30 Haziran 2009 Salı

Kuşlar!

Rüya

Bugün bir rüyayla uyandım.
Köydeki evimizde işciler badana yapıyordu. Hiç sırası değildi ama... Nerden çıktı bu diye bakınırken içeriden bir ses geldi. Diyorlardı ki, "Babanız istedi. O nedenle badana yapıyoruz"
Uyandım. Bu rüyayı yorumlamaya çalıştım. Olmadı, bir türlü yorumlayamadım. Acaba ne olabilir ki?

29 Haziran 2009 Pazartesi

Söz

Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır,

Nefret edilesidir ama görürsün onu;

Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın,

Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.

Alexander Pope


Ne kadar güzel demiş değil mi? Bu sözler o kadar gerçek ki... Hatırlıyorum da, komşularımız renkli tv almışlardı. O zamanlar henüz müslümanlar için alternatif bir kanal olmadığı için evimizde tv yoktu.
Komşumuza gitmiştim bir vesileyle... Orada otururken renkli televizyonu açtılar. Allah'ım renkler o kadar netti ki...
Büyülenmiştim.
Nasıl böyle olur ki... Gözleri daha önce siyah beyaz tv görüntüsüne alışmış olan biri için, renkli tv ne kadar görkemlidir değil mi?
Hiç unutmam. O fotoğraf hala aklımdadır. Şırıl şırıl bir su akıyordu, suyun çevresinde de gözalabildiğine sarı, beyaz çiçekler vardı.
İnsanın düşlerini süsleyen en güzel ilkbahar resimlerinden biriydi. O pastoral sunu beni büyülemişti. O çiçekler, o akan su gerçeğinden bile daha gerçekti.
Derken bu görüntü gitti, sıra devam eden filme geldi.
Sarışın bir bayan ile bir bay, biraz konuştuktan sonra dudak dudağa öpüşmeye başladıklarında ben utancımdan girecek delik aradım. O odada tekbaşımaydım ve henüz 8-9 yaşlarındaydım galiba...
Hemen yüzümü çevirip mindere bastırdım. Bakmadım.
Kalkıp hızla o evden ayrılıp gittim. Ve galiba bir yıl boyunca o eve bir daha da gitmedim. O ev gözüme iliştikçe yüzüm kızarıyordu. O kadar utanıyordum ki...
Hayatımda ilk kez orada, o an işte insanların birbirine dudaktan öptüklerini gördüm. Daha önce ne düşünmüş ne de görmüştüm bunu...
Eve gittim, yüreğim ağzımdaydı. O kadar korkuyordum ki, içim ürperiyordu. O günah o küçücük kalbime çok ağır gelmişti.
Ne yapabilirdim acaba?
Babamı görünce betim benzim attı. Önce Allah'a karşı utanmıştım şimdi de aynı utancı babama karşı yaşıyordum. Bana bakıp, "Ne oldu oğlum, bir şey mi oldu?" dediğinde ağlamak istedim.
Hıçkıra hıçkıra...
Ve ondan, benimle birlikte Allah'a yalvarmamızı isteyecektim beni affetmesi için, eğer yüzüm olsaydı.
"Hayır, hayır bir şey yok babacığım" dedim. Sesim titriyordu.
O gün ilk nefretle tanıştım işte... Kendimdem, gözlerimden nefret etmiştim. İlk günah ve ilk nefret...
Kendimden, kirli olan gözlerimden, masumiyeti bozulan kalbimden nefret ediyordum artık. Kendime düşmanlığımın en üst noktaya çıktığı an ise gözlerimi kapattığım andı. Çünkü gözlerimi kapattığımda şeytan aynı görüntüyü tekrar tekrar sarıyordu, gözkapaklarımın arasına kurduğu o perdede...
O güne kadar babacığıma, "Neden bizim televizyonumuz yok" diye çocukça mızıkçılıklar yapıyordum. Televizyon istemekten vazgeçtiğim gün işte o gün oldu.
Ömrüm boyunca bir daha da, "Televizyon alalım" demedim.
Çünkü benim o odada tekbaşıma tanık olduğu o utanç verici sahne o sihirli kutunun içinde, bir yerlerde saklıydı.
Ya babam görürse, ya annem ya da peki ablalarım?
Ya Gülsüm peki?
O gece sürekli Allah'a dönüp yalvardım, beni affetmesi için... Camiye gidip namaz kıldım. Ezanları hep ben okudum.
O küçücük kalbimi, "Allah'ın beni affettiğine inandırmak" güç oldu. Bütün o yaz tatilim o izlediğim öpüşme sahnesinin bende yarattığı utancın yol açtığı travmayla mücadele etmekle geçti.
Sonra ne oldu?
Alexander Pope'nin dediği gibi oldu. Baka baka, göre göre utanmayı unuttum. Şimdi dudak dudağa öpüşmek mi?
O da mesele mi?
Bu noktaya geldik işte...
Rezaleti izlemeyeceksin. Yoksa alışırsın giderek...
Çocukluğumdaki o masumiyeti hatırlayınca şu aklıma geldi: O çocuk cennete ne kadar yakındı, ben ne kadar uzağım şimdi...

Her şey, biz rezaleti kanıksamaya başlayınca oldu.

Piknik!

Dün Açun'un İlahiyat'tan sınıf arkadaşı olan V. ile onun İstanbul'da bir İHL'de müdür yardımcısı olan eşi sevgili M.'nin, İstanbul'un göbeğindeki süper bahçeli evlerine davetliydik.
Bahçe o kadar geniş ki... İçinde hem bostan var hem de yüzlerce meyve ağacı... Orası lüks bir siteye dönüşmeden piknik keyfi yapabildik... Gerçi M., vermeyeceğiz, burası böyle kalacak diyor ama...
M., bizim nikahımızı kıymıştı. Şimdi Bosna'daki üniversitede çalışan yine Açun'un sınıf arkadaşı H. ile onun sevgili eşi M. abi de nikah şahidimizdi.
O kadar muteber, o kadar seçkin iki aile ki...
Yola çıkarken dün, şimşekler çakıyordu. Ben Açun'a, "Buraya yağmur yağmayacak. Başka illere yağacak" diyorum sürekli, meteorolojiye güvenerek... Fakat yola çıktıktan hemen sonra bir yagmur bastırdı. Aman Allah'ım o neydi öyle...
Acaba geri mi dönsek diye düşünürken V. Hanım aradı, "Sakın vazgeçmeyin. Yağmur yağdı, süper oldu buralar" dedi.
Gittik. Çifte mangalları yaktık... Sonra terbiye edilmiş etler geldi.
İnanılmaz keyifli bir gün geçirdik...
Akşam olunca da V. ile M. bizi bıraktı.
Açun sayesinde çok güzel insanlarla tanıştım. Bu beni o kadar mutlu ediyor ki...
Her şeyin kalitelisini severim. En sevdiğim şey de kesinlikle kaliteli insandır.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Yorgunluk!

Yorgunum!
Uyumak istiyorum ama hava sıcak... Şuan şöyle püfür püfür esen bir yerde olsaydım keşke... Ne güzel olurdu?
Dün Açun'la akşam tavla oynadık evde... Bu kez beni yendi. Hem de öyle böyle değil...
Artık Pazartesi yazar. Doğrusu ne yazacağını merak ediyorum. Ama nasıl sevindi ya...
Bu arada dün Ç..ok G.ü.z.e,l Har.eket.ler Bun.la.r adlı programı izledik. Oradaki bazı tiplemeler inanılmaz keyif veriyor.
Hele o hıyarlı babanın "Pislik", "Ya bu çoçuk gerizekalı, acaba kime çekti" deyişleri yok mu? Vallaha bitiyorum.
Oguzhan ya... İnanılmaz sempatik!
Herkesin aksine en antipatik bulduğum kişi Ersin'dir.
Elbette favorim manyak Böşradır.
O hıyarlı babanın karısını canlandırdığı skeçler çok güzel... Elinde havuç yiyor sürekli... Çirkin mi, çirkin ama yaptığı şive süper!
Böşra, manyak böşra!
Hık, mık, zık!

Hayırlısı olsun!

Bugün bizim için çok çok önemli bir adım attık Açun'la... Rabbim hayırlısı neyse, öyle kılsın! Amin!

26 Haziran 2009 Cuma

Michael Jackson artık yok!

Michael Jackson öldü, türküler öksüz kaldı...
Şaka bir yana da...
O popun kralıydı. Çocukken onun taklidini yapmaya çalışır, bir türlü başaramazdım. Galiba ben ne kadar başarısızsam O, o akadar gözümde büyüyordu.
Siyahiydi.
Giderek bize benzemeye çalışıyordu. Biz onu taklit etmeye çalışırken o bize benzemeye çalışıyordu.
Bu çelişkideki anlamı çözmeye çalışırken büyüdük birlikte... O beyazlaştı, biz büyüdük!
Ve beyaz olmanın bedelini çok ağır ödedi. Güneşe çıkamadı, Allah'ın ona bir siyahi olarak verdiği deyim yerindeyse bir cenneti, beyaz olmak için cehenneme dönüştürdü. Ve üzerindeki siyah deriyi büsbütün söküp attığında, yaşayan bir ölüye benzediğinin artık o da farkına varmıştı.
Yeni sahip olduğu bir renk yoktu.
Ne siyahtı, ne de tam beyaz... Beti benzi atmış bir garip yaratığa dönüşmüştü adeta...
Öldü!
Merhuma rahmet, kederli ailesine de buradan başsağlığı diliyorum!

24 Haziran 2009 Çarşamba

Çok severim!

Üç yıl önce galiba memlekete giderken Keban Barajı'nın kenarından geçiyoruz. Gülüşkür Köprüsü'ne gelmeme az kalmıştı. Sabahtı, uyanmıştım.
Çünkü güneş yükselmeye başlamıştı.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanmak ve Keban'ın o maviliğini izleyip hülyalara dalmak da müthiş bir duygudur.
Radyoda bu türkü çalıyordu. Öteden beri halk müziğini severim. Ama bunu çok sevmiştim, müziği beni o an o kadar mutlu etmişti ki...
Bugün dinlemek istedim. Ve galiba memleket özlemidir bunu bana dinleten yeniden...

Yoruldum!

Bazı şeyler artık beni yordu.
Ne isterim biliyor musunuz?
Sadece kendimle ilgilenmek, aslında kendimle bile ilgilenmek istemiyorum. Yoruldum. İnsanlarla uğraşmak, insanlarla ilgilenmek beni yordu.
Artık gına geldi.
Herkes ne yapması gerektiğini bilse, herkes kendi sorumluluklarını yerine getirse ne iyi olur değil mi?
Ama yok...
En, en sevmediğim şey bir insanı uyarmaktır. Ona ne yapması gerektiğini söylemektir.
Neyse...

23 Haziran 2009 Salı

Galata

Bu akşam Açun'la Galata'ya gitmeye karar verdik. Önce Taksim'de buluşup güzel bir yemek yiyeceğiz. Ardından da Galata'ya gidip o enfes kafede oturup keyif yapacağız... Ne kadar özlemişim bunu!

Acı olanı

Evet bu inanılmaz şeylerin bir de acı tarafı var.
Bunun acı tarafı da, benim böyle bir ortamda çalışıyor olmamdır. Allah'a şükür rızkımızı kazanmış olmaktan dolayı bir memnuniyetsizliğim yok, sadece rızkımı kazanırken birlikte çalışmak zorunda olduğum insanlara (!) dair memnuniyetsizliktir bu...
İdeolojik ayrımlarımız, dünyaya siyasal pencerelerden bakışımızdaki farklılıklarımıza hiç değinmiyorum.
Hiçbir ortak noktamız yok neredeyse... Fakat insansanız, insani noktalarda birtakım ortak paydalara sahip olmanız kadar doğal ne olabilir ki... Maalesef bu noktada bile neredeyse o kadar az ortak noktamız var ki!
İnanamıyorum.
Ve çoğunlukla böyle bir kaderim olduğu (Bu bir kader midir) için de üzülüyorum kendime...
Hep çürük, çarıklar bize denk geldi.
Çoğunlukla sorunu kendimde arıyorum. Ve diyorum ki, çalıştığım her ortamda iyi insanlardan çok kalitesiz olanları vardı. Ve bu kötülerle hep savaşım içinde oldum.
Neden?
Ve barınamadım kötüler arasında... Savaşmadan edemediğim, "Ne halleri varsa görsünler" demeyi başaramadığım için; savaştım sonuna kadar ve sonunda da çekip gittim her defasında...
Buradanda mı gitsem acaba?
Gidebilirim aslında...
Biliyor musunuz, 1997'nin ortalarında bu işe sigortalı olarak başladım. Sadece 1999'da birkaç ay işsiz kaldım. Sonrasında hep çalıştım.
Bundan birkaç yıl öncesine kadar, "Acaba bu mesleği bırakırsam ne olur?" diye soru sararken kendime sanki benden sonrası tufan olur, gibi bir duygu içerisindeydim. O zamanlar işte, işin hayatım, hayatımın iş olduğu dönemlerdi. Ve bu bilinçaltı da buna ait bir koşullanmanın ürünüydü.
Şimdi ise meslekten nefret eder duruma geldim. Halbuki bu mesleği yapmak için nelerden vaçgeçtim.
Şimdi bir yerde iyi bir avukat, belki çok iyi bir üniversitenin felsefe ya da sosyoloji bölümlerinden mezun olmuş mutlu bir insan, ya da çok şirin bir anadolu köyünde bir ögretmendim. Kim bilir!
Ama ben bu mesleği yapmak için beni mutlu edeceği kesin olan bu alternatiflerden vazgeçtim.
Bu mesleğin benim gözümde zerre kadar değeri yok artık... Bunun nedenlerine dair daha sonra çok ayrıntılı şeyler yazmak istiyorum.
Ama şimdi değil...
Şimdi aynı soruyu soruyorum kendime, cevabım ise, "Gidersen senin kurtuluşun olur" şeklinde...
Bu mesleği bırakacağım.
Ya bu meslekteki iyi insanlarla çalışma olanağına kavuşurum ya da bırakırım. Bu böyle devam etmez...
O güzel insanlar da nerde?
Hepsi, o güzel atlara binip gittiler belki de...

İnanılmaz olanı bu aslında

Demin toplantıdan çıktım.
Maalesef moralim inanılmaz bozuk durumda... Çünkü birlikte çalıştığım kişilerin artık insaf, vicdan gibi şeyleri giderek kaybettiğini ve herşeyin maddiyata bindiği bu dünyada onların giderek birer makina gibi, ruhsuz, duygusuz oluşlarını görüşüm beni üzüyor.
Hiç bu kadar sarsıldığımı hatırlamıyorum. Yani bu toplantılarda...
Geçtiğimiz günlerde malum bir kıyı kentimizde orman yangını çıkmıştı. Orada vefat eden bir ormancının oğlunu devlet işe aldı.
Bu güzel bir jestti. Olabildiğine insani bir şeydi. Devletin, baba acısı yaşayan aileyle kurduğu empatik ilişkiye dair önemli bir örnekti.
Fakat bizim müdür ne dedi biliyor musunuz?
-Bu tıpkı padişahlık gibi... Devlette görev babadan oğula geçemez.
-Burada öyle bir şey yok ki... Devlet güzel bir jest yapmıştır. Görevini yaparken vefat eden bir mensubunun oğlunu işe almıştır. Bunun neresi kötü?
-Öyle birşey olamaz... Devlet eğer eleman alacaksa bakacak, kimin daha çok buna ihtiyacı varsa onu alsın. Öyle olur mu babadan oğula... Bu aslında padişahlık rejimidir.
-Beni çok şaşırtıyorsunuz. Bu kadar duygusuz, bu acımasız baktığınızı bilmiyordum. Devlet dediğiniz, zaman zaman kendi yurttaşıyla empati kuramıyorsa neye yarar ki? Hem devlet birey için vardır. Orada bir jest yapmış, bunun padişahlıkla ne alakası var. Beni...
-Ama sen beni dinlemiyorsun ki...
-Ne dediğinizi biliyorum. Sizi dinledim ayrıca... Söylediğiniz şey çok böyle felsefi, derinlikli olan bir şey değildi ki, iki gün üzerinde düşünüp sonra konuşayım.
-Eğer devlette bir ihtiyaç doğmuşsa o zaman gerçekten buna ihtiyacı olanı almalıdır. Ben bu anlayışı kabul etmiyorum.
-Ortada bir adamın ölümüyle doğmuş bir açık yok... O ölen memur olmasa, orman işletmesi asla bir boşluk duymaz. Bu devlettir. Orada bir açık ölen kişinin çocuğuyla kapatılmıyor. Orada yapılan şey bir acıyı paylaşmaktır. Devlet, sosyal bir devlet misyonuyla bunu yapıyor. Bu jestler alkışlanmalı... Devlet bunlar için teşvik edilmelidir.
-Senin fikrin öyle, benim fikrim de böyle...

Orada kapattım. Ne fikriyse artık...
Geldiğimiz hale bak... Bu adamlar ayda 20-25 milyar maaş alıyor. Oturdukları villalarda, hep daha fazla nasıl kazanırız, ne zaman yatımız olur, bu yıl Paris'e mi, ABD'deki evimize mi gidelim planları yaparlarken bu dünyaya giderek tapmaya başladıklarının bilmem farkındalar mı?
Onlara göre varsa yoksa bu dünya... Onların dünyasında insanlık ölmüş. Vicdan ölmüş, empati bitmiş... Ne kadar zavallılar aslında?
Çivisi çıkmış bu dünyanın diyorlar ya... Gerçekten öyle!

22 Haziran 2009 Pazartesi

İnanılmaz!

Muhteşem bir yorum!

Sıcak

İstanbul'da bugün kavurucu bir sıcak var. Hep içeride ve neredeyse donduran türden bir klima ortamında olduğumuz farkında değiliz ama epey sıcak...
Demin dışarı çıktım yemek için, doğrusu insan nefes almakta bile güçlük çekiyor.
Şimdi bizim yaylada, o kekik kokuları başta olmak üzere enfes çiçek kokularını taşıyan serin rüzgarların estiği yüksek dağın tepesinde olsaydım.
Karın hiçbir zaman erimediği derin bir yarık var. Oradan kar alıp getirir, ayrana katar içerdik. O kadar güzel olurdu ki...
Her tarafta bir pınar. Yerden kelimenin tam anlamıyla resmen su fışkırıyor.
Öyle...
Yazının özeti: İstanbul sıcak, bizim yayla serin...

Evde keyif!

Dün Açun üniversite yıllarından ev arkadaşının evine gitti. Daha doğrusu aynı evi paylaştıkları arkadaşlarıyla birlikte yeni evlenen o arkadaşlarını ziyarete gittiler.
Tabi ki ben evde tek başıma takıldım.
Doğrusu benim pazar tatilinden anladığım özgür takılmaktır. Yani hiçbir şeyi planlamadan takılmaktır.
Mesela uzanmışken ondan keyif mi alıyorum, o halde uzanmaya devam... Bunu, birazdan yapmam gereken başka bir şey için bozmak düşüncesi benim tatil anlayışıma aykırıdır.
Yıllardır bunu Açun'u anlatmaya çalışıyorum ama olmadı. Başaramadım.
Mesela hasbelkader bir yere gitmişiz, oradan başka bir yere geçmemiz mi gerekiyor. İlk gittiğimiz yerde keyfim yerindeyse orada kalmak ve bunun tadını çıkarmak istiyorum.
Özetle, benim tatilde önemsediğim şey "an"dır. O an yaptığım şey beni mutlu ediyorsa bu sürsün istiyorum.
Zaten hoşuma gitmiyorsa değiştiririm.
Ama önceden bir plan yaparak değil, o "an" yaptığım şey bana keyif vermeyince mevcut durumu değiştirmeye karar verdiğim "an" için yeni planlar yapmak istiyorum.
Neyse bu konu biraz derin bir konudur.
Bir ara belki detaya inerim.
Dün MP4'u kulağıma taktım, Fared Farjad'ı açtım ve uyudum. Daha doğrusu uyur gibi yaptım.
Zaten sevdiğim şey de, bilincimi koruyarak uyuklamaktır.
Büsbütün uyku, dalmak pek hoşuma gitmez. Çünkü bunun tadını çıkaramam. Yani bilincin yerinde değilken nasıl olabilir ki?
Bazıları bu sevdiğim şeye şekerleme, kaba olanları da pineklemek der. Ama ben şekerleme adını tercih ederim.
İnanılmaz severim şekerlemeyi... Ne şeker şey değil mi sizce de?
Akşam saatlerine kadar böyle devam etti. Sonra uyanıp kendi başıma tavla oynadım. Hep karşımdaki ben beni yendi.
Televizyonu açıp haberleri beklemeye başlayınca bir arkadaşım aradı. Gidip onunla oturup biraz muhabbet ettik, çay içtik...
Sonra o dönüp bir konsere gitti. Ben de eve geldim. Az sonra Açun geldi. Onunla da biraz hasbıhal ettikten sonra tavla oynadım. İlk turda beni yendi. Sonra şansım açıldı, onun üst üste yaptığı hatalar eklenince de yenen taraf ben oldum.
Elbette Açun biraz üzüldü. Ne kadar hırslı kızmış ya?
Benim hayatımda hiç kazanma hırsım olmadı.
Evet...
Uyuduk. Kalkıp geldik. Bugün yeni bir hafta... Güzel geçmesini umuyorum.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Dün

Dün gece saat 22'de bir arkadaşımla görüştüm.
Aynı mahallede oturuyoruz.
Üniversitede aynı gruba takılıyorduk. İyi bir dostumdur.
Kendisi Adıyaman'a gitmişti. Dün geldiğinde beni aradı, görüştük... Üniversiteden mezun olup da memleketine dönenlerden bahsetti. Bazılarını ben de tanıyordum.
Hepsi istisnasız inanılmaz servetler edinmiş, mükemmel paralar kazanmışlar.
Hakikaten öyledir.
Bizim sınıftan da memlekete dönüp ticaretle uğraşan, avukatlık vb. işleri yapanlar cidden fena paralar kazandılar.
Bir sınıf arkadaşım şuan çok iyi bir müteahhit... Çalıştığım şirketin CEO'su kadar aylık geliri var.
Allah daha da versin.
Arkadaşım kendi arkadaşlarının durumunu görünce, "Acaba ben de memlekete dönsem mi?" diye sordu.
Şuan üzerinde çalıştığı dev bir proje var. Milyon dolarlık bir proje... Onu tamamlayıp dev bir şirkete satmak istiyor.
Şuan çalışmalarında sona geldi.
Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
-Bu bütünüyle beklentilerinle ilgili bir konu... Eğer daha dingin, daha paralı bir yaşam sürmek istiyorsan var git. Orada ne kazanırsan elinde kalır. Bereketi var o toprakların... Ama kazandıklarını biriktirmek ve bunlardan servet yapmaktan daha önemli amaçların varsa biraz daha düşün.
-Mesela sen neden gitmedin?
-Ben yaşamak istediğim yerde, dilediğim bir hayatı yaşamak için gitmedim. İstanbul'u seviyorum. Bu kentte yaşamayı, hergün Süleymaniye'nin slüetini görmeyi, Beyazıt Kulesi'ne, Sultanahmet'e uzaktan bakabilmeyi, Marmara'ya dokunmayı, martı sesini seviyorum. Bazen Haydarpaşa'ya gidip oradan denizi izlemeye bayılıyorum. Kızkulesi'ne yakın olmak duygusu, Bebek, Ortaköy, Üsküdar ve Adalar'ı seviyorum.
Buradaki camileri, kliseleri, Galata'da oturup bir çay içmeyi; Sultanahmet'te köfte yemeyi, Çemberlitaş'ta nargile içmeyi, Yenicami'deki güvercinleri ürkütmeyi, Mısır Çarşısı'nı, Kapalıçarşı'yı, Nuri Osmaniye'nin bahçesini seviyorum.
Beyazıt Meydanı'na çıkarken İÜ'nün o tarihi kapısını görmeyi ve de...
Kazanacağım hangi para, bu sevdiğim şeylere bu kadar yakın olmaktan daha önemlidir, söyler misin? Kaldı ki bu topraklar benim aşkı tanıdığım topraklardır. Terketmek kötüyse, bu aşk diyarını terkmektir işte...
-Haklısın. O arkadaşların çok parası var. Ama hiçbirisi Galata'ya gidip bir akşam saatinde çay içebilme saadetine sahip değil.
-Yani...

Ve konuşmamız böyle bitti. Tabii ben İstanbul'u sevme nedenlerine dair çok daha fazla şey sıraladım. Hepsini yazmaya gerek yok...

Seviyorum bu kenti...

19 Haziran 2009 Cuma

Galiba

Bu hayatta en sevmediğim şey galiba "sevmediğim kadınlar"dır. Burada bir iki tane sektereter var, Allah'ım o kadar sevimsiz, o kadar gereksiz embesiller ki...
Biliyor musunuz, bunlardan biri dul, ve bir ara bana, "Senin çevrende biri yok mu?" diye sormuştu.
Evlenmek istiyor.
Valla esaslı bir düşmanım olsa onu önerirdim ama öyle biri de yok...
Kadının moronu ve terbiyesizi, arsızı hiç çekilmiyor. Kadın dediğin utangaç, ar ve haya sahibi olmalıdır. Kro kadınlardan nefret ediyorum.
Bu iki sekreter olmasa, defolup kendi varoş hayatlarına dönüp gitseler ne iyi olurdu!
Ama olmuyor.
Onlar da rızkını buradan kazanıyor.
Yapacak tek şey hergün sabretmek, sadece sabır...

18 Haziran 2009 Perşembe

Daha bismillah demeden...

Dün işe geldim.
Akşam eve döndüğümde boyun kaslarım fena halde gerilmişti. Boynumda ve sırtımda ağrılar vardı.
Klasik bir kas gerilmesi...
Tatilde bunların zerresi yoktu. Hayır dün gergin bir ortamım da yoktu. Tatilde aldığım kararları uyguladığım, kendime daha sakin, sükunet içinde bir hayat telkin ettiğim bir gündü.
Ama...
Yine kaslarım gerildi.
Eve gittiğimde Açun'un masajları ve bilimum kas gevşetici ilaçlar olmasa belki de bu sabah çok daha feci şekilde uyanacaktım.
Ama neyseki daha iyiyim. İyiyim de ne oldu ki dün...
Galiba ortamın elektromanyetik dalgaları, bilgisayarlardan yansıyan radyasyon vs. beni mahfediyor.
Her tarafım bilgisayar dolu... Masamda bilgisayar yetmezmiş gibi bir televizyonum var. O da günün belirli saatlerinde açık duruyor.
Bu kadar yüklenme kaslarım üzerinde olumsuz etki yaratıyor demek ki...
Şimdi böyleyse ben geleceği tahmin bile edemiyorum. Doğrusu her tarafı ağrıyan, bel, boyun ve diz ağrılarından muzdarip bir moruk olmak istemiyorum.
Yaşlılık dönemimi çok daha konforlu bir şekilde, ibadetin bana sağlayacağı huzurla çok daha dinç bir şekilde geçirmeyi planlıyorum.
Bakalım mümkün olabilecek mi?

Azalmak

Çocukluğumun geçtiği sokak dünden beri gözlerimin önünde... Bir zamanlar o sokakta ne çok anneler, ne çok babalar, ne çok çocuklar vardı.
Hepsi azaldı birer birer...
Geçtiğimiz günlerde yan komşumuz vefat etti. Sedef Teyze kendi halinde, bir haya ve edep abidesi bir kadındı.
Annem gibi severdim onu... O da bizi o kadar severdi ki...
Rahmeti Rahman'a gitti.
Allah onu kendi katında, Hazreti Fatıma Annemize dost ve komşu kılsın inşallah!
Dün taziyelerini sormak için büyük oğlu Muhammed Zeki abiyi aradım.
Konuştuk.
Adamın boğazı düğümlendi.
Özellikle de ben, "Annem arayıp haber verince yüreğim yandı. Annenizi çok severdik..." dediğimde ağlayacak gibi oldu.
Kendisi de, "Biz iki ayrı kapısı olan bir ev gibiydik sizinle..." dedi.
Dünden beri çok hüzünlüyüm.
Azaldıkça hüzünleniyorum böyle... O sokağı eski haline döndürme şansımız olsaydı, ah ah! Ah ki ne ah...
Hayat çok garip şey... Ölmek çok daha garibi!
Çocukluğumun geçtiği o sokak hala orada... Annem ve kardeşlerim orada... Bu yıl henüz gidemedim. Yüreğim hep orada...
Kişisel tarihimin mutluluk sokağıdır orası... Hergün birer birer azalan sakinleriyle bir sokak işte...

16 Haziran 2009 Salı

Ve...

Geldik.
Tek kelimeyle harika geçti.
Hem zaten tatilin nesi kötü ki... Sadece sevdiğiniz şeyleri yapabildiğiniz size ait anlar kötü olabilir mi?
Deniz, kum, güneş... Ve muhteşem anlar. Kesinlikle her anı doyumsuzdu.
Bu tatilde şunu gördüm: Birgün işi bırakıp hayalini kurduğum kır yaşamına dönersem geride bıraktığım hiçbir şeyi özlemeyeceğim.
Ne haberleri, ne gazeteleri, ne interneti ne de televizyon programlarını... Bir tek belki de Nat Geo W. olsa yeterli.
Blog bile bu sıkıcı hayatı biraz renklendirmek için sığındığım bir limandır. Ama denizi kirli, manzarası kötü bir liman!
Tatil modunda bir hayatım olsa blog da neymiş... Kime ne benim hayatımdan, bana ne kimin hayatından; değil mi?
Aynen öyle...
Açun'la tatil bir başkadır. Varlığı için Rabbime şükrediyorum. Beni o kadar mutlu etti ki...
O aynı zamanda çok çok iyi bir arkadaştır. Açun'la tatil süperdi.
Deniz bisikletine atlayıp mavilikliklere açıldığımız o günbatımı vaktini, denizin ortasında, o mavi ıssızlıkta yaptığımız o güzel sohbetleri unutmak mümkün mü?
O kadar keyifli, o kadar huzur dolu bir andı ki... Biz sustuk, dalgalar konuştu.
Deniz bizim için narin türküler mırıldandı.
Sonra...
Sahilde yaptığımız gezileri...
Deniz manzarasına dalıp kurduğumuz hayalleri...
Denizde attığım kulaçları, güneşi, gölgeyi, esen rüzgarı, sabahın seherini... Ve rüzgarın taşıdığı o güzel çicek kokularını, peşine takıldığımız kelebekleri, o sarı siyah renkli güzel kuşları...
Ve Açun'un göz bebeğinde yakaladığım mutluluğu... O ela gözlerine yansıyan tarifsiz güzellikteki ışıltıyı...
Gece yarılarını, sabahı, öğleyi ve ikindiyi...
Unutmayacağım.
Unutulmazdı. İnanılmazdı.
Tek kelimeyle harikaydı tatil... Süpperdi!

Yapılacak tek şey şükretmektir. Allah'ım, Ey Güzel Allah'ım sunduğun tüm imkanlar için binlerce kez şükrediyorum!

6 Haziran 2009 Cumartesi

Dua

Allah, hayırlısıyla dinlenmiş ve yenilenmiş olarak dönmeyi nasip etsin! Amin!

Dün ve bugün

Çok güzel geçti. Önce Taksim'de buluştuk, ben, Açun, Asu ve eşi... Burada bir şeyler atıştırdıktan sonra da Cihangir'den Tophane'ye gittik.
Oturup 3 saat boyunca neredeyse nargile içtik. Biz nargile yudumlarken kızlar da fotoğraf çekiyordu.
Birbirlerine bir şeyler anlatıp duruyorlardı.
Eminim herkes açısından çok iyi geçmiştir. Müthiş keyifliydi çünkü...
Günün bitiminde Açun'la birlikte Galata Köprüsü'nü yürüyerek geçmek, mehtapta deniz ve İstanbul'u izlemek istedik. Köprü üzerinde durup Yenicami, Süleymaniye, Galata Kulesi, Sarayburnu, Topkapı Sarayı vs. izlemek çok güzeldi.
Köprüyü geçtikten sonra da bir taksiye atlayıp evimize geldik.
Sabah saat 6.30 sularında sokaktan yükselen bağırışlarla uyandık. Evden dışarıya baktığımızda bir kadın "Dışarı çıkın" diyordu. Ne olduğunu anlamadan, üzerimize bir şeyler giyinip kendimizi hızla dışarı attık.
Kapıyı açar açmaz daha itfaiye sesleri, komşuların koşuşturmaları bizi şoketti. Bizim binadan alevler yükseliyordu.
İtfaiyenin müdahalesiyle bir facia yaşanmadan yangın söndürüldü. Yan cephemizdeki 6 dairede hasar var. Yan apartmanda ciddi hasar oluştu.
Fazla yazmak istemiyorum ama Allah bizi korudu.
Kesinlikle...
Rabbim bir daha yaşatmasın!

Öyle kolay

5 Haziran 2009 Cuma

Geçti

Sabahtan beri kendimle boğuşuyorum.
Açun, Asu ile bir olup hemen bir program yaptılar. Hep birlikte Tophane'ye gidip nargile içeceğiz. Oh ne ala...
Ben içmesem fena olur. Kendimle sabahtan beri boğuşuyorum. Nargile içeceğimiz haberi gelince rahatlamaya başladım.
En büyük rahatlama Cuma vakti, namazda gelip içime yerleşti.
Şu ...listleri adam yerine koymamaya karar verdim. Hepsi zaten it kadar değerli değillerdi (Şafii olduğum dikkate alınırsa ne demek istediğim anlaşılır) şimdi artık bir faşist/ırkçı kadar bile değerleri yok...
O kadar yani!
Nargile bekle beni... Marmara'yı cepheme alıp efkar dağıtacağım. Yanımda canım eşim, iki değerli arkadaşım. Daha ne isterim ki...

fORM

Formu doldurdum.
Artık resmen Pazartesi'den ibaret izinliyim. Tabii bir de bunun pazarı var. O kadar iyi gelecek ki...
Temmuz'da da Allah'ın izniyle İzmir Çeşme'ye gideceğiz. Toplamda 82 gün iznim var. Hepsini, hepsini kullanacağım.
Ne var ki Açun'un izni az...
Sonra da ramazan sonrası memlekete gideceğim. Gidip o güzelim yerleri gezeceğim bol bol...
Mutluyum şimdi... Allah bu mutluluğumu daim etsin, inşallah!

Yes, yes!

Yarın...
İzne ayrılacağız. Biraz kafa dinleyeceğim. Sonra dönüşte çok mühim bir işimiz var. Onun heyecanını şimdiden duymaya başladım.
Rabbim rastgetirsin!

Tahammül

Burada sorunlu birkaç tip var.
Onların tümü de bu sistemin yarattığı yaratıklardır. Türkiye'nin geneli bu insanlardan ibaret olsaydı, kesinlikle yaşanmaz bir ülke olurdu burası...
Allah korumuş bizleri...
Yani düşünüyorum da acaba sorun bende mi diye, kesinlikle değil... Yani sorunun tamamı benden kaynaklanmıyor.
Adamlar inanılmaz önyargılı... Burada bir primat dönmesi vardı, sevdiğim biriydi doğrusu... Bir ara bir konsere gitmek için ikimiz Harbiye Açıkhava'da buluşacaktık. Açun'u alıp gittim.
Adam beni Açun'la gördü, bir daha da ağzımı açmadı. Bana hala bile o kadar nefretle bakıyor ki... Gücü yetse beni bir kaşık suda boğacağından hiç şühhem yok.
Ama gücü yetmiyor.
O da moruk çünkü...
Peki neden?
Çünkü Açun başörtülü... Yani eşim başörtülü diye sözde arkadaş dediğim bu insanlıkdışı yaratığın bana uyguladığı faşizm, bana uyguladığı mahalle baskısına bakar mısın?
Ama sineye çekiyoruz işte... Onlarla aynı gökyüzünün altında yaşamaktan pek mutlu değilim ama ne yapalım, var mı bir alternatif?
Bazen eski camiaya dönsem mi, diye içimden geçiriyorum. Bu camiadaki ne kadar çürük, çarık varsa hepsi orada toplandı.
O camiadan zaten kaçıp gelmiştik... Al birini vur ötekine... Alçak olsan, biraz aşağılık bir yapın olsa, gelene ağam gidene paşam gibi bir tavrın, tarzın olsa her yerde rahat edersin.
Ama öyle değiliz işte...
Eşim başörtülü diye benimle bütün irtibatını koparan ve anında bana karşı inanılmaz bir düşmanlıkla dolan biriyle nasıl iyi olabilirim ki?
Gidip alttan mı alsaydım yani?
Onlar ne kadar üzerime gelse ben de o kadar karşı durdum. Allah'a şükür hepsini alt ettik... Dünkü densiz doğrusu iyi bir dayak hakketmişti. Fakat arkadaşım zorda kalacak, benim yüzümden arkadaşım işsiz kalacak diye kendimi çok sıktım.
Yoksa Allah şahittir orada o moruğu doğduğuna pişman edecektim. Yıllardır biriktirdiğim hıncla ona saldırsam, elimden ölüsü çıkardı.
Uff!
Kendimi zor zaptediyorum. Demin ayaklarım beni onun odasına doğru çekti. Zar zor kendimi geri getirdim. Bu içimi nasıl teskin edeceğimi bilmiyorum.
Yani adam olsalar, zerre kadar bir değerleri olsa yanmazdım ama...
Bir de kendilerini bu ülkenin sahipleri olarak görmüyorlar mı?
Ölüyorum o zaman...
Kepaze bir durumda hepsi... Yerlerde sürünüyorlar.
Bu dünya böyle işte... Sen ne kadar dogru olsan, o kadar eğri çıkar karşına...
İstiyorlar ki biat edelim.
İstiyorlar ki onlarla bir olup müslüman kardeşlerimize sövelim.
İstiyorlar ki onlarla bir olup İslam'a saldıranlarla aynı safta yer tutalım.
Yok öyle yağma...
Ben bu kadar açık ve gizli tehdite rağmen hala ve hep dik durduğum için buradaki birkaç kelaynak böyle sinir bozuyor. Onlara da tahammül edeceğiz...
Neyse ki bir elin parmağını geçmeyecek kadarlar. Hepsi o kadar yani...

Obama

Obama, bundan birkaç ay önce Türkiye'de oynadığı tiyatroyu bu kez Mısır'da sahneledi.
Sahneye çıkıp şirin şirin Selamün Aleyküm dedi.
Sonra hep o alışıldık şirinliklerine devam etti.
Peki ne oldu?
O bizi çok sevdiğini söylerken onun askerleri Pakistan Svat Vadisi'nde, Irak'ta, orada burada bizim kardeşleri bir başka seviyorlardı.
Allah müslümanlara akıl, iz'an versin! Allah ferasetli olmayı nasip etsin İslam dünyasına...
Bu adam Obama! ABD'nin Başkanı... Yani Irak'taki işgal güçlerinin başkomutanı hala...
Neyse...
Yazmaya gerek yok! Gerçekten yok...

Tık

Bu arada bu blogumun görüntülenme sayısı bugün itirabiyle 10 bin bandını aştı. Asla tahmin edemeyeceğim bir rakama ulaştı.
Emeği geçenlere teşekkürlerimle...:)

4 Haziran 2009 Perşembe

Burada

Dün burada bir birim müdürüyle fena kapıştık... Bir ara üzerime yürüdü. Kalkıp onu tokatlamamak için kendimi çok zor tuttum. Sanırım Allah dün bana bayağı bir sevap vermiştir.
Adam 50 küsür yaşında... Haddini, hudunu bilmeyen iğrenç biri aslında... İpe sapa gelmez fikirleri var. Tam bu ülkenin resmi ideolojisinin yarattığı boş, beleş bir tiptir.
Tartışmamız da benden hazzetmemesidir. Ergenekon'dan ne vakit birileri gözaltına alınsa bu deliye dönüyor. Buradaki tek darbe karşıtı da neredeyse ben ve o birim amirinin yanında çalışan arkadaşım olduğu için bizi gördüğünde kırmızı görmüş boğa gibi oluyor.
Dün gözaltılar olunca biz onun yanındaydık... Bir de tvde Obama'nın konuşmaları eksenin İslam, demokrasi falan tartışmaları yapılıyordu.
İslam lafını duyduğu zaman kopuyor. Bütün dengesi alt üst oluyor. İçindeki bütün o önyargılar, o şeytani dürtüler ortaya çıkıyor.
Ebu Cehil bu kadar İslam'dan nefret etmiş miydi, emin değilim. Bu kadarı çok azdır.
ÇYDD'ye baskın düzenlenince kalkıp buradan oraya gitti, destek eyleminde bulundu. O günlerde deli danalar gibi dolanıyordu.
Neyse...
Bir yücelik yapıp gidip ona bağırdığım için üzgün olduğumu söyledim ve özür diledim. Çünkü 50 küsür yaşında... Doğrusu böyle yaşlı birine kafa tutmayı bir türlü kendime yakıştıramadım.
Fakat ne oldu biliyor musunuz?
Bu adam, benim gösterdiğim alicenaplığı bir korku olarak algıladı. Sanki ben ondan çekinmişim de gidip öyle özür dilemişim gibi bir tavır sergiledi, ben ona, "Sen büyüksün. Biz delikanlı adamız. Büyüklere karşı hadsizlik etmeyiz. Ama sinirlendim işte kusura bakma" deyince, içindeki yaşlı, bunak efe ruhu canlandı.
Cidden Ya Sabır deyip çıktım odadan. Zira yumruğumu sıkmıştım. Bir tane çaksam elimde kalırdı.
Dünden beri içimdeki bir şeytan git onu döv diyor. Vallahi o şeytanı, o azgın saldırgan şeytanı zor zaptediyorum.
Lütfen bana dua edin.
Zira ben bir kere elimi kaldırdı mı kendimi kaybediyorum. Lisede bir arkadaşımı üzerine çaydanlıktaki kaynar suyu boca edip, fena halde dövmüştüm. Çocuğun hastaneden iyi olduğu haberi gelinceye kadar öbür dünyaya gidip geldim. Çünkü ne yaptığımı hatırlamıyorum. Çocuğu, kaburgalarını çatlatıncaya kadar dövmüşüm.
Aynı saçmalığı askerde yaptım.
Şımaran üst devre bir çocuğu terhisine 10 gün kala dövdüm. Çocuk hastanelik oldu. Götürüp getirdiler, ertesi gün tabur ictimasında yeniden dengesini kaybedip bayıldı. Kafasına indirdiğim yumruklar nedeniyle travma geçirmişti meğerse... Hastaneye götürdüler, ikindi vakti çocuğu getirinceye kadar inanılmaz keder yaşadım.
Ben sinirli bir adamım.
Öfkemi kontrol etmeye çalışıyorum yıllardır.
Allah'ım ne olur karşıma böyle moruk tipleri çıkarma, elimde kalırlar diye vallahi çok korkuyorum.
Dün resmen çok iyi bir sınav verdim. Yumruğumu sıktım, kendimi zor tuttum. Bu adam bilse benim ne kadar vukuatım var acaba bulaşır mıydı bana?

Çocukluk

Demin bir video izledim. Beni o kadar uzaklara götürdü ki... Uzak dediğim, bundan 20-25 yıl öncesine yani...
Evimizin hemen önündeki o koca dut ağacının gölgesinde oynayan mutlu bir çocuk ilişti gözüme... Çevresinde bir sürü arkadaşı vardı. Ve yorulmak bilmeksizin oynuyordu.
Bırakıp bugünü, o çocuğa sığınmak istedim. Gidip ona sığınmak ve yeniden o mutlu çocuk olmak keşke mümkün olabilseydi.
Jorge Amado'dan beni inanılmaz etkileyen bir cümle okumuştum. Bu cümleyi okuduktan sonra gelip bloguma baktım, daha önceki bloglara dair arşivlere ve... Hep çocukluğumu anlatmışım. Sanki ömrümün tek gerçek mutlulukla bezeli dönemi o yıllarmış gibi ne vakit içim sıkılsa hep o günlere geri gitmişim.
Hiçbiri planlı değildi.
İçimdeki sızı, o yalnızlık duygusu ellerimden tutup beni çocukluğuma götürüyordu. Ben de hiç itiraz etmeden gitmişim defalarca...
Amado, "Çocukluk insanın anayurdudur" derken o kadar haklı ki...
Öyle değil mi ama?
Bu yeryüzü sürgününde ne vakit bir sıkıntı gelse başımıza, ne vakit içimiz daralsa iltica etmiyor muyuz o anayurdumuza?
O videoyu keşke paylaşabilseydim. Ama mümkün değil...

Bu da Açun'un şarkısı!

Gene bugün!

Güne çok mutlu uyandım.
Gözlerimi açtığımda Açun'u görmek bana mutluluk veriyor. Bu mutlulukların en güzeli...
Gözlerini açar açmaz "Açım" dedi.
Önce ne dediğini anlamadım, sonra sonra anladım.
Biraz muhabbet ettik. Nasıl olduysa bir ara laf arasında "Pınar Köfteeee" diye bir cıngıl mırındandı.
Hani reklamda var ya...
Kuzum demek ki çok acıkmış. Fakat ben sabahın köründe köfte diye mırıldanmasına şaşırdım.
Hani bal, kaymak falan dese yine neyse ama... Köfte!
Kuzum çok tatlı...
Zaman zaman moralim bozuluyor. Hayata dair heyecanımı kaybediyorum. Bir gülümsemesi, bir bakışı yetiyor hayatla yeniden barışmam için...
Siz neyi hakkediyorsanız Allah onu size veriyor. Açun Allah'ın sunduğu bir ödüldür, beni bu sabah olduğu gibi her zaman mutlu eden bir ödül... Sağlıklı, uzun ömürler diliyorum.
Rabbim yüzündeki gülücükleri hiç eksik etmesin!
Evet...
Bu köfte meselesi sanırım üzerinde durmaya değer. Fakat ben isabetli bir çözümleme yapmak için henüz tam düşünemediğimden ne diyeceğimi, konuyu nasıl özetleyeceğimi bilmiyorum.
Sabah erkenden önce açım demek, sonra da köfte şarkısı söylemek obez olmaya bir işaret olabilir mi?
Bu bir uyarı olabilir. Beyin vücudu böyle bir yönlendirmeye sokmuş olabilir.
Kuzu burayı okuyarsan dikkat: O incecik endamın öyle kalsın istiyorsan dikkat, lütfen dikkkkkat et!!!
Bu akşam acaba Sultanahmet Köftecisi'ne mi gitsek?!?

3 Haziran 2009 Çarşamba

FG Grubu üzerine

Bu grup Türkiye'nin şuan en güçlü grubudur.
Bu gruba karşı şu Ergenekon sürecine kadar hep önyargım vardı. Fakat bu operasyona verdikleri destek nedeniyle bu gruba dönük bende bir sempati oluştu.
Geçtiğimiz günlerde 28 Şubat süreci ile ilgili bir arkadaşla konuşuyorduk.
Bu grubun o süreçte ne kadar oportünist takıldıkları, kiminle kol kola oldukları zaten bilinir.
Misal Erbakan'dan nefret ederlerdi, Merve Kavakçı'ya TBMM'de "hadd bildiren" Ecevit ise onlar için en sevgili, en muteber siyasi figürdü.
Bunları konuşurken arkadaşım, "Ama şimdi AK Parti'ye en büyük desteği bu grub veriyor. Bunlar olmasa bu hükümet çoktan gitmişti" dedi.
Ben de ona, "Bu kesinlikle bu grubun değiştiği anlamına gelmez... Eğer Ergenekoncular FG'yi yurtdışına gitmeye zorlamasaydı, şuan FG'nin yaşadığı sürgünün nedeni Ergenekoncular olmasaydı, bu grup asla AK Parti'ye destek falan vermezdi. AK Parti'yi hedefine alanlar, aynı hedef tahtasına FG'yi de koydukları için bu grup şimdi hükümete tam destek veriyor. AK Parti bıraksa bile bu grup FG'ye yapılanların öcünü tam olarak almadan bu işin peşini bırakmaz. Şunu unutma ki, bu grup için önemli olan bu grubun yüksek çıkarlarıdır. Çıkarları AK Parti'yi desteklemeyi gerektiriyorsa onu desteklerler, başkalarını desteklemeyi gerektiriyorsa da onu... Ergenekon'u istedikleri gibi nihayete erdirmezlerse biliyorlar ki bunun bedeli ağır olur" dedim.
Ve daha bir çok şey...
Bu sabah Açun bana bir şey anlattı.
Daha önce bu gruba yakın bir tv kanalında çalışan bir arkadaşı onu aramış, belediyeye bağlı bir şirkete girmek için referans istemiş. Açun da pek oralı olmayınca da o arkadaş eyvallah falan demeden muhabbeti bırakmış msn'de...
Açun haliyle çok kırılmış bu tavra...
Ona dedim ki, "Bunlar öyledir. Bir yerde çıkarları yoksa anında irtibatı koparırlar"
Öyle değiller mi?
Benim gördüğüm öyledir.
Onlardan biri değilsen, asla onların ipiyle kuyuya inme... Baktın seni kuyunun dibinde bırakmak onların işine geldi, bırakırlar inanki...
Bu grubun genel karakteristiği üzerine daha sonra çok daha geniş şeyler yazarım.

2 Haziran 2009 Salı

Yes!

Bugün biraz beynim meşguldü. O nedenle yazı dizimize devam edemedik... Belki bir ara devam ederim.
Üzerinde durmak istediğim soru şudur: Kürt Sorunu çözülürse bu en çok kimin işine yarar?
Bu sorun çözülürse Kürtler gibi Türkler de bu ülkede 1. sınıf vatandaş olma şansı yakalayacak, gibi bir tez sunmak istiyorum öne...
Yazarsam bu önermeyi açacağım. Ve temel tezimi ispata çalışacağım.
Sadece şunu söylemekle yetineyim: Türkler bu ülkede 2. sınıf insanlardır. Kürtler de öyledir. Ama bir fark Kürtler bunun bilincinde, Türkler ise değil...
Neden böyle düşündüğümü, bu ülkede gerçekten kimin 1. sınıf olduğunu vs. ilerleyen günlerde, belki de yarın, yazarım.
Öyle işte...

Bu şarkıya bayılıyorum!

1 Haziran 2009 Pazartesi

Neden? -2-

devam edelim...

Yapılan en büyük hatalardan biri AK Parti'nin son 2 yıldır yaptıklarına dikkati çekip, "Kürtler'in talepkar olmaktan vazgeçmesini" ismektir.
AK Parti'nin bu yaptıkları nedir ki?
Bölgeye has neler yapmıştır.
O bölgenin geri kalması için 80 yıldır yapılanların yanında, bu son 2 yıldır yapılanlar nedir ki?
Ne yapıldığını söyleyelim:
-Köylere su götürüldü.
-Duble yollar yapıldı.
-Teşvik yasası çıkarıldı.
80 yıl sonra sadece Diyarbakır'da 2 bini aşkın yerleşim birimine su götürüldüğünden bahsediyoruz, ey ahali...
Bu insanlar, bu 2 bin yerleşim yeri 80 yıldır ne yapıyordu?
Su ihtiyaçları yeni mi doğdu?
Duble yollar yapıldı. Evet güzel bir yatırımdır. Fakat bu duble yolların doğu ve güneydoğu ile ne alakası var. Bunlar tüm Türkiye'ye yapılmadı mı?
Bazı iller teşvik kapsamına alındı.
Buraya yatırım yapanlara teşvikler ödendi.
Misal?
Koç Grubu gitti Güneydoğu'da tarım yatırımı yaptı. Ciner Grubu Doğu ve Güneydoğu'da birçok madenin üzerine üşüştü, devlet bunları teşvik etti.
Bunun Kürt Sorunu'nun çözümüne ne tür katkı sağlayacağını kim izah edebilir?
Bir de demokratik açılımlar var.
TRT6 açıldı, Ahmet Türk Kürtçe konuştu, kimse had bildirmeye kalkışmadı, Şiwan Perwer'in bir şarkısı için verilen ceza temyiz edildi.
Başka?
Diyelim daha bilmediğimiz birçok şey daha yapıldı.
Bunların hepsi iyi, güzel de...
De'si var işte!
Bütün bunların bir gecede unutulup, yeniden başa dönmeyeceğimizin bir garantisi var mı?
Kürtler ile devlet arasındaki güveni tesis eden hangi kalıcı adım atıldı?
Başbakan Erdoğan bu tüm yaptıklarının karşılığında gidip bu halktan, "Tek bir millet olduğumuza inanmamızı" istemedi mi?
Bir şeyler yapılıyor. Ama bunun karşılığında bu insanlardan Türk olmaları isteniyor, millet olarak...
Sorun zaten Kürtler bunu kabul etmek istemediği için çıkmadı mı?
Bu halk diyor ki, "Tek devlet, tek bayrak... Kabul. Ama tek millet değiliz, siz Türksünüz, biz de Kürt!"
Anlıyor musunuz?

Devamı gelecek...

Gözyaşı!

Önceki gün tvden Babam ve Oğlum'u izledim.
Bu filmi ne vakit izlesem gözlerim doluyor. Kendimi bir türlü tutamıyorum. Önceki gün ben evde oturup tek başıma gözyaşlarımla yarenlik edip bu filmi izlerken Açun gezmeden geldi.
Arkadaşı Asu'yla ve onun kızkardeşiyle birlikte Çamlıca'ya gitmişti.
O geldiğinde yaşlar hala akıyordu.
Gözlerime baktıktan sonra tvye dönüp baktı, evet o filmdi işte... Anında kanal değiştirildi.
Dün de 120'yi izledik birlikte... Orada da ağladım doğrusu... Çok vurucu bir öyküydü. Müthiş duygusal soslar serpilmişti.
Dönüşte Mehmet hastanede yatarken ablası bohçayı alıp açıyordu ya... İnanılmazdı.
Bir de o çocuklar dönerken annelerinin onlarla rastlaşması vardı ya, herkes evladını arıyordu.
Ve daha onlar gidecekken bir kız çocuğu, "Abiciğim gitme" deyip o gencecik ağabeyine gidip sarılmıştı ya...
O filmi de çok sevdim. Sonunda verilen o mesaj filmin kalitesini bayağı bayağı düşürmüş. O mesaj olmasa çok kaliteli bir yapım olarak anılacaktı.
Ama köylülük işte...
İlle de ne demek istediğini onca izahtan sonra yine kendisi anlatacak...
Mevlana bir şiirinde der ki, "Sözün tamamı ancak aptala söylenir"
Bu Doğulu (Batılı, Avrupalı olmayan manasında) halkın sözün tamamını söyleme merakı, mesaj verme kaygısı olmasa, duruşlarındaki bilgelik daha bir açığa çıkardı ama... Demek ki bilgelik de başka şeydir.

Ders almak için!

Cevremdeki insanlar yaptigim zulumden dolayi benden uzaktilar..
Dediki:
Gunlerden bir gun Evlenmeyi arzuladim ve bir cocuk sahibi olmayi..
Evlendim ve bir cocugum oldu..Adini Fatma koydum..Onu cok sevdim..Ve Fatma buyudukce kalbimdeki imanda onunla buyudu..Kalbimdeki isyanda azaldi onunla..
Elimde icki kadehi vardi onu icme istegiyle doldurmustum Fatma onu devirdi..daha yasi iki bile degildi..
Sanki ona bunu yaptiran Allahti!
O buyudukce kalbimdeki imanda onunla buyudu..Allaha yaklastigim her bir adimda icinde oldugum maasilerden(isyanlardan) uzaklastim biraz biraz..
Ta ki Fatma 3 yasina basana kadar..
3 Yasini bitirdiginde Fatma öldü!!
Ve Malik Ibnu Diynar devam ediyor anlatmaya:
Kizim Fatma olunce durumum vaziyetim eskisinden dahada kotu oldu..
Ve bende cevremdeki muslumanlarda olan ve beni bu buyuk uzuntuye karsi dayanmami sagliyacak sabir yoktu..
Hersey cok kotuye gidiyordu..Seytan durmadan benimle oynuyordu..Ta ki o gun geldi ve Seytan bana dediki:
"Bugun oyle bi sarhos olacaksinki daha once hic boyle sarhos olmadin!!"
Ve ben o gece icmeye ve sarhos olmaya azmetmistim..Gece boyu ictim..ictim.. ictimm!!
Oyle bir duruma gelmistimki ruyalar beni birbirine atiyordu..Taki o ruyayi gorene kadar:
Ruyamda kiyamet gunundeydim!gunes kararmis,denizler atese cevrilmis,Depremler oluyordu durmadan..
Insanlarin hepsi kiyamet gunundeydi..Insanlar zumre zumre..grup gruptu..ve ben o insanlarin arasindaydim..
Sesler duyuyordum birisi sesleniyordu:
Ey Filan oglu filan!! Cabbara hesap vermeye hadi! Diyordu ..
Ve o cagrilan insanin yuzunun rengi simsiyah olmustu duydugu o korkudan..
Bircok insane cagrildi.. ta ki kendi ismimi duyana kadar..
Ses beni cagiriyordu..Haydi Cabbara Hesap vermeye!! Diyordu..
O an cevremdeki o insane kalabaligindan kimse kalmamisti.. Kiyamet gunu..Mahser yeri bombostu..
Sonra bir anda karsimda bir fare gordum cok buyuktu(devdi),cok vahsi ve cok saldirgandi..cok gucluydu..Agzi acik bana dogru kosuyordu..
Bende duydugum korku ve dehsetten dolayi ondan kacmaya baslamistim..
Kacarken bir anda karsimda oldukca yaşli ve zayif bir adam gordum!ve ona seslendim:
-AHH!!Beni bu dev fareden kurtar!!
Bana dediki:Oglum Ben cok zayifim seni ondan kurtaracak gucum yok.Ama su yonde koş eminim kurtulusa ereceksin..
Ben onun dedigi yone dogru kosmaya basladim..Dev fare hala arkamdaydi beni kovaliyordu..Ve karsima cehennemin atesi cikti..Yuzumde hissediyordum o dehsetli sicakligi!!!
Fareyle cehennem arasinda sikismistim..
Ve kendi kendime dedimki o an..Ben bu fareden atese dusmek icinmi kaciyorumm!!
Ve kosa kosa bana bu yolu tariff eden o zayif adama dogru kosmaya basladim..Farede pesimdeydi gittikce yaklasiyordu bana
Cok korkuyordum!!Adamin yanina geri geldim ve ona dedimki:
-Allah askina beni bu fareden kurtar yalvaririmm!
Ve yasli adam benim halime agliyordu..
Bana dediki:
Beni goruyorsun ben cok zayifim gucsuzum benim seni kurtaracak halim yok..Ama bu sefer Şu yonde koş!bu sefer insallah kurtulusa erecerksin….
Adamin dedigi yonde kostum deli gibi..Fare hala kovaliyordu bir adim arkamdan kosuyordu..Beni isiracakti az kalmisti…Ta ki karsimda o dagi gorene kadar…
O dagin ustunde birsuru bebek vardi..
Ve o dagin uzerinde bulunan cocuklarin hepsi agliyorlardi..hepside ayni seyi soyleyerek agliyor haykiriyorlardi..
Diyorlardiki:
-Ey Fatmaa!! Babana bakk! Babana Bakkk!!
Malik ibnu Diynar dediki:
O an o cocugun kizim Fatma oldugunu anlamistim..
Ve o an 3 yasinda olupte cennete gitmis bir kizim olduguna cok sevinmistim..Beni bu dehsetli korkudan(fareden) kurtarip Cennete sokacakti…
Kizim beni sag eliyle tutu ve kurtardi…
Ve sol eliyle fareyi itti..ben o an korkudan olu gibiydim..
Sonra tipki Dunyadayken oldugu gibi onu kucagima oturttum!
Bana dediki:
Ey Babacigim! Dyip su ayeti okudu bana:
ألم يأن للذين آمنوا أن تخشع قلوبهم لذكر الله
Meali: "Iman edenlerin kalplerinin Allahin Zikrine donmesinin zamani gelmedimi?"
Ona dedimki:
Kizimm!Bu fare neydi bana anlat!!
Dediki:O fare senin dunyada icinde oldugun isledigin kotu amellerindi..Onu sen besledin buyuttun ve onun seni yiyebilecek buyukluge sen ulastirdin!!
Ey Babacigimm!Sen bilmiyormusunki Dunyada islenen ameller Ahirette kiyamet gununde mucessem olarak karsimiza cikar!!
Ona dedimki:
Peki o zayif adam?
Dediki:
O Yasli ve zayif adam senin guzel amellerindi..Sen onu boyle zayif boyle gucsuz..boyle caresiz biraktinn..onu kendi haline aglattin..!!!Seni kurtarmasina izin veremicek duruma sen koydun!
Eger ben dogmasaydim ve kucuk yasta gunahsiz olarak olmeseydim seni bu dehsetten kurtaracak baska bisey yoktu!
O an uykudan aglaya aglaya uyandim!
Agzimdan cikan su kelimelerle:
Evet Allahim vakti geldi..Evett Allahimmmmmm vakti geldii!!
Hemen gusul abdesti alip giyinip camiye kosayim sabah namazina! Gunahlarimdan arinmak kendime cennet yolunu cizmek..tovbe etmek Allaha yalvarmak icinnn…
Camiye girdigim an imamin okudugu o ayet!!!
Ruyamda kizimin beni kurtardiginda okudugu ayetti!!
ألم يأن للذين آمنوا أن تخشع قلوبهم لذكر الله
Meali: "Iman edenlerin kalplerinin Allahin Zikrine donmesinin zamani gelmedimi?"

Bunlari yasayan kisi…
Tabiinlerin imamlarinin efendisi!!
MALiK BiN DiYNAR!!!
O insanlar arasinda geceler boyu aglamasiyla bilinirdi…

Ve derdiki:
Allahim! Kimin cennete girecegini,kimin cehenneme girecegini sadece sen bilirsin!
Ben bunlardan hangisiyimm???
Allahimm!!Beni cennet ehlinden eyle! Cehennem ehlinden eyleme!
Malik Bin Diynar buyuk bir tovbe etti..
Ve insanlar arasinda soyle meshur oldu:
Caminin kapisina giderdi ve insanlara seslenirdi..derdiki:
Ey asi insanlar ey gunahkar insanlar…Allahiniza donun!!Gafil insanlar….Allahiniza donunn!!!
Ey Allahtan kacan kullar..Allahiniza donunn!
Rabbin sana gece gunduz sesleniyorr!Seni cagiriyorr!!!
"BANA BIR KARIS YAKLASANA BEN BIR DIRSEK YAKLASIRIM..BANA BIR DIRSEK YAKLASANA BEN BIR KULAC YAKLASIRIM…BANA YURUYENE BEN KOSARIMM!!..
La ilahe illa ente Subhaneke…Inni kuntu min el-Zalimin(tovbe duasi)
Peygamber efendimiz bir hadis-I Serifinde soyle buyuruyor:
أن يهدي الله بيدك رجلا واحدا خير لك من الدنيا وما فيها!
Meali:
"Bir insanin hidayetine vesile olman senin icin dunyadan ve icindeki herseyden hayirlidir"

Bunu tanidiginiz herkese yollamanizi istiyorum..Cunku bildigini ogretmek haktir!
Gonderecegim kisiler bunlari biliyor demeyin,hatirlatmak efdaldir!
Belkide bir kisinin hidayetine vesile olacaksin!Ve sevaplarin en buyuklerinden kazanacaksin!

Neden?

Benim Kürt Sorunu'na yaklaşamımı bilenler bilir.
Yıllardır bu konu üzerinde kafa yorar, yazar, çizerim. Olayın birkaç boyutu var.
1-Devletin yarattığı Kürt Sorunu
2-PKK'nın varlığı ile birlikte oluşmuş Kürt Sorunu...
Bu her iki sorunda da tek ortak sorumlu devlettir. TC 80 yıllık inkar ve yoketme politikası yürütmeseydi PKK denen olgu oluşmazdı.
Türkiye'yi Türkler ve Kürtler kurdu.
Birgün gerçek tarih yazıldığında bu ülke toprakları üzerindeki en gerçekçi Kurtuluş Savaşı'nı yürütenlerin Kürtler olduğu anlaşılacaktır.
Maraş, Urfa ve Antep'ten başka Kurtuluş Savaşı veren iller var mıdır?
Sakarya, İzmir falan diyeceksiniz değil mi?
Yok...
Bu ülke topraklarına küffar ayağını bastığında Urfa, Maraş ve Antep'te halk onları geldikleri gibi geri dönderdi. Bu illerde verilen savaş düzenli bir orduyla verilmiş savaş da değildir.
Halk kendi kendini savunmuştur ve Fransız itlerini bertaraf etmiştir.
Sonra ne olmuştur?
TC kurulmuştur. Ve ilk anayasasında da "Bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurmuştur" ifadesi yer almıştır.
İş sağlama bağlanınca da nasıl "Devletin dini İslam'dır" ifadesi çıkarılmışsa Anayasa'dan, Kürtler de kurucu unsur olmaktan çıkarılmış ve "Türkiye Türklerindir" denilmiştir.
Bu yapılır mı?
Yapıldı. Ve dahası birçok şey yapıldı. Taa ki 1979'lara kadar Kürtler bir iki ayaklanma dışında pek bir itiraz etmedi.
Yapılan diğer itiraz da Kürtlük ve Toprak savaşı değildi. Şeyh Sait, halifelik kaldırıldığında, "Şeriatı kaldıran hükümete biat etmeyiz" diyerek isyan etti. Seyyid Hüseyin de, Alevilik üzerine çok gidildiğinde kalkıp Dersim'de isyan başlattı.
İki isyan da dini içerikliydi.
Fakat 197o'lere gelindiğinde Kürtler'i İslam'dan uzaklaştırma projesi kapsamında PKK oluşturuldu.
Oluşturulan PKK'ya destek verildi.
PKK Doğu ve Güneydoğu'da kendisine alternatif olan KAWA, Rizgari gibi grupları silahla tasfiye edince devletten belki de gizli destek gördü.
Kaldı ki PKK'yı kuran irade, APO ve eşi Kesire Yıldırım direkt MİT kontenjanından insanlardı. Öcalan MİT'in kurduğu Fikir Ajansı'na gidip geliyordu, Kesire de MİT'in önemli isimlerinden birinin kızıydı. Onlara bu ülkenin parasıyla (5 BİN TL) yardım eden de yine bir asker olan Pilot Necati'den başkası değildi.
PKK kuruldu ama insan kaynağı için gerekli altyapıyı da yine bu ülkede uygulanan yanlış politikalar üretti.
Kürt dili konuşmak yasaktı. Kürtçe şarkı dinlemek yasaktı. Ben Kürdüm demek kabahatlerin en büyüğüydü.
Sen bu ülkeyi birlikte kurduğun insanları yok sayarsan onlar da birgün çıkıp, "Edi bese" diyebilirler değil mi?
PKK kuruldu, gelişti, serpildi.
Ergenekon sürecinde Veli Küçük ve diğerlerinin bu örgüte nasıl silah temin ettikleri konuşuldu. Daha birçok şeyden daha bahsedildi.
Derken...
PKK artık bu devletin kontrol edemeyeceği kadar güçlendi. PKK süreç içerisinde destek aldığı yabancı devletlerin kucağına oturdu. Rusya desteğini çekse, Almanya çekmez, o çekse diğeri çekmez...
Devlet 80 yıl sonra artık bu kadar kompleks bir yapıya dönüşmüş bu örgütü dağıtmak için kalkıp Kürtlere bazı haklar veriyor.
TRT6'i açtı diye sanıyorlar ki her şey bitti.
TRT6'in açılışını yapan aynı Başbakan gidip Mardin'de, Diyarbakır'da "Ya Sev Ya Terk Et" anlamına gelecek açıklamalarda bulunmadı mı?
Bulundu.
Bu halk artık yemiyor.
Bu devlete güvenmiyor haklı olarak... Devletin anayasasına Kürtler, 1921'de yazıldığı gibi yazılmadıkça da inanmaz, güvenmez.
Aynı kazığı 1921'de yedi, bir daha yer mi?
AK Parti bazı şeyler yapıyor.
ANAP da bir zamanlar yaptı. Sonra ne oldu?
Özal şüpheli bir ölümle gitti, Kürtler tarihlerinin en büyük dramını yaşadı 1992-1993'lerde...
Yeşil'in ve benzeri katillerin o süreçte Doğu-Güneydoğu'da yaptıklarını okumuşsunuzdur, umarım. 17 bin 500 faili meçhul cinayet işlendi, diyor TBMM İnsan Hakları Komisyonu...
Abdulkadir Aygan'ın itiraflarını dönün okuyun. Her yer kazılıyor, her yerden kemikler, faili meçhul ölümlerin kemikleri fışkırıyor.
Türkiye'de yeniden aynı şeylerin yaşanmayacağının bir garantisi var mı?
Erdoğan gittikten sonra yeniden 1992-93 süreçleri yaşanmayacağını kim garanti edebilir ki?
Kürt halkı mazlum halktır.
Çok bedeller ödedi.
Artık kanmak istemiyor.
Yapılacak iki önemli şey var:
1-PKK'yı vareden koşullar ortadan kaldırılmalı... Bunun ne olduğu bellidir. Türkiye Türkler'indir safsatasından vazgeçilecektir. Türkiye'yi Türkler ve Kürtler kurdu denilmelidir. Ve bu iki halkın hakkı teslim edilmeli ve bu iki kardeş halkın kurucu unsur olduğu gerçeği anayasal teminat altına alınmalıdır.
2-PKK'nın varlığıyla birlikte oluşan Kürt Sorunu'nun (Daha doğrusu Doğu-Güneydoğu Sorunu) etkileri giderilmelidir. Bölgeye yatırım yapılmalı... Her türlü devlet imkanı sunulmalıdır. Ne Mutlu Türküm diyene kaldırılmalı...
Ve TRT6 eliyle devlet kendi ehil Kürtlerini yaratmak yerine, Kürtlere yerel imkanlar sunulmalı, bu dilin gelişimi için bilimsel çalışmalara ağırlık verilmeli, enstitüler kurulmalıdır.
Batıya gelen Kürtlerin de toplumla oryantasyonu sağlanmalıdır.
Bunlar yapılmadan da kimseyinin kalkıp Kürtler adına feveran edenlere kızmaya hakları yoktur.


Daha sonra yeniden devam ederim belki...