28 Şubat 2009 Cumartesi

Bu şarkı benim için

Bu şarkı yıllar önce Elazığ'da üniversite sınavlarına hazırlandığım yıl çıkmıştı. Elazığ'ın en işlek caddesinde sürekli çalıp duruyordu.
O güne kadar aşırı sert feodal değer yargılarım nedeniyle Bülent Ersoy ismine kıldım. Yani onu bir sanatçı olarak kabul etmekten öte tümden reddetmiştim. O nedenle de altın olsa benim için zerre kadar değeri yoktu.
Fakat bu şarkı yok mu?
Bunu ilk dinlediğimde beni nasıl da etkiledi. Kendim alıp Bülent Ersoy kaseti falan dinlemezdim. Ayıptı sözde... Ama biri çalarsa da çaktırmadan öyle dinliyordum ki!
O caddede gezinirken bu şarkı ne vakit kulağıma çalınsa durup dinlerdim. Bugün sabah kalkıp duş aldıktan sonra dilime dolandı bu şarkı...
Dinliyorum nedensizce... Dersaneye gittiğim dönemde hangi duygularla dinliyorsam yine aynı duygularla ve aynı nedenlerle dinliyorum bu şarkıyı...
Yani sadece sesi, sözleri ve yorumunu sevdiğim için.

BÜLENT ERSOY - YÜZÜNÜ GÖREMEM MP3 Dinle, Klip izle

Ah Adnan!

Birden aklıma asker arkadaşım Adnan geldi.
Savaşın batı kentlerine sürdüğü, param parça bir hayattan süzülmüş gencecik bir çocuktu. Yaşamın kıyısında sözü geçince Adnan aklıma gelir.
Yatılı okulu yıllarından kalma bir alışkanlıkla hep ezilenin yanında yer almışımdır. Kendim asla kimsenin gücüne sığınmamışımdır.
Hep kendim güçlü olmaya çalışmış ve ezilenleri korumak için gücümü kullanmışımdır. Yatılı okumanın elbette insana çok faydası vardır.
Tek başına her şeyin üstesinden gelmeyi öğretir size... Kafa tutmayı, asla ağlamamayı, korkmamayı... Ve hakkını ne olursa olsun korumayı ve almayı bir de...
Yatılı okumak küçük bir akarsu gibi olmayı öğretiyor insana... Küçük engellerin üzerinden gürül gürül akarsın, büyük engellerin yanından sessizce akıp gidersin.
Hayat budur.
Tabii insandan götürdüğü çok şey de vardır yatılı okumanın. Onların izlerini ömrüm boyunca taşıdım. Hala da taşımaya devam ediyorum.
Yüzümde bazı izler var. Zaman zaman Açun soruyor, nedir bunlar diye... Hepsi de bir kavgadan geriye kalan izlerdir.
Çok kavga ettim. Yani kavgasız bir yaşam mümkün değildi yatılı okullarında... Hiç unutmam, iki sıra arkadaşım birgün beni bıçakla köşeye sıkıştırdılar. Neden yaptıklarına hala bile anlam verememişimdir. Ama gençlik herhalde...
Kendini ispat çabası...
Orada alttan aldım. Sonra icabına bakmak üzere...
Bir arkadaşımı birgün tenhada kıstırdım. Öyle korktu ki... Bir iki tokat attıktan sonra bıraktım onu. Diğerini ise dövmeye hiç gerek kalmadı.
Neyse...
Askerdeyken hep mıntıka temizliğini bazı çocuklar yapıyordu. Usta birliğine daha yeni gitmişim. Bölük komutanı bana birkaç cocuk verdi, bunlara mıntıka temizliği yaptır dedi.
8 kişiydi.
Aldım çocukları gittim. Sigaramı yaktım, çayımı aldım. Oturdum bunlar ağaçlardan dökülen yaprakları mucurların içinden ayıklıyorlardı.
Baktım 3 kişi çalışıyor, 5 kişi ise ayakta ve sigara içiyorlar. Yanlarına gittim, "Siz niye çalışmıyorsunuz?" diye sordum.
Baktım bana ters ters baktılar. Meğerse bunlar üst devre... Ve bunlar mıntıka temizliği yapmıyor, sadece alt devre olan o 3 çocuk yapıyor.
Orada gelenek böyle... Fakat biz yeni gittiğimiz için gelenek falan bilmiyoruz.
Onlara, "Siz de yapacaksınız!" dedim. Adanalı Yasir adında bir çocuk, "Hocaaa yannış yapıyorsunnn bakk... Daha yeni geldin, bilmiyorsun. Biz yapmayız" dedi.
Ben de bunun yakasına yapışıp boğazına sıktım, "Ulan ben burdayken herkes yapacak. Yoksa yakarım heppinizi. Canımı sıkmayın" dedim.
Adımız daha o gün arıza çavuşa çıktı. Aldım hepsine yaptırdım.
Hemen ertesi gün sabah kahvaltısından çıktık, gazinoya gideceğiz. Bize ekmek getiren sivil araç yanaştı. Kir pas içinde biri ekmek sepetini alıp gazinoya gidecek, baktım birkaç ekmek düştü. Yer de ıslak, çamurlu... Çocuk bu ekmekleri alıp sepete doldurdu.
Bunu görünce bir bağırdım, "Ulan hayvan. O ekmekleri nasıl alır sepete sokarsın. Çıkar onları, bu ekmekleri askere yedideremezsin" dedim. Çocuk şaşırdı. Gidip o ekmekleri alıp hepsini aldım. Ve sanki komutanmışım gibi, "Bana bu kantinciyi çağırın" dedim. Sivil kantinci geldi, "Buyur hocam. Ne oldu?" dedi. Biz kısa dönem olduğumuz için bize hoca diyorlardı.
Ben de durumu anlattım ve, "Siz askeri tavuk yerine mi sokuyorsunuz? Bundan sonra bu pislik herif ekmek getirmeyecek. Yoksa fena yaparım" dedim.
Çocuk da, "Tamam abi daha dikkatli oluruz" dedi.
Tugaya gelişimizin ilk haftası... Hemen benim ünüm bütün tugaya dağıldı. Bölüge gidip gelirken çok sayıda kişinin uzaktan, yakından beni elle gösterdiğini gördüm. Herkes beni merak ediyordu. Diyorlardı ki, "Ya buraya bir kısa dönem gelmiş, adam inanılmaz ya... Önüne gelene posta koyuyor. Fırıncıyı az kalsın dövüyordu"
Öyle efsane bir şekilde başladık... Bakalım nasıl gidecekti? Ben de merak ediyordum doğrusu...
İnsan bazen kendini bazı şeylerin içinde buluveriyor. Ve hiç düşünmediği bir öykünün kahramı oluyor.
Benim de aynı mesele işte...
Evet... Benim bu şekilde davranmam, özellikle de bizim bölükte herkese aynı muameleyi yapmam en çok da gariban olduğu için her işe koşturulan Adnan'ı ve birkaç arkadaşını sevindirmişti. Gölge gibi beni takip ediyorlardı serbest zamanlarda... Biri çayımı getiriyor, diğeri sigaramı yakıyor. Kendi çapımda bir komutan gibiydim orada...
Bölüğe cep telefonu sokmuşum. Hergün Açun'la konuşuyorum. Normalde konuşmak mümkün değil... Ben bu çocukları koğuşun kapısına nöbetçi olarak dikiyordum. Komutanlar geldiğinde öksürüyorlardı ben de hemen gerekli tedbiri alıyordum.
Orada ailesi siyasi işlere karışmış Güneydoğulu önemli bir ailenin oğlu vardı. Onu kıllık olsun diye tuvaletçi yapmışlardı. Doğrusu çocuk bunu hiç dert etmiyordu. Çünkü tuvaletçilik bile bazı hakaretlere maruz kalmaktan daha iyiydi onun için... O nedenle onun temizlik malzemelerini tuttuğu depoda duruyordu benim cep telefonum. Benden başka da birkaç arkadaş daha vardı aynı konfora sahip olan...
Garibanların babası olmuştum.
Artık gelişimize 2 hafta var. Ben sürekli raporlar falan alıyorum. Son günleri günleri hep istirahatli geçiriyorum.
Raporumun bittiği bir gün, 2 hafta kala o akşam dışarıda akşam yoklaması vereceğiz. Akşam yoklamalarını nöbetçi subay gelir alır.
Fakat nöbetçi bir türlü gelmedi. Bölük çavuşu da Kayserili Bekir adında, olabildiğine kişiliksiz biriydi. Bize sürekli uygun adımda marşlar okutuyordu. Hava da çok soğuk olduğu için bütün bölükler yapıyordu, biz de yapıyorduk haliyle...
Fakat bir süre sonra ben yoruldum ve durdum. Benden sonra sağ tarafımda 33 yaşında, çok büyük bir otobüs işletmesinin sahibi olan arkadaşım durdu. Sonra başka biri daha... Hep yaşını başını almışlar durdu. Bekir bir anda, "Ulan şerefsizler niye duruyorsunuz, devam etsenize..." dedi, o arkadaşlara bakarak... Birden kendimi kaybettim ve avazım çıktığı kadar, "Ulan şerefsiz sensin, senin yedi sülalendir. Gelirsem oraya senin bütün kaburgalarımı kırarım, köpek herif. Sen kime şerefsiz diyorsun" dedim.
Herkes put kesildi. Bekir şaşkınlıktan ve korkudan önce duraksadı, sonra kendini toparlayınca da, "Hoca sana demedim ya... Ben şunlara dedim. Niye öyle yapıyorsun" dedi. Ben de ona, "Zaten bana söyleseydin şimdi çoktan bitmişti işin... Ama burada hiç kimseye şerefsiz diyemeçsin. Hiçkimse sen ya da herhagi bir biri, kendisine şerefsiz denilsin diye buraya gelmemiş. Herkes haddini bilsin" dedim.
Özür diledi. Baktım nöbetçi subay geldi, yoklamayı alıp gitti.
O günlerde her koğuş yat yoklamasını kendi koğuşunda alıyordu. Fakat Bekir, bütün koğuşları 2'inci koğuşa topladı. Gelip bana, "Hocam yoklama var, çavuş çağırıyor" dediler. Ben de yatağıma uzanmışım. "Gelip benim yoklamamı burada alsın. Daha düne kadar buraya veriyordum yoklamayı, gelmem" dedim.
Gittiler. Bir baktım Bekir geldi, iki üst devre arkadaşıyla birlikte... Biz kısa dönem olduğumuz için onların üstü sayılıyoruz. Yani benimle bir münakaşaya girse varya yanar o... Bunu da bildiğim için hiç alttan almıyorum.
Bekir içeri girer girmez kapıtıyı kapattım. Ve ona, "Ulan dayak mı geldin? Bak seni burada perişan ederim. Git, kaşınma" dedim. İzah etmeye çalıştıysa da, birilerine şerefsiz demenin kabul edilebilir olmadığını söyleyerek gönderdim onu...
Yoklamadan sonra Adnan ve birkaç gariban arkadaşı geldi. Hele sara hastası, Gaziantepli Mehmet diye biri vardı.
Yanıma geldi, ağlayarak, "Abi Allah senden razı olsun. O şerefsiz diyince çok zoruma gitti. Fakat ben alt devre olduğum için bir şey diyemedim. Çok ağırıma gitti. Ben askere geliyorum diye ailem 40 gün düğün yaptı. O şekilde geldik buraya, kim olduğu belli olmayan biri bana şerefsiz diyor. Çok içimi acıttı" dedi.
Onun gözyaşları beni de ağlattı.
O çocuklar için bir kahramandım. Geldiğim gün tüm o gariban çocuklar ağlamışlardı. O kadar çok anı var ki...
Zaman buldukça Adnan ile ilgili inanılmaz anılarımı anlatacağım. Konu dağıldı, anlatamadım.
Ah Adnan ahhh!
O tuvaletçi çocuk benim Ciwan Haco sevdiğimi bildiği için diyordu ki, "Gittiğim ilk gün senin için MED TV'den Ciwan Haco'dan bir şarkı isteyeceğim"
Benden bir hafta önce terhis oldu.
Birgün bir arkadaşımdan telefon geldi. Dedi ki, "MED TV'yi izliyordum, biri şuanda şurada askerde olan şu arkadaşım için şu şarkıyı istiyorum dedi. İnanılmaz şaşırdım. Senin için şarkı isteneceğini, üstelik de sen askerdeyken böyle bir televizyondan şarkı isteneceğini 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi" dedi.
Demek ki T. gerçekten verdiği sözü tutmuştu.
Neyse...
Sonra anlatırım, aklıma çok güzel bir anı daha geldi. O da sonra...

27 Şubat 2009 Cuma

Hayat böyle güzel

Çoğu kişi benim biraz deli olduğumu iddia eder.
Nedeni de kafama göre yaşamamdır. Canım istediğinde açarım "Şehit Tahtında..." ilahisini dinlerim, canım isteğimde Pink Floyd'a geçer, oradan da başka müzik türlerine geçerim.
Çekinmem.
Başkası ne der, nasıl düşünür umurumda bile değildir. Hiçbir zaman da olmadı.
Geçtiğimiz günlerde eski radikal islami camiadan bir dava arkadaşım geldi. O gelmeden bir iş üzerinde çalışıyordum.
Konsantre olmak için de Ömer Karaoğlu'nun bu ilahisini açmış, dinliyordum. Hiç farkında değilim. Bir baktım arkadaşım dikkat kesildi ve yüzü mosmor oldu.
Ne oldu diye sordum.
-Duyuyor musun? Bu ses nerden geliyor, radyo falan mı açık...
-Hayır. Ben açmıştım. Ömer Karaoğlu...
-İnanılmaz. Yani burada bunu mu dinliyorsun?
-Evet... Ne olmuş yani... Adamlar akşama kadar Tarkan falan dinliyor. Bu daha mı kötü?
-...
Sonra işim bitince dışarı kahve içmeye gittik. Arkadaşım inanamadı. İki de bir, "Ya vallahi sen deli bir adamsın ya... Bu kadar kemalistin içinde biri akşama kadar ilahi dinliyor deselerdi, inanmazdım. Söylesem kimse inanmaz bana... Ne biçim adamsın ya! Deli misin kardeşim" diyordu.
İnanılmaz ya... Neden deli olacak mışım ki?
Ben böyleyim!
Böyle mutluyum işte...
Sabahtan beri bu ilahiyi dinliyorum. Kimse dönüp de bakmıyor bile... Çünkü artık alıştılar bana!

Özlemişim!

26 Şubat 2009 Perşembe

Sus pus

Sabah iş yerine geldim, herkes sus pustu. Acaba ne oldu?
Meğerse bazıları paparayı yemiş... Öyle oluyor gerçekten; insan paparayı yiyince, hele bir de kendini savunacak durumu yoksa sus pus oluyor.

Yağış

Demin bir üniversiteye gittim. Tabi üniversite İstanbul'un öbür ucunda olunca biz de fırsattan istifade sahil yolundan gitmeyi tercih ettik.
Ahmet Kaya şarkıları eşliğinde muhteşem bir yolculuk yaptım. Ben işe gittiğimde genelde benimle benzer müzik zevklerine sahip şoförleri seçmeye çalışıyorum. Onlarla gittiğimde yolun tadı oluyor. Yoksa da olmaz...
Şırıl şırıl yağmur yağarken denizi izlemek öteden beri en sevdiğim şeylerden biridir.
O küçücük damlaların o devasa suyla birleşme anı çok hoşuma gidiyor. Güzel bir gündü.
Üniversitede de hayli verimli bir konferans dinledim. Uzun süredir görmediğim arkadaşlarımı gördüm.
Keyifliydi.

Doğru...

Yazdıklarım benim bildiklerimdir.
Yani bizim cephemizden olay böyle görünüyordu. Belki işin içinde farklı detaylar da vardır.
Olabilir değil mi?
Belki de, "gerçek sandığımız şey aslında koca bir yalandır". Bilemeyiz ki?
Arkadaşımızın penceresinden olaylar böyle görünüyordu.
Bir de tabii ki ortada bir sonuç var. Şimdi bu konuyu konuşmanın, kaşımanın bir faydası var mı?
Yok...
Arkadaşım bu blogu bilmiyor. O nedenle de yazdım işte... Söz malum Makbule'den açılmıştı.

Bir de şu var

O günü şimdi çok iyi hatırladım.
O arkadaşım nişyA'nın yanından geldikten sonra biraz oturdu, grubtan C. arkadaşımızı alıp gitti.
Az ileride, caminin avlusunda C. ile bir şeyler konuşuyordu. Ve yumruğunu sıkmış sert sert konuşuyordu.
C.'nin bu işle alakası neydi ki?
O gün akşama doğru C.'ye, "NişyA'nın yanından geldikten sonra seni alıp cami avlusuna götürdü. Sana neden kızıyordu. Bişey mi oldu" diye sordum.
Acaba nişyA ne anlatmıştı.
Henüz hiçbir bilgimiz olmadığı için bir sürü senaryo uydurmuştuk.
Acaba C. bir hata mı yapmıştı?
C. daha fazla dayanamadı, işin aslını anlattı. Meğerse nişyA, o arkadaşımıza demin yazdığım o şeyi söylemişti. Arkadaş da gelip C.'ye, "Benim onda çok önemsediğim bir emanetim var. Bugün onu arayacaksın, yarın gönderecek. Aksi taktirde gidip Trabzon'u onun ve sülalesinin başına yıkarım" demişti.
C. bize bunu anlattı.
Sonra...
Birkaç gün sonra o emanetler geldi. Onların ne olduğunu öğrendiğimizde, arkadaşımızın bu kadar hiddetlenmesini ve o emanetlerin hemen gönderilmesini neden bu kadar önemsediğini anlamıştık.
Ne kadar kalitesiz, alçak bir kızmış o demiştik... Emanete ihanet demek tam da buydu.
Varsa yüzük, gönder. Sonra ne halt yiyorsan ye, değil mi?
Arkadaşımızı da bu kadar öfkelendiren de buydu.

Anlatayım haydi

O ara geldi.
Hiç unutmam. Yıl 1999'du.
Hatta 2000 de olabilir ama tam olarak hatırlamıyorum.
Okulun bahçesinde oturmuştuk bir kaç arkadaş, konuşuyorduk. Bir baktım nişyA bize bakarak geçti.
Anladım ki bizim o gruptan birine söyleyeceği bir şey var.
İlgili arkadaş mesajı aldı ve kalkıp nişyA'nın arkasından gitti. nişyA o arkadaşa, "O nişanlandı. Lütfen artık onu unut" demiş arkadaşımıza...
Arkadaş yanımıza geldi, yüzünde asla çözemediğimiz bir duygunun izi vardı. Kızgın mıydı, üzgün müydü, sevinçli miydi belli değildi.
Anlamadığımız şey şuydu: Arkadaşımız, o nişanlandı denilen kızdan ayrılalı birkaç ay olmuştu. Çok değil, üç dört ay sadece... O kız hangi arada kendine birini bulmuş da, nişanlanmış hemen.
Arkadaşımızı üzmemek için bu konunun üzerine hiç düşmedik. Lafı hiç açılmadı.
Neyse...
İşte bu, bizim grubun nişyA ile olan bütün bağlantılarını kopardı. Daha doğrusu nişyA zaten, farklı, ilginç bir grup taassubu nedeniyle bizimle asla görüşmüyordu.
Hele ben zaten ayda yılda bir okula geldiğim için bu arkadaşın beni tanığından bile emin değildim. Herhalde de tanımıyordu.
Öyle işte...
Peki bunu neden yazdım?
Çünkü nişyA'nın alıp uyardığı o arkadaş benim çok yakın arkadaşımdı. Çok çok sonradan nişyA'ya bu yaptıklarından dolayı saygı duymuştum. Muhtemelen arkadaşımızın üzüntüsünü görmüş buna daha fazla yüreği dayanmamıştı.
Arkadaşımıza, "Sen kendini onun için üzme... Hiç değmez. Unut" manasında yapmıştı o uyarısını...
Çünkü iki arada, bir derede nişanlandığı söylenen o kız nişyA'nın yakın arkadaşıydı. Ve belli ki işin diğer cephesinde olan bitenler nişyA'nın da içine sinmemişti.
Arkadaşımız o gün her şeyi bitirdi.
Ve hayatında yep yeni bir sayfa açtı.
Elbette arkadaşımız her şeyi bizim verdiğimiz destekle başardı. Yurtdışına gitti, geldi. Ve memur oldu.
Yolu da, bahtı da açık olsun!

25 Şubat 2009 Çarşamba

Maklube ve Makbule

Dün akşam Avrupa Yakası'nı izlerken birkez daha dikkatimi çekti. Ben bu Makbule'yi birine benzetiyorum ama kim?
Dün dikkatlice baktım. Evet buldum.
Makbule, üniversiteden aynı sınıftan bir arkadaşımıza, adı şinyA olan bir arkadaşımıza çok benziyor.
Umarım o burayı okumuyordur. Eğer okuyorsa bile ona sadece şunu söylemek istiyorum. Bu benzerlik sadece fiziksel bir benzerlikten ibarettir.
Yoksa başka türlü benzerlik yaptığımı düşünmeyin lütfen... Biliyorum ki başka türden bir benzerlik sizin bilgi birikiminiz, görgünüz ve duruşunuza hakaret olur.
O arkadaş maklubeden de rahatlıkla tanınabileceği gibi hizmet ehli bir insandı. Başörtülüydü, başını açıp okuluna devam etti.
Bir ara Açun'la Fatih'te bir mağazaya girerken onu görmüştüm. Ertesi gün gelip ona dair biraz araştırma yaptım. Meğerse okuldan sonra yüksek lisans yapmış, ardından da ABD'ye gitmiş.
Oradada akademik bir takım çalışmalar yürüttükten sonra Türkiye'ye dönüp hitaF .inÜ'de çalışmaya başlamış. İnşallah çok çok güzel yerlere gelir.
Bu arada söz bu arkadaşın Makbule ile olan benzerliğinden açılmışken son bir detay daha eklemekte fayda var. Bizim bu arkadaş da tıpkı Makbule'yi canlandıran Hasibe Eren gibi tiyatro eğitimli biriydi.
Bir ara bu arkadaşla ilgili daha farklı bazı şeyler daha yazacağım. Ama bir ara...
Ve ve... Avrupa Yakası'nda en sevdiğim karakter hangisidir dersiniz?
Burhan ve Bülent...
Hele Bülent inanılmaz ya... Onu izlerken çok eğleniyorum.
Nedense artık...
Ayyhhh terledım haa! deyip, acaip frikikler veren Dilber Hala galiba artık sıktı.

Fark var

Partilerin seçim sloganlarına bakıyorum. Yine en profesyonel iş AK Parti'den çıkmış gibi... CHP de fena değil dogrusu...
Fakat bir parti var ki yarattığı farkla yerlerde sürünüyor.
Popüler bir rap şarkısından hareketle bir slogan bulunmuş. Lafı fazla dolandırmayalım, parti Saadet, sloganları da Fark Var adıyla başlıyor.
Fark Var'a eklemledikleri slogan cümleleri resmen dökülüyor.
Sloganlarda hedef çoğunlukla AK Parti... Ama maalesef kendi ayaklarına kurşun sıkmaktan öteye gidemiyorlar.

Mesela:
-Omurgasız siyasetle ilkeli siyaset arasında fark var!
-Zalimlerle işbirliği yapmakla mazlumlarla dayanışma arasında fark var!
-Teslimiyetçilikle Yeniden Büyük Türkiye ideali arasında fark var!

Şimdi koltuğunuza yaslanın ve düşünün. Bu konuda Saadet'in mi, AK Parti'nin mi karnesi daha iyi...
Gelin yukarıdaki sloganlar ışığında bir çözümleme yapalım. Bakalım ortaya nasıl bir sonuç çıkıyor?

-Bir tarafta Susurluk'a fasa fiso diyen bir parti var, öte taraftan Ergenekon'un üzerine giden bir parti...
-Bir tarafta İsrail'le askeri anlaşmalar imzalayan bir parti var, öte taraftan İsrail'e posta koyan bir parti...
-Bir tarafta 28 Şubat kararlarına imza atıp darbecilere teslim olan bir parti var, öte taraftan darbecilere kan kusturan bir parti...

Fark var değil mi?

Hem de çok...

Görüldüğü gibi altı çizilen noktalarda Saadet maalesef AK Parti ile boy ölçüşecek durumda değildir.

Dolayısıyla bu durumda fark var demek ne kadar doğru? Bu Saadet'e yapılabilecek en büyük kötülük değil mi?

Üretilen sloganlarla yaptıkları tek şey, Saadet'in altı çizilen noktalarda asla Ak Parti ile yarışacak durumda olmadığını kanıtlamaktır sanki...

Bu kampanya nedeniyle Saadet'e sadece acıyorum. Çünkü harcadıkları paralara yazık... O paraları alıp daha aklı başında bir kampanya yapsalar, daha inandırıcı olabilecekleri noktalara vurgular yapsalar daha iyi olmaz mıydı?

Üzülüyorum. Eski bir Milli Görüşçü olarak üzülüyorum vallahi...

Bu parti, bu cenah kendi adamlarıyla değil, işi bilen profesyonellerle iş tutmayı öğrendiği gün bir yerlere gelir.

Ama bu zihniyetle asla...

24 Şubat 2009 Salı

Hazana dönmüş bir hayatı solumak

Artık yaşlandım.
Bunu kabullenmek zor ama öyle... Sık sık dönüp geçmişinize sığınıyorsanız yaşlanmışsınız demektir. Artık saçlarınıza akların düşme vakti gelmiştir.
Yıllar önce "Vadim o kadar yeşildi ki" adında bir kitap okumuştum. Bunalımlı yıllarımda okuduklarımdan biriydi.
O kitabı elime alışımı hatırlıyorum. Muhtemelen soğuk bir Şubat akşamıydı. AÖS'te, yalnızlıktan içi geçmiş bir yurt odasından dışarıyı izliyorum. Kar yağıyor, aheste aheste...
Dışarıda çocuksu bir mutluluğun gürültüsü var. Bense geçmişimdeki çocukluğa sığınmış, imdat istiyorum. Zaman tüneli olsa, çocukluğuma dönsem. Ahh...
Çıkarıp sigaramı yaktığımda yüreğimin serinlediğini hissediyorum her nefeste... O olmasa nefes alabilir miydim, bilmiyorum.
Bir ara elimdeki kitabın düştüğünü hissettim. Dalmışım.
Eğilip kitabı aldım.
Ve uzun uzun kapağına baktım.
Birgün yolun sonuna geldiğimde ve dönüp geriye baktığımda, 'Vadim öyle yeşildi ki!" diyebilecek miydim acaba?
Kışın ortasında, hazana dönmüş bir hayatı soluyordum.
Yıllar sonra...
Yaşlandım diyorum. Dönüp vadiye bakmamdan belli, heyhat... Yaşlandım!

Bir elmanın yarısı

Demin bir arkadaşımla birlikteydim.
İşyerimin hemen yanında olan İstanbul'un en lüks alışveriş merkezlerinden birinde yemek yedik, oturup bol bol konuştuk... Benim unuttuğum bazı anıları anlattı geçmişe dair...
O anlatırken şunu düşündüm: Kimle ne yaşamışsanız, yaşadığınız şeyin iki ortağından biri siz, diğeri de artık odur.
Bir elmayı alıp aslında ikiye bölersiniz. Yarısı sizde kalır, yarısı da karşınızdakinde...
Birgün buluştuğunuzda bir bakarsınız ki o elmanın yarısı masaya konulmuş. Alıp kendinizdeki diğer yarısını da eklersiniz.
Tam olur.
Bazen de o elmanın iki yarısı hep ayrı kalmak zorunda kalır. Alır bakarsınız bazen... Diğer yarısını da görmek istersiniz. Ama mümkün olmaz...

Evde...

Çok sevdiğim bir arkadaşım nihayet ev sahibi oluyor. Arkadaşımın almayı düşündüğü ev Yenibosna'da... Bahsettiğine göre ev güzelmiş. İnşallah sorunsuz bir şekilde alır da rahat eder.
Ev ilginç bir şekilde bana ucuz geldi. Alacağı kişi hemşehrisiymiş. Fakat az cok piyasayı bildiğim için doğrusu işkillendim. Onu sık sık olabilecek bazı tatsız durumlar karşısında uyardım.
Konuşurken bazı anılar canlanıverdi gözümde...
Yenibosna'ya ilk ne zaman gittiğimi hatırlıyorum. Aynı evde kaldığımız yeğenimin kuzeni orada bir şirkette çalışıyordu. Onu ziyarete gittiğimizde bu semti görmüştüm.
Alelade bir yerdi. Hiçbir özelliği yoktu.
Sonra birkaç kez, değişik vesileler oluştu gidişlerim arttı.
Üniversiteden bir arkadaşımın ailesi burada oturuyordu. Davet üzerine gidip evlerinde kalmıştık. Galiba İstanbul'da yabancı bir eve ilk misafir oluşumdu.
İlk olduğu için de unutmamışım işte... Dün arkadaşımla konuşurken bu aklıma geldi işte...
Eee?
Eee'si yok. Hepsi bu!

Haydi erkekler namaza...


Haydi Erkekler Namaza from Yasin Okumus on Vimeo.

Bir ara...

Bir ara bildiğiniz bilimum mizahçı tayfasıyla teşriki mesaimiz oldu. Sık sık birtakım vesilelerle L. ve P. adlı dergilere gider, gelirdim. teM/tsÜ gibi bir sürü isimle hayli güzel, verimli alışverişlerimiz oldu.
L. ile P. henüz ayrılmamıştı. Yani teM/tsÜ henüz ayrılıp P.'yi kurmamıştı. L.'ye gittim... Fakat ben içeri girer girmez birden kalbim küt küt attı. Ben soğuk, sert ve kasıntı bir tipimdir, yerine göre... Ama bu sadece tanımadığım ortamlar için geçerlidir. Dost ortamlarında nasıl da her tür mevzunun başrolü olduğumu herkes bilir.
Neyse...
O kadar fırlamanın içine dalınca doğrusu ürktüm. Ya şaka yaparlarsa, ya beni güldürürlerse... Nedense işin bu "ya beni güldürürlerse" kısmını sanki, "Ya bana gülerlerse..." diye algılıyorum.
Kalbim küt küt...
Eğer espiri tazyikine tutulursam kesin dalarım diyorum.
Tam da beklediğim gibi oldu. İçeri girmemle birlikte kahkahaların havada uçuşması bir oldu. Duvara çarpıp kör kurşun gibi zıplayan kahkahalar gelip beni bulmasın diye sürekli pozisyon değiştiriyorum ama, ı-ııh! Hançeremden öyle öyle bir kahkaha kopuyor ki, ben bile inanamıyorum.
Sonunda attığım o kahkahayla o fırlamaların hepsini susturdum. Nasılım ama?
Ortalım buz kesildi.
Bende de mahçup bir eda... teM/tsÜ abiye dönüp baktım, böyle omuzlarını hafif sallıyor gibi geldi bana... Sanki, "Yapabileceğim bir şey yok. Kusura bakma" der gibiydi.
İyi de bu hiç adil değil ki...
Ne yapalım, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Sonunda ölüm yok mu ulan... Korkanın da ta...
Gardımı aldım, şöyle etrafı bir süzdüm. Herkesin gözlerine tek tek baktım. Ve... "Ne oldu ya, nutkunuz mu kesildi!" dememle birlikte yine aynı kahkaha tufanı... Sonunda ben de güldürmüş olmuştum işte... Onlar mizah yapmışlardı gülmem için, bense hiçbir şey... Aramızdaki fark buydu galiba...
İnsanlar ikiye ayrılır. Bir mizaha gülenler, iki gülmek için mizaha gereksinim duymayanlar.
Onu anladım işte orada...
Eee?
Ne eesi, bu kadar işte... Hepsi bu!

23 Şubat 2009 Pazartesi

Bu ne iştir ya?

O kadar otosansür uyguladım yine de işe yaramadı.
Açun yazdıklarımı bana hiç yakıştırmadı.
Ali adında 33 yaşında, mühendis bir okurum vardı, o da kayboldu gitti. Dolayısıyla bilebildiğim tek tanımlı okurum oydu, o okudu mu, tepkisi nasıl oldu bilmiyorum.
Açun beğenmediğine göre silmem gereken bir yazıydı.
Ben de öyle yaptım.
Sildim gitti.

Kar

İstanbul'a yılın ilk karı düştü. Ama yağmurla karışık olduğu için de yere iner inmez suya dönüşüyor. Olsun, yine de iyiydi, güzeldi.
Kendimi çok iyi hissediyorum. Allah'a şükür...

21 Şubat 2009 Cumartesi

Hayat bu...

Bir varsın bir yoksun. Ölünün ve ölümün üzerinde çok konuşmamak gerekmiş. Ben de öyle yapacağım.
Sanki bir şey olmamış gibi davranacağım hep yaptığımız gibi... Dünya hayatının espirisi de tam da budur işte: Bir şey olmamış gibi yaşamak...

20 Şubat 2009 Cuma

Öyle...

Nedense hep Sait'e dair yazmak istiyorum. Konuştuğumuz her konu yazılmaya değerdir aslında...
Son görüşmelerimizin birinde nargile keyfinden sonra Aksaray'a gidip oradaki meşhur kebapçılarda kebap keyfi yapmıştık.
Kendisi de o yörenin çocuğu olduğu için kebabın incelikleri konusundaki muazzam bilgisiyle beni şaşırtmıştı.
Hele patlıcan kebaba dair anlattıkları... Onu yemek bile bir sanattır. Ben de bildiklerimi paylaşınca şaşırmıştı.
Bir ara kebap faslı ve kebabın incelikleri konusunda ondan öğrendiklerimi yazacağım. Ama şimdi değil...
Allah rahmet eylesin!

19 Şubat 2009 Perşembe

Kürt böreği ve Sait

Kaç gündür ne yana baksam Sait'i görüyor gibiyim. İnsanın inanası gelmiyor. Yani bir genç nasıl ölebilir ki... Daha yapacak o kadar çok şeyi varken. Ve belki de yapabileceklerinin yüzde 10'ununu bile yapamamışken hala ölmek nasıl mümkün olur ki...
Oluyor.
Üzüntümü ifade edecek kelime bulamıyorum. Rabbim onu Hazreti Muhammed'e (SAV) ve sevdiklerine dost ve komşu kılsın. Amin!
Sait'le o kadar çok ortak noktamız var ki... Birlikte bir site kurduğumuzda saygın bir yazar arkadaşımız, "İki molla çocuğu magazin sitesi kurmuş" diye bir söylenti çıkarmıştı.
Gülüyorduk. Magazin üzerine esaslı konuşmalarımız olmuştu. Magazin camiasından felsefeye konuyu nasıl evirdiğimizi şaşkınlıkla karşılamıştım. Magazin üzerine çok konuşmuştuk.
En sevdiğimiz şey de Kürt konusuydu. Ona üniversiteye başladığım ilk hafta yaşadığım ilginç bir şeyi anlatmıştım, katıla katıla gülmüştü.
İstanbul'a geldiğimde ağabeyim beni bir öğrenci evine yerleştirdi. Nurcu bir evdi... İlk günler henüz düzeni oturmadığı için de dışarıdan bir şeyler alıp yiyorduk. Birgün kahvaltılık için dışarı çıktığımda evdeki ağabey "Kürt böreği alır mısın?" demişti.
Kürt böreği ne ki?
Hergün gittiğim pastaneye gidip, "Kürt böreği var mı?" diye sorduğumda, bana gösterdiği şey karşısında şaşırıp kalmıştım. O Kürt böreği mi?
Alıp eve gittim.
Kürt böreği üzerine bir bahis açtım. Hukuk son sınıfta okuyan bir arkadaş, "Bu Kürt böreği falan değil ya... Bildiğiniz sade börek. Yavan, sade, biçimsiz bir şey olduğu için buna Kürt böreği demişler. Burada bile faşizan bir şey var" demişti. Ona bu adı verenler aklı sıra Kürtler'i de öyle görüyor. Yavan, sade, kaba, biçimsiz... Üzerine ancak şeker serptikten sonra yiyilebilir bir şey...
Ben de kesinlikle kendisine katılmıştım.
Hani Kürt böreği olsa biz bilirdik... Ben ömrümde böyle bir şey görmedim. Doğuda böyle bir şeye rastladığımı hiç hatırlamıyorum. Varsa bile adı sade börektir.
İşte bunu anlatmıştım.
Paylaştığımız çok şey vardı.
Hep Ankara'ya davet ediyordu. Bir türlü gidip Sait'le Ankara'da vakit geçirmek mümkün olmadı. Ama bu yaz gidecektim vallahi...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Ne var ki ölmüşüm oracıkta...

"İzlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta..."


Süslü cümleler kurmaya gerek var mı? Bir şiir yazmaya, bir ağıt yakmaya, içli bir zılgıt çığırmaya ya da...
Gerek yok artık...
Ona kelimelerin şövalyesi derdim, kızardı. Zümrüt yeşili gözlerini sorardım kayıtsız kalırdı.
"Biz heppimiz birer pîri faniyiz ustadım" derdi.
Ustad olan da, pîr olan da oydu oysa...
Söze gerek bırakmadı gidişiyle...
Bir iz bıraktı ve gitti!
Son görüşmemizde onu İstanbul'a davet etmiştim. Gelecekti.
Birlikte gidip Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde nargile içecektik... Nargile işin bahanesiydi aslında...
Onunla o fokurdayan şişenin başına oturduğumuzda konuşacak o kadar çok konumuz oluyordu ki...
Şiwan Perver'den Ciwan Haco'ya, Kürt sorunundan İslamcılığa, felsefeden sosyolojiye, aşktan tasavvufa, Türkiye'den kaf dağının ötesine kadar ne varsa...
Bir ara ona, "Seni ne İslamcılar, ne de solcular anlayacak... Hangisine yaklaşırsan seni diğerinden sanacaklar" demiştim.
Anlaşılmaya ihtiyacı vardı.
Durduğu yere bakılırsa pek de anlaşıldığı söylenemezdi.
Baştacı edilmeliydi, edilmedi.
Fırsat verilmeliydi, yeterince verilmedi... O, iyi bir yazar, iyi bir şair, iyi bir düşünce adamı olmak için yaratılmıştı.
Dünyaya dair basit gailelerin peşinden koşturulmamalıydı.
Koşturuldu...
Türkiye çok büyük bir değerini, çok ucuza kaybetti.
Birgün mutlaka Türkiye'nin en büyük yazarlarından biri olacaktı. Buna o kadar inanıyordum ki...
Geçtiğimiz günlerde çok önemli bir gazeteden yazarlık teklifi aldığını söylediğinde bir tedirginlik vardı ses tonunda...
Acaba yine "yalnızlık korkusu" muydu onu bu denli tedirgin kılan şey?
Yola çıksa, düşünce dünyasına esaslı bir yolculuk yapmaya kalkışsa, yolculuğunun daha ilk kilometrelerinden itibaren haramilerin onu hırpalayacağını iyi biliyordu.
Çünkü daha önce attığı her adımın onu yalnızlığa sürüklediğini görmüştü.
Vazgeçen biri değildi. Dokuz köyden kovulsa onuncu köye gidip aynı şeyleri haykırmaya devam eden biriydi.
Doğrucuydu, dürüsttü... Dengelerin değil, doğruların adamıydı.
Yazısına yapılan bir sansürün ardından beni aramış dert yanmıştı. "Sert yazıyorsun, çok sert yazıyorsun diyorlar. Doğrular serttir, sarsıcıdır. Ne yapayım yani? Küfür etmiyorum ya... Sadece doğruları yazıyorum" demişti.
Çok şey söylemişti.
O kadar çok söyleyecek sözü vardı ki...
Geçtiğimiz yaz Cevahir Otel'de yaptığımız bir sohbet sırasında hızı çok sevdiğini anlatmıştı. Uzunca bir süre motorlardan bahsedip durmuştu. "Sinemde rüzgarı hissettiğimde mutlu oluyorum" demişti.
O yaz çok sevdiğim motor tutkunu bir arkadaşımı bir trafik kazasında kaybettiğim için içim ürperdi.
O arkadaşımın gidişi çok üzmüştü beni... Kaza geçirmeden birkaç saat önce birlikteydik. Aldığı motoru anlatıp duruyordu. O anlattıkça ben, "Aman kardeşim sakın hız yapma... Çok tehlikeli. Lütfen dikkatli ol" diyecek oluyordum fakat... Araya hep başka bir şey girdi diyemedim bir türlü...
Ayrılıp eve gittiğimde de eşime, "Bugün Hasan'la birlikteydik. Hep motordan bahsetti. Ona dikkatli ol diyecektim fakat diyemedim, nasip olmadı. Sonra da aklıma takıldı" dedim.
Birkaç saat sonra Hasan'ın ölüm haberi geldi.
O kadar kahroldum ki...
Sait'e bunu anlattım. Ve ona, "Lütfen hız yapma... Trafikte yapılan küçük bir hatanın bedeli çok ağır olur" dedim.
Hem de defalarca...
Hızlı yaşayıp genç öleceksin, demişti.
Şaka yapmıştı.
Ne var ki...

Mekânın cennet olsun sevgili kardeşim!

17 Şubat 2009 Salı

Sözün bittiği yer

Sözün bittiği yerdeyiz. Değerli kardeşim M.S.Y. hakkın rahmetine yürüdü. O kadar üzgünüm ki... Çok az ölüm beni bu kadar üzdü.
Mekanın cennet olsun sevgili kardeşim. Allah yar ve yardımcın olsun!

Doğum günü

Herkesin bir doğum günü var, benim yok... Doğumumla ilgili bilinen tek şey, "Abim 15 tatilden döndükten 2 gün sonra"dır.
Bir de tabii, "Nihal doğduktan 4 gün sonra..." var.
Abime ve Nihal'e, anneme, Nihal'in annesine sordum fakat daha fazla bir şey öğrenemedim.
Olsun ya...
Allah devletimizi başımızdan eksik etmesin. Ben Şubat'ta doğmama rağmen devlet bana Ekim ayı içinde bir doğum günü vermiş...
Sağolsun, bu da bir şeydir.
Bizim orda, bizim zamanımızda doğum günü diye bir şey yoktu. Hâlâ da yok zannımca...
Haliyle bir doğum günüm olmamıştı.
İlk kutlanılan doğum günüm Ekim'deki olmuştu. İlkler unutulmazmış... İlk doğum günüm Kadıköy'de, son derece spontane bir şekilde kutlanmıştı.
Sonra Açun'la tanıştığımızda bu konu nasıl olduysa gündeme geldi. Ben de Şubat'ta doğduğumu söyledim. Tam zamanını istedi, "Abim 15 tatilden döndükten 2 gün sonra" dedim.
Aaa, öyle şey mi olur demişti.
Neden olmasın ki... Yani elimdeki tek veri buysa ne yapabilirim ki, değil mi?
Bu böyle olmaz denildi.
Madem Şubat ayında doğmuşum. Madem 15'ten 2 gün sonra diye bir şey var, benim doğum günümü tanımlayan cümlenin içinde... O halde doğum günüm 15'ten 2 gün sonrası olarak belirlendi.
Yaptığımız hesaplamalara göre ben 2002'den beri 17 Şubat'ta doğmuşum işte...
Bugün (Yalan da olsa) benim doğum günüm.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Çok yorgunum beni bekleme kaptan...

...

Uzakdoğu

Dün bütün gün evdeydim. Uzandım, uyudum, kalktım... Çok keyifli geçti. Açun ile baldız bir ara dışarı çıktı, sonra onlar da geldi.
Birlikte bir uzakdoğu filmi izledik... Kore yapımı muhteşem bir film.
Mutlaka izlenmeli...
Filmin adı: Daisy

14 Şubat 2009 Cumartesi

Sevilmeyi hakkedenlere...


Mona Rosa Sacit Onan Yorumuyla - The funniest home videos are here

İşte böyle ya...

Uzun süredir, hatta uzun yıllardır belki de, İstanbul'da böyle soguk görmemiştim. Yağmur yağarken soğuğu hissetmek, üşümek hoşuma gidiyor.
Bir deniz kenarında, denize sıfır bir kafede oturup damlaların denizle buluşmasını izlemek süper olur bu havalarda...
Fırsat bulursam işten böyle bir sefa sürmek isterim.
Bugün soğuktu ama güzeldi.

13 Şubat 2009 Cuma

Nihayet

Aslında çok büyük hedeflerle yola çıkmıştık... Fakat benimle birlikte işe koyulan arkadaşlar son derece yeteneksiz çıkınca iş bütünüyle üzerimde kaldı.
Bir iki hafta hariç o işin tümünü ben yaptım.
Ve haliyle de yoruldum elbette...
Şunu gördüm ki bu işte hızlı düşünmek ve hızlı karar vermek başarı getirir.
Ben tek başıma, rakiplerimin 7-8 kişiyle yapmaya çalıştığını yaptım. Ve çok kısa süre içerisinde ilk 5'e yerleştim.
Yaptığım site kendi alanında en iyi ilk 5 arasındaydı.
Bu kadar kısa bir süre içerisinde bir siteyi markaya dönüştürmek mucizedir. Ama Allah bize bunu nasip etti ve başardık çok şükür...
O site birçok ezberi bozdu. Bağımsız olmanın gücünü sonuna kadar kullandı... Rakiplerimiz bize, "Yaşayan son efe..." ismini takmışlardı.
Yaptığımız özel işleri kaynak belirtmeden alıntılayanlara, okurun pek farketmediği gizli, amansız savaşlar açtım. Ve girdiğim her savaşta da kazanan ben oldum sonunda...
Çünkü onların kelimeleri bitti. Birikimleri bizimle aşık atmaya yetmedi. Pes etti hepsi de...
Neyse...
Bir döneme damgasını vuran o site iki aydır yine kendine özgü bir tarzla satılıktı. Birçok teklif geldi.
Kriz ortamında bir siteyi satmak mümkün değildir. Ama dedim ya, eğer yaptığınız iş bir marka olmuşsa kriz falan kâr etmez size...
Üç gündür görüşmelerimiz sürüyordu. Dün akşam itibariyle el sıkıştık... Ödeme koşullarında tam mutabakat sağlandığı takdirde site önümüzdeki haftadan itibaren yeni sahiplerinin olacak.
Siteyi satarken çok duygulandım doğrusu... Çünkü orada bir iddia vardı. Ve alnımın akıyla çıktığım bir iddiaydı. Çok özenmiştim, kopmak güç oldu.
Bu sayede birçok kişiyi de tanımış olduk... Yıllardır bir şey sandığım birçok kişinin şişirilmiş bir balon, dost sandığım bazı kişilerin kifayetsiz muhteris olduğunu öğrendim.
Ve en önemlisi de...
Başkalarının, "Bu iş ancak ekiple olur" dediği bir yerde ben, "Bu iş tekbaşına da yürür" iddiasını kanıtladım.
Kaldı ki benim tek işim bu site olsaydı çok daha farklı olurdu. Bildiğiniz gibi bu siteyi iki arada bir derede yapıyordum.
Yeni projelerim var. Ama o projeleri birlikte yapabileceğim doğru adamı bulmakta güçlük çekiyorum.
Zeki, hızlı düşünen, hızlı karar veren birini bulursam birlikte çok daha müthiş projeler gerçekleştiririm.
Önümüzdeki günlerde yep yeni bir projenin anonsunu yaparsam hiç şaşırmayın. Hiç hem de...
Gözünüz burada olsun!
Ez cümle... Sitemiz artık başkalarının. Devir işleri birkaç güne kadar biter. Yolu açık olsun "Son Efe'nin..."

12 Şubat 2009 Perşembe

Hastalık

Açun bu gece çok hastaydı. Gece ateşini düşürmeye çalıştım... Benim de vücudum iflas ettiği için nasıl olmuşsa uyumuşum ve aksilik bu ya, sabaha kadar da hiç uyanmamışım.
Sabah Açun'un sesiyle uyandım. Lavaboya gittim, küvete yaslanmıştı. Elini tuttuğum gibi yıkıldı, baygınlık geçirdi.
Hemen yere yatırdım. Baldızım da geldi. Açun nefes almakta güçlük çekiyordu. Az sonra kustu ve rahatladı.
Çok üşütmüş olmalı ki... Hemen ter boşaldı vücudundan ve ballı nane limon içtikten sonra da derin bir uykuya daldı.
Gece boyunca onunla hiç ilgilenmediğimi söyleyince içim parçalandı. Nasıl uyuşum öyle... Nasıl hiç uyanmamış, Açun nasıldır diye bakmamışım diye kendime çok kızdım. Hem de o kadar kızdım ki...
Demin aradım, sesi çok güzel geliyordu. Kahvaltı yapıyorlardı.
Hayatım boyunca herkese karşı çok gaddar oldum. Çok acımasız oldum... Ama sözkonusu olan Açun olunca yüreğim parçalanıyor. Ona karşı o kadar müşfik bir hal içindeyim ki...
Bu çoğunlukla beni üzüyor. Çünkü ona en ufak bir şey olduğu zaman ben resmen çöküyorum. Ömrümden ömür gidiyor.
Bugün kollarımın arasında bayılınca da aynı şeyi hissettim. Geçtiğimiz günlerde kuzeninin ölüm haberini alıp ağladığında da aynı şekilde yüreğim parçalandı. Benim bu kıza karşı hissettiğim şey aşk ve sevgiden öte bir şeydir. Şefkat diyorum bazen ama... Tam olarak o da karşılamıyor hissettiklerimi...
Açun benim her şeyimdir.
Allah'ım sen Açun'a şifalar ver!

11 Şubat 2009 Çarşamba

Bir nokta

Üç nokta, bir virgülden ibaretim ben... Ya hep yarım kalmışım, ya da tam bitmiş... Nokta.

-SS-

Ufff!

Bugünlerde hepten kaderci kesildim. Bazı adımları atıyorum sonra da gerisini Allah'a bırakıyorum.
Allah bir şeyin olmasını istemişse olur.
O istemedikçe hiçbir şey olmaz...
Kaza ve kader konusu üzerinde uzun uzun düşünmüşümdür. Allah ezel ile ebed arasındaki tüm bilgilerin sahibidir.
İnsan merak etmez mi?
Şahsen kendi kaderimin nasıl şekilleneceğini, ne olacağımı, ömrümün bundan sonraki kısmını nasıl geçireceğimi, başıma bir kaza-bela gelip gelmeyeceğini vs. çok merak ediyorum doğrusu...
Şu günlerde iş yaşamımla ilgili bir değişiklik gündemde... Bir adım attım ama gerisi için herhangi bir çabam olmadı.
Eğer Allah dilerse olur. Yoksa da olmaz...
Dolayısıyla çok da fazla düşmüyorum üzerine...
İşte kafamı kurcalayan da budur: Acaba bu kadere iman mıdır yoksa kendi kaderine kayıtsız kalmak mı?
Boşver...
Bakalım mevlam neyler, neylerse güzel eyler!

Uyumak

Bugün uyuyabildim Allah'a şükür... Sabah kalkıp tıraş olduğumda, aynada yüzüme baktığımda yorgunluğun zerresinin kalmadığını gördüm. O kadar mutlu oldum ki...
Tabi ki bütün bunları Açun'a borçluyum.
Ne kadar teşekkür etsem azdır.
Yalnız Açun bıraz sorunlu bir gece geçirdi. Allerjisi yeniden azdı. Bu kez neden etkilendi tam olarak tespit edemedim. İnşallah yine geçici bir sorundur.
Ben uyudum fakat Açun'un uyuyamadığını öğrenince doğrusu çok mutsuz oldum. Hani sevincim kursağımda kaldı derler ya aynen öyle oldu.
Allah Açun'a sağlık, sıhhat ve afiyet versin!
Amin!

9 Şubat 2009 Pazartesi

Acaba?

Öyle işte...
Uykusuzluk hali bugün de devam etti. İşe iki saat geç kaldığım halde yine uykusuzum. Yüzüm çökmüş, hasta gibi duruyorum.
Bunu nasıl halledeceğiz acaba?
Doğrusu hayatım olabildiğince konforlu... İş ortamım, aile hayatım beni mutlu ediyor.
Allah'a şükür ciddi bir sağlık problemim de yok... Sevdigim herkes iyi, herkesin hali vakti yerinde!
Şükrediyorum halime...
Ama her şey de tam ve eksiksiz olmuyor. Başka bir şey olmasın da olan uykumuza olsun, hiç de önemli değil...

Uykusuz

Uykusuzluk problemim yeniden baş gösterdi. Birkaç haftadır doğru düzgün uyuyamadım. Uykum her gece en az 20 kez bölünüyor.
En az o da...
Saat 4'ten sonra ise yarı uyanık, yarı uykulu bir halde sabahı buluyorum. Ezan okunuyor farkındayım, insanlar uyanıyor farkındayım, sokak canlanıyor farkındayım. Sabahın körünü gözüm açık görüyorum her gün...
Ne kötü değil mi?
Bu uykusuzluk aslında 2007'den kalma... Kemdimce haklı nedenlerden dolayı uykum firar etmişti.
Sonra bir ara düzene girdi.
Şimdi yeniden bozuldu. Ruh sağlığımın bozulduğu anlamına mı geliyor acaba? Ki, kesinlikle öyledir.
Ne yapayım acaba?
Açun psikologa gitmemi öneriyor. Ama henüz karar veremedim. Zira psikologlardan çok sıkılıyorum. Her anlattığınız şeye karşılık gelen bir cümleleri vardır muhakkak... Bu da beni sinir ediyor.
Bir psikologa gitmektense seni gerçekten dinleyen, seninle üzülen, seninle sevinen bir arkaşına anlatman, varsa sorunun, daha iyidir.
Var mı öyle arkadaşım?
Yok... Çünkü ben her zaman, kendi arkadaşlarımdan daha güçlü oldum. Her zaman ve her koşulda...
Bu hayatın beni de çökerttiğini, tarumar ettiğini anlatmaya kalkışsam inanırlarmı ki?

7 Şubat 2009 Cumartesi

Üniversitede...

Önceki gün üniversiteye gittiğimi söylemiştim ya... Orada gezinirken neler hisettiğimi, hangi anılara gittiğimi vb. yazmamıştım.
İşin anı kısmı bana özeldir, hatırladığım, andığım bazı anlarım oldu elbette...
Orada gezinirken öğrencilerin yaş profillerine baktım. O kadar genç ve körpe geldilerdi ki...
Bir ara şaşırdım ama, neden sonra benim de o yaşlarda, burada olduğum aklıma geldi.
Daha yirmisine girmeden gelmiştik buraya...
O gençlerin o kıpır kıpır hallerini, kimi zaman sevinçten pörtlemiş kimi zaman da melankolinin iyice büzdüğü o gözlerine bakınca kendimi gördüm.
Kim bilir kaç kişi hayatının ilklerini o okulda yaşıyordu.
Üniversite yolunu kendin çizdiğin bir hayatı yaşayabildiğin son dönemdir. O nedenle eşsiz önemdedir.
Üniversite bitip iş hayatına atıldığında artık şartların belirlediği bir hayatı yaşamak zorunda kalıyorsun.
Üniversite o nedenle köprüden önceki son çıkıştır.
Buraya, benim yanıma staj yapmaya gelen bütün öğrencilere söylediğim ilk şey şudur: "Gidin okulunuzu okuyun. Okul bittiği gün işi düşünün. O güne kadar da aklınızın ucundan bile geçmesin. Çünkü daha sonra bir işin mutlaka olur... Ama bir daha, ne 20'li yaşların ne de bu yaşın heyecanını paylaşacağım kalabalık bir arkadaş ortamın olur"
Şuan pişmanlık duyduğum tek şey okul yıllarında iş hayatına atılmaktır. Keşke okul bittiği güne kadar okulda kalsam, o gençliği doya doya yaşasaydım.
Ama olmadı.
Bu pişmanlık biliyorum ben yaşadıkça sürecektir.
Şimdiki aklım olsa...
Derse girer, hocalarla tartışır, eylem organize eder, enerjim yettiğince sosyal organizasyonlar yapardım.
Ders boykotlarını organize ederdim.
Ama olmadı.
İşte orada gezinirken öğrencilere bakıp kendimce tahminler yürüttüm. Bir çocuk vardı, elinde kitapları, dalgın dalgın yürüyordu.
Ona bakarken aklımdan şu geçti: Acaba şu çocuk, şu melankolik bakışlı çocuk aşık mı? Düşünceli, kaygılı... Ama düşündüğü şey de, kaygısı da onu mutlu ediyor.
Bir başka öğrenciye bakarken başka bir şey düşündüm. Bir başkasında başka bir şey...
İleride kahkaha atarak yürüyen kızlı, erkekli bir grup vardı, onlar başkaydı.
Tarihi üniversite kapısının tam önünde güzel elbiseler giymiş, tıraşını olmuş, sık sık saatine bakan bir genç vardı. Acaba kimi bekliyordu? Bir ara orada bekleyip, kimi beklediğini görmek istedim ama sonra vazgeçtim. Bu röntgenci tutum beni utandırdı.
Kapının tam önünde durup Beyazıt meydanına baktım. Bir baba ile yürüyen bir kız vardı. Arkaları dönük yürüyorlardı. Kimdi onlar? Üniversite ile bir ilgileri var mıydı?
Dönerken İletişim'in önünden geçtim. Bahçesinden içeri baktım. Aracı durdurup içeri girmeyi, kantinden bir çay alıp o yenilenen enfes bahçesinde içmeyi çok istedim ama...
Olmadı.

Özledimm!

Demin işe gelirken unkapanı köprüsü üzerinde onlarca kişi balık tutuyordu. Sabahın bu erken saatinde...
Yüzlerini Süleymaniye'ye dönmüş balık tutuyorlardı.
O kadar mutlu görünüyorlardı ki...
Onları izleyince kendi balık maceralarım aklıma geldi. Murat Nehri bizim köyün içinden akar. O nehrin içinde büyüdüm dersem kesinlikle abartı olmaz... Her Mayıs'ın ortalarından okulun başladığı günlere kadar nehirde geçerdi zamanımız. Annem her Allah'ın günü beni ve küçük kardeşimi bu nehirden alır, öğle yemeğine götürürdü. O gelmese biz de gitmezdik...
Peki neden gitmiyorduk?
İşte asıl anlatmak istediğim bu... Biz bir taraftan yüzerken bir taraftan da balık tutardık oltalarımızla...
Sonra herkes balıklarını temizler, ateşçiler (genelde kücük çocuklar) ateş yakardı. Nehrin yanındaki tarihi mağara ve köprü kolonlarında tuzumuz vardı.
Tuz bitince kimse söylemeden biri getirir koyardı yerine...
Balıkları taze kavak çubuklarına geçirir pişirirdik. O kadar keyifli oluyordu ki... Karnımızı doyuruncaya kadar balık yerdik.
Tuzlu, şöyle iyice pişmiş... Keşke şimdi yine olsaydı.
Sonra debinin yüksek olduğu yerlerde, dalgaların üzerinde sörf yapa yapa kendimizi suya bırakır, karanlık bastırıncaya kadar yüzmeye devam ederdik. Ne oyunlar oynardır Allah'ım...
Şimdi düşünüyorum da cennet herhalde öyle bir şeydir.
Mayıs ve Haziran'ın ilk günlerinde nehirden eve dönüşümüzde yolumuz gelincik tarlasından geçerdi.
O tarlada sarı çicekler vardı.
Ben hemen hemen her zaman bu sarı çiceklerden Gülsüm'e bir taç yapar, götürürdüm. O da takardı.
Taç yapmayı da büyüklerimizden öğrenmiştik... Örüyorduk çicekleri, süper oluyordu.
Herkes de yapamıyordu.
Zaten benden başka kızkardeşini bu kadar seven, ona bu kadar değer veren kimse de pek yok gibiydi.
Gülsüm de alır onu mutlulukla takardı.

6 Şubat 2009 Cuma

Zamanda yolculuk

Ne zamandır yazmak istiyordum ama bir türlü nasip olmadı.
Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Fakat ilk okulda okuduğum kesin... Bir yaz yaylaya çıkmıştık. Sanırım yaylaya çıktığımız son yaz o olmuştu.
Eski köye kadar arabayla eşyalarımızı götürmüştük. Sürümüz de haliyle yaya geliyordu.
Eşyaları indirdikten sonra katır ve eşeklerle yaylaya taşıyorduk. Yayla da o kadar yüksekte ki...
Git git bitmiyor. Bir dengeni kaybetsen yuvarlanırsın aşağıya kadar.
Yüzyıllık patika yollar var, hayvanları oradan sürüyoruz. Yaylaya eşyaları (Kıl çadır, bilimum ev eşları, kab kacak vb) taşırken eşek ya da katırın yularından tutup gidiyorduk.
İşin burası biz çocuklar için en keyifli yanıydı. Çünkü yayladan köye geri dönüp eşyanın geri kalanını getirdiğimizde o koca yolu katır ya da eşeğe binerek geliyorduk.
Hiç unutmam. Unutmak nasıl mümkün olabilir ki...
Yol yokuş aşağı olduğu için eşeğe düz binmek çok yorucuydu ve belin ağırıyordu. Biz de bir çözüm bulmuştuk... Eşeğe ters biniyorduk. Dolayısıyla yokuş aşağı eğilmek yerine, yokuşa paralel bir eğimle aşağı inebiliyorduk bu sayede... Eşekler hızlı gitsin diye de onları nasıl kamcıladığımı şuan gibi hatırlıyorum.
O kadar keyifliydi ki...
Annem her zamanki gibi yüreği ağzında arkamızdan bağırıp çağırıyordu. Bize ulaşması mümkün değildi, o nedenle oyunu korkusuzca sürdürüyorduk eski köye kadar.
Bu bahsettiğim yol en az 2 kilometrelik bir yoldur.
Her gittiğimizde yaylayı Açun'a gösteriyorum. Düşünün öyle bir yayla ki, kar asla erimiyor.
Derin yarıklarda biriken kar buzula dönüşmüş... O koca yazı atlatıp kışa kavuşuyor.
O yaylada iki gün içerisinde burnumuz kabuk atıyordu. Çünkü geceleri çok soğuk... Gündüz güneş yakıyor, fakat rüzgar estiği için hava serin.
Suları ise buz gibi...
Adım başı bir su pınar var. En sevdiğimiz şey bu pınarların içine karpuzu atmaktı. Çünkü attığımız karpuz anında ortadan ikiye ayrılıyordu.
Hele bir pınar var.
İddiaya göre zamanında iki çoban, "Bu suda kim daha fazla elini tutabilir" diye iddiaya girişmiş.
Elini birkaç dakika o suyun içinde tutan çobanın parmakları donup dökülmüş. Bu bir efsane elbette...
Ama şunu kolaylıkla söyleyebilirim ki, o suda elinizi tutmanız mümkün değil. O kadar soğuk yani...
Soğuk ama asla onu içtiğiniz için bademcikleriniz şişmez, boğazınız ağrımaz. O yaylada, o soğuk yaylada soğuk algınlığı şikayetiyle hasta olan tek kişi görülmemiştir.
Bu nasıl oluyor, bilen yok...
Yaylaya biz gitmiyoruz ama amcamlar hep gider. Geçtiğimiz yıllarda kardeşimle gitmiştik... Açun'u da götürmek istedik ama, onun o yükseğe tırmanması pek mümkün görünmedi, o nedenle onsuz gittik...
Kaldı ki gitsek bile, kıl çadırda gece çok üşürdü. Biz bile o havalara alışığız, iki yorganla uyumuştuk kardeşimle, fakat yine de üşümüştük sabaha kadar.
Orada yıldızlar yere o kadar yakın ki...
Gece rüzgar müzik çalarak eser. Rüzgarın taşıdığı koku sarhoş edici...
Aynen Musa Anter'in dediği gibi; kekik, reyhan ve kaçak tütün okusu taşırdı rüzgar!
Bu yıl gittiğimde Allah'ın izniyle yeniden o yaylalara gideceğim. Atalarımın ömür geçirdiği o toprakları bir kez daha ziyaret edeceğim.
Özledim. O kadar çok özledim ki...

Dün

... uzun uzun süreden beri ilk kez üniversiteye gittim. İki öğretim görevlisi arkadaşımla bir işim vardı. Orada gezinirken kendimi o kadar mutlu hissettim ki... Nedense o okulu seviyorum ya...
Yani çok seviyorum vallahi!
Ama maalesef okulumda ilginç kötü şeyler de oluyor. Öğretim görevlilerinin kopya çektiklerini okuyunca çok üzüldüm.
Keşke bunlar olmasa...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Dedim ki...

*Asagidaki yazilar forwed edilmiş bir e-mailden alıntıdır.

Dedim ki: 'Çok yalnızım.'
Dedi ki: فَإِنِّي قَرِيبٌ 'Ben ki sana çok yakınım.' Bakara-186

Dedim ki: 'Evet biliyorum, sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedi ki: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ 'Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret.' Araf-205

Dedim ki: 'Bu da senin yardımını ister.'
Dedi ki: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ 'ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?' Nur-22

Dedim ki: 'Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.'
Dedi ki: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ '(Öyleyse) Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir.' Hud-90


Dedim ki: 'Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?'
Dedi ki: أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْعِبَادِهِ 'ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi?' Tevbe-104.

Dedim ki: 'Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.'
Dedi ki: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِالتَّوْبِِ 'ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir.' Ğafir-2/3.

Dedim ki: 'Bunca günahım var, hangisinin tövbesini yapayım?'
Dedi ki: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا 'ALLAH bütün günahları bağışlayandır.' Zümer-53.

Dedim ki: 'Yani, yine gelsem, yine beni bağışlar mısın?'
Dedi ki: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ 'ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur.' Ali İmran-135.

Dedim ki: 'Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.'
Dedi ki: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّالْمُتَطَهِّرِينَ 'Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.'

Bir de 'İlahım ve Rabbim, benim senden başka kimim var' dedim.
Rabbim de: أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ 'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedi.

Ayrıca; Dedi ki: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًاكَثِير وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا هُوَ الَّذِي يُصَلِّيعَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَبِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا 'Ey iman edenler! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O'dur. Melekleri de, size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir.' Ahzap-41/43. Dönüş sanadır ey RABBULALEMİN(Alemlerin RABBİ), bizleri HAKK'ıyla sana dönenlerden eyle.

Yıllar önce

İşim gereği bir dönem çok sık yurtiçini dolaşırdım. Gittiğim yerlere dair biriktirdiğim o kadar güzel anılar var ki...
Herbirini de bana hatırlatan da bir müzik oluyor genelde... Demin Arapça bir müzik dinlerken nedense kendimi Hasankeyf'ten bir akşam üstü Midyat'a giderken buldum. Şoförümle birlikte seyrediyoruz.
Sırtımızda batmakta olan güneş, önümüzde onun aydınlattığı münbit topraklar var.
Bir müzik çalıyor.
İkimiz de konuşmadan ilerliyoruz. Kimi zaman bir kayanın tepesinde bir eşkiyanın hayali canlanıyor gözümde kimi zaman da karanlık bir örtüye bürünen ufukta göğe yükselen bir ağıtın aksini dinliyor gibi oluyorum.
Tarihin en eski topraklarında seyretmek düşüncesi insanı bugünden alıp olabilecek en uzak tarihlere götürüyor.
Otomobilin olmadığı bir zaman dilimini son model bir otomobilde yaşamak duygusu hoşuma gidiyor, oluşan bu çelişkiye aldırmıyorum bile...
Bu akşam vakti neden buradayım acaba?
Şu kiraladığım arabayı süren şoför ne kadar güvenilir?
Ya buracıkta öldürülürsem?
Bu soruları bırakıp yeniden o münbit topraklarda yaşamanın keyfini çıkarıyorum. Şöför dönüp, "Ağbi bir müzik var çok güzel. İstersin, çalayımm" demese ve dağılmasa bu rüya... Ne kadar güzel olurdu?
"İsterim" dedim.
Ama çok istekli görünmek için bir çabam da olmadı.
Şoför kaseti çevirmeden önce sigara çıkarttı. Anladım ki bu kaset sigara içilmeden dinlenmez...
İçmediğim halde ben de yaktım.
Başladı çalmaya... "Ev çiya çiyayê mengenê ya..."
Yolculuk bu müzikle o kadar keyifli gelmişti ki...
Demin o Arapça müziği dinleyince bunlar aklıma geldi işte...
Yıllar önce bizim de güzel günlerimiz oldu. Bunun hülasası bu...

Watch more YouTube videos on AOL Video

Açun ve otçul yaşam

Açun inanılmaz araştırmacı bir tip... Bu günlerde de sağlıklı yaşama takmış durumda... Birtakım şeyler deniyor.
Fakat o bu işlere sardığından beri boğazımda ilginç bir gıcıklanma var. Böyle ellerimi boğazıma sokup böyle haşır haşırt kaşımak istiyorum boğazımı...
Bu bir grip başlangıcı mıdır, klasik bir soğuk algınlığının işareti midir, diye günlerce bekledim ama, ı-ııh, değil...
Galiba Açun'un üç dört gündür bana içirdiği içecekten mütevellit bir kaşıntıdır bu...
İki ihtimal var:
1- Ya bu bana içerdiği içecek boğazımdaki saklı hastalığı söküp atıyor.
2- Ya da beni hasta ediyor.
Aslında içirdiği içecek de, Peygamber efendimizin övdüğü 3 şeyden, ikisinin karışımından elde ediliyor.
Yani zararlı olması mümkün değil...
İlginç.
Bu arada karışımı içtiğim günden beri uykum yavaş yavaş düzene girmeye başladı. Bugün tüm gece sadece bir kez uyandım.
Bir kez uyandım ve uzun süre uyuyamadım. Fakat işin ilginç yanı bu kez hiçbir şey düşünmeden öylece kalakaldım.
Bu, psikolojik yapımın giderek rayına oturduğu anlamına gelmiyor mu?
Bakalım neler neler göreceğiz artık... Blogunda yazdıklarına bakılırsa başımıza daha çok işler çıkaracak bu kız!
Şaka bir yana: Açun seni sonuna kadar destekliyorum!

3 Şubat 2009 Salı

Yepyeni bir karar

Aldım. Evet yeni bir karar aldım. Ama ne olduğunu şimdi söylemeyeceğim. Biraz merak edin değil mi?

2 Şubat 2009 Pazartesi

Neden acaba?

Taa öğrencilik yıllarımdan beri bütün pazar günlerini önemli ölçüde uyuyarak geçiririm. En erken saat 11'de uyanırım.
Evlendikten sonra aslında saat 11 oldu. Daha önce saat 14.00'ten önce uyandığım vaki değildi.
Çamaşır, bulaşık, ev temizliği gibi bilimum şeyler yapar, vaktim kalmışsa da dışarı çıkar bir arkadaşımla bulurşurdum.
Evlendikten sonra da, Allah ondan razı olsun, Açun bana iş bırakmadığı için, saat 11'de uyanmaya alıştırmıştım kendimi...
Günün geri kalanı da, Açun'un dışarı çıkalım ısrarlarına karşı yaptığım şanlı direnişlerle geçerdi.
Ve bütünüyle kanepede uzanarak geçerdi.
Fakat...
Dün garip bir şey oldu. Saat 7'de ayaktaydım. Uyumak istedim olmadı. Ne yaptıysam olmadı.
Geride kalan bütün hafta boyunca uykuya ne kadar hasret kaldığımı ve her sabah uykusuz bir şekilde kalkıp, "Pazar günü gelirse de kesinlikle akşama kadar yatarım" diye söylendiğimi hatırlayınca da, "Bugün kesinlikle akşama kadar yatmalıyım" dedim. Ama olmadı.
Saat 14.00'e kadar önce yatakta, sonra kanepede dönüp durduysam da gözüme tek gram uyku girmedi.
Ben de kalkıp Açun'a yardım ettim. Aslında yardım da sayılmaz ama, kendisi beni, yardım etmişim gibi kabul etti. Birlikte aşure yaptık...
Geçtiğimiz günlerde birlikte yapmıştık. Ve bundan bayağı bir zevk alınca ikimiz de yeniden yapmaya karar verdik.
Fakat ben illede uyuyacağım dediğimden pek bir katkı veremedim. Açun kendisi yaptı, ben de şekerine falan baktım, birlikte yapmış olduk...
Daha dün uykuyla böyle cebelleşince Açun'a, "Bak görürsün yarın yine uyanmak istemeyeceğim" dedim.
Aynen öyle oldu sayın seyirciler... Saat şuan 12.11 fakat benim hala gözlerim açılmadı.
Pazar günü firar eden bu uyku da benimle dalga geçiyor. Ulan yakışır mı bu be?
Delikanlıysan Pazar günü gelsene...