)ruz!
Bugünün benim hayatımda hiçbir özelliği yok... Ne çevremde bu günü kutlayan var ne de kültürümüzde böyle bir şey var aslında...
PKK'nın suni uluslaştırma atraksiyonları çerçevesinde Kürt halkına eklemlenen bir bayram bu...
Herhangi bir ulusal özelliği yok oysa... Bahar bayramıdır, bugün!
Türkiye'de, İran'da, Ortaasya'da, her yerde...
Tabiat üzerinden bir ideoloji yaratmak, tabiat üzerinden siyasal bir tavır geliştirmek en basit anlamıyla totemciliktir.
Tabiatın yenilenmesi, Allah'ın oluruyladır. Bu gün için en fazla şükredilebilir.
Ve bugün, siyasal hicbir içerik katılmadan bir bahar bayramı olarak kutlanabilir.
Kaldı ki...
Bu bayramın asıl sahibi olanlar 4 mevsimin birarada yaşandığı bu topraklardır. Anadoludan, İran'a, oradan aynı hat üzerinden taa Çin'e kadar bu hat boyunda, yeryüzünün bu enlem ve boylamları arasında 4 mevsim birarada yaşanmıyor mu?
Afrika'da ya da Kuzey Kutbu'nda bir nevruzdan bahsetmek mümkün müdür?
Değil...
Çünkü orada bahar yok ki... 4 mevsim bir arada yaşanmıyor ki?
Anadolu'yu, Mezopotamya'yı, İran'ı ve oradan Ortaasya'yı da içine alan bu hat üzerinde 21 Mart'ta hep aynı bayram kutlanmıştır, yüzyıllar boyu...
Bu bayramı ilk kutlayanların da totemist Ortaasya halkı ile İranlılar olduğu bilinir.
Kaldı ki Nevruz, hiç kuşku götürmeyecek şekilde Farsça bir kelimedir.
Yeni gün anlamına gelir.
Olaylara bu şekilde yaklaşıp, kırlarda bu günü bir bahar bayramı olarak kutlamak varken bizimkiler yapa yapa olayı, yakılmış bir lastiğin üzerinden atlamaya indirgemişler.
Ne rezil bir şey?
Yakılan lastik havayı kirletmekten, doğanın yenilediği havayı, tabiatın kendisini kirletmekten başka ne işe yarıyor ki?
Kutlanacaksa bu bayram kırlarda, çiçeklerle, hayvanlarla, doğayla barışık, ona zarar vermeyecek şekilde kutlanmalı...
Ve bizi yeni bir dünyaya kavuşturan Allah'a şükredilerek kutlanmalıdır.
My Way derken ne yazacaktım, emin olun unuttum.
Hatırlarsam yazarım!
Bahar bayramınız kutlu olsun!
Papatyayı yarattan Allah'a hamd-u senalar olsun!

20 Mart 2009 Cuma

Uzun zamandır

Aynen öyle... Uzun zamandır hayatım evle iş arasında geçip gidiyor. Geçtiğimiz günlerde yaptığım FKM kaçamağını saymasak neredeyse tekdüze, monoton bir hayatım var.
Çok şükür tasasız, kedersiz, kazasız, belasız bir şekilde sürüyor.
Bunun için hamdediyorum.
Yalnız ne bileyim, biraz daha farklı olsun isterdim doğrusu...
Boğazım hassas olduğu için artık maalesef sosyal yaşamımı sınırlamak zorunda kalıyorum. Taa ki iyileşinceye kadar...
İki nedeni var:
1-Çok konuşmamam gerekir.
2-Sigara içilen ortamlara asla girmemem gerekir.
E bir arkadaş ortamına girip de konuşmamak olur mu? Olmaz değil mi?
Maşallah benim bircok arkadaşım da tam tiryaki oldukları için, onların ortamına diyelim gittim ve konuşmadım, sadece dinledim; ya sigara?
Mübarekler iki dakikada bir sigara tüttürüyor. Nasıl boğulmuyorlar, nasıl hastalanmıyorlar anlamıyorum vallahi...
Ben o ortama girince iki gün kendime gelemiyorum pasif içicilikten dolayı... Ama onlar içiyor fakat yine de bir şey olmuyor.
Ama Allah nazardan saklasın, hiçbir şey olmasın onlara tabii ki... Ne bileyim, galiba insan neden çok sakınırsa o onun başına gelir.
Boğazım tam iyileşsin.
Bir arkadaş ortamına esaslı bir pike yaparız artık...
Boğazzzzzzzzz!
Artık iyileş be kuzu!

Bahar

Dün kar vardı İstanbul'da, bugün ise pırıl pırıl güneş... O kadar güzeldi ki?
Sabah gelirken hiç işyerinden içeriye adım atmak istemedim.
Dışarıda kalsam, güneşle yıkansam şöyle doyasıyaca... Şimdi şu koca pencerelerden izliyorum.
Baharı seviyorum.
Baharda her şey başkadır.
Boğazım iyileşmek üzere... Fakat baharla birlikte boyun ağrılarım yeniden arttı. Tutuldu, tutulacak gibi...
Haziran ortasına kadar böyle devam edecek gibi... Ama olsun! Bahar gelsin de...
Hem hangi güzellik, ağrısız, acısız gelmiş ki?
Değil mi?

Tuhaf

Bu insanlar da bir tuhaf vallahi... Geçtiğimiz günlerde bir iş görüşmesi yapmıştım. Görüşme belli bir rakamda anlamaşamadığımız için dügümlenmişti.
Yani hem sen kendin teklif ediyorsun, çağırıyorsun. Gelip görüşüyoruz. Sonra da fiyatı sen belirleyeceksin. Olur mu hiç öyle?
Üstelik bana bir fiyat önerilmedi ama, gidenlere çektikleri fiyatları öğrenince resmen nefret ettim.
Bazı hödükler de hemen kabul etmiş. Bu piyasada maalesef amele pazarında olması gerekirken şans eseri buraya düşmüş çok sayıda eşşek olduğu için de bu onlara müstehaktır.
İnsan hiç düşünmez mi?
Be bre, benim şuan çalıştığım iş yerimde birikmiş yüklü bir tazminat hakkım var. Sen beni oraya davet ediyorsan, demek ki ben tazminatı bırakıp geleceğim demektir.
Peki bunu hiç düşünmüyor mu?
Bir de bana diyor ki, "Ama burası ...htır"
Ben de kadına, "Valla burayı 6 yıl önce bırakıp gittim. Doğrusu hiç pişman da olmadım. Siz henüz burada değilken biz buradaydık. Dolayısıyla buranın marka değerine tav olmamı bekliyorsanız, yanılıyorsunuz" dedim.
Kadın köşeye sıkıştı.
İstediğim fiyatın skalanın çok üstünde olduğunu söyledi. Sözü bilerek orada en yüksek maaşı alan kişiye getirdim. Benim istediğim fiyattan yaklaşık olarak 750 TL daha az alıyordu o çocuk... Dedi ki, "Bizim en iyimiz gördüğünüz gibi şu fiyatı alıyor"
Ben de patlattım. Dedim ki, "Biliyor musunuz bundan 6 yıl önce gittiğimizde sadece kötüler ve transfer teklifi alamayacak kadar vasat olanlar burada kalmıştı. Bu arkadaş da onlardan biriydi. Giderek daha kötü olmadım. Aksine daha profesyonelleştim" dedim.
Ne demek istediğimi anladı.
Çıkışta, "Ama biz sizi ikna ederiz" demişti. Bekiyor ki ben onları arayayım. Çok beklersiniz.
Kaçın kurasıyız kızım, biliyor musun?
Çok düşündüm. Eğer istediğim o fiyatı vermezlerse gitmeyeceğim. Kararım kesindir. Niye gideyim ki...
Burada bırakacağım tazminat az mı?

19 Mart 2009 Perşembe

Bu adam ne ayaktır?

Bir dönem Kanal 7'de çalışan, daha sonra da Sabah'a, oradan da Hürriyet'e geçen bir yazar var biliyorsunuz. Adı AHC...
Bu kişi o kadar şaşırtıcı işler yapıyor ki, anlamak mümkün değil... Daha doğrusu kendisi belki de hep bu tıynetteydi, biz bilmiyorduk belki de, ama gerçekten de ilginç biri...
Eğer hep böyle biri idiyse, onu üstelik de bir misyon yükleyerek bu kadar öne çıkaranlara yazıklar olsun. Daha ne diyebiliriz ki...
Yok eğer sonradan değiştiyse ona yazıklar olsun!
Doğrusu AHC benim için zerre kadar önemli biri değil. Ama ne bileyim, aynı cinsten biri olduğumuz için, sadece insan olarak onun biraz daha omurgalı olmasını beklerdim. Ama değilmiş...
Yediği haltlar, aşk meşk hayatı falan beni hiç ilgilendirmez. O sadece onu ilgilendirir.
İğrendiğim birçok şeyi vardı. Fakat geçenlerde onu M.B. adlı, darbesever sözümona bir gazeteciye destek vermek için C.'ye gittiğini ve burada da kitap falan imzaladığını görünce de resmen midem bulandı.
Karşımda olsaydı üzerine kusardım kesinlikle... Iğğk!
Bu ne biçim bir adamdır ya... Emin olun ona üzülüyorum. Uzun süredir yamanmaya çalıştığı cenah onu ne kadar kabul ediyor, ne kadar dost olarak görüyor; bu konuda ne düşünüyor merak ediyorum doğrusu?
O onlarla dost olduğu kadar, onların da kendisine muhabbet beslediğini falan mı düşünüyor acaba?
Şimdi AHC denen acınası kişinin başına bir şey gelse, diyelim hasbelkader düşünce suçu nedeniyle hapsi boylasa, o birlikte kol kola verdiği adamlardan kaçı çıkıp onu savunurdu?
Eminim hiç birisi çıkmazdı, AHC de kimdir, bu adam mıdır ki onun düşünce ve fikir özgürlüğünü savunalım derlerdi.
Ama o yapıyor işte?
Şöhret tutkusu, mevki makam tutkusu bir canavardır. O canavar AHC'yi yutmuş farkında değil...
AHC şu kemalist cenaha, Nişantaşı kolonisine ne kadar yamanmaya çalışıyorsa o kadar üzerine yapışık duran eski cenahından da uzaklaşmaya, o cenahla arasına kalın duvarlar örmeye çalışıyor.
Ve ne oluyor biliyor musun?
AHC ne kadar o eski camiasından kaçıyorsa onlar o kadar onun peşinden gidiyor. Bu nasıl bir iştir, bunu anlayamadım. Gerçekten de anlayamadım.

Huşu içinde arınmak

Dün işten çıkmak üzereyken bir program ilanı gözüme çarptı. Terüddütsüz çıkıp oraya gittim.
FKM'de düzenlenen bir programdı. Çanakkale ve Gazze konuluydu. Konuşmacılar çıkıp konuştu, sonra sıra şiirlere geldi.
Filistinli küçük bir çocuk çıkıp Arapça başından geçenleri anlattı. Önceden hazırlanan bir metin olduğu için de yansıda bunun Türkçe açıklaması vardı. Çok dokunaklıydı, gözyaşları sel olup aktı.
Gecenin finalinde de Ömer Karaoğlu'nun konseri vardı. Salon ortadan ikiye bölünmüştü, bir yarısında bayanlar diğerinde de erkekler oturuyordu. Fuayede de özellikle genç kızlar vardı. Salon tıklım tıklımdı.
Ömer Karaoglu çıktı enfes ezgilerini seslendirdi. Çok güzeldi. Kızlar bütün ezgilerine koro halinde eşlik ettiği için doğrusu Ömer Karaoğlu'nun sesini neredeyse duyamadık da denebilir.
Nasıl içten eşlik ediyorlardı öyle... Duygulandım doğrusu... Uzun süredir böyle bir ortama girmemiştim. Hatta kızların ezgilere bu denli eşlik ettiği bir konser ortamına daha önce hiç tanık olmamıştım.
Edebleriyle aşkla ezgilere eşlik ediyorlardı. O kadar içim ısındı ki...
Konser çıkışında yağmur vardı. Bir taksiye atlayıp eve gitmek düşüncesi vardı içimde ama neden sonra vazgeçtim.
Çemberlitaş'tan yürürken İLESAM'ın önünden geçtim, izledim oraları cisil cisil yağan yağmurun altında... Beyazıt'a taşıdı ayaklarım beni, meydanda durup üniversitenin o tarihi kapısını izledim sonra...
Yağmur yağıyor. Yanlız ama mutluydum oracıkta... Neler neler geldi geçti içimden, yağmuru izledim, yağmurun sokak ışıklarının önünden dansederek düşüşünü...
Sonra...
Yürümeye devam ettim. Kafamı kaldırıp baktığımda Fatih'e gelmiştim. Ayak uçlarımı ve yere düşen yağmur damlalarını izleye izleye gelmişim.
Çok güzel bir geceydi.
İşte dinlediğim enfes ezgilerden biri, bu da okurlarım için:

18 Mart 2009 Çarşamba

Canım ailem'e dair...

Üniversite yıllarında sinemada ilk izlediğim film Amistat'tı, diğeri de Eşkiya... Her iki filmdenden çok etkilenmiştim.
Fakat Eşkiya bir başkaydı.
Orada diğer birçok şey Uğur Yücel'in oyunculuğu beni kendine hayran bırakmıştı. O günden sonra da Uğur Yücel hangi projede olsa kaçırmamaya aşırı özen gösterdim. Geçtiğimiz yıllarda yazım ekibinde arkadaşlarımın da olduğu Hırsız-Polis dizisinde enfes bir oyunculuk sergilemişti.
Sonra o dizi bitti.
Derken Canım Ailem geldi. İçinde Uğur Yücel varsa esgeçilebilir mi?
Yayınlandığı ilk günden itibaren diziyi izliyorum.
Uğur Yücel, Meliha falan süper...
Hikaye de süper ilerliyor.
Fakat bir süredir Halim ile Seyhan ve Ali arasında geçen karmaşık aşk ilişkilerine kitlendi dizi...
Açun, Seyhan'ın Halim'den kaçıp aşık olduğu Ali'ye gitmesini savunuyor. Ben ise buna ısrarla karşı çıkıyorum.
Halim o kadar süper bir adam ki... Yani bir kız Halim gibi biri varken daha başka ne arar ki?
Doğrusu anlamış değilim.
Samimi, içten, aşk adamı, cömert... Süper bir aile babası olur.
Ama değil!
Kızlar illa fırlamalık, züppelik olsun istiyor. Galiba...
Aslında yaptığımız tartışmalarda Açun'a da hak vermedim değil... Yani kız, ailesi istiyor, ablaları uygun görüyor diye, hiç de kafasının barışmadığı biriyle evlenemez ki?
Yani bir ömür böyle gitmez elbette... Açun'un, "Yani evlenip hep mutsuz olsa, bu Halim'e de haksızlık olmaz mı? Halim ona aşkla bağlı, ama Seyhan aşk duymuyor. Halim ve kendine haksızlık etmemesi için son imzaya atmadan gitmesi doğru bir davranıştır" sözlerine katılmamak elde değil...
Ama ne bileyim, Seyhan'ın yaptığı yine de yanlış gibi geliyor bana... Halim bence tam evlenebilecek biri.
Açun'la konuşurken bir ara, "Valla ben Seyhan olsaydım hiç düşünmeden Halim'le evlenirdim" deyi verdim.
Yani Seyhan olsam işte...
Bu arada Seyhan ismi de moda oldu. Önce Asmalı Konak'ta Seymen'in kardeşinin adıydı, sonra şimdi de iki dizide...
Canım Ailem'de Halim ile Ali arasında gidip gelen Seyhan ile Gece Sesleri'nde babası öldürülen bıçkın delikanlı Seyhan... Biri kız, diğeri de erkek. Ama adları aynı...
Bu ne ya?
Unisex isimlerin en modası galiba şimdi Seyhan oldu.
Kulağa hoş gelmiyor da değil... Mitolojide Göktanrı'nın oğluna verilen admış. Ama günümüzde nedense bu isim kızlara da veriliyor.
Bu çelişki Türkiye'de hep var aslında...
Misal Suna...
Suna erkek ördeğe verilen ad değil mi?
Öyle ama, Türkiye'de bu ad kızlara verilmiyor mu?
Tuhaf!
Çok tuhaf hem de...

17 Mart 2009 Salı

Galiba

Boğazım maalesef hala iyileşemedi. İlaçları kesmek zorunda kaldım, o nedenledir.
Ne vakit cok konuşsam, hem de yüksek sesle konuşsam boğazım bu şekilde ağırıyor. Bademciklerim şişiyor. Sonra da iltihap kapıyor.
Buna faranjit falan diyolaaa....
Aslında öğretmen hastalığı olarak bilinir. Ben öğretmen falan değilim ama benim de ağırıyo galii...
Dün artık iyileşmek üzereydim, iş çıkışı bir arkadaşımla görüştük. Ayak üstü laflayalım derken olan yine bağazıma oldu.
Eve gittiğimde feci haldeydi.
Galiba konuşmamam gerek... Demin yine biraz konuştum ama, artık gonuşmıycam işte...
Ta ki boğazım iyileşinceye kadar.
Sık sık sesim kısılır. Ses tellerim pek iyi değil, boğazım da öyle... Aslına bakılırsa beni pek de güzel günler beklemiyor ama neyse... Şimdiden bunun önüne geçilebilir.
Bundan böyle yokum. Artık beni konuşurken, hararetle bir şey anlatırken zor bulursunuz.
Bitti!
Tamam mı?

... gözlerim yaşardı!

Bugün Feysbuk'u açarken bir arkadaşlık daveti vardı. Kim acaba, dedim. Açtım, bir isim... Ama hiç de tanıdık değil.
Onaylamadan önce onun profiline baktım. Aman Allah'ım lise ve ortaokuldan sıra arkadaşım.
Birlikte o kadar çok anımız var ki... O lise 2'ye geldiğimizde "dönüş" yaptı ve Nurcu oldu.
O yıldan sonra kendini bütünüyle vakfetti.
Tabii ki o "dönüş" yapınca yine hep birlikteydik. Hangi okulda okuduğumuzu bilirsiniz?
Mesleki dersler dışında diğer derslerde arkadaşımla kopya çekmekten hiç çekinmezdik. Doğrusu benim ihtiyacım yoktu ama o çekiyordu, ben de nasılsa hazır ondan alıyordum kopyayı...
Hiç unutmam!
Lise 1'deyiz. Edebiyat dersinde kompozisyon sınavı var. Arkadaşım nereden bulmuşsa atasözlerinin açıklandığı, bir komposizyon kitabı bulmuştu. Getirdi.
Hocanın sorduğu atasözünü bulup yazdık oradan... O ilk üç paragrafı yazdı, ben de son 3 paragrafı...
Her ikimizi de 100 geldi.
Ne benim girişim, gelişme bölümüm vardı. Ne de onun gelişme ve sonuç bölümü... Ama hoca iki kelimeyi zor bir araya getiren biz çocuklardan bu kadar düzgün cümleler görünce, gelişmesine, sonucuna, girişine falan bakmadan 100 vermişti.
Bana hala bile komik gelir.
Yazılı sınavları açıklandıktan sonra başımız belaya girdi. Çünkü İzmir'den yeni gelen hoca bizi bir şey sanmıştı. O andan sonra da dersi bizimle işlemeye başladı. Arkadaşım zaman zaman kalkıp bir ders anlatıyordu, aman Allah'ım görseydiniz, yıkılır yerlere düşerdiniz.
O kaba saba herif, aldığı o 100 nedeniyle o kadar inceliyordu ki... O geliyordu, hoca beni kaldırıyordu. Ben de, özellikle "K"ları "QA" şeklinde okuduğumdan, kendimce diksiyonumu düzeltmek için çaba harcıyordum, ve "K" derken de bi tuhaf oluyordum.
O hoca güzeldi.
Yeni mezun olmuştu. Bizim sınıfta birçok kişi o hocaya aşık olmuştu. Hiç hiç unutmam.
Biz henüz ortaokul 3'te iken evlenen bir arkadaşımız vardı. Adı da Kerem'di.
Biraz böyle saf biriydi.
O da bizim gibi Türkçe falan pek bilmezdi. Murat adında çok fırlama bir arkadaşımız vardı. Kerem'in bir numaralı arkadaşıydı.
Birgün dediler ki, "Kerem, oğlum böyle olmaz. Bak hep aval aval hocaya bakıyorsun, sonra seni yanlış anlar. Bari derse katıl da, senin derse ilgili olduğunu düşünsün"
Kerem de, sınıftaki tek evli arkadaşımızdı. Yani yaptığının çok kötü bir şey olduğunu biliyordu ama bir kere aşık olmuştu işte... Gönül ferman dinler mi?
Hoca bir beyit yazdı tahtaya ve bunun anlamını sordu.
Önce beyitteki yabancı kelimeleri yazıyordu, o kelimelerin cevabını buluyorduk. Sonra da metin cözümlemesine geliyordu sıra...
Buse diye bir kelime vardı.
Hoca beyiti yazınca zil çaldı. Biz tenefüste yabancı kelimeleri çıkardık. Buse de onlardan biriydi.
Murat, Kerem'i çağırdı. Ve dedi ki, "Kerem, Buse saygı duymak anlamına gelir. Yani mesela ben size saygı duyuyorum demek için, Ben size buseyim denebilir,"
Kerem çıkıp o beyitteki yabancı kelimelerin anlamını söyleyecekti.
Hoca kim kalkmak ister dedi, bir tek Kerem el kaldırdı.
Aslında birçok kişi kaldıracaktı. Kerem de bundan cesaret alarak kaldırdı elini ama diğerleri kaldırır gibi yapıp indirince Kerem öylece kaldı.
-Kerem sen söyle bakalım. Buse kelimesini güncel Türkçe'de bir cümle içinde kullan.
-Hocam mesela, "ben size buseyim."
-Buse...
Sınıf sus pus... Sınıfta buse'nin ne anlama geldiğini ben, Murat ve bizim tayfadan birkaç kişi biliyor. Biz kendimizi zorla tutuyoruz. Hocanın yüzü kızarınca sınıf bir anda sus pus kesildi.
Acaba Kerem ne pot kırdı?
Biz biliyoruz ama sınıftaki diğer arkadaşlar bilmiyor. Bir pot var ama ne...
Hoca gözlerini sınıfta dolaştırdı, anladı ki Kerem arkadaşımız, -ki kendisi çok sessiz, sakin, halim selim biriydi,- bir tufaya getirilmiş.
Hoca hemen başka bir konuya geçti. O beyiti bir ara ustalıkla, çaktırmadan sildirip başka bir metin yazdı. Ve onun üzerinde konuşmaya başladı.
Kerem de yanlış bir şey yaptığını anladığında yüzü sapsarı kesildi, dizlerinin bağı çözüldü ve kendiliğinden sıraya çöktü. Bir ara dönüp baktığımda gözlerinden yaşadığı o derin utanç ve mahcubiyetle yaş geldi.
Tenefüs olunca hoca bizi çağırdı. Beni, Murat'ı, Cüneyt ve Hikmet'i... Bizi disipline vermekle tehdit etti.
Biz de onu...
Dönüp sınıfa geldiğimizde Kerem bir kenara çökmüş üzülüyordu. Murat'ı bir tokat attı ve, "Söyle ulan. Buse ne demektir, söyle yoksa seni öldürürüm!"
Murat da, "Buse, yani buse, halbuse, halbuki gibi yani..." dedi.
Kerem garibim dile düşmemek için fazla üstelemedi.
Sonra Buse'nin ne olduğunu anlattık ona... Hoca ise bize dayanamadı. Onu alıp lise 3, 4'lere ve orta 1 ve 2'lere verdiler.
İşte bütün bunların tanığı olan arkadaşlarımdan biri feysbukta beni eklemiş. Görünce onu gözlerim yaşardı.
Çünkü o okuldan ayrıldıktan sonra bir daha da oraya gitmedim. Ve tüm arkadaşlarımla irtibatım koptu.
Maalesef koptu.
Şimdi yeniden toparlama şansı doğdu. O güzel günlerin yadettikçe size de anlatacağım. İnanılmazdı.

16 Mart 2009 Pazartesi

Artık...

Bir arkadaşım işsiz... Günlerdir onun için iş bakıyorum ama olmuyor. Piyasada ciddi bir işsizlik sorunu var.
Eskiden özellikle de benim sektörümde işsiz olan arkadaşlarıma kolaylıkla iş bulabiliyordum. Allah'a şükür geniş bir çevremiz var. Refere ettiğim yerde mutlaka işe girerlerdi arkadaşlarım.
Ama artık ne yapsan da olmuyor. Doğrusu o arkadaşı henüz yönlendirdiğim bir yer yok... Fakat öncesinden kendim araştırıyorum. Kime açsam konuyu tenkisattan falan bahsediyor.
Bu zamanda işsiz kalanın yeniden iş bulması neredeyse mümkün değil...
Bu arkadaşım da ileri derece İngilizce biliyor. M.A.1and'ın yanında çalışmış, onun hazırladığı programda oldukça başarılı işlere imza atmıştı.
Ama şimdi iş bulamıyoruz kendisine...
Sabah bir vesileyle görüştüm. Ne yapıyorsun diye sorduğumda, "Her sabah uyandığımda ne yapacağımı bilememenin verdiği moral çöküntüsünü yaşıyorum. İşsiz kalmak bir şey değil, açlıktan ölmem ama... Bu ne yapacağımı bilememek duygusu beni öldürecek" dedi.
Çok etkilendim doğrusu...
Düşünsene uzun süre çalışıyorsunuz. Sonra ansızın işsiz kalıyorsunuz. Ne yaparsınız?
Allah bütün işsizlere bir hayır kapısını açsın! Amin!

Öyle böyle...

Uzun uzun yıllardır kimseyle pek siyasi polemiklere girmem. Bunun iki nedeni var:
1-Konuşacağım kişilerin kaliteli insanlar olduğuna inanmam gerekir
2-Konuşacağım kişilerin partizan olmamasına inanmam gerekir.
Partizan biriyle konuşmak kadar saçma bir şey yoktur.
Ne derseniz deyin, eğer onun inandıklarının dışında bir şey söylüyorsanız sizin yalan söylediğinize inanır.
Cumartesi günü işyerinde bir dinazorla tartıştık... Doğrusu onun partizan olduğundan haberim yoktu.
Konuştukça baktım ezbere konuşan, birtakım sloganlara kendini hapsetmiş biridir. Bunu farkettiğim andan itibaren de, "Dikkat" dedim.
Ne dediyse kanıtlamasını istedim.
Bir ara söz dönüp dolanıp AK Parti ile CHP'ye geldi. Konuşmasının bir yerinde dedi ki, AK Parti'ye oy verenler genelde kapıcılar, varoşlar, köylüyer ve okuma yazma bilmeyen cahil kesimlerdir.
CHP'ye oy verenler de okumuş insanlardır dedi.
Tartıştığımız odada üç kişiydik... Ona dedim ki, "Sen hangi okuldan mezunsun?" Muhtemelen lise mezunuydu.
Sonra, "Bak burada 3 kişiyiz. Sen muhtemelen lise mezunusun. Belki ortaokul bile olabilirsin, bilmiyorum. Biz ikimiz ise üniversite mezunuyuz. Sen CHP'ye vermişsin oyunu, biz ise AK Parti'ye... Hani okumuşlar CHP'ye veriyordu?"
Adam tabii ki orada bayağı bir köşeye sıkıştı.
Kendi kendime, "Dikkat!" dediğim nokta vardı ya, o andan itibaren konuşmanın bir yerinde bana, "Kaç yaşındasın?" dedi. Ben de, o adamın yaşını üç aşağı beş yukarı tahmin ettiğim için de, eğer bir saygısızlık yaparsa aydı dille karşı koyma şansım olsun diye yaşımı 36 olarak söyledim. O da 47 yaşındaymış...
AK Parti ve Deniz Feneri ile ilgili bir sürü iddia öne sürdü. Onların hepsinin yanlış olduğunu, eğer varsa belgesi bunu getirmesini istedim. Ne söylediyse aksini ispatladık orada...
Bunun başka gazetelerde yayınlandığını da söyledik.
Bana konuşmanın bir yerinde, "Sen yalan söylüyorsun" dedi.
Ben de tam fırsatını bulmuşken adamın üzerine resmen çöktüm. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Ben: Bana yalancı diyemezsin. Terbiyesizlik yapma...
O: Ama ne söylüyorsam inkar ediyorsun, doğru değil diyorsun.
B: İyi de ispat et diyorum. Niye terbiyesizleşiyorsun. Sen kim oluyorsun da bu kadar haddini aşıyorsun. 47 yaşındasın ama terbiyesizlikte hiç de sınır tanımıyorsun.
O: Terbiyesizlik yapmadım.
B: Düpedüz terbiyesizlik yapıyorsun. Haddini bil... Ve bundan sonra sakın benimle muhatap olma, tamam mı?
O:...
B: Saygısız herif... Bir de okumuşsun öyle mi? Bir de seçkincisin öyle mi?
O:...
B: Okumuş olmasan kim bilir nasıl olurdun?
Sonra adam çıkıp kalkıp gitti.
Çok şükür ki gerçek yaşımı söylemedim. Yoksa kendimi ona karşı savunamazdım, o zaman gerçekten de saygısızlık olarak anlaşılırdı.
36 ile 47 arasında da fark var ama, 36 yolun yarısını geçmek olduğu için de pek bir sorun değil...
O gitti, başka emekli bir öğretmen geldi. Baştan da söylediğim gibi konuşacağım kişilerin kaliteli adamlar olduğuna inanmam gerekir. O yeni gelen kart militanın kalitesini bildiğim için de ne kadar konuyu açsa da hep başka yöne çevirdim konuyu... Onu muhatap almadım.
Tabii ki çok bozuldu.
Arkadaşım, "Onu niye muhatap almadın? Oysa arkadaşını savunmaya gelmişti" dedi.
Cevabım şu oldu: "Bunu mu muhatap alacaktım. Adam değil ki?"
Peki o digerini niye muhatap aldım?
Ona hıncım vardı çünkü...

İyileşemedim!

Kaç gündür ilaç alıyorum ama boğazım hala iyileşmedi. Giderek daha mı kötü oluyor, ne?
Aldığım antibiyotik bana dokundu, o nedenle de doktor antibiyotik kullanmamı yasakladı.
Antibiyotik ilaçlarının içerisindeki etkin bir maddeye allerjim varmış... Daha önce de benzer vakalar yaşamıştım.
Olsun!
Bunu öğrenmiş olmam da iyi oldu.
Antibiyotiki kestim. Geriye bir ilaç kaldı. O da zaten 4 gün kullanmam gereken bir ilaçtı.
Neden 4 gün diye sorduğumda doktor, "Bu bağımlılık yapan bir ilaç... Devam edersen bir daha bırakamazsın" dedi.
İnanılmaz ya... Elli bin çeşit soğuk algınlığı ilacı var doktorun bana verdiği ilaca bak ya... Doktora kızdım.
Zaten ilaç kullanmamaya karar verdim. Hele bu türden soğuk algınlığı gibi basit hastalıklarda kullanmamak gerekir.
Vücud bağışıklığını destekleyecek takviyeler yapılarak bunların üstesinden gelinebilir kesinlikle...
Bir süredir böyle yapıyordum. Nedense bu son hastalıkla vazgeçtim. Yeniden dönüş yapacağım.
Evet böyle...
Yeni bir hafta. Umarım herkes için iyi bir hafta olur.

14 Mart 2009 Cumartesi

Ah İstanbul, ah...

Bırak bana anlatma...

13 Mart 2009 Cuma

Hastayım

Boğazım çok fena... Demin doktora gittim, bir iki ilaç yazdı. İnşallah iyi gelir.
Bu arada...
Belki merak edenler için diyeyim.
O iş görüşmesine gittiğim yer var ya, işte orası, geçtiğimiz günlerde ikinci bir görüşmeye daha çağırdı.
Bu daha çok İK. ile yaptığım bir görüşmeydi.
Yani işin Türkçesi, maaş pazarlığı görüşmesiydi. İstediğim fiyatı 'kendi skalalarının biraz üzerinde" bulmuşlar.
Valla dedim ki, siz iki yıl önce beni şu fiyata çağırmıştınız, ben gelmedim. Aradan iki yıl geçti, bu isteğim bence oldukça insaflı bir rakamdır.
Yani başkaları o fiyatı alacak kadar değilse ben ne yapabilirim ki?
Haliyle görüşme, "Biz sizi ikna ederiz ama..." temennileri ve benim de, "Ben sizin yerinizde olsam benim gibi birini kaçırmazdım" şeklinde son sözümle düğümlendi.
Olsun!
Dügümlensin bakalım... Her işte bir hayır vardır.
Bazen böyle "kabadayı" davrandığım zaman çok ürküyorum doğrusu... Kendi kendime, "Ya Allah burnunu sürterse... Niye bu kadar burnu havalardasın" diyorum. Sonra da, aslında bunun burnu havalarda olmakla hiçbir alakasının olmadığına karar verip, "İyi ki de öyle yapıyorum. Öbür türlü kendime haksızlık ederdim" diyorum.
Elbette haksızlık...
Benim şimdiye kadar çoktan "müdür" olmam gerekiyordu. Ama mezun olduğum okul ve "sakıncalı fikirlerim" ve "sakıncalı geçmişim" nedeniyle nedeniyle olamadıysam suç bende mi?
Beni bu statüde tutuyorsunuz diye, aynı statüde olduğum kişilerle de aynı mualemeyi yaptıramazsınız, değil mi?
Neyse...
Bu böyle uzayıp gider. Aslında şuan olduğum yerde mutluyum. Sadece burada demin saydığım nedenlerden dolayı bir "ikbal"im olmadığı için gitmek istiyordum ama nasip, kısmet işi...
Hep hayırlısını diledim. Asla karlı, çok paralı iş dilemedim, hayırlısını sadece... Rızkımıza kefil olan Rabbim bizi ısrarla burada tutuyorsa, demek ki vardır bir bildiği...
O'dan gelen hayırlıdır.

12 Mart 2009 Perşembe

Bir espirik!

Küresel ısınmadan bu yana hava saçmalıyor. Cemre pavyona düşmese iyi!

P.ştlar Vadisi

Bu diziye bu blogu takip edenler bilirler ki, hep karşı olmuşumdur. Sadece bir ara çok sevdiğim bir arkadaşım orada çalıştığı dönemde, izleyeyim dedim. Orada Muro karakterinin öne çıkarıldığı dönemdi.
Çok komik bir diziydi. Orada yaratılan çakma kahraman Polat'ın da, gözünü kırpmadan adam öldüren Memati'nin de, tam bir psikopat tiplemesi olan Abdülheyi de izleyince, doğrusu o komik kahramanlık atraksiyonları, o komik ekşın çabalamaları beni güldürüyordu.
Şu devam eden asrın davasına olan ilgimden dolayı da onların gündemle yakaladıkları paralellikleri, dezenformasyon girişimlerini, süreci manipüle etme çabalarını farkettiğimde de...
Vazgeçtim.
"Devlet için", "vatan için" kelimesinin geçtiği her cümle, bu cümlenin döküldüğü her dil bana iğrenç geldiği, midemi bulandırdığı için de bu diziyi dehşet içerisinde, ama çoğunlukla da nefretim köpürerek izledim.
Şimdi anlıyorum ki...
Bu dizi Ergenekon tayfasının 2002'den beri uygulamaya koyduğu psikolojik harbin çok önemli bir parçası olarak vazife görmüştür.
Zaten dizinin içerik danışmanları da doğrusu öteden beri beni kıllandırmışlardı. Ama yine de kesin bir şey diyemiyordum.
Fakat şuan aynı davadan tutuklu olan bir istihbarat uzmanının dizinin senaristlerine gizli brifler verdiğinin ortaya çıkması, bu diziyi izlerken kafamda oluşan tüm sorulara yanıt oldu.
Artık kesinlikle biliyorum ki bu dizi Ergenekon'un gizli silahlarından biridir. Bu diziyi izleyip Türkiye'nin yakın ve uzak geçmişine dair bilgi sahibi olduğunu iddia edenlerin Ergenekon davasını neden çözümleyemediklerinin yanıtı işte ortadadır.
Dizi üzerine daha sonra dizi şeklinde yazılar yazacağım elbette...
Ama şunu yazmak istiyorum. Hiç unutmam, yazdığım bir yazıda, bu diziyi izleyip Türkiye'nin yakın/uzak siyasi tarihi üzerinde çözümlemeler yapmaya çalışanları denyo olarak tanımlamıştım. Hala aynı fikirdeyim. Yalnız bir farkla, artık çok daha ciddi gerekçelerim var bu konuda...
Şunu da eklemeden geçemeyeceğim: Devlet için silah sıkan ve gözünü kırpmadan adam öldüren, üstelik de bunu hiç hukuk tanımadan yapan birine kahraman diyenlere ne demeli acaba?
Biri devlet, millet, sakarya edebiyatı yaptı mı uzaklaşırım oradan. Çünkü biliyorum ki orada kesinlikle bir dümen vardır.
Devlet için edebiyatı yapanların ne kadar devletçi oldukları, ne kadar milletini sevdikleri ortadadır. Artık tartışmaya gerek var mı?
Başlığı niye öyle koyduğuma gelince de, devlet, millet, sakarya deyip de başka işler çevirenlere daha başka ne denebilir ki?
Değil mi yani?

Dün

Dün eve gittiğimde kendime bir şeyler hazırlayıp yemek için mutfağa girdim. Buzdolabının kapağını açıp eğilmemle birlikte boynumda keskin bir ağrı hissettim. Boynum tutuldu.
Hemen doğrulup acı içerisinde kendimi kanepeye attım. Üzerime bataniyeyi alıp boyun kısmıma sıcak uygulamaya başladım.
Ekranda da A.Yakası vardı.
Bu dizide en sevdiğim karakter daha önce de söylediğim gibi r. Aziz'in canlandırdığı Bülent karakteridir.
Adamdaki o zıpırlık, o ihtiyar delikanlı tavır beni çok mutlu ediyor. Süper bir oyuncu...
Zerre kadar oyun sezinlemiyorsun rolünde, sanki gerçek yaşamdan bir kesit alıp oraya monte etmişler gibi duruyor.
Ustalık budur herhalde...
Dizinin diğer karakterleri pek hayran olabileceğim türden değiller. Ama eğlenceli olanlar var, misal Levent'in o saftirik halleri, Aslı'nın her hali, Burhan ve Sertaç'ın o fırlamalıkları...
Dilber de nefret ve beğeni arasında bir duyguyla sevdiğim bir karakter. Azimsiz bir hiçti, şimdi artık tam oldular.
Dün onları izlerken sinirlerim boşaldığı, stresimi attığım için olacak, boyun tutulmam da bıraktı.
Kaslarım gevşeyince çok şükür ağrılarım bitti. A. Yakası'nın işte bu türden güzellikleri de var. Zaten o nedenle seviyorum bu diziyi...
Gül, geç!
Bu dizi de böyledir özetle...
Dizinin ortalarına doğru Açun geldi, sağolsun yemek hazırladı. Keyifli bir sofrada hem yedik hem de konuştuk...

Sportif bir aile

Açun dün spora başladı.
Vücudu ham olduğu için bugün biraz kasları ağıracak... Ama bir iki gün devam ettikten sonra da vücudu alışacak.
İşte asıl ondan sonra kendini zinde hissedecek.
Spor gibisi var mı ya?
Ben de yeniden başlayacağım inşallah... Bugün iş yeri doktorundan spor yapabileceğime dair rapor aldıktan sonra da en kısa süre içerisinde Açun'un devam ettiği merkeze gidip yazılacağım.
Bu kez arkadaşım yok. Olsun, böylesi de güzel aslında...
Daha önce spor yaptığım yerde arkadaşım vardı, onunla birlikte lakırdı yapmaktan spor yapmayı çoğunlukla unutuyorduk, diyebilirim.
Hocamız çok disiplinli olduğu için müdahale ediyordu, o da olmasa...
Bu kez böyle bir risk de yok.
Bahara daha fit bir vücutla girmek benim da hakkım değil mi?

11 Mart 2009 Çarşamba

Aman hey!

İkinci iddianame de tamamlandı. Doğrusu Türkiye için umutlanıyorum. Pek siyasi tartışmalara girmek istemiyorum. O nedenle pek yazmayacağım ama...
Gelişmeler beni mutlu ediyor.

10 Mart 2009 Salı

Kasıldım!

Kasıldım, kesildim, tutuldum.
Aslında tutulmadım henüz ama az kaldı.
Şu boyun ağrıları ne olacak böyle? Her yıl bu mevsimde taa Haziran ortasına kadar devam eder bu... Bazen bütün yaz devam da eder.
Bizim mesleğin maalesef bana miras bıraktığı birkaç şeyden biridir bu... Uzun yıllar boynumda fotoğraf makinası taşıdığım ve bu arada pek de spor yapmadığım için kaslarımız böyle güçsüz kaldı.
Bazen acaba kafam mı büyüdü de, artık kaslarım taşıyamıyor diye düşünmüyor da değilim. Elbette bu işin sakası...
Kaslarım, küçücük bir stres ya da öfke patlaması sonrası hemen geriliyor. Gerilme eğer bir egzersiz öncesi gelmişse maalesef boynum tutuluyor.
İstanbul'un çok iyi hastanelerinde fizik tedavi görmesem kim bilir halim nice olurdu?
Neyse ki tedavi gördüm de artık boynum tutulmadan sadece ön artçı sarsıntılarıyla geliyor.
Şimdi de öyle oldu.
Tam tutulmak üzereydi ki o mucize ilacı aldım. Kasları gevşetiyor. Seni gevşetiyor. Bir saniye sabit duruver, bütün melekelerin uyku moduna geçiyor.
Bir şey düşünemiyorsun, en son neyi düşünmüşsen o görüntü donuyor gözkapaklarının arasına kurulan dev platoda... Ona baka baka uyuyorsun!
Aslında uyumuyorsun da, sadece sükut içinde bir hoşluk yaşıyorsun!
Dün aldığım ilk ilacın ardından ikincisini alsam mı diye düşünüyorum? Ya alışkanlık yaparsa?
Hep almak istese canım, o caman ne olacak?
Biraz önce yaptığım iş beni yine gerdi. Boynumun tutulmasına az kaldı.
Kastım bu kez, çok hem de...
Hep kendime, "Gerilme, rahat ol" diyorum ama... Olmuyor ki?!?
Şimdi bir çay olsa...

İlk kez

Dün aldığım ilacın etkisiyle akşam saat 21:00'da uyudum. Bu sabah da saat 08:00'de zor uyandım.
Aylardır geçen uykusuz gecelerin üzerine bu çok çok iyi geldi.
Aslında hala bile uykum var. Bıraksalar yine uyuyacağım ama gerek yok. Biliyorum ki vücut ihtiyacı olan kadar almış uykuyu...
Bugün bir tane daha alsam mı bu ilaçtan acaba?
Onun bana yaşattığı duyguyu, o dinginliği, o hoşluğu, o sükuneti seviyorum.

9 Mart 2009 Pazartesi

Leyla

Bugün biraz şıtresli bir gündü benim için... O nedenle de boyun kaslarım tam tutulmak üzere, kasılınca bir hap attım.
Hani beni leyla yapan o hap var ya... İşte o!
Uyuklar gibiyim.
Mutluyum.
Hiç kahkaha atasım yok ama sanki gülmüş ya da hala gülüyor gibi mutluyum şimdi... Bir kanepe olsa, şöyle kıvrılıp yatsam!
Ve uyandırmasa kimse...
Bu ilacı seviyorum.
Kullanmak beni mutlu ediyor. Ama bağımlı olmaktan korkuyorum.
Yazamıyorum. Ukum varrrrrrr!

6 Mart 2009 Cuma

Dön bak...

Dün ve bugün

Dün kuaföre gittim. Saçlarımı kısa kestirdim. Çok çok güzel oldu... O kadar hafifledim ki?
Bugün...
Dün çok uykusuzdum. Malum uyku sorunum var. Gece saat 3.5'ta kalkıp, bir battaniye kaptığım gibi salona geldim. Üçlü koltuğun üzerine uzandım. Belki burada yatarım dedim ama...
Ne yaptıysam da uykum gelmedi.
Karşı apartmandan bir hanım teyze birkaç yıldır bazı geceler pencereye çıkıp, "Yetişin komşular, ölüyorum. Bana ambulans çağırın, hastanaye götürün beni, komşlar, Allah aşkına..." deyip bağırıyor.
Önceleri şizofren olduğunu düşünmüştük. Neden sonra panik atak olduğunu anladık. Eşi ve çocukları artık alışmış olmalılar, bir süre sonra gelip gayet saygılı bir şekilde onu içeri götürüyorlar.
Onlardaki anlayışa ve sabra da vallahi hayran kaldım.
İşte bu uykusuz gecelerde çoğunlukla hanım teyzeyi dinleyerek geçiriyorum vaktimi... O bağırıyor, ben de dinliyorum.
Kim bilir onu o koca sokakta dinleyen tek kişi benim belki de...
Dün de öyleydi.
Tabii ki sabah kalkıp işe geldiğimde çok uykusuzdum.
Bugün ise uykudan yatağa yapıştım resmen... Sadece ben mi, açun da öyle!
İş yerine gelince elbette fırça yedim.
Centilmen müdürüm, "Bari bir haber verseydin" dedi sadece...

5 Mart 2009 Perşembe

Ne olacağğ yaa!

Hayata dair bir duruşum olsun, şöyle kaygısız, gamsız, kedersiz bir duruş, olsun istiyordum. Ama maalesef bunu tam da temellendiremiyordum.
Neyseki dün Azim imdadıma yetişti.
40 yıldır beklediğim biriydi, geldi ve imdadıma yetişti.
Artık hayattaki düsturum şudur: Ne olacağğ yaa!
Yani işin Türkçesi, "Nerde inceyse ordan kopsun"
Azim abi hoşgeldin.
Dün şunu da gördük: Dilber Hala da az fingirdek değilmiş... Ne o öyle oynaşmalar falan!
Yüzüm kızardı ya...
Ayıp!

4 Mart 2009 Çarşamba

Bunaldım!

İsyan etmiyorum.
Her halim için Allah'a şükrediyorum!
Allah'ım içimi ferahlat! Beni boğan bu duyguyu içimden söküp at, ey güzeller güzeli Allah'ım!
İçten dualara ihtiyacım var. Hem de çok...

Ah be Ali

Arkadaşım Ali bugün Güneydoğu'da gittiği bir işte, trafik kazası geçirdi.
Durumu ağır. Haberi aldığım ilk andan itibaren fena halde sarsıldım. Hala bile kendime gelemedim.
Neyseki hayati tehlikeyi atlatmış. Allah acil şifalar versin!
Hayat ne kadar da ilginç ya!
Sen sanki ebediyyen yaşayacaksın gibi hep bir şeylerin peşinden koşturuyorsun. Oysa kaderinde başka şeyler de var yaşayacağın...
Böyle olunca söyleyecek söz bulamıyorum.
Allah Ali kardeşimize acil şifalar versin!

Gittim, geldim

Görüşmemiz saat 12'deydi.
Biraz gecikmeli olarak başladı. Ve tam 1.5 saat sürdü. Daha önce giden arkadaşlar en fazla 15-20 dakikalık mülakatlara alınmışlardı. Ama beni tam 1.5 saat resmen esir aldılar.
Anlattım da anlattım.
Sonuç ne derseniz?
Ben o kadının yerinde olsam beni hemen oraya genel müdür yapardım. Ama o yapmadı.
Şaka bir yana görüşme çok olumlu geçti.
Çok sevindi beni mülakata alan kişi... Öyle ki uçuk bir rakam söyledim onu bile sözkonusu etmedi.
Daha önceki çocuklara en fazla şu kadar olur denilmişti, bizde ise öyle bir şey olmadı.
O parayı verseler var ya... :)
İki hafta sonra beni arayacaklar. Kesinlikle kadını çok etkiledim. Zaten işi mülakata bırakırlarsa hep kaybederler. Bendeki bu ikna kabiliyeti, bu gizli megalomani oldukça, hep kaybeden onlar olur.
Yine :)
Bakalım artık... Allah nasip ederse o detaylarda da uzlaşırız, olur. Uzlaşma olmasa da artık kısmetimiz yokmuş der, kıvrılırız kendi köşemize...

Ve

Bugün uyuyabildim. Dün aldığım vitamin haplarının bir etkisi olabilir mi bilmiyorum ama uyudum. Birkaç kez uyandım ama sonrasını hatırlamadığıma göre demek ki hemen uyuyuvermişim.
Çok şükür!
Uykusuzluk kötüdür.
Bir ara bu halime bir şarkı düşünmüştüm de aklıma bir tek Ferdi Tayfur'un bir parçası geldi. "Uykusuuuuuuuz gecelerinnnnnnnnnn, sabahıııııınıııı bana sor" diye başlayan bir şarkı...
Ferdi Tayfur da hiç dinlediğim, hazzettiğim biri değildir. O değil de başka biri olsa şimdi arar, bu şarkısını bulur buraya koyardım ama...
Hem bu şarkı beni hiç yansıtmıyor hem de halimi asla özetlemiyor.
Muzdarip olduğum şey uykusuz gecelerin sabahı değil, uykusuz gecelerin kendisidir. Yok mu uykusuz geceler üzerine yazılmış bir şarkı acaba?
Varsa söyleyin de buraya alalım bari...
Şarkısız olmasın!

3 Mart 2009 Salı

Dua

Yarın çok önemli bir görüşmem var.
Belki yeni bir başlangıç olabilir. Her şey bana sunulacak teklife kalmış.
Yenilik yapmak güzeldir.
Ferahlatır, nefes aldırır.
Bana şu hayatta, şu iş yaşamında elimdekinin yanı sıra yeni bir seçenek şansı sunan Allah'a binlerce kez şükrediyorum.
Hiç şımarmadım. Hiçbir zaman...
Ne yaptıysam önce Allah'ın yardımı sonra da kendi çabamla yaptım. Bana destek olanlar yok muydu bu yolculukta... Vardı elbette, ama en büyük yardımcım önce Allah'tı sonra çabam...
İş çok önemlidir. Bir işte çalışmanın ne kadar önemli olduğunu benden daha iyi deneyimleyen çok az insan vardır bu hayatta...
Eğer işin varsa, başına az iş gelir. İşin yoksa başına olmadık işler gelir.
Bu böyle maalesef...
Allah kimseyi işsizlikle imtihan etmesin!
Evet...
Yarın ki görüşme yeni bir başlangıç olabilir. Daha önce bir teklif almıştım. Burada daha önce yazdım, fakat yüreğimin sesini duydum gitmedim.
Son iki gündür yaşanan gelişmelere bakılırsa isabetli bir karar aldığım ortada... Belki nasibimiz de yoktu.
Allah o nedenle hem bizi korudu, hem de nasip etmedi.
Yarın ki görüşme eğer beklediğim gibi geçerse çok radikal bir karar alacağım. Fakat her şey görüşmeye bağlı...
O nedenle dua istiyorum. Kimin duasının kabul olacağı belli olmaz ki... O siz olabilirsiniz belki de... Değil mi?
Dua, dua, dua...
Rabbim! Senden sadece hayırlı olanı diliyorum. Asla kârlı işlerle işim olmaz, dileğim hayırlı iştir!
Verirsen onu ver, diğeri kalsın!
Amin!

İflasa az kaldı

Uyku sorunum artık canıma tak etti. Ne yapsam olmuyor, uykum düzene girmiyor bir türlü...
İş yerinde ne vakit biraz dalsam gözlerimi zor açıyorum. Nedir ya, bu...
Bugün sabahtan itibaren son çare olarak vitamin takviyesine başladık. İnşallah bu işe yarar.
Zira vücudum artık iflas noktasına geldi.
Kriz hamdolsun bizi teğet geçti ama, yine de iflas etcez.
İşe bak...

...


Bu Sabahlarin Bir Anlami Olmali - Vega

sigara

Askerlik anılarımı okuyan bir arkadaşım, "Sen sigara içiyor muydun? Bildiğim kadarıyla evlendiğin gün terketmiştin" dedi.
Ona izah ettim.
Askere gittiğim gün sigaraya başladım. Vallahi teskere aldığım gün, İstanbul otobüsüne binmeden son nefesimi çektim. Dumanın yarısını basamakta yarısını da dışarı bıraktım.
Ve sigaraya veda ettim.
Askerlik sigarasız bitirilebilir miydi? Orada arkadaşım olmuştu.
Sigarayı orada bırakıp geldim.
Bir daha da içmedim.
Arada bir kaçamaklarım oldu ama... O kadarı da olsun!
Fena tiryakiydim. Tam 11 yıl hiç ara vermeksizin, bir gün bile terketmeyi denemeden içtim.
Evlendiğim gün Açun için bıraktım. Bir daha da ağzıma da almadım.
Kolay mı oldu?
Değil elbette... Neticede tiryakilik vardı. Ama ben karar verdim mi, bilsem ölürüm vazgeçmem.
Her şeyde de öyleyimdir.
Çok sevdiğim bir şeyi bırakma kararı vereyim. Artık dönmem mümkün değil... Hiçbir şey beni geri döndüremez artık.
İşin zorlukları varsa da, dibine kadar çekeriz zorluklarını ama asla kararımızdan vazgeçmeyiz.
Huyum kurusun, öyle biriyim işte...
Anladın mı Ahmetçiğim! Sigara meselesi bundan ibarettir!

2 Mart 2009 Pazartesi

Meksika

Geçtiğimiz günlerde 5 günlük bir iş gezisi için Meksika'ya gidecektim. Fakat Açun yurtdışı seyahatlerime kota koyduğu için gidemedim.
Geziden dönen arkadaş önceki gün yanıma geldi.
Onlar orada bir program dahilinde gezerlerken sınırda kendilerini inanılmaz bir operasyonun içinde buluvermişler.
Polis hepsi de silahlı, tam da filmlerde gördüklerimize benzer zebellah gibi tipleri duvara dayamış kontrol yapıyormuş. Arkadaş bunu şaka sanmış ama öyle değilmiş... Evsahipleri de çok korkunca artık ikna olmuşlar.
Meğerse bu son yılların en büyük uyuşturucu operasyonuymuş. O kadar büyük ki düşünün Türkiye'deki bütün gazetelerde de haberi çıktı.
Doğrusu böyle bir heyecana tanık olmak isterdim. Açun'un alacağı olsun!

Gezdim, geldim

Balat'ta bir işim vardı. Onu hallettikten sonra Sultanahmet'e gittim. Orada bir yemek yedikten sonra Yazarlar Birliği'ne uğrayayım dedim.
Gittim, içeri girdim. O eski YB'den eser yok... Bir yazar, Prof. olduğunu söylemişti ve gerçekten de öyleydi, yazdığı kitapları masaya dizmiş...
Gelen gidenlerle hem sohbet ediyor hem de kitaplarını satıyor. Adamın azmine gerçekten şaşmamak elde değil.
Bir ara Açun'la bana da tugla gibi iki kitap satmaya kalkışmıştı da almamıştık. Bir yazara, 'Kitabını almıyorum' demek ne kadar ayıpsa; "Kitabımı alın" denmesi de o kadar kötü bence...
Bir çay içmek isterdim ama çay içecek ortam yoktu. Dönüp geldim. Hafif çiseleyen yağmurda kıyı boyunu takip edip Beşiktaş'a kadar, oradan da işe geldim.
Güzel bir gün. Keyifli hem de...

Bahar

Mart'ın ikisi bugün. Kendimi iyi hissediyorum. Mutluyum, huzurluyum. Bir de istediğim müzikleri bir bulabilsem.
Daha da iyi olacak...
Az sonra çıkıp İstanbul turu yapacağım.