Neyse...
Yazdım uçtu!
Bir şarkı...
31 Temmuz 2009 Cuma
30 Temmuz 2009 Perşembe
Yıldızlar altında...
Bildiğiniz gibi birkaç gün önce yıllık izinden döndük... Tatilimin nasıl geçtiğini yazmıştım genel anlamda...
Ama hepsi o kadar değildi elbette...
Asla unutamayacağım detaylar da vardı.
Onlardan biri...
Gece herkes uyuyunca biz Açun'la bahçeye çıkıp gökyüzünü izliyorduk. Hemen hemen her gece bunu yaptık. Tarifsiz bir mutluluktu.
Güzel sohbetler eşliğinde yıldızlara bakıyor, kendimize en yakın ve parlak olanlarıyla ilgili yorumlar yapıyorduk.
Çoban yıldızı o kadar parlaktı ki...
Açun, "Ne vakit yıldızlara baksam hüzünlenirim" demişti. Neden acaba? Bu soruya net bir yanıtı yoktu.
Ben ise yıldızlara bakınca çocukluğumu, o mutlu günleri hatırlarım. Ve mutlu olurum. Elimde beni mutlu edecek hiçbir şey yoksa bile çocukluğum var. Bu bana yeter çoğunlukla...
Gökyözü ayrı bir alem. Gözlerimi oraya doğrulttuğumda o karanlık ve o karanlığı yırtan o ışıkların ardından bir nur görür gibiyim. Çocukken hep, "Allah işte oradadır, karanlığın ve ışıkların ardında..." derdim. Karanlıktan da ötede olduğu için göremezdik ama vardı.
O'nun her yerde olduğunu, her an hazır ve nazır olduğunu kavradığımda ise o karanlığın ve ışığın ardını hiç bırakmadım. O her yerde ve orada...
O keyifli gece saatlerinin en keyifli yanlarından biri de bol bol içtiğim purolardı. Güzel geçen bir günü, gecenin en son saatinde, yıldızlar altında güzel bir puronun keyfiyle bitirmek galiba keyiflerin en güzelidir.
Bu güzelliği her gece yaşadım.
Açun bu keyfime itiraz etmedi. O nedenle bir teşekkür borçluyum. Güzeldi, keyifliydi, yıldızlar, gökyüzü, karanlık, ağustos böceklerinin ve gece kuşlarının sesi ve elbette artık kullanılmayan kilerin damından gelen kıpırtılar...
Ve gece açan çiçekler elbette...
Ve ıhlamurlar!
Ihlamurlar altında gece keyfi tatilin en güzel anlarından biriydi.
...
Oturuyorum.
Son iki gündür çok yoğun bir iş akışı var. Bir rüya gördüm, onu bile yazamadım iyi mi...
Sanırım merak edenler var.
Anlatayım. Bütünüyle kendimle ilgili bir rüyaydı. Köyde, ağabeyimle birlikte bir hazine bulmuştuk. Ama o kadar sevinmiştik ki...
Uyandığımda hazine bulmamızdan daha çok, o mutluluk beni mutlu etmişti.
Durum bundan ibarettir.
Evet...
Şu blog olayı var ya gerçekten inanılmaz bir şey... Herkes birşeyler yazıyor, ama kim kimdir, bilmiyorsun.
Misal Açun... Takip ettiği bloglar o kadar çok ki... Toplasan listesine aldığı bloggerlar arasında şahsen tanıdığı en fazla 2-3 kişidir.
Ama listesi dolu dolu...
Bu blog dünyası böyle birşeydir işte, kimin kim olduğundan çok, kimin hangi öyküye sahip olduğu ve kendisine dair ne anlattığıdır önemli olan...
Benim takip ettiğim bloglara baktığımda merak ettiğim şey gerçekten de kişisel serüvenleridir.
Hayatı dışardan izlemeyi seviyoruz. Bir filmi, bir diziyi, bir romanı sevdiğimiz gibi...
Ama ilginç değil mi?
Bazı bloglar var, kendimden çok şey buluyorum onlarda... Bazıları sanki benim ardaşımmış ya da bir tanıdığımmış gibi gelir bana... Birgün olsun, onlara, "Yahu bu sen misin?" diye sormak aklımın ucundan bile geçmedi. Niye peki?
Çünkü büyünün bozulmasını istemiyorum.
Blogun belki de en güzel tarafı, bu gizemin kendisidir. Ortada bir hayat var ama, o hayat kime ait bilmemek, belki de güzel olanı bu...
Bazen düşünüyorum da... Hani sevmediğiniz insanlar vardır, ya bloglarını ve serüvenlerini, yazdıklarını, hayatlarını vs. sevdiklerimden biri, gerçekte hiç sevmediklerimden biriyse?
Sahi nasıl olur bilmiyorum.
Misal Açun ya da ben... Büyük bir keyifle izlediğimiz bir blogun aslında, gerçek hayatta pek işimizin olmayacağı birine ait olduğunu öğrensek yine takip eder miyiz?
Ya da bunu öğrendiğimizde yaşayacağımız şey nedir, hayal kırıklığı mı, kızgınlık mı, başka türlü bir şey mi?
Bilmiyorum.
Blog tutmak, yazmak güzeldir nihayetinde...
29 Temmuz 2009 Çarşamba
28 Temmuz 2009 Salı
Yeni şeyler
Uzun süredir hayatımız hep aynı modda ilerliyor.
Peki hep öyle mi olacak?
Değil elbette...
Bu günlerde yeni bir heyecan bizi bekliyor.
Az kaldı, çok çok az... O heyecan çerçevesinde bazen hayaller kuruyorum. Gidiyor ardı sıra...
Daha bugün sabah erkenden uyandığımda, kirpiklerimin ucunda o hayalden tatlı kırıntılar vardı.
Aldım onları, yüreğime bastım, sevdim sevdim sevdim!
Dün uyurken kurduğum hayalden geriye kalanlardı bu kırıntılar... Hayal etmek olmasa, herhalde hayat çekilmez olurdu değil mi?
Bir zamanlar bir mektup yazmıştım. Geçtiğimiz günlerde bilgisayarımdaki özel dosyaları karıştırırken o mektubu buldum.
Bundan 6 yıl önce yazılmış...
Şimdiki ben ile 6 yıl önceki ben'i karşılaştırdım. İnsan gerçekten de büyüyor. Büyüyor ama içindeki o çocuk var ya, o hep öyle kalıyor. Siz ne kadar büyürseniz büyüyün, o kendi dünyasında, kendi durağan zamanlarını yaşıyor. Ve olabilecek en güzel durakta sizi bekliyor.
Bu türden mektuplar daha önce hiç yazdım mı? Hayır, sanmıyorum. Çünkü hiç böylesine bir hayalin içine sokmadım kendimi...
Galiba ürktüm.
Ahmet Kaya'nın söylediği bir şarkıdaki gibidir herhalde, öyle birşey olmak... O yüzdendir, garip olduğu içindir belki de her türlü hayalin içine gözüm kapalı girdiğim halde, o sözkonusu olduğunda hep uzak durdum.
Şimdi önümüzde öyle bir heyacan var.
Allah'ım, ey Allah'ım, sen hayırlı olan neyse onu nasip et! Sevindiren sensin, sevdir, sevindir bizi...
Buna öyle muhtacız ki!
Güzel söz!
İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için./ Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için./ Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için./ Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için./ Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için./ Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.
W.SHAKESPEARE
27 Temmuz 2009 Pazartesi
Kat sayı
Bu arada biz tatildeyken kat sayı problemi nihayet çözüldü. Gelip okula kayıt yaptırdıktan bir yıl sonra fakülte değiştirmeye karar vermiştim. Ama tam o sırada bu katsayı problemi çıktı, bir İHL'li olarak maaselef sınava giremedim. Sınava girip okuduğum okulun Hukuk Fak.'ne girmek istiyordum.
Hukuk ailemin okumamı istediği bölümdü, kendi seçtiğim fakülte ise benim istediğimdi...
İlk yıl hayal kırıklığına uğradım. İki yıl sonra puanların kesilmeden girebiliyordun. Ben de hemen ertesi yıl değil, bir yıl sonrasını beklemeye karar verdim.
O nedenle doğrusu hiç derse girmedim ilk iki yıl... (Son iki yıl da, nasılsa ilk iki yıl girmedim, bundan sonra girsem ne olacak ki deyip girmemiştim. Nasıl ama?) Tam elime kitapları alıp hazırlanacaktım ki, kat sayı problemi çıktı.
Ailemin istediği bölümü okuyamadım.
Her şeyde bir hayr vardır. Biz bilmesek bile...
Bizden geçti. Çok ciddi bir katsayı mağduru olarak, benimle aynı kaderi paylaşan genç arkadaşlarım için sevindim.
Rabbim onlara hayır kapılarını açsın, inşallah!
Göz ağrısı!
İki gündür sağ gözüm fena halde... Bir ağrı var, tam tespit edemedim. Bir ara yine böyle olmuştu.
En iyi göz doktorlarına kadar gittim, hiçbir şey tespit edemediler. En sonunda gözümün bir şeye allerji duyduğu söylendi, ama onu tespit edecek teknoloji henüz yokmuş...
Ne yapacağım bilmiyorum. Gözüm fena halde...
Köydeyken çiçeklerle çok haşır neşir olduk. Acaba ondan mıdır?
Hayır toz falandan değil bu ağrı... Sağ üst göz kapakçığımın kaşla birleştiği noktada bir damarda, ince ve yogun bir ağrı hissediyorum.
Kötü...
Bugün ağrı biraz daha şiddetlendi. Biliyorum en sonunda dayanamayıp doktora gideceğim, bir sürü testten geçtikten sonra yine aynı şey söylenecek... Allerjik durum!
Hayırlısı olsun bakalım! Hastalık ve her şey canlılar içindir! Bir canımız var ya hala, buna da şükür!
Gerçi bu allerjik semptomlar kalıcı hasar bırakmıyor. Yani allerjik tepki duyduğu şeylerden uzaklaşılırsa geçer, diyorlar doktorlar.
Korkulacak bir şey yok tamam mı, eyy ben!?!
Tamam!
Nerede kalmıştık?
Öncelikle şunu belirtmeliyim, harika bir tatil geçirdik. Açun'un köyü, evleri, bahçeleri ve ailesi süper... Çok dinlendim. Az düşündüm, çok beynimi diri tutmaya özen gösterdim.
Yenilenmiş olarak geri döndük...
Giderken içimde cok kötücül, iç karartıcı düşünce kırıntıları vardı. Ne yapsam beynimden atamıyordum. Onları vucüdümdan atmak için birkaç saat yetti. Deyim yerindeyse beyin detoksu yaptım.
Beynimi ve kalbimi temizleyip geldim. Çok şükür...
Geldik! Hoş gittik, hoş bulduk, hoş geldik!
Şuan ne yapıyorum. Tam şu dakikada elimde Denıs Bertholet'in Sartre isimli müthiş kitabı var. O devasa kitabı inceleyip duruyorum. Az sonra da okumaya başlayacağım.
Mutluyum!
18 Temmuz 2009 Cumartesi
Gidiyoruz!
Gidiyoruz.
İçimde tanımsız, tarifsiz duygular var. Allah'ım sen olacak her şeyi hayra çevir.
Dinleneceğiz.
Bize dua edin. Kim burayı okuyorsa, bize hayır duası etsin!
Şimdiden Miraç Kandilinizi kutlar, hepinize dünya ve ahiret saadeti dilerim.
Amin!
17 Temmuz 2009 Cuma
Çay ve şöyle dokunup giden bir sızı...

Bugün çok yoruldum.
Bir çay olsa da içsem, şöyle ince belli bardakta... Ne güzel olurdu.
Şuan Yasmin Levy'i dinliyorum.
Ne dediğinden çok, nasıl söylediği önemlidir. Müzikte her zaman sesi ve melodiyi önemsemişimdir.
Yasmin, yüreğimde bir yerlere dokunarak, şöyle ince bir sızı bırakarak ardından geçip gidiyor.
Acının hani tarifsiz zevk verdiği bir merhalesi vardır ya, bu muzik çalarken hissettiğim şey tam da öyledir. Hem acıyor kalbim, hem zevk veriyor.
Yorgunum.
Yılların yorgunluğu var üzerimde... Şimdi ince belli bardakça bir çay olsa, şimdisi için yeterdi.
Gerisine sonra bakardık!...
Şiir
Dün akşam TRT2'de İ.Sadri'nin programına biraz takıldım. Adam güzel şiir okuyor. Onu izlerken birçok şey gözlerimin önünden geçti.
Herkesin kendi kişisel tarihinde şiire ilgi duyduğu, şairlik denemeleri yaptığı bir dönem vardır.
Muhakkak yani...
Benim de öyle bir dönemim oldu. Üniversite yıllarında ve sonrasında... Şiir gerçekten de ilhamla ilgili bir şeydir.
İstediğiniz zaman yazamazsınız. Ne yazacağınızı, nasıl yazacağınızı bütünüyle o dizeleri kalbinize nakşeden ya da kulağınıza fısıldayan ilham perisi belirler. O gelir söyler, siz de yazarsınız.
Dün Yavuz Bülent Bakiler'e ait o şiiri okuyunca İ.S., bu dizeleri Bakiler'e yazdıran duyguyu ve ona ilham perisinin kapılarını açan o yaşanmışlığı merak ettim.
Ve tabii birçok şey daha...
Şiir güzeldir. Severim şiiri...
16 Temmuz 2009 Perşembe
Serinlik
Havalar iki gündür süper gidiyor.
İnanılmaz bir serinlik, bir hoşluk var... Tabii ki bu böyle devam etmez, etmeyecektir.
Daha ne sıcaklar gelecek, ne sıcaklar...
Dün çok ilginç bir öykü dinledim. Ve şuna inandım, herkes şu hayat sahnesinde Allah'ın ona yazdığı yazgıyı oynuyor.
Özeti bu...
Kimimiz başka türlü, kimimiz bir başka... Herkes kendi rolünü oynayıp gidiyor. Tabi bu arada bazılarına iyi, çok iyi rollerin de düştüğü ayrı bir gerçek...
Dinlediğim öykünün kahramanı da bir tezgahtar kız. Çirkin mi, çirkin... Ama biri ona gönlünü kaptırmış. O şimdi milyar dolarların tek sahibesi...
İnanabiliyor musunuz?
Bunun ayrıntılarını önümüzdeki günlerde yazacağım. Şimdilik bu kadar yeter...
Bu arada dün yağmur yağdı ya, bazı yerlerde inanılmaz göçükler meydana gelmiş. Ne kötü bir şey...
Göç güzel, göçük kötü!
Bu arada bir anım aklıma geldi. Bizim köye yazın ilk aylarında leylekler gelirdi. O kadar çok gelirlerdi ki...
İlkokulda hoca leyleklerden bahsederken "bunlar göçmen kuşlar" demişti. Tabii göçmen nedir bilmediğim için, bunu bir tür, bir cins adı olarak algılamıştım herhalde...
Ne ilginç değil mi?
Göçmen kuş!
Leylek! Lak lak...
15 Temmuz 2009 Çarşamba
Düşünce yorgunu
Ne kadar zengin bir gündem var değil mi?
Başörtülü kızlarla kim evlenecek, tartışması çıktı o bitmeden Ayşe Arman'dan tuhaf ötesi bir teşhircilik atraksiyonu geldi. Geçenlerde üstünü açarak kendini teşhir etmişti, o kesmedi galiba, bu kez tersini yaparak, etini örterek aynı şeyi yaptı.
Henüz bu konular üzerine görüş bildirmeye vakit bulamazken Alperenler'den protesto geldi.
Şimdi nereden başlasam acaba?
Her zaman yaptığım gibi sıralamayı dikkate alarak gideyim.
Soru :Başörtülü kızlarla kim evlenecek?
Cevap :Elbette erkekler...
Başka soru var mı?
Yok...
Ayşe Arman olayı üzerine söylenecek her şeyi söyledim. Yaptığı bir teşhirdir. Başörtülüleri anlama çabası değil, örtüye bürünerek kendi egosunu teşhir etme çabasıdır onunkisi... Dolayısıyla beni ilgilendirmez. Onun eti, Arman'ın etinden ve sütünden faydalananları ilgilendirir, beni değil...
Alperen konusuna gelince de...
Bir açıdan yaptıklarını doğru buluyorum. Çünkü o tertip edilen konserde, bir kafa tutma hadisesi vardı. Başbakan'ın çokça istismar edilen "Ananı da al git" ifadesine nazire olarak, "Şarabını da al, gel" türünden gizli bir meydan okumayla bazı duygular tahrik edildi.
Orada kutsal emanetler var. Ve 400 yılı aşkın bir süredir orada 24 saat Kur'an-ı Kerim okunuyor. Acaba, "Şarabını da al, gel" diyenlerin bilinçaltında, bu kutsallara karşı bir meydan okuma mı vardı, sorusu insanın aklına gelmiyor değil...
O çocuklar, o deli çocuklar orada konser yapılmasını değil, bu gizli meydan okumaya bir meydan okumak için gitmişlerdir.
Bu yanıyla doğru bir davranış olarak buluyorum bu protestoyu...
Burası müslümanlara meydan okunacak bir yer değildir. Okuyacak olanlar varsa gidip hangi cehennemde kaşınıyorlarsa orada yapsınlar, derim. Ama burada değil...
Bu protesto özünde belki aşırı, belki ambians olarak biraz sorunlu olmuştur ama yol açacağı muhtemel sonuçları önemlidir.
Bundan sonra kimse en azından bu tür yerlerde, "Şarabını al da, gel" demeyecek... Bu yönüyle iyi olmuştur.
Peki sonrasında yapılanlar!
Maalesef Alperenler'in bu çıkışları çok manipüle edildi. Madımak, yanmak falandan bahsedildi. Bu kadar abartıldı.
Sonunda gidilip özür dilendi, olay kapandı.
Burada da söylenecek çok şey var ama... Boşver!
Bugünlük bu kadar yeter!
Niye?
Çünkü yorgunum! Düşünce yorgunu...
14 Temmuz 2009 Salı
13 Temmuz 2009 Pazartesi
Uçup gitti
Çok güzel bir yazı yazdım ama uçup gitti.
Özetle: Çantaya götürüp gönderdim. Bir daha denize hayran kaldım. Doya doya denizin maviliklerini ve istanbul slüetini izledim.
O kadar güzel geldi ki...
Gençleştiğimi hissettim sanki...
Çanta
Abimin Mısır'dan gönderdiği bir çanta var. Memlekettekilere hediyeler var içinde... Üç aydır bizde.
Sözde gönderecektim.
Üşengeçliğimden dolayı şimdiye kadar kaldı. Adamcağız Mısır'dan buraya gönderdi, biz buradan memlekete gönderemiyoruz.
Ne ilginçtir değil mi?
Aslında ilginç değil, üzücü... Ben neden böyleyim, neden bütün işlerimi erteliyorum, neden hep son dakika adımıyım ben, neden?
Dün Açun da bundan dert yandı.
İki aydır ayakkabı alacağım kendime... Yani ayakkabılarım yok değil, şuan dönüşümlü olarak giydiğim (Allah'a şükür)bir spor, iki de yazlık ayakkabım var. Ama ne bileyim, yeni bir şey almak beni mutlu ediyor.
Ama bir türlü olmadı.
Hep sonraya erteledim. Hayatım böyle...
Dünden beri "ertelediklerim üzerine" o kadar düşündüm ki... Hayatımın yüzde 80'ini, daha doğrusu yapmak istediklerimin yüzde 80'i hep ertelediklerimden ibaretmiş. Bunu anladım.
Anladım. Ve üzüldüm çok...
11 Temmuz 2009 Cumartesi
Sıcak!
Malum havalar çok sıcak...
Şu klimalar da olmasa sıcaklar çekilmez olurdu.
Açun bugün izinli... O nedenle onu yemeğe davet ettim. Çok güzel, keyifli bir yemek yedik... O şimdi ciciler bakıyor ben ise buradayım. Görüldüğü gibi...
Kaç gündür hiç iş yapmadım. Canım hiç istemedi. Kimse de benden iş istemeyince öylece kaldı. Canıma minnet...
Kitap okuma arzusu henüz kıvamını koruyor. Ama şu sıcaklar ciddi anlamda asitledi okuma isteğimi...
Akşam eve gittiğimde yemek, içmek falan derken vakit geçip gidiyor. Çok sıcak olduğu için Açunla mümkün olduğunca dışarı çıkıyoruz. En azından dışarıda deniz havası var, esintili serinlik...
Başka?
Valla başka bir havadis yok... Benim bıcırık yeğenler köydelermiş. Gülsüm'ün çocukları...
O küçücük kız 3 çocuk yaptı. Hala inanamıyorum.
Hep bana, "Abi sizde bir şey yok mu?" diye soruyor. Yok! Henüz yani...
Bu kadar!
8 Temmuz 2009 Çarşamba
7 Temmuz 2009 Salı
Okuma/k
Uzun uzuuuuuuuuun süredir kitap okumuyorum.
Okumam için benim ciddi bir depresyona girmem gerekiyor. Aksi takdirde hiçbir güç elime kitabı tutuşturamaz...
Şu sıralar içimde usulca uyanan bir arzu var. Bugün iç sesime kulak verince farkettim, yavaş yavaş yeniden felsefe okuyacak kıvama geliyorum.
Felsefeye bünye hangi ruh halinde gereksinim duyuyor bilmiyorum. Üniversite yıllarında bir ara ciddi ciddi kafayı bozmuştum.
Düşünce üzerine düşünmek fikri sanırım insanoğlunun bulduğu en eglenceli, en dolu uğraştır.
Düşünmek bir eylemi dönüştüğü zaman "an" anlam kazanır.
Kaçımız yaşadığımız anları bu denli anlamlı kılabilmişizdir.
Felsefe okuduğum yıllarda beynimin bir tarafında asılı duran bir fotoğraf vardı. Yüksek bir kayalığın üzerine oturmuş, ayaklarını uçuruma doğru sarkıtarak batan güneşin nehrin yüzeyine vuran ışıltılarını izleyen bir çocuk... Kendimi öyle hissediyordum.
Ben o çocuk oluyordum, uçurumun kenarına konup ışıltıları izliyordum.
Düşünmek tam da budur.
Uçurumun kenarına oturup, hakikati izlemek... Suyun yüzeyinde duran o yakamozlar/ışıltılar hakikatin kendisiydi.
Bir cümle üzerinde saatlerce düşündüğümü, daha doğrusu düşünceye daldığımı hatırlıyorum. O cümle beni alıp düşünce dünyasında öyle güzel, sürprizlerle dolu bir yolculuga çıkarıyordu ki...
Özlemişim.
Kendimden kaçmayı unutmuşum. Ne çok olmuş, kendi sığ dünyamdan kaçıp kelimelerin ve düşüncenin o parıltılı dünyasına uçmayalı...
Kütüphaneme ne zaman göz gezdirsem ellerim en üst rafa yerleştirdiğim felsefe kitaplarına uzanır. O kitapları, yarin saçlarını okşar gibi okşarım içgüdüsel bir hareketle...
O kitapların sayfaları, o sayfaların arasında saklı olan o muhteşem dünya benim cennetimdir.
Ne vakit gerçekten sıkılsam, sığlık bunaltsa kendimden kaçar sığınırım felsefenin o büyülü dünyasına...
İçimde bir arzu var. Felsefe okuma arzusu...
Dün Açun'la Sultahanmet'e gittik. Dönüşte Sosyal Yayınları'nı tepeden gören çok güzel bir yerde oturup çay içtik. Üniversite yıllarında sık sık gittiğim bir yerdi bu yayınevi... Girer, saatlerce felsefe kitaplarını inceler, edebiyatın o muhteşem dünyasına dalardım. Beni bu mutlu dünyadan çıkaran da genelde çok güzel bir şiirin, muhteşem bir dizesi olurdu.
Dün o yayınevine bakarken o günlerim, felsefeye çok yakın olduğum o güzel günlerim aklıma geldi.
Mutluyum şimdi. İçimde uyanan o arzu beni kendimden geçirecek kadar güçlü çünkü...
Depresyondayım!
Dün NTV'de Göksel'i izlerken bu şarkısı aklıma geldi. Çıktığı yıllarda çok sevmiştim bu parçayı... Çok depresif bir hali vardı, söyleyişine de sinmişti. Güzeldi. O günlerin hatırasına...
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Değişiklik!
Geçtiğimiz Cuma akşamı muhteşem bir gece geçirdik.
Açun'la buluşup Taksim'e gittik. Orada meşhur bir tantunicide karnımızı doyurduktan sonra da İstiklal'e geze geze, kitapçıları girip çıka çıka Galata'ya gittik.
İstiklal yazın çok güzel olur.
Muhteşem sokak çalgıcıları var. O kadar mahirler ki... Bizim kaç yıldır çok sevdiğimiz bir grup var, onları her zamanki yerlerinde, Tünel'in girişinde bulduk. Çaldılar, söylediler.
Biz de biraz eşlik ettikten sonra da Galata'ya, o saklı cennete gittik. Gitmeden önce de metal kutusunda kaliteli bir paket puro aldım.
Çaylarımızı istedik.
Ben puro eşliğinde muhteşem keyif yaşadım. Bir tarafta Galata'nın o tatlı sükuneti, bir tarafta eşsiz boğaz havası, bir tarafta akşam serinliği, bir tarafta otantizm, bir tarafta Açun ve o tatlı sohbeti...
O kadar güzeldi ki...
Sigara sevmiyorum. Ama puro harika... Hele kalitelisi yok mu?
Burayı okuyanlara dikkat: Puro öldürür! Sakın içmeyin!
Yeni bir hafta!
Günler hızla geçiyor.
Bu iş yerinde kalmak benim için artık iyice anlamsızlaştı. Bir an önce izindekiler dönse de, farklılaşma oluşsa burada...
Bu kadar moronla yapmak zordur. Çok zor hem de...
Aralarında iyi olanlar yok mu? Var elbette... En azından terbiyeliler. Ama bir de bu yönüyle zayıf olanlar var. Aman Allah'ım!
Yeni bir haftaya yine kötü düşüncelerle başladım. Umarım böyle geçmez... İnşallah keyifli, süper bir hafta olur.
Amin!
4 Temmuz 2009 Cumartesi
Müjgan!
Şimdi kuzenimin feyse yüklediği bir klip izledim.
A.Kaya'nın O Mahur Beste'si... Atilla İlhan ne güzel yazmış değil mi?
Müjgan, benim ana dilimde de kirpik demek... Sen ve kirpiklerin ağlıyorsunuz, diye anlamak ne güzeldir, o mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız dizesini...
Üniversite yıllarında A. İlhan'ı tanıdım.
Galiba Ben Sana Mecburum şiiriyle ilk...
Şuan vesilesini hatırlamıyorum, silik bir an ve o şiirin bende yarattığı o güzel duygudan kırıntılar kalbimin derinliklerinde...
Ne güzel günlerdi.
Geride kaldı, gitti.
En acısı şu ki, o güzel günlere hergün biraz daha uzaklaşıyoruz.
3 Temmuz 2009 Cuma
Sarsıcı
Dün buraya alıntıladığım Mehmet Akif'e ait dizeleri iki gündür okuyorum. İnsan hiç kelimelere bakarken birtakım resimleri görür mü?
Bu dizelere bakarken hep aynı resmi gördüm. Sarsıcı cümleler... Mehmet Akif'in burada tarif ettiği kişiler çalıştığım işyerinde var. Biri de maalesef benim müdürüm.
İnanılmaz, gerçekten inanılmaz!
Allah'ım!
Ey Allah'ım, beni gerçekten "insan" olan kullarınla buluştur. Yollarımızı kesiştir.
2 Temmuz 2009 Perşembe
Hali pür melalimiz
Zulme tapmak, adaleti tepmek, hakka hiç aldırmamak
Kendi asudeyse, dünya yansa baş kaldırmamak…
Sözünde durmamak, yalan sözden çekinmemek
Kuvvetin meddahı olmak, acizi hiç söyletmemek…
Mübtezel bir çok merasim; eğilip bükülmeler, yatmalar
Şaklabanlıklar, gösterişler, ardı ardına aldatmalar…
Fırka, milliyet, lisan namıyla daim ayrılık
En samimi kimseler arasında ciddi açık…
Enseden arslan kesilmek , cepheden yaltak kedi
Müslümanlık bizden evvel böyle bir zillet görmedi
Mehmet Akif
1 Temmuz 2009 Çarşamba
İyi şeyler!
Bu ülkede güzel şeyler oluyor.
Dünkü tutuklama, hükümetin MGK'daki kararlı tavrıyla birlikte Türkiye sivilleşme yolunda çok önemli bir viraja girdi.
Hükümet eğer dik durur, Cumhurbaşkanı da destek verirse bu ülkenin aydınlığa ulaşması yakındır.
Dün Açun'la darbe üzerine konuşurken şunu söyledi: Bu ülkede bir daha darbe olursa vallahi çıkar sokağa ne olursa olsun karşı dururum.
Sonrasında söylediği şuydu: Bu ülkede bir daha böyle bir şey olursa asla burada durmam.
Her ikisinin de altına imzamı atıyorum.
Zaten biliyor musunuz, bu ülkede İstanbul diye bir yer olmasaydı, emin olun ben çoktan gitmiştim.
İstanbul da olmasa, bu ülkeye nasıl tahammül edilebilirdi ki...
