30 Mayıs 2009 Cumartesi

Memleket!

Yaz!

Bugün rüyamda kardeşime musallat olan bir yılanı öldürüyordum. İlk geldiğinde ne kadar vurduysam da hep sektirdim. Sonra tren rayının altına girecekken bir taşla yaraladım onu... İkiye ayrıldı. Önden o gidiyordu, arkasından da kuyruğu... O kadar korkunc bir yılandı ki...
Taş atıyorum vuramıyorum. Korktuğum için de pek yaklaşamıyorum. Yılan gidiyor, tam kıvrılıp bir deliğe girecekken eğilip deliğe doğru büyük bir taş atıyorum eziliyor başı ve oracıkta ölüyor.
Sonra sıra kuyruk kısmını halletmeye geliyor. Allah'a şükür onu da halledince rahatlıyorum.
İş bitmişken baktım Açun beni uyandırdı. Uyandığımda hala bile etkisindeydim rüyanın ve içimde bir ürperti vardı hala...
Yılan öldürmek tabirlere göre düşmanı yoketmektir. Kardeşime musallat olan bir zararlıyı ya da ona zarar veren bir şeyi etkisiz hale getirmişim demek ki...
O kadar sevindim ki bu tabire...
Açun bugün izinli... O nedenle sabah evde kahvaltı yaptık. Çok güzel bir kahvaltıydı. Kahvaltı yapıp, tıraş olduktan sonra geldim.
Havada yaz izleri var. Rüzgar esse de ara ara sıcaklık artık bunaltıyor.

29 Mayıs 2009 Cuma

Annem

Bugün annemi rüyamda gördüm. O güzel annem, o canım annem bana kızıyordu. İşaret parmağını bana doğru sallayarak bir şeyler söylüyordu.
O kadar içim daraldı ki...
Birazdan arayıp gönlünü almam gerekir. O annedir. Ne yaparsak yapalım hakkı ödenmezdir, onun...
Farid Farjad'ın Violin'i dinleyerek yazıyorum bu yazıyı... Duygusallığımın tavan yaptığı bir merhaledeyim.
Bıraksam kelimeleri dökülüverecekler içimden öylece... Ama gerek yok!
Hepsini bir ara, uygun bir vakitte inci gibi dizer gözyaşı olarak dökerim bu kelimeleri... Böylesi daha kolay. Gözyaşı şeffaftır, kimse okuyamaz onları...
Ne çok gözyaşı dökmüşümdür.
Anlatamadığım ne çok vakit gözyaşlarının o duru diline sığınmışımdır, Allah bilir!
En güzel şiirlerimi her bir gözyaşı olarak yazdım.
En içli cümlem, bir gözyaşı olarak döküldü ciğerimin taa içinden...
Kalbim parçalandı, kelimeler gözyaşı oldu boşaldı.
Şu gözlerimin dili olsa da konuşsa... Şu dökülen kelimelere yol olan yanaklarım, şu akıp giden içli cümleleri okuyup okuyup sızlayan burnumun dili olsa da konuşsa...
Ben iyi anlatamam içimdekileri... Kelimelerim yetersiz kalır.
Ama bir gözyaşı iyi anlatır beni...
Hiçbir şiirin anlatamadığı kadar iyi hem de...
Birazdan bir yere gidip şairin dediği gibi müjganla ağlaşacağım. Beni ancak bir gözyaşı paklar!
Anne, anneciğim! Seni çok seviyorum!

28 Mayıs 2009 Perşembe

Bana yalan söylediler!...

Bugün dinlediğim bu şarkıdaki "Bana yalan söylediler, kaderden hiç bahsetmediler" cümlesi o kadar naif geliyor ki...
Kader var.
Göğüs kafesinizde bir kalbin nedensiz çarpıntısını hissetiğinizde aşk size doğru kanat çırpmaya başlamıştır.
Kalbinizin bir diğer adının da gönül olduğunu o an anlarsınız işte... Sevecek bir kalbiniz var ya, artık gerisi ne gam!
Hiçbir şeyin eksikliğini duymazsınız.
Yaşarsınız aşkı...
Sanırsınız ki, bu aşkın böyle devam etmesi bir tek sizin seven bir kalbe sahip olmanıza bağlıdır.
Kimse size kader denen bir şeyin de olduğunu hatırlatmaz, size yarenlik eden martılar, o serçeler ve bir kitabın sayfaları arasında kuruttuğunuz o çiçekler size, kader olduğunu söylemez.
Seven bir kalbiniz var ya...
Bu yeter, der her şey...
Bu şarkıyı dinlerken bütün bunlar ve dahası aklımdan geçti.
Bana yalan söylediler, kaderden hiç bahsetmediler... Güzel ve naif bir ifade!

İşte bu



Bu Açun'un bana önerisi... Bu parçayı çok seviyorum. Günlerdir de zaman zaman evde farkında olmaksızın mırıldanıyorum. Açun sevdiğimi bildiğinden hatırlattı.
Tam da bunu arıyordum işte...
Teşekkürler!

Müzik

Bugün ruhumda melodik bir arzu var. Müzik dinlemek istiyorum. Fakat sabahtan beri düşünüyorum hala bir müzik bulamadım. Ruhumu bam telinden tutacak bir tını ama ne?
Var mı bir önerisi olan?

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Akşam

Bugün asker arkadaşım O.Ö. ile görüşeceğim. Maaşallah kendine çizdiği yolda hızla ilerliyor. Çektiği kısa filmlerden bazıları uluslararası ödül aldı.
O kadar çok sevindim ki...
Bir de yazdığı şiirler var. İnanılmaz bir çocuk...
O başkentte yaşıyor. O nedenle görüşemedik... Birkaç günlüğüne İstanbul'a geldi. Bu akşam buluşacağız.
Askerde sırada yanyanaydık. Çok kısa süre içerisinde kaynaştık... Askere geldiğinde biraz psikolojik sorunları vardı. Uyuşturucu falan alıyordu gelmeden önce... O nedenle biraz sarsıntı yaşadı.
Şimdi yazdığı şiirlere bakılırsa bayağı bir dönmüş vaziyette...
Çok aykırı biriydi.
Bütün sigara aralarında beraberdik... Onunla oturup muhabbet ederdik. Birikimli, idealleri olan, sıradışı biriydi.
Yakın gelecekte çok iyi yerlere geleceğine eminim. Birkaç dil biliyor.
Aslında ona dair anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, kalsın şimdilik... Belki bir ara anlatırım.

Korkunc bir şey yazıyorum

Tüylerim diken diken oldu. Ben bile ürktüm ya... Bu ne böyle!

26 Mayıs 2009 Salı

Puro

Sigarayı terkettikten sonra uzun süre ağzıma hiçbir şey almadım. Fakat hayat bana çok anlamsız geldi bir ara... Yani hicbir keyfim yoktu.
Nargileye sardım.
Nargile de ancak ahbabıyla içilebilen bir şeydi. Geçtiğimiz aylar hakkın rahmetine yürüyen çok sevgili arkadaşım tam bir erbabtı, onunla o mereti içmenin tadı da, keyfi de bir başka oluyordu.
Daha önce yazmıştım. O nedenle ne o günleri yazmaya ne de artık küllenmeye başlayan bir acıyı yeniden tazelemeye gerek yok...
Bir sızı olarak kalsın öylece... Rabbim rahmetiyle muamele etsin!
Sonra...
Hayatımın en sahici keyiflerinden biri olan puro ile tanıştım. Puroyu o kadar çok sevdim ki, benim için sıradanlaşmasın diye bir içtiğimde, bir daha içme süresini yapabildiğim kadar açtım.
İyice özlemedikten sonra asla içmiyorum.
Bazen iki ayda bir, bazen 4 ayda bir içiyorum.
Bugün içesim geldi.
Aldım bir havana purosu (kalitelisinden) gidip önce güzel bir yemek yedim. Sonra da çayımı istedim. Bir ayin gibi usulca puromu yaktıktan sonra içmeye başladım.
Puro bana göre en güzel açık havada içilir.
Bir sen içeceksin, bir de rüzgar... Onu ateşlemek senin işin olacak, söndürmeye çalışmak rüzgarın. Böyle karşılıklı içip bitireceksiniz o puroyu...
Güzel, çok güzel düşler eşliğinde içtim. İçime çekmeden önce damağımda ve genzimde onun kokusunu hissetmek hoşuma gidiyor.
Bir daha ne zaman içerim bilmiyorum. Belki birkaç ay sonra...
Aslında tatile gittimizde bir paket alayım diyorum. Açunla çıktığımız gezilerde içerim çay eşliğinde...
Bakalım onu ikna edebilecek miyim?
Bugün mutluydum. Kalbime güzellik veren, beni nedensiz bir sevinçle böyle mutlu eden Allah'ıma, güneşe ve puromda bana eşlik eden o rüzgara teşekkür ediyorum.
Teşekkürler!

Rüya!

Uyku düzenim yine bozuldu.
Galiba birileri dün beni nazar etti. Keşke yazmasaydım.
Neyse...
Bugün sabah namazıyla birlikte uyandım. Aslında ilginç bir rüyadan uyandığımı sonradan farkettim.
Gördüğüm rüya nerde geçiyordu bilmiyorum. Ama bir ev ortamı olduğu ve evin bizim evimiz olduğu kesindi.
Üniversite yıllarında tanıştığım, daha sonra da bir daha görmediğim eski bir hayırsız bizim eve gelmişti.
Onu Açun'la tanıştırdım. Hoş beş derken ben uyandım.
Sonra bir daha da uyku tutmadı.
Açun'u uyandırmamak için kalkıp salona gittim, kanepeye kıvrıldım. Neden sonra uyumuşum.
Açun saat 8'de geldiğinde üzerim açık uyuduğumu farkedince battaniye getirdi. Vücudum ısınınca yeniden uyku bastı. Bir yarım saat uyuyup sonra kalkıp işe geldim. Gözlerimden hala uyku damlıyor.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Uyku

Hani hep bir ara uyku uyuyamamaktan bahsediyordum ya, şimdi de başka bir derdim var. Uykuya bir türlü doyamamak...
Akşam başımı koyduğum gibi uyuyorum. Sabah da uyanmak istemiyorum. Gün içinde de sürekli uyumak istiyorum.
Nasıl ama?
İnanılmaz değil mi?
Olsun. Uykum gelsin de, varsın hasret kalayım. Onun gelmemesi çok daha kötüydü. Hatta berbat bir şeydi.

Kiloooo!...

Bugün en sevdiğim kotumu giydim, az sonra zor çıkardım. Bana artık olmayan elbiselerimin sayısı giderek artıyor.
Bu kilo olayını ne yapacağız bilmiyorum. Oysa kilo benim için çok zararlı... Asla fazla kilo almamam gerekir.
Dün piknikten sonra akşam yemeği yemedim. Aç olduğum halde yemedim ama... Bugün de öğlen yemeğini sadece bir simitle geçiştirdim.
Bu çözüm değil ama ne yapacağımı bilmiyorum. Gerçekten de bilmiyorum.
Bundan sonra akşamları meyve salatası yapıp yiyeceğim. Öğlen yemeklerinde de, zaten uzun süredir ekmek yemiyordum. Bundan sonra daha da dikkatli olacağım.
Ne oldu bana böyle ya?
Eskiden bir deri bir kemiktim. Ah bir kilo alsam diye iç geçriyordum. Şimdi de ah bu kiloyu bir versem, bir normale dönsem diyorum.
Boyum uzun olduğu için dışarıdan fazla kilolu olduğum pek belli değil ama ben sınırımı biliyorum.
Seksen kiloyu aşalı çok oldu.
Evlendiğimizde ben 58 kiloluk bir çıtırdım. Şimdi düşünün aradaki farkı...
Bu arada önümüzdeki süreçte bir iş değişikliği gündemde olabilir. Hatta meslek değişikliği...
Eğer koşullar iyi olursa giderim. Değilse de devam edeceğiz artık... Gerçi mesleğimi çok seviyorum. Başka bir işte bu kadar mutlu olur muyum bilmiyorum ama sanki bir değişiklik yapmak iyi gelir diye düşünüyorum.
Ne bileyim?
Dua edin!

Otuzüç!



Üniversite yıllarında Ahmet Arif okuyordum. O yıllarda zaman zaman şiirler kaleme almışlığım da vardı. Yazdığım şiirlerde Ahmet Arif'in izleri vardı. Sonra o şiirler ilginç bir şekilde ortadan kayboldu. Ne oldu acaba o dizeler, tabiatın sonsuzluğunda birer ses olarak kaybolup gittiler mi, bilmiyorum. Akibetleri hayrola... Bu şiir kaybolan yıllarım için!

Piknik!

Dün, ilahiyat doçenti komşumuzla (Eşi E, Açun'un liseden sınıf arkadaşı) planladığımız gibi piknik yaptık. Süper geçti.
Onların o küçük kızı aman Allah'ım ne tatlılardı öyle... Çok çok güzeldi. Son ayların en keyifli anlarından biriydi, dün...
Komşularımız N. ve sevgili eşi E., çok çok iyi insanlar. Ne kadar şanslıyız böyle... Rabbim, onlara ve çocuklarına sağlıklı, uzun ömürler versin! Ömürleri hep huzurla dolu geçsin inşallah! Amin!

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Tatil

Tatili iple çekiyorum.
İlk etapta hem deniz hem de termal imkanı sunan bir alternatif üzerinde karar kıldık. Rezervasyonumuz yaptırdık.
Şimdi o günün gelmesini bekliyoruz.
Tatil sonrası fizik tedavi görmek istiyorum. Termal tatil bunun için çok önemli bir ön hazırlık olur.
Boynumda sürekli bir yorgunluk, sürekli bir hafif ağrı var. Kasılma var.
Hep bilgisayarın önünde oturuyoruz da ondandır.
Demin alt kata indim. Orada bir şeyler okudum, dehşet bir uyku bastı. Biraz gözlerimi dinlendirdikten sonra çıkıp geldim.
Ne biçim bir gün ya böyle... Rüzgar sanki uyku taşıyor gözlerime...
Akşam olsa da gitsem.
Gitsem ve uyusam.
Açunla market alışverişi yapmamız gerekiyor. Yarın komşularımızla birlikte pikniğe çıkıcaz. Ön hazırlık yapmamız, etleri falan almamız gerekiyor.
O işi bitirip kendimi bir eve atsam! Ne güzel olur!

Sinmiyor!

Siteye reklam almaya başladık... Fakat hiç içime sinmiyor. Bu siteyi, kendi işimde başka işler yaparken kazandığım parayla kurdum.
Dün cumada hutbe konusu duaydı.
Ya da neydi ya gerçekten?
Farzedelim ki duaydı.
Hoca hutbeyi okurken birden içime, neden bu siteyi bir türlü satamadığıma dair bir düşünce gelip yerleşti. Sonrasında iç sesimin, "Sen onu haram olan parayla kurdun. Allah seni sevdiği için, o siteyi sattırıp sana haram para kazandırmak istemiyor" dediğini duydum.
O kadar rahatsız oldum ki...
Ben burada iş yapmak karşılığında zaten maaşımı alıyorum. Ama arada, başka işler de yapıp para kazandım. Ve o parayla site kurdum.
Bu site kaç kez satıldı, satılacak gibi oldu, bir türlü nihayete ermedi. Derken geçtiğimiz günlerde yeni bir anlaşma ile iyi bir ortak bulduk, yola devam ediyor şimdi...
İlk reklamlar da geldi.
Fakat iki gündür cuma vakti içime doğan o düşünce beni bırakmıyor. Açun'la da paylaştım düşüncemi... Ve sonra şöyle bir karar aldım.
Bu siteyi satmayacağım. Kapatacağım... O haram para da öylece gitsin.
En iyisi bu!
Peki bunu ortağa nasıl diyeceğim?
Henüz bir çözüm bulamadım. Tam düşünüyorken bu yayınladığım iki reklam geldi. Onları yayınladım ama...
Uygun bir dille ortağa durumu açıklayıp siteyi kapatmak istiyorum. Birkaç gün böyle devam edeceğiz uygun bir zemin buluncaya kadar...
İçime sinmiyor.
Haram, haram, haram!
Bir işte çalışırken başka bir iş yapmak haramdır. Yani kalbim ve vicdanım öyle diyor. Ve ben bu haramı işledim maalesef... Hem de nasıl biliyor musunuz?
Nemrut gibi bir nefisle... Dedim ki, "Ben yetenekliyim, yaparım"
Allah beni affetsin!
Allah asla haramı nasip etmesin! Amin!

Tükendi-m

Bugün söz uzun havadan açılmışken daha önce de yazdığım bin anım yine aklıma geldi. Anılar da unutulmaz ki...
Köyde yan komşumuzun oğlu en yakın arkadaşımdı. Nereye gitsek hep birlikte giderdik... Sanırım ortaokul yıllarıydı.
Sürüyü akşama doğru dağdan indirme görevi ikimizindi. Sürünün çıktığı dağ da oldukça yüksek bir dağdı. Dik bir yoldan bayağı bir yol gittikten sonra ancak ulaşabiliyorduk sürüye...
Sürü genelde kendiliğinden o vakitlerde aşağı inerdi. Biz, sürünün inmediği zamanlarda devreye girer bir öncü ekiptik.
V. ile gidip nehrin kenarında bekledik fakat sürü bir türlü inmedi. Dağın rüzgar alan cephesinde yüzlerini rüzgara dönüp aşağıya, kayalıklardan aşağıya o uçuruya bakıyorlardı.
O kadar güzel bir görüntüleri vardı ki...
İzlemek insanı hayranlık içerisinde bırakıyordu. V. ile dağı tırmanmaya başladık... Yolu artık tam yarılamışken yüzlerce keklikten oluşan bir sürüye denk geldik. Kekliklerin bazıları uçar, çoğunluğu da kaçarak çalılıkların arasına saklanır. Biz de keklik sürüsünün içine dalıp koşturmaya başladık. Belki bir tane yakalarız umudumuz vardı, ama yok, olmadı.
Annemler de aşağıda bizi bekliyor ama, takan kim... İyice yorulduktan sonra oturup V. ile yüzümüzü rüzgara dönüp sigaralarımızı yaktık. Nasılsa annemler uzaktan baksalar bile sigara içtiğimizi görmeyeceklerdi.
Keyifle içerken bir anda V.'nin bir uzun hava mırıldanmaya başladığını gördüm. İbrahim Tatlıses'ten "Tükendi nakti ömrüm, dilde sermaye olan bir ah kaldı" diye başlayan o uzun havayı okudu.
O kadar hoşuma gitti ki...
Sigaralarımız ve uzun hava bittikten sonra gidip sürüyü indirdik. Koyun sürüsünü o yıllarda amcamlarınkine katıp yaylaya gönderiyorduk, keçi sürüsü de köyde kalıyordu. Meşe ağaçlarının yaprakları ve palamutlarıyla besleniyorlardı.
Keçileri kaldırıp yönlerini aşağı doğru çevirdiğinizde en az 2 kmlik yolu, taa Murat Nehri'ne kadar havada zıplaya zıplaya iniyorlar.
Keçiler arkalarında toz bulutu oluşturarak nehre inince biz de o dağın zirvesinde, kayalıkların tam üzerinde, bir uçurum başına giderep yüzümüzü rüzgara verdik. V.'den o uzun havayı bir daha, bir daha istedim. Rüzgar sesizimi alıp gidiyordu.
Karanlık iyice çökünceye kadar orada oturduk... O kadar keyifli geçmişti ki... Ne vakit bir uzun hava sözkonusu olsa, ömrümün bu unutamayacağım anı aklıma gelir işte...
Yazayım istedim.

Uzuuuuun hava!

İşyerinde Urfalı bir şoför var.
Aramız çok iyi... Onun aracıyla işe gittiğimde adam inanılmaz mutlu oluyor. Tak diyorum abi bir Kürçe de dinleyelim, kulaklarımızın pası atılsın. Nasıl da şevkle takıyor CD'yi...
Geçtiğimiz günlerde birlikte uzun süren bir işe gittik. Onlarca uzun havanın bulunduğu CD'yi bi taktı, aman Allah'ım mest oldum.
Hemen CD'yi ondan alıp kopyalattırdım.
Fakat evdeki bilgisayarın disk sürücüsünde bir sorun olduğu için bir türlü dinleyemedim. Açun'a söyleyeyim de o uzun havaları flash diskine atsın da, getirsin.
Uzun hava güzeldir.
Bugün bir sitede haberdar olup, başka bir yerden dinlediğim bir uzun hava daha dinledim.
İnanılmaz güzeldi.

gEcE

Dün akşam sınıf arkadaşım K. ile Fatih'te buluştuk. Saat 21'den 24'e kadar anlattık, anlattık, anlattık...
K. bizim dönemimizde okuldaki en hızlı, en eylemci, en aksiyoner arkadaşlarımızdan biriydi. Çok kez gözaltına alındı, tüm eylemlerde, tüm aktivitelerde hep ön plandaydı.
Başörtülüler için verilen her mücadelenin içinde vardı.
Fakat kader bu ki...
K., gittiği Londra'da bir sosyalistle tanıştı. Şimdi onunla evlilik hazırlıkları yapıyor.
Dün onunla bu meseleleri konuşurken onun dışındaki herkesin, gıyabında konuştuğu bir konuyu kendisi açtı. Biraz mahcuptu ve dedi ki, "Aslında ben bir başörtülüyle evlenmek istiyordum ama..."
Ona gerçek düşüncelerimi aktardım. Dedim ki, "Başörtülü biriyle evlenmekten öte, asıl önemli olan gönlünün sevdiğiyle evlenmektir. İnsanın ne olduğundan çok, yola nasıl devam edeceği önemlidir. Evlendikten sonra baktın içi İslam'a ısındı ve kendiliğinden kapandı. Belli mi olur"
Sonra, "Doğrusu başörtüsü takmak bütünüyle kişinin kendisini ilgilendirir. Evlenecek olan erkeği bana göre, eşinin ne başörtüsü, ne okuduğu okullar ne de ailesi ve malı mülkü ilgilendirir. Onu ilgilendiren, ilgilendiren derken onun için önemli olan demek istiyorum, tek şey iffettir. Evliliği zenginleştiren şey iffettir, ar ve hayadır. Kadının en büyük zenginliği de budur. Zaten Kur'an-ı Kerim'de de Allah-u teala kadının zenginliğinden bahsederken onun iffetine vurgu yapar" dedim. Ve daha çok şey söyledim sonra...
Bunları söylerken K. o kadar rahatladı ki...
Başörtüsü, peçe... Bunlar insanları henüz tanımadığımız döneme ait basit şeylerdi. İnsan, iffeti, ar, haya ve namus duygusuyla bir kalitedir.
Ne başörtü gördüm altında insan yoktu, ne insan gördüm üstünde başörtüsü yoktu, demek geliyor içimden şimdi...
K. ile öteden beri çok iyi anlaşıyoruz. Çünkü kaygılarımız aynı... İkimiz de ikinci bir hayatımızın (bu dünya üzerinde) olmadığımızın farkındayız.
Öyleyse madem, neden insan gibi yaşamıyoruz ki...
Ne için yalakalık, işgüzarlık yapalım ki...
Değil mi?
Adam dediğin kafasına göre yaşayandır. Ve hergün hayatına yeni bir doğru ekleyen kişidir.
Hayalleri, hobileri ve derdi olan kişidir, insan olan... Ne çok arkadaşımız var, hepsi şimdi dini paraya tahvil etti. Kazanıyorlar, kazandıkça kaybediyorlar.
Gecenin finali şu ayetle gerçekleşti:
"Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten 'tutkuya kaptırarak-alıkoymasın'; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir." (Münafikun Suresi, 9)

22 Mayıs 2009 Cuma

Sınama

Türkan Saylan'ın defnedildiği günün ertesinde iş yerine geldiğimde hemen yanımdaki iki dolabın arasına sapı sıkıştırılmış bir Türk bayrağının asılı olduğunu gördüm.
Bu beni yıllar öncesine götürdü.
Bundan 10 yıl önce (Ne kadar zaman olmuş ya) çalıştığım iş yerinde cay ocağının camına bir sünepe "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazılı bir Türk bayrağı asmıştı.
O günlerde yine bu sistemin Kürtler'in başına bela ettiği bir çapsız yakalanmıştı. Onun üzerinden Kürtler'e dönük oldukça faşist saldırılar yapılıyordu.
Ben, "Üzerinde Ne Mutlu Türküm Diyene yazılı şu naylon şeyi oradan indirir misin? Burası faşist bir yer mi?" diye bir ricada bulundum çaycıdan...
Az sonra o işyerinden bir sünepe müdür, bir müdür yardımcısı ve birkaç züppe başıma üşüştü. "Sen kimsin, bu bayrağı indirmek istiyorsun. Onu oradan indiren eller kırılır" mealinde tehditlerde bulundular.
Ben de, "Bayrağa kimsenin bir şey dediği yok... Ama üzerinde faşist yüklemeleri olan sloganik bir naylon parçasına bayrak diyemezsiniz. Burası müslümanların çalıştığı bir iş yeridir, ülkücülerin değil... Müslümanlar ırkıcılık, milliyetcilik yapamaz. Bu yakışmaz" dedim.
Aralarından bir müdür efelenip üzerime gelince de, "Bakın haddinizi bilin. Burayı başınıza yıkarım ulan" diye bir bağırdım.
Sesimi duyan ve beni seven birileri geldi, araya girdi.
Bu bayrak krizi öyle bir noktaya geldi ki, o iş yerinden ayrılmak zorunda kaldım maalesef...
Ayrıldım da kötü mü oldu?
Kesinlikle değil... Faşistlerle gerekirse aynı gökyüzünün altında yaşamayı bile istemiyorum, bırakın aynı iş yerinde çalışmayı...
İşte kaç gündür hemin sağ omzumun üzerindeki bu bayrağı görünce on yıl öncesi geldi aklıma...
Kendime, "Acaba bu bayrağı buradan indirmeli miyim?" diye bir soru da sormadım değil...
Neden sonra, "Bırak kalsın. Biz o bayrağı seviyoruz. O bayrak bizim bayrağımızdır. Onu buraya dikenden daha çok bizimdir" dedim.
Üzerinde bir slogan yok... Ay ve hilal, o kırmızının içinde öyle güzel duruyor ki...
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım bir şey anlattı: Bir kızla birbirlerini seviyorlarmış... Kızın babası bu arkadaşın Kürt oluşuna, "Ne olacak canım. Heppimiz kardeşiz" şeklinde bir yaklaşımda bulunmuş ama annesi mızıkçılık yapıyormuş... Arkadaş, "Annesinin mızıkcılık yapması önemli mi sence?" diye sordu.
Yanıt verip yanıltmak istemedim.
Bazılarına göre evet, bazılarına göre de hayır... Bu bütünüyle o kadının ne kadar faşist bir ruha sahip olduğuna bağlıdır, diye düşündüm.
Arkadaşımın asıl sormak istediği soru şuydu: "Annesi benim Kürt olmamı sorun edip bu işe taş koyabilir mi sence? Gerçi müslüman bir aile ama..."
Valla müslümanın faşist olanından korkacaksın, diyecektim ama dilim varmadı.
İnşallah bir sorun yaşamaz arkadaşım. İnşallah, inşallah, inşallah!

Cami mi, WC mi?

İstanbul'da bir camiye yaklaştığınızı nasıl anlarsınız?
Bu artık o kadar kolay ki...
Ok işaretiyle WC tabelalarını takip edin yolunuz camiye çıkar.
Cami avlularında ibadethaneyi gösteren tek bir tabela yok... Her yerde WC tabelası var.
Cami affedersiniz .oktan para kazanılan birer işletmeye dönüştü.
İstanbul gibi bir kafa, iki bacak ve bir işkembeden ibaret milyonlarca kişinin yaşadığı yerde en çok para kazandıran şey elbette tuvalet olacaktır.
Her camiye WC tabelası asmayı marifet sanıyorsanız, bari buraların adını da değiştirin olsun bitsin.
Adını Mihrimah Sultan Tuvaleti, Sultah Ahmet Tuvaleti, Fatih Tuvaleti yapın, daha iyi olmaz mı?
Kapatın camileri... Sadece tuvaletlerini işletin. İmama, müezzine para vermeye ne gerek var ki!
Camiye harcadığınız elektrik, ısınma paraları da size kalır. Siz de boktan kazandığınız paralarla artık ne yaparsanız yapın. İşlettiğiniz tuvaletlerin ne kirası var ne de su gideri...
Valla Koç'un fabrikaları bile bu kadar karlı değildir.
İşe bak ya...
Küfür etmemek için kendimi zor tutuyorum. En iyisi bitireyim! Allah her cami avlusunda en görünür yere WC tabelası astıranların kalbine insaf versin!
Ey Diyanet İşleri Başkanı...
İnşallah yolun birgün buraya düşer de, bunu okursan lütfen, camilerimizi birer bok işletmesi olmaktan çıkarın.
Yoksa mahşer gününde bunun hesabını zor verirsiniz!

Rezalet

Dün gece 32. Gün'de benzerine çok az rastlanan bir rezalete imza atıldı. Cumhuriyet yazarları Mehmet Faraç ile Ümit Zileli ve Vakit'ten Serdar Arseven'le, Hilal TV'den Muharrem Coşkun (İsmini öyle hatırlıyorum) biraraya gelmiş, Türkan Saylan'ı tartışacaklardı.
Program en başından beri belliydi ki tartışma platformu olmaktan öte, bir horoz dövüşü ringine sahne olacak gibiydi.
Serdar Arseven gayet üsturuplu bir şekilde kendisine sorulan soruya yanıt verirken, zaten arıza çıkarmak için gelddiği belli olan Mehmet Faraç tahrik gücü yüksek bir bomba patlattı.
Arseven de karşılık verince bir anda Faraç, "İspat etmezsen şerefsizsin" dedi. Karşılıklı olay koptu.
Şeref ne kadar ayağa düştü değil mi?
Ümit Zileli orada Arseven'e, "şerefsiz, haysiyetsiz" falan diyor, o da öyle bakıyor. Zaman zaman, "Sensin" diyor.
Alayınızın yüzüne tüküreyim. Şerefi orada her iki taraf da beş para etti.
Ulan şeref, haysiyet en yüce değerler değil miydi? Nasıl bu kadar ayağa düşürüldü, hala bile anlamış değilim.
İyisi mi o kelimeleri bir daha ağızlarına almasın bu küfürbaz, militansı, gazeteci parçaları... Millet de bunları aydın sanıp, okuyor.
Dün resmen utandım.
Dün o programı izleyince Arseven'den de, Faraç'tan da, Zileli'den de tiksindim. Midem bulandı.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Uyan

Kimse...

Söylemek istemiyorum, hani nazar değer diye... Sadece şunu söyleyeyim, birkaç gündür inanılmaz güzel bir uyku uyuyorum.
Akşam başımı koyduğum gibi sabah uyanıyorum.
Allah'ım ne kadar büyük bir nimetmiş uyku... Kendimi o kadar mutlu hissediyorum ki bu sayede...
Rabbim bizi, kendisinin koyduğu menzilden ayırmasın!
O bize, 8 saati uyuyup dinlenelim diye verdi.
Şükür, şükür, şükür!

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Şaşaa ve israf!

Dün sünnet düğünündeydik... Her şey tek kelimeyle güzeldi. Ama ölçü güzellik mi, değil... İnanılmaz bir şaşaa ve lüks vardı. Ve elbette hepsi de israftı.
Sünnet böyle mi kutlanır acaba?

19 Mayıs 2009 Salı

Az sonnraa!

Çıkacağım!
Gidip cici takım elbisemi giyip arkadaşımızın oğlunun sünnet düğününe gideceğiz. Geçtiğimiz günlerde de başka bir arkadaşımızınkine gitmiştik.
O çok güzel geçmişti.
Bu çok daha güzel gecer diye düşünüyorum. Çünkü bizim camianın çok önemli ezgi sanatçıları geliyor. Kulaklarımızın pasını atacağız, inşallah!

Yoğunummmm!

İnanılmaz bir yoğunluk var.
Yarın biter herhalde...
Çıkıp bir çay içeyim bari...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Yoğunluk!!!

O kadar yoğunum ki...
Bugün boynum tutulmadan eve gidebilirsem ne ala... Dün Network'ten çok güzel bir takım elbise aldım.
Pantolon paçaları yapılacaktı.
Gidemiyorum almaya... Neyse ki Açun var da, o gitti.
Evlendiğimiz süreçte aldığım takım elbiseleri (Ki çok para saymıştım) bana olmuyor artık... Nasıl oldu, anlamadım ama olmuyor.
Yoğunluk var.
Yazacak çok şey var. Fakat bu günlük bu kadar yeter... Haydi bana iyi çalışmalar!

Hak!

Türkan Saylan'ın öldüğü haberini duyunca aklıma birçok şey geldi. Onlardan biri de, son yolculuğuna dairdi.
Hani son yolculukta, "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye soruyar ya hoca, kimin ne diyeceği konusu üzerinde düşündüm.
Bir tarafta onun burs verdiği binlerce kız var, bir tarafta da İkna Odaları'nda hayatlarını söndürdüğü binlerce başörtülü kız... Bir taraf hakkını helal edecek, diğer taraf ne yapacak acaba?
Cüzzamla savaşta takdire şayan bir mücadele ortaya koymuştu. Sağlık konusunda yaptığı onlarca yararlı hizmet var.
Ama...
Nedense aklıma hayallerine veda etmek zorunda kalan başörtülü kızlar geliyor. Onların düşüncesi nedir, neler hissediyorlar bu katı gerçek karşısında merak ediyorum.
Türkan Saylan öldü.
Yaptığı her şeyin hesabını, terazisi asla şaşmayacak olan Allah'a verecek şimdi...

Saylan!

Türkan Saylan öldü.
İstanbul Üniversitesi'nde kurduğu İkna Odaları'yla anımsanan ve Türkiye'de binlerce başörtülü kızın eğitim hakkından mahrum kalmasına neden olan Saylan, bu sahaba karşı hesap gününün tek sahibi olan Allah'ın emriyle Azrail'e canını teslim etti.
Doğrusu inancı uğruna ortaya koyduğu mücadele inanılmazdı.
Bu kadar güçlü bir iman çok az insanda vardır. Hasta yatağında bile mücadelesine devam etti.
Ne diyelim?
Artık hesabını orada görür.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Sevgili Blog!

Dün o ilacı aldım ya...
İşte o andan beri tatlı bir uyku gelip göz yuvalarıma yerleşti. O kadar tatlı ki...
Dün akşam Açun arkadaşlarıyla Üsküdar Fethipaşa Korusu'nda buluştu.
Ben de fırsat bu fırsat arkadaşlarımla buluşup felekten bir gün geçirdim. Daha doğrusu öyle felek de sayılmazdı.
Açılışı hayli çekişmeli süren bir tavla partisiyle yaptık. Söylemesi ayıp iddialı arkadaşımı 5-1 yendim.
Dün o kadar şanslıydım ki ben bile gelen zarla kızdım.
Demek ki bazen şans bizim semtimize de uğruyormuş.
Bir sigara da yaktım keyiften. Başımın dönmesine hiç aldırış etmeden cigerlerime çektim.
Fakat neden sonra baş dönmesi bende başağrısı yaptı. Düşünebiliyor musunuz, artık sigara içime çekemiyorum. Başım dönüyor.
Sonra...
Arkadaşlar çoğaldı. Oldukça keyifli bir sohbet vardı. Fakat ben biraz dinleyince hepten koptum. Bu ilacın en büyük özelliği, kendini bir an dinlemeye aldın mı seni esir alıyor.
Dinleyen pozisyonuna geçince algılarım kapandı. Bön bön baktım... Dilim dönmedi. Bir iki cümle kurayım dedim olmadı.
Arkadaşım, "İçtiğin sigarada bir şey mi vardı?" diye sordu. Hayır dedim, ilaç aldım da...
O ilaç öyle işte, seni aptallaştırıyor. Salak bişi oluyorsun.
Ama öyle güzel ki?
Sonra eve döndüm. İlacın etkisi giderek artıyor. Açun bana hoşgeldin diyor ama bende bir kıpırtı yok... Bi baktım, "Sen artık beni sevmiyorsun" diye başladı.
"Hayır, değil... İlaç" diyebildim sadece...
O konuştu ben baktım, o alındı ben baktım. Gününün nasıl geçtiğini sormam gerekiyordu, soramadım. Dedim ya algılarım kapanmıştı.
O Lost'un son sezon finalini izlerken ben orada öylece durdum. Sonra kalkıp gidip uyumam gerektiğini düşünebildim.
Ve gittim.
Başımı koyduğum gibi uyudum. Sabah uyandım. Açun da uyandı. Ona günaydın demem gerekiyordu ama aklıma gelmedi.
Hala bön bön bakıyordum ona yine aynı şey: "Sen artık beni sevmiyorsun"
Hayır, ilaç ilaç... İlaç beni öyle yaptı.
Hafif ılık suyla duş aldım.
Yine ayılamadım.
Boynum da ağırıyor, uykum da var.
Ne olacak şimdi?

15 Mayıs 2009 Cuma

...

Sevgili Günnük!
Demin ters bir hareket yaptım, boynum tutulmak üzere... Hemen mucizevi ilacımdan aldım.
Yine beni uyutursa diye korkuyorum.
Bu ilaç inanılmaz bir şey... Müptela olma riski olmasa hep alırdım.
Bugün cuma... İnşallah imam hutbe okurken uykuya dalmam. Zira uykuya dalmak abdesti bozar. Allah korusun, değil mi?
Boynum fena... Çok kötü!

Sevgili günlük!

İki gündür uyuyorum.
Son iki gündür yaptığım tek değişiklik uzamış saçlarımı iyice kısaltmaktı. Bunun bir etkisi var mı bilmiyorum ama, uzun süreden beri olmadığı kadar rahat ve huzurlu bir şekilde uyuyorum.
Son iki gündür yine saat 3'te uyanıyorum. Fakat bu kez yeniden uykuya dalışım uzun sürmüyor.
Hemen o aleme geçiş yapıp, rüyalar diyarındaki keyifli gezilerime başlıyorum.
Son birkaç yıldır saçlarımı uzatıyorum genelde...
Eğer uykum düzene oturursa uzun saça veda edeceğiz demektir.
O olsun da, saç nedir ki...
Sevgili günlük!
Sen belki bilmezsin ama ben yine kilo aldım. Önceki gün Açun yazmıştı, evlendiğimizden beri tam 22 kilo almışım.
Ne kadar çok değil mi?
İşin ilginç tarafı hala bile bazı arkadaşlarım, "Ne kadar fit görünüyorsun. Sahi bunu nasıl başarıyorsun, biz su içsek kilo olarak dönüyor bize" diyor ama...
Dün artık ben de fazlasıyla kilo aldığıma kani oldum.
Eskiden beri çok yüzdüğüm için söylemesi ayıp göğüs kaslarım hep formdaydı.
Fakat ne var ki, dün onların bir armut gibi sarkmaya başladığını görünce artık dur dedim.
En kısa süre içerisinde bu kilolardan kurtulmam gerekiyor. Çok kötü bir yöne doğru gidiyor.
Badilerimi giyemeyeceğim herhalde... Yeniden spora yazılmam gerekir. Bu ne böyle ya, ne yaptın bana Açun!

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Na na!

Demin iki yeğenim geldi, birlikte gidip bir kafede oturduk, saatlerce konuştuk... O kadar verimli geçti ki...
Çok mutlu oldum.
İnsanın okuyan akrabalarının olması ne kadar güzeldir.
Gerçi bizim okumayanlarımız da çok müşfik, saygıdeğer insanlardır ama okuyanlarla daha fazla ortak noktamız var.
Onlarla daha çok konuşacak şeyler oluyor.
Yeğenlerden biri Ankara Gölbaşı'nda kalıyor. Akademik çalışmaları var. Kaldığı yerden memnun.
Bu Gölbaşı denen yerin methini çok duydum. Belki birgün gideriz belli mi olur.
Bu arada...
Açun tatil planları yaptı.
Kayınvalide ve kayınbabayı alıp hep birlikte bir haftalık güzel bir yerde, termal bir tesiste ön tatil yapacağız.
Temmuz'da da Ege ya da Akdeniz'de bu kez "alternatif tatil" keyfi yaşamayı planlıyoruz.
Tatil gerekli... Olmuyor, onsuz...

Bulantı

Bu gece yine saat 3'te uyandım. Salona gelip kanepeye uzandım. Burada yarım saat takıldıktan sonra biraz geceyi dinledim.
Ardından da kütüphanemizin bulunduğu odaya geçip ışığı açtım ve kendime okumak için bir kitap seçtim.
J.P. Sartre'ın Bulantı'sını alıp okudum. Bu kitap varoluşçu felsefesinin en başat kitapları arasında gösterilir.
Sartre'ı bir dönem okuyordum. Özgürlük ile ilgili açılımları güzel... Fakat ahlak konusunda yaşadıkları zaafiyet, bireyin bu kadar öncelenmesi gibi konular eleştirilmiştir, ben de bu konuda söyleyecek çok söze sahibim.
İşin bu tarafında değilim.
Bulantı'da müthiş bir zeka, inanılmaz bir örgü, kelimelerin müthiş uyumu o kitabı okumak için yeter sebeptir.
Bulantı'yı okuyunca mutlu olduğumu, okudukça içimdeki mutluluk devinin giderek uyanmaya başladığını hissettim.
Uykum kaçsa da artık sorun değil. Zira bu gün hayatımda yeni bir sayfa açtım. Artık ne vakit uykum firar etse ben kitap sayfaları arasına sığınacağım.
Kitap bittikten sonra değerlendirmelerimi buraya alırım.

12 Mayıs 2009 Salı

...

Geçtiğimiz günlerde kendime, "Ben en çok nerede mutluyum?" diye bir soru sormuştum.
Yanıtım kuşkusuz, "Kendi evim" şeklindeydi.
Yorgun argın eve gidiyorum.
Kapıyı her zaman güler yüzlü bir melek açıyor. İşten gelmiş, yorgunum deyip bir köşeye kıvrılmak yerine, bize mamalar yapmak için mutfakta çalışıyor, oluyor ben gittiğimde...
O hiç yorulmuyor.
Bize güzel güzel yemekler yapıyor. Benim yüzümde gülücükler kaybolmuşsa bile o kendi yüzünde gülücüklerini tutuyor benim için...
Karşılıklı oturup bir çift laf ettik mi, hayatın büyük gamı kederi kaybolup gidiyor.
Evimi ve evimin kraliçesini seviyorum.
En çok da onunla ve evimde mutluyum.
Nasıl teşekkür etsem bilmiyorum. Hakkı nasıl ödenir Açun'un bilmiyorum. Geçelerde ona, "Sen hakkını helal etmezsen ben cenette zor girerim" demiştim.
Bu her şeyi özetliyor aslında...
Allah'a sahip olduğum her şey için şükrediyorum. Şükürler olsun Allah'ım. Bin kere...

Etme, gel...

Ana dil

Yine uykusuzum.
Hüzünbaz sağnaklar altında, ıslanıyorum anılarla...
Dilimin ucuna gelip yerleşen şu nazlı türkü olmasa, anadilimi haykırmasa ozanlar neye yarar ki yaşamak!
****
Var.
Mutluluk var, aşk var, hüzün var.
Türküler olmasa, bize anamızın ak sütünü ne hatırlatırdı acaba?
****
Varsayki bir dağ başındayım.
Şu kekik kokusu olmasa...
Kır çiçekleri, hele şu papatyalar yok mu?
****
Uzaktayım.
Türkülerde kaybettiğim yalnızlığımı arıyorum.
Yalnızlık da olmasa, neye yarardı yaşamak?

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Düğüne alkış!

O gün dediğim gibi arkadaşımızın oğlunun sünnet düğününe gittik. Anne ve baba ilahiyatcı olunca, ambians da ona göre şekillenmişti.
Kur'an-ı Kerim Türkiye birincisi bir hocanın kıraatı beni alıp öyle uzaklara götürdü ki...
Masamda oturan hattat bir hocaya, "Sanki bu tür şeyler benim çocukluğumda vardı, bir daha da kalmadı gibi geliyordu bana" dedim. O kadar duygulandı ki... Bu kadar seküler bir hayata kendini kaptırırsan olacağı budur. Bu ülkede hala ilahilerin okunduğu, Kur'an-ı Kerim'den aşırların okunduğu ortamlar var. Hem de daha fazlasıyla...
Ama ben bilmiyordum.
Geçtiğimiz günlerde Ömer Karaoğlu'nun konser verdiği o geceye katıldığımda da yine aynı şeyler hissetmiştim. Ne kadar güzel...
Metin hoca ve eşi, ailesi bütün çocuklar mutluydu. Hele Enes'in Kaftas dans gösterisi yok mu, enfesti.
Allah sağlıklı uzun ömürler versin Enesimize... Bu arada benim ki (Açun öyle diyor Elif için) süperdi. İnanılmaz bir elbise giymişti, o kadar tatlı olmuştu ki...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Düğün

Bugün bizim için çok özel bir çiftin oğulları için yaptığı sünnet düğününe gideceğiz. Metin Hoca, bizim dini nikahımızı kıymıştı. Eşi de Açun'un İlahiyattan arkadaşı...
Gerçi Metin Hoca da aynı okuldan.
Bizim için çok özeller. Açun'un yıllardır en yakın arkadaşlarıdır onlar. Ben de çok sevdim onları, kaynaştık, dost olduk...
Enes, 3 çiçek arasındaki böcük gibi... Ailenin en büyük çocuğu, ondan sonra gelenlerin tümü de kız...
Hele aralarında bir Elif'leri var, aman Allah'ım yok böyle bir şey... Kesinlikle onu tanımlayacak kelime bulamıyorum.
Fakat şunu söyleyeyim ki, çok sıradışı, cool biri ve kendine özgü bir tarz sahibi... Elif ah, Elif!
Onu gördüğüm ilk gün hiç unutmuyorum. Eve gelmişlerdi, bu arabada gelince biraz salsılmış galiba... Annesi onu tam karşımdaki koltuğa oturttu. Bi baktım bir çocuk hiç kıpırmadan bana bakıyor. Bakıyor ama yüzünde zerre kadar duygu yok... Allah'ım ne kadar tatlı bir görüntü o öyle... Sonra büyüdü Elif, geçtiğimiz günlerde geldiklerinde tam bir cadı olmuştu.
Bugün onları göreceğiz işte... Bu mutlu günlerinde yanlarında olacağız. Allah Enes'e ve diğer kardeşlerine sağlık, uzun ömürler versin. Amin!

Ağrı

Bu uykusuzluk problemi 2007'de baş gösterdi. Çok çok haklı bir gerekçem vardı. Uykum firar, mutluluğum firar olsa ebediyyen, azdı yine...
Çok görmedim o nedenle...
Ama isyan etmemek de gerekir. Israr, isyandı.
O nedenle kendimi toparlamaya çalıştım. Spora gittim, bir şeylerle ilgilendim.
Geçtiğimiz yıl spora başlayınca uykum düzene girmişti. Yeniden birkaç aydır bozuldu. Herhalde yeniden başlamam gerek...
Bu arada başım ağırıyor.

Bugün yine

Valla kaç gündür uyuyamıyorum. Dün de, önceki gün de, ondan önceki gün de... Bugün de elbette...
Gece saat 24'te uyuyorum. Sonra saatler 3'ü vurunca uyanıyorum. Karşı apartmandaki panik atak teyze de yok artık, galiba onun durumu düzeldi.
Geceler yalnız da çekilmiyor hiç...
Caminin ışıklarında çığlık çığlığa dans eden martılar da olmasa halim haraptır benim.
Dün Açun'la biraz konuştuk.
Bana ısrarla doktora git diyor. Canım da hiç gitmek istemiyor.
Fakat durumum giderek ciddileşiyor. Hergün 3 saatlik uykuyla duruyorum ve hiçbir şekilde kendimi uykusuz hissetmiyorum.
İşin asıl beni korkutan tarafı budur.
Tabii saat 3'te uyanınca sabah zor geliyor. Ben de hayal gücüm elverdikçe inanılmaz şeyler kurguluyorum.
Bilmiyorum bu bilinçli mi yapıyorum ama yapıyorum.
Bugün rüya/hayal arasındaki o arafta yine başım beladaydı. Ben galiba bir teröristtim. Ve izimi kaybetmek üzereyken çok kötü bir açık veriyorum. Sonra saatler boyu süren korku ve gerilim dolu bir kaçış başlıyor.
Sanki Beyrut sokaklarında gibiyim. Kaçıyorum, kovalandıkça...
Artık nefesimin tükendiği bir noktada perdeyi açıyorum ve hemen başka bir rüya/hayale geçiyorum. Anında...
Bunlar benim sabahı getirmek için bulduğum küçük oyunlardır. Umarım sadece oyundur.
Eğer bütün bunlar, uykusuzlukla birlikte gizliden bozulan psikolojik yapımın birer tezahürleriyse o zaman durum vahim.
Bilmiyorum.
Bir değişiklik yapmak belki de iyidir. Açun'la alıp başımızı gitmek, işi falan bırakıp yitmek istiyoruz. Fakat bizi bağlayan neyse artık, bir türlü cesaret edip te koparamıyorum kendimi zincirlerimden...
Önümüzdeki günlerde bir tatile çıkacağız. Bundan kaçış yok... Yoksa aklım kaçacak benden.
Her şey "en sevdiğim/en saygı duyulası/canımın bir parçası" çekip gittiğinde oldu.

7 Mayıs 2009 Perşembe

Dün

Buhran'ı izledim.
Meğersem onun ki uyurgezerlikmiş... Çok keyifli bir bölümdü. En çok da Buhran'ın gece kalkıp, "İş bitti haydi gidiyoruz" dediği anlara ve sonrasına güldüm.
Keyifliydi.
Makbile'nin o abartılı halleri olmasa dizi çok daha güzel olurdu.
Çok gereksiz bir moron bence Makbile... Çıksa da olur.
O Dilber'i izleyince de, neyseki dünyadaki tek kız/kadın o değil diye düşünmüyor değilim. Ne o öyle ya, o verdiği frikikler mide bulandırıcı... Erkekleri karşı cinse karşı soğutur bu kadın. Söyleyeyim yani...
Arasıra gülmek güzeldir. Hiçbir şey düşünmeyeceksin ve sadece güleceksin. Oh ne ala, değil mi?

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Site

Hani bir sitemiz vardı ya... Satmıştık. Sonra ödeme konusunda pürüz çıkınca kaldı. Uzun süredir rölantideydi.
Uzun süredir bir sürü kişiyle ortaklık görüşmelerimiz oluyordu. Neyse ki bugün bu işi nihayete erdirdik.
Çok çok iyi bir anlaşma yaptık. Yarın yeniden, yeni bir heyecanla yayındayız. İnşallah bu kez yolunda gider her şey...
Siteye iyi bir ortak buldum. Eğer üzerinde uzlaştığımız noktalar harfiyen uygulanırsa kısa süre içerisinde hakkettiğimizi alırız.
Duyurulur!
Siteye bekleriz bilen herkesi... Bilmeyenler de arasın biraz. Karşılarına çıkan sitelerden birinde yakışıklı bir yazar, keyifli bir editör, cesur bir içerik bulursanız doğru yerdesiniz demektir, işte orası bizim sitedir.
Tamam mı?
:))

Uykusuzluk

Bu uykusuzluk artık başa bela oldu.
Bu gece yine saat 3'te uyandım bir daha da uyuyamadım. Uykumu alamadığım için de başım ağrıdığından sersem gibiyim.
Sersemliğimden yatağa yapışık duruyorum öylece... Düşünmek de zaten fazlasıyla yorgun olan beynimi o saatlerde daha fazla yorduğu ve dahası baş ağrısını daha bir çekilmez hale soktuğu için de, pek yaptığım bir şey değildir.
Tabii ben düşünmeyince, düşünceler yarı hayal, yarı rüya şeklinde tezahür ediyor. İnanılmaz şeyler görüyorum.
Dün mesela sürekli elimdeki kurşun kalemle Açun'a işkence yapıyordum.
Önceki akşam bir arkadaşımla bir dağa tırmanıyorduk, o uçurumdan uçuyordu.
Ondan önceki gün de, bu kez ben ölüyordum. Ve kendi kendime, 'Biraz erken olmadı mı?" diye sorup duruyordum. Ölümüm aklım sıra erkenmiş... Beni o durumda hayıflandıran tek şey de bu olmuş. Ne ilginç değil mi?
Bu gece de henüz ne gördüğümü bilmiyorum. Çünkü ben genelde gördüğüm rüyaları, hayalleri, hafakanları ancak birgün sonra hatırlayabiliyorum.
Bugünki beynim bir sonraki gün uyanacak herhalde, o nedenledir belki de...
Öyle!
Şimdi psikolojik durumum fena değil. Aklım falan yerinde... Ama böyle devam ederse, böyle devam etmez değil mi?
Biri bana yardım etsin.
Acaba Burhan Altıntop'un aldığı o maskeden mi alsam. İşe yarar mı?
Buhran abi, bu akşam onunla tek ortak noktamız olan uyku sorununu işleyecek. İzleyeceğim.
Buhran abi ne olur bir çözüm bul bu sorunumuza ya? Sen ki Nişantaşı çocuğusun, idare müdürüsün. Dee mi laa?!?

5 Mayıs 2009 Salı

Acı

Bir Zaza Atasözü: Dağa çıktım yılan gördüm korkmadım. Dağa çıktım Kurt gördüm korkmadım. Dağa çıktım Aslan gördüm korkmadım. Dağa çıktım İnsan gördüm çok korktum. Kurt Yılan, Aslan Kurt, Yılan Aslan olmaz. İnsan hem Yılan, hem Kurt, hem de Aslan, hem her şey olabilir.

Mardin'deki 44 masum insanı "insanlar" öldürdü. Rahmet diliyorum!

Yüce dağ başında yanar bir ışık

3 Mayıs 2009 Pazar

Başlangıç

Yep yeni bir haftaya daha başlıyoruz. İnşallah hayırlara vesile olur.
Bugün yazmayı planladığım iki kitap projesi için çalışmalara başlayacağım. İnşallah her şey yolunda gider.
İlk önce uzun soluklu bir arşiv ve araştırma sürecine gireceğim. Umarım şevkim kırılmaz da sonunu getiririm.
Daha önce geyiğine bir kitap yazdık, başımıza bela oldu. Röportaj yapmak isteyenlerin haddi hesabı yoktu.
E.A.'den C.D.'a, S.Y.'dan bilmem kime kadar o kadar aklı başında yazar o kitabı nasıl övdü, hala anlayabilmiş değilim.
Biri yanımda o kitaptan bahsetse hemen konuyu değiştirir, başka yola saparım.
Konu ve konu kişisi zıpır olsa da, yayınevi hiç özenmemiş olsa da, içerik süperdi, diyoolaaa...
Uzun yıllardır sinema üzerinde yazan bir abi kitabı kendisi için imzalamamı istemesin mi, işte o an tam koptuğum andı.
"Ya arkadaşlar, ağabeyler; askere gidecektim. Gırgır osssun diye yazdım, ben askerdeyken çıksın da kafa bulalım diye yazdım. Emin olun başka da bir amacım ve emelim yoktu. Askerlik belası olmasa hiç böyle bir zıpırlık yapar mıydım?" diyorum ama... Yok!
(Bu arada bir not: Bir teğmen kısa dönemlere hep kıl oluyordu. Biraz takık biriydi. Pek yıldızımız barışmıyordu. Birgün geldi dedi ki, 'Dün akşam S.A'ın A.T.'nda bir kitap tartışılıyordu. Üç saat oturup izledim. Hep bir isimden bahsediyorlardı, dedim bu bizim adam olmasın mı? O kitabı sen mi yazdın, dedi. Ben de, 'Evet komutanım' deyince, adamın tavrı değişti. Ya niye demiyorsun dedi, en sevdiğim adamdır, her işini ezbere bilirim demesin mi? Vay sapık... O teğmenle aramız öyle düzeldi. Sonra bir ara o çıkan kitaptan iki tane almıştım. Depoda çantamda duruyordu. Meğerse bir aramada kitabları bulmuşlar. Kitabı bulan da en arıza komutandı. Birgün geldi, 'Ne güzel kitap yazmışsın. Valla nostalji yaptık ha' dedi. Allah Allah. O kitap sayesinde orada inanılmaz saygı gördüm. İnanabiliyor musunuz? Vallahi bu kitap sayesinde yaşadığım ilginçlikleri yazsam kitap olur)
Yani neredeyse Nobel verecekler o abuk sabuk şeye...
Geçenlerde feyste baktım, o kitap kapağıyla tam 14 grup açılmış, her birinin en az 2-3 bin üyesi var.
Bu millet gerçekten tam sopalık...
Bu yeni yazacağım kitapları da, sicilimi kurtarmak için yazıyorum. O nedenle de oldukça hard konular seçtim.
Bir ara bir arkadaşım, "Keşke o kitabın üzerinde benim adım yazsaydı. İnan çok popüler olurdum" dedi. Ben de keşke dediydim, ah keşke... O kitabın üzerinde adım yazmasaydı, ne olurdu sanki...
Hala bile ailemden kimse öyle bir kitap yazdığımı bilmez.
Ne bilim. Gayri meşru bir çocuk gibi bakıyorum ona... Hani sen yapmışsın ama sahiplenemiyorsun bir türlü... Aynen öyle o kitap!
Yeni kitaplar yazcam!
Övecekseniz, beni onlarla övün tamam mı?
Hadi bakiyim.
Dualarınızı eksik etmeyin. Bugün bismillah diyiceğiz!

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Pestil

Kendimi pestili çıkmış gibi hissediyorum.
Bugün tüm gün çalıştım.
Bir ara Açun geldi, çok keyifli bir yemek yedik. Açun arkadaşlarıyla buluşmaya gitti. Ben buraya geldim.
Birazdan çıkıcam.

Dizi

Üç gündür süren dizi bitiyor.
Dizi ne mi?
Ne olcek canım, iki gündür sürmanşetlerde arz-ı endam eden o şeyler.
Gerçekten zor. Bakıldığında bunun neresi zor diyebilirsiniz.
Hiçbir iş çıktıktan sonra zor gelmez bakana... Ama işin içinde olanlar açısından o kadar da kolay değil.
Çok özen isteyen bir iş.
Öncelikle binlerce sayfa arasında bulup çıkarıyorsunuz. Sonra anlatılan olayların ayrıntıları bulup çıkarmak yazana kalıyor.
Resmen iğneyle kuyu kazmak gibi bir şey.
Neyse...
Bugün İstanbul'da süper bir yağmur var.
Açun bugün izinli... Öğlen gelecek, ona çok lüks bir yerde (Lüksü/kaliteyi seviyorum valla) yemek ısmarlayacağım.
Geçtiğimiz günlerde müthiş bir çıtır hindili/cevizli/akdeniz salatası yemiştik. İnanılmaz lezizdi.
Bugün maalesef rejim karşıtlığı yapacağız.

1 Mayıs 2009 Cuma

Memur olmak vardı

Sözde bugün 1 Mayıs. Ve sözde İşçi Bayramı olduğu için resmi tatil ilan edildi. Tatil oldu da ne oldu, işçiler yine çalıştı (Misal ben), memurlar her zamanki gibi tatil yaptı. Var mı böyle bir şey ya?
Nerede bu adalet?
Valla bu ülkede memur olmak varmış... Ama olmadık işte, napalım şimdi. Zamanı geri sarıp yeni tercihlerle yola çıkmak mümkün olmadığına göre... En iyisi bu kaderi kabullenmektir.
Memurlara iyice gıcık olmaya başladım yine...