5 Aralık 2009 Cumartesi

Uluçay, uluçınar!

Bazı şeyleri yazmak zordur.
Kaç gün oldu, içimden kaç cümle geçti, kaç kelime gelip kalbimin taa içine oturdu ama bir türlü elim o cümleleri, o kelimeleri yazmaya varmadı.
Nasıl yazabilirsin ki sevdiğin birinin ölümünü...
O ki adam gibi bir adamdı.
Yıllar önce bizi K.K. adlı sınıf arkadaşım tanıştırmıştı. Sanırım 2000 yılıydı. Taksim'de oturup bir kafede saatlerce hayalleri olan bu "köylü" sinema tutkunuyda konuşmuştuk.
O konuştukça içimden ona karşı şefkat, sevgi ve saygı dolu hisler oluşuyordu. Sanki abimdi, sanki kardeşimdi, sanki benim masumiyetimdi bu adam...
Onunla konuşurken hiç tereddütsüz bir dervişle karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm.
Duruşu, o naif ifadesi, mütevaziliği, içtenliği ve o bilge duruşuyla her şeyden önce çağımızın yaşayan bir dervişiydi....
Daha Fazlası...
Allah dostuydu.
Gözlerinin içine baktığınızda karşınızda bir çocuk görürdünüz. Allah'ın adamları hep 'çocuk' değil midir?
O da Allah'ın adamıydı.
Bir yazıda onu övmüştüm, bana kızmıştı. Ancak bir derviş övülmekten hoşnutsuz olabilirdi, o da öyle yapmıştı.
Bizi tanıştıran o arkadaş geçenlerde arayıp, "Alo" deyince birşeyler olduğunu hissettim.
Ama kesinlikle aklıma Ahmet Uluçay'ın ebediyete göçtüğüne dair bir şey gelmemişti. O daha yaşayacak, Bozkırda Deniz Kabuğu adını verdiği uzun metrajlı filmini çekecekti, Oskar alacaktı belki de...
Yine Taksim'de buluşacaktık, çay içecektik. Ve o anlatacak, biz dinleyecektik...
Ama olmadı.
Arkadaşım K.K., "Ahmet Abi öldü" dedi.
Ne ağır bir yüklem. Öldü.
O an o kadar üzüldüm ki... Hiçbir şey diyemedim. Neden oldu, nasıl oldu diyemedim. "Başımız sağolsun" cümlesi zar zor çıkmıştı ağzımdan...
Onu gördüğümde vallahi içimdeki sürgün duygusu göçüp gidiyordu. Onunla neredeyseniz orada emin bir şekilde, mutluydunuz, hoştunuz... Tıpkı babanızın, annenizin, kardeşinizin yanında olduğunuz gibi...
Allah rahmet eylesin!
Amin!

0 yorum: