29 Haziran 2009 Pazartesi

Söz

Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır,

Nefret edilesidir ama görürsün onu;

Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın,

Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.

Alexander Pope


Ne kadar güzel demiş değil mi? Bu sözler o kadar gerçek ki... Hatırlıyorum da, komşularımız renkli tv almışlardı. O zamanlar henüz müslümanlar için alternatif bir kanal olmadığı için evimizde tv yoktu.
Komşumuza gitmiştim bir vesileyle... Orada otururken renkli televizyonu açtılar. Allah'ım renkler o kadar netti ki...
Büyülenmiştim.
Nasıl böyle olur ki... Gözleri daha önce siyah beyaz tv görüntüsüne alışmış olan biri için, renkli tv ne kadar görkemlidir değil mi?
Hiç unutmam. O fotoğraf hala aklımdadır. Şırıl şırıl bir su akıyordu, suyun çevresinde de gözalabildiğine sarı, beyaz çiçekler vardı.
İnsanın düşlerini süsleyen en güzel ilkbahar resimlerinden biriydi. O pastoral sunu beni büyülemişti. O çiçekler, o akan su gerçeğinden bile daha gerçekti.
Derken bu görüntü gitti, sıra devam eden filme geldi.
Sarışın bir bayan ile bir bay, biraz konuştuktan sonra dudak dudağa öpüşmeye başladıklarında ben utancımdan girecek delik aradım. O odada tekbaşımaydım ve henüz 8-9 yaşlarındaydım galiba...
Hemen yüzümü çevirip mindere bastırdım. Bakmadım.
Kalkıp hızla o evden ayrılıp gittim. Ve galiba bir yıl boyunca o eve bir daha da gitmedim. O ev gözüme iliştikçe yüzüm kızarıyordu. O kadar utanıyordum ki...
Hayatımda ilk kez orada, o an işte insanların birbirine dudaktan öptüklerini gördüm. Daha önce ne düşünmüş ne de görmüştüm bunu...
Eve gittim, yüreğim ağzımdaydı. O kadar korkuyordum ki, içim ürperiyordu. O günah o küçücük kalbime çok ağır gelmişti.
Ne yapabilirdim acaba?
Babamı görünce betim benzim attı. Önce Allah'a karşı utanmıştım şimdi de aynı utancı babama karşı yaşıyordum. Bana bakıp, "Ne oldu oğlum, bir şey mi oldu?" dediğinde ağlamak istedim.
Hıçkıra hıçkıra...
Ve ondan, benimle birlikte Allah'a yalvarmamızı isteyecektim beni affetmesi için, eğer yüzüm olsaydı.
"Hayır, hayır bir şey yok babacığım" dedim. Sesim titriyordu.
O gün ilk nefretle tanıştım işte... Kendimdem, gözlerimden nefret etmiştim. İlk günah ve ilk nefret...
Kendimden, kirli olan gözlerimden, masumiyeti bozulan kalbimden nefret ediyordum artık. Kendime düşmanlığımın en üst noktaya çıktığı an ise gözlerimi kapattığım andı. Çünkü gözlerimi kapattığımda şeytan aynı görüntüyü tekrar tekrar sarıyordu, gözkapaklarımın arasına kurduğu o perdede...
O güne kadar babacığıma, "Neden bizim televizyonumuz yok" diye çocukça mızıkçılıklar yapıyordum. Televizyon istemekten vazgeçtiğim gün işte o gün oldu.
Ömrüm boyunca bir daha da, "Televizyon alalım" demedim.
Çünkü benim o odada tekbaşıma tanık olduğu o utanç verici sahne o sihirli kutunun içinde, bir yerlerde saklıydı.
Ya babam görürse, ya annem ya da peki ablalarım?
Ya Gülsüm peki?
O gece sürekli Allah'a dönüp yalvardım, beni affetmesi için... Camiye gidip namaz kıldım. Ezanları hep ben okudum.
O küçücük kalbimi, "Allah'ın beni affettiğine inandırmak" güç oldu. Bütün o yaz tatilim o izlediğim öpüşme sahnesinin bende yarattığı utancın yol açtığı travmayla mücadele etmekle geçti.
Sonra ne oldu?
Alexander Pope'nin dediği gibi oldu. Baka baka, göre göre utanmayı unuttum. Şimdi dudak dudağa öpüşmek mi?
O da mesele mi?
Bu noktaya geldik işte...
Rezaleti izlemeyeceksin. Yoksa alışırsın giderek...
Çocukluğumdaki o masumiyeti hatırlayınca şu aklıma geldi: O çocuk cennete ne kadar yakındı, ben ne kadar uzağım şimdi...

Her şey, biz rezaleti kanıksamaya başlayınca oldu.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

namazın bana daha farz olmadığı zamanlarda oyun esnasında kaçırdığım bir vakit namaz için ağladığım-ağlayabildiğim zamanları hatırlıyorum da o saf çocuğu bende çok özlüyorum.