30 Nisan 2009 Perşembe

Yoğunluk

O kadar yoğunuz ki... Dün başım çatlıyor gibiydi, neyseki bugün biraz sakinleşti.
Kaç gündür dilimde çıkan yarayla başım dertte...
Dil yarası ne kadar da kötüymüş. Canını fena halde yakıyor. Birkaç yöntem denedim ama en iyisi galiba limon bastırmak...
Yaranın üzerine limon bastırıyorum. Orası önce dayanılmaz bir şekilde acıyor sanra da uyuşuyor.
E uyuşunca da rahatlıyorum.
Dün öyle yaptım. Bugün iyileşme yolunda... Neden limon olayını ihmal ediyorsam artık, bilmiyorum ki...
Bu kadar acı çekeceğime, limon tedavisi uygulasaydım çoktan iyileşmişti.

28 Nisan 2009 Salı

Kan lekesi!

Dün malum İstanbul'da bir çatışma çıktı, ayrıntıları gazetelerde okumuşsunuzdur, o nedenle ben farklı bir yöne dikkati çekmek istiyorum.
Bu son olayda malum çatışmayı izlemeye giden 16 yaşında Mazlum adında bir sivil öldürüldü.
Canlı yayında, başına aldığı tek kurşunla yaşamını yitirdi.
Onu vuran kurşun bir gazetecinin kulağını sıyırıp geçmişti. Tamam gazeteci orada, polis orada, istihbaratçılar orada ama o sivilin ne işi var Allah aşkına?
Yani şimdi o da eceli tecelli etsin diye oraya gitmişti diyebilirsiniz ama bu kadar basit mi?
Dün canlı yayında o çatışmayı izlerken yüreğim ağzımdaydı. Gazeteciler orada, bomba sesleri, silah sesleri televizyon ekranlarından duyuluyor. Muhabirler neredeyse, "Aha bir tane bomba daha atıldı" modunda haber sunuyor.
Bu apayrı bir rezaletti.
Fakat hiç mi bir Allah'ın kulu yoktu da, sivillere, "Kardeşim siz buraya girmeyin, bakın emniyet şeridi var. Kurşun adres sormaz" demedi. Hiç mi?
O çocuk birkaç kuruşa çalıştığı işyerine giderken, o bulaşık dağının altına sürmeden emeğini alınterini gidip burada, evle iş arasında yoksulluk içinde geçen hayatına, o tekdüze ve kasvetli hayatına bir renk katmak için belki de gitti.
Belki de...
Kim bilir hayatına renk katmak gibi bir amacı bile yoktu.
Biri çıksa o çocuğa, "Ne gelirse insanın başına meraktan gelir" atasözünü hatırlatsa, o çocuk şimdi yaşıyor olacaktı belki de...
Ecel geldi mi, geliyor işte... Bu çocuğun ölümünü düşünüyorum da, onu o çatışmanın bir parçası kılan o yazgıya, yoksulluğun şekillendirdiği, Diyarbakır'ın bir dağ köyünde başlayıp İstanbul'da biten o göz yaşartan kadere ne denebilir ki?
Kadere isyan olmaz... Söylenecek tek şey var o da, inna lillahi ve inna ileyhi raciun'dur.
Görev başında şehid edilen Semih Balaban'ı ve onun geride bıraktığı o acılı eş ile iki çocuğunu düşünüyorum da, vardır her şeyde bir hayır diyorum sadece...
Ergenekon'u savunanların yakalarına dün Bostancı'da kan sıçradı. Bunu nasıl temizleyecekler?

27 Nisan 2009 Pazartesi

...

Valla demin nedense ağzımın bütün tadı bozuldu.
Nedeni yok...
Belki de şu canlı yayında izlediğimiz o korkunç çatışma olabilir.
Bilmiyorum.
Kendimi yeniden çok mutsuz, hatta oldukça da üzgün hissediyorum.
Bu ne biçim bir ülkedir böyle ya?
Psikolojik yapınızın bozulup bozulmaması bütünüyle şansınıza kalmış. Bir yel eser, bütün moralinizi alır götürür.
Oysa ne güzel başlamıştı her şey...
Moralimin bozulmasında belki de şu kendini gizleyen güneş de etkili olmuş olabilir. Güneş ne vakit kendini gizlese ben mutsuz olurum da...
Bilmiyorum.

Dün

Çok güzel, keyifli saatler geçirdik. Evden çıkıp önce Nişantaşı'ya gittik.
Orada o güzel, lüks alışveriş merkezinde gezdikten sonra Maçka'ya indik. Birlikteliğimizin ilk dönemlerinde sık sık gidip çay içtiğimiz o muhteşem boğaz manzaralı çay bahçesine oturup birer çay içtik.
Ve...
Sonra da çiçek, böcek çekimi için Maçka Parkı'na inip saatlerce çekim yaptık. Açun hele, mükemmel kareler yakaladı.
Sonra geze geze Taksim'e geçtik. Oradan da eve...
Dün çok güzeldi. Epey dinlenmiş olarak yeni haftaya başladım. Umarım tüm hafta güzel geçer.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Dön baba dönelim!

Fikir kabızı olan insanları bilir misiniz?
Hayatta hiçbir şey üretemezler ama toplumda nasıl oluyorsa en çok da onlar konuşurlar.
Böyle bir arkadaşım var işte...
Geçtiğimiz günlerde biraraya gelip biraz muhabbet ettik, birkaç gündür bir şeyler yazıyor.
Bakıyorum hep benim ona anlattıklarım...
Ama nasıl da yazıyor.
Yazdıkları bitecektir elbette...
Dün başka bir arkadaşla birlikteyiz. Bir ara bir konu üzerinde tartıştık, bi baktım bir şeyler konuşuyor, konuşuyor ama kullandığı kelimeler, kurduğu mantık örgüsü o kadar tanıdık geliyor ki...
Hayretler içinde izledim.
Bir yerde yanlış bir patikaya sapınca da, "Yok o öyle değil, böyle" diyecektim ama daha fazla dayanamadım, "Yok, onu öyle değil, böyle demiştim" diyerek söze girdim.
Arkadaşımın yüzü elbette nar gibi kızardı.
Adamlara bak ya... Valla iyi, gelin benimle bir iki saat takılın, sonra da gidin biriniz danışmanlık yapın, biriniz de köşe yazsın.
Artık yok arkadaş.
Bir ara da bir arkadaşım var, sürekli benimle muhabbet ediyor. Ben de muhabbet ya, doğrusu açılıyorum da açılıyorum.
Bir ara çıkardığı bir romanda, onunla konuştuğumuz ama benim savunduğum şeylerden birçok şey bulunca da ona, "Aaa! Bak bunu yazmışsın ama, keşke kaynak belirtseydin" dedim şaka yollu, çocuk pişkin pişkin, "Ne kaynağı... Onu ben söyledim, sen şunu söyledin" dedi.
Tabii kanıtladım onu kimin dediğini...
Sonra da onunla bütün irtibatımı kestim. Kusura bakmayın dostlar...
Böyle asalak tipler var ya...
Hani biraz namuslu (Fikir namusu) olsalar, bu buna aittir deseler yanmam da, öyle yapmıyorlar ki...
Biz öyle ortaya çıkmayı pek sevmeyen, tevazuyu en büyük sığınak olarak gören tipler de hep öyle yaya kalırız işte...
Beni onların yanında gördüklerinde de nasıl bakıyorlar olayı biliyor musunuz? Eminim diyorlar ki, oturup feyz alacağı kişileri iyi seçiyor.
Feyzi beyler!
Yesinler sizi...
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşla buluşmaktan bahsettim ya, gidip gece yarısına kadar muhabbet ettik.
Gecenin yarısına doğru çok çok büyük bir .azetenin yy. yn. yrd.cısı da katıldı aramıza...
Orada seçimleri ve güncel bazı konuları değerlendirdik.
Konuştuğum arkadaş, bir partinin propaganda çalışmasını organize edenlerdendi.
Bana dedi ki, "Bu görüşlerin çok orjinal, bunları yaz da, Genel Başkanla paylaşalım"
Pışşık!
Daha önce aynı kazığı yedik... Onlardan biri benim bazı konular hakkındaki fikirlerimi alıp, kendi başkanına, "Bunlar benimdir" diyerek satmasın mı?
Biz kabak gibi kaldık ortada...
Artık yok!
Bu arada dün Açun'un yıllardır bildiği bir espiriyi ben yeni öğrendim:
Selamun hello...
Nasıl ama?
Pazartesi gününe kadar yoğummm!

Tabii ki...

Bir şey değişmiyor.
Önceki gün yine bir alçak Seyfi'yi dipçikle dövdü. Hem de öldüresiye... O küçücük çocuğa hiç acımadan vuran o eller kırılsın.
Tebbet ye da... Kurusun, o eller!
İşte onlar öyledir. Yüzlerine maske geçirip, ellerine silahları alıp halkımızı yıllarcı vurdu bu alçaklar.
Kendilerini de cesur sanıyor, bu korkaklar pislikler.
Bundan iki ay önce bizim Kamil'in ofisinde otururken orada, bu büyük filmlerin kameramanı bir arkadaşla Kürt sorununu tartıştık. Sonra söz nasıl dönüp dolanıp bu Seyfi'yi döven .içlere geldiyse baktım onları bir kahraman gibi anlatıyor.
Az daha o çocuğu dövecektim.
Kamil susturdu, onu sigara almaya gönderdi.
O gün işte tam da bu önceki gün yapılanları anlattım. Dedim ki, "Onlar orada zavallı insanları vurup öldürüyor, gelip size biz terörist vurduk diye anlatıyorlar. Onlar korkak, insanlıktan çıkmış birer zalim. Ve çoğu da psikopat yapılı"
Bir ara o çocuğu görürsem hatırlatırım Seyfi'yi... Onların yaptığı kahramanlık işte budur.
O görüntüler kameraya yansımasayd, o alçak eminim gelir bunu, "Ben Hakkari'de bir teröristi şöyle vurdum, bi koydum yere yattı" diye anlatacaktı.
O güzel atasözünü (Afrika) bir kez daha yazalım buraya: "Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri hep avcıları yüceltecektir"

Yeniden

İki günlük soluk aldım.
Ve hiç istemediğim halde yeniden döndüm.
Çekip gittikten sonra dönüşte, "Ben yokken ne değişti?" diye soruyor insan. Ben de sordum demin...
Hiçbir şey değişmiyor.
On yıl sonra dönseniz bile değişen tek şey belki de mail kutunuza dolan yüzlerce mesajdır.
Onu silmek de sadece 2 dakikanızı alıyor.
Yoksa...
Kıllar yine aynı kıl, tüyler yine aynı...
Yine bugün de kendimi çok mutlu hissediyorum. Allah mutluluğumu bozmasın. Dün biraz yorucu ve aslında keyifli bir gündü. Önceki gün ise bütünüyle yataya pozisyonda geçti.
Tabii ki arkadaşlarla yaptığım o keyifli sohbetleri saymazsak... Bir yakın dostum bir ara, "Senin ne kadar çok arkadaşın var" demişti. Çok var ama... Ayda yılda bir görüşüyoruz ancak!
Artık vakit yetmiyor.
Bugün geldim ya, yarın yine izin... Açun'la lale çekmeye gideceğiz. Sadece laleler mi, ağaçlar da çiçek açtı.
İstanbul o kadar güzel ki... Aman Allah'ım, seviyorum bu kenti ya...

22 Nisan 2009 Çarşamba

Teknoloji

Deminden beri google earth'den bizim oralara bakıyorum. İnanılmaz bir şey... Köyümü, çocukluğum geçtiği yerleri, muratta yüzdüğümüz yerleri vs. her yeri o kadar net gördüm ki...
İnanılmaz!
Her yer artık bir tık ötenizde...
Annemler köye gitti. Şimdi oradalar... Onları düşündüm. Acaba ne yapıyor şimdi, şurada mı, yoksa burada mı diye tahminler yürüttüm.
İnsan gerçekten bi tuhaf oluyor.
Şimdi bakarken bir yer takıldı gözüme... Sigaraya daha yeni başlamıştım. Ortaokulu bitirir bitirmez o yaz hiç vakit geçirmeden koyulmuştum işe... Yengemin kardeşi bize gelmişti. Onunla yaşıt olmamıza rağmen o hangi arada başladıysa artık bayağı bir tiryaki olmuştu.
Birlikte o demin gözüme çarptı dediğim yere gidip sigara içmiştik. O içine çekiyordu, bense çekmiyordum. Bir ara dedi ki, "Aaaa! çocuk musun, niye içine çekmiyorsun ki?"
Çocuk değildim. Ben de hayatımda ilk kez orada işte, yudumladığım kadar yudumladım ve birden, başıma nelerin geleceğini tahmin bile edemeden içime çektim.
Aman Allah'ım öksürüğümü tutmak için yutkunduğumda neredeyse cigerlerim parçalanıyordu. Öksürsem bütün karizma yerle bir olacaktı. Karizma o an içimde beni parçalayan o dumandan başkası değildi.
Fakat ne var ki başım fena halde dönüyordu. Ayakta duramayacağımı anlayınca da, "Nafiz biliyor musun, en sevdiğim şey burada böyle uzanıp gökyüzünü izlemektir" dedim ve ondan onay beklemeden uzandım.
Bir taraftan da çaktırmasın diye sigara içiyor ve içime çekiyordum. Gözlerimi açtığımda dünya dönüyordu, kendimi bir tepenin başından aşağıya, bir silindirin içine konularak yuvarlatılan bir nesne gibi hissediyordum.
Nafiz anlatıyordu, ben de evet diyordum. Sadece evet...
Orada 2 saat öylece kaldım. Sigaralarımız bitmişti. Nafiz, "Kalk gidelim artık, ya annen bizi arıyorsa şimdi?" demiş ben de, "İyi de nasıl kalkar giderim. Ben perişan bir haldeyim, karizmayı kurtaralım derken yerle bir olduk" diyordum içimden...
Karanlık artık iyice çökünce kalkıp eve gittik. Ben artık o eski ben değildim. Ben başı dönen bir "adam" olmuştum. Ve bundan sadece benim haberim vardı.
O içime aldığım nefesi bırakmam tam 11 yılımı aldı.
Nafiz burada askerdi. Geçtiğimiz günlerde onu ziyaret ettim. Dün teskeresini alıp gitti. Onunla kışlasında sohbet ederken bu aklıma geldi. Ona söylemedim. Çünkü bu benim için bir sırdı, hala da sır...
Evet! Bakın nerden nereye geldi söz...
Teknoloji iyidir. İyi mi gerçekten?

21 Nisan 2009 Salı

Bu ülke

Bu kadar dangalağın olduğu başka bir ülke var mıdır acaba?
Hiç sanmıyorum.
Hiç yazmayayım en iyisi, zira her sözcük dilimde küfre dönüyor.
Her yere silahlar gömülmüş. Bunlarla biz sivilleri vuracaklardı. Ve kimbilir o namlunun ucundan çıkacak mermiyle babasını, amcaoğlunu, kızını karısını kaybedecek nice siviller var, onlar da bunlara destek veriyor.
Allah sizin belanızı versin inşallah!
Başka bir şey demiyorum, Allah sizin belanızı versin!

Taşınma

Daha önce İstanbul'un en güzel yerlerinden birinde çalıştığımı söylemiştim. Gerçekten de burası süper bir yerdi.
Ama bu lüksümüzde önümüzdeki günlerde bitecek. Maalesef grubun ikinci irisinin yanına, ..ğcılardaki plazaya taşınıyoruz.
Hiç sevmem plaza yaşamını.
Ruhsuz, kişiliksiz binalar...
Gerci şimdi olduğumuz yer de bir plaza ama çok ferah. Ve gerçekten de güzel bir yerde... Yedi yıldır tüm basının gıpta ettiği bir yerde çalışıyorduk. Her güzel şey gibi bu da bitiyor.
Maalesef!

Birkaç gün!

İhtiyacım var. Çok yoruldum. Aslında bu yıl Açun'la, Akdeniz'de şöyle keyfimizce bir tatil yapma düşümüz var.
Fakat ondan önce memleketime yapmayı planladığım bir ziyaret var. Galiba birkaç gün sonra gideceğiz.
Açun'la hep ya Ağustos'ta gitmişiz ya da sonhabarda... Oralar karasal iklim olduğu için de, Açun memleketimi çorak, ot bitmeyen bir yer olarak düşünüyor.
Oysa öyle değil...
Bu yıl Mayıs ayında götürüp bizim oraların o yemyeşil, o kışın yağan metrelerce karın besleği o binbir çiçek, çayır ve çimenle tanıştırmak istiyorum. Bizde yeşillik Haziran ortasına doğru yerine sapsarı bir örtüye bırakır.
Şu sıralar o kadar güzeldir ki...
Dereler çağlıyor, kırlar çiçekli örtülerini kuşanmış uzaktan size göz kırpıyor. Gelincik tarlası mı istersin, papatya mı, ne dilersen var.
Gideceğiz.
İnşallah bu yıl planladığım gibi güzel geçer her şey... Bu yıl sadece dinlenmek ve tabiatı dinlemek, o dağlarda gezmek, dolanmak, papatyaların içine uzanıp masmavi gökyüzünü doyasıyaca izlemek istiyorum.
Buna o kadar ihtiyacım var ki...
Açun kendi köyünü gitti, dolaştı. Bağa gitmiş, çiçek toplamış, çiçeklere su vermiş, kuş cıvıltılarını dinlemiş... Şimdi yolda!
Yolu açık olsun!

20 Nisan 2009 Pazartesi

Kuzular

Perşembe günü Mısır'daki abim, eşi ve iki kuzusuyla bize gelecek. Gelip Pazar dönecekler.
Bu kadar kısa bir soluk ne işe yarar doğrusu bilmiyorum. Şöyle birkaç gün birlikte kalabilseydik ne iyi olurdu.
... konuyu bir ara yazarım. Yorgunum!
Bu arada dün eve gidip uzandım. Uyudum erkenden, zira çok yorgundum. Gidemedim Sultanahmet'e falan!

Program

Bu akşam ne yapacağıma dair henüz bir programım yok... Nedense birden kendimi çok yorgun hissettim.
Uyumak istiyorum. Aslında şöyle Sultanahmet'e gitmek, orada bir yerlerde oturup bir şeyler içmek istiyordum gün içinde... Belki sonra Sosyal Yayınlar'a gidip o güzelim kitapları karıştırmak, felsefe standına gidip hasretle bazı kitaplara bakmak, alıp koklamak istiyordum.
Ama olmadı, bir iş çıktı gidemedim.
Belki şimdi gidebilirim. Sosyal Yayınlar kapalı olacak ama Sultanahmet orada... O bana yarenlik edecek. Yazarlar Birliği, o eski halinde olsaydı, dumanaltı olmasa, daha bir rafine olabilseydi belki oraya da uğrar bir çaylarını içerdim. Ama o kadar kötü ki...
Bir yeri kötü yönetince mi adı kültür merkezi oluyor, anlamış değilim.
Oraları onlardan almak, adam gibi işletecek, o tarihi mekanın hakkını verecek birilerine vermek lazım.
Medeniyet mirasını, bedeviler yönetemez. Bunlar hala hangi kafada, hangi mantaliteyle bu kadar kötü yönetebiliyor, bilmiyorum.
Oysa şimdi tam da gidip, orada o köşedeki sandalyede oturup bir çay içmek istiyor canım.
Ama gitmeyeceğim.
İçeri adımımı atar atmaz boğulur gibi oluyorum. Hic mi yok buranın havalandırması Allah aşkına?
Sonra...
Çemberlitaş'a, FKM'nin olduğu binaya uğramayı seviyorum. Gidip oradan vizyondaki filmlere bakmak hoşuma gidiyor.
Oraya uğrayacağım.
Sonra İlesam'ın önünden geçip, zira orası balkan türklerinin yeri oldu, yerli türklere bir şey bırakmadılar zaten, Çorlulu Ali Paşa'da yapabilirsem bir nargile tüttürürüm.
Sonra kafamı ve yüreğimi iyice demledikten sonra da üniversitenin önünden geçip fakülte kapısının önünden aşağı doğru kıvrılacam.
Ve Fatih...
Bakalım bunları yapabilecek miyim?

Bir garip!

Bekar hayatı yaşıyorum ya... O kadar ilginç bir ruh haline soktum ki kendimi, demin düşünürken farkettim.
Hani anneniz size küçük kardeşinizi emanet bırakır ve gider ya, sonra siz abartılı bir itinayla kardeşinizin üzerine titrer, onun için bir şeyler yapmaya çalışırsınız. Oysa anneniz varken ha kardeşiniz var ha yok, farkında bile değilsiniz.
Ben de kendimi öyle hissediyorum işte...
Vallahi aynen öyle.
Böyle kendime bir özeniyorum. Demin yemeğe giderken sanki ellerimden tutmuş, kendimi götürüyor gibi hissettim.
Evde kalkıyorum, "Ama senin kahvaltı yapman gerekiyor" diyor, kahvaltı hazırlıyorum. Sanki kendime değil de, bana gibi...
Oysa Açun varken kahvaltı hazırlansa da, hazırlanmasa da çok takmam. Geçiştirir, giderim.
Kendime mesela tatlı ısmarladım demin.
Dün akşam uyumadan önce kalkıp kendime su getirip, içtim. Hiç yaptığım bir şey değildir.
Evde oturuyordum dün, kalk arkadaşlarına git, açılırsın dedim. Ve akşam vakti Abdurrahman'la öyle görüştük.
Sabah kalkığımda beyaz giyin, moralin açılır dedim, gardroptan en cici gömleklerimi çıkarıp gömlek seçtim kendime...
Parfüm sana iyi hissettirir deyip, parfüm sıktım.
Demin hüzünlü bir müzik dinlerken, yine ben kendi kendime, "Ama seni üzecek şeyler dinleme" dedim ve o müziği kapattım.
İçimdeki bir ses de, sakın bu akşam da yalnız kalma... Şu saatte yemeklerini yedikten sonra arkadaşlarınla görüş, diyor.
Böyle vallahi...
Ve içimdeki o ses, "Yarına kadar böyle devam et. Yarın nasılsa Açun geliyor" diyor.
O gelince kendimi ona bırakacağım yeniden...
İyi miyim acaba?

19 Nisan 2009 Pazar

Dün

Uff!
Dün o kadar yoğun geçti ki... Önce kalkıp güzel bir kahvaltı yaptım. Ardından da benim ana dilimle ilgili bilimsel çalışmaları yürütmek üzere kurulacak olan bir vakfın toplantısına katıldım.
Aynı dili paylaştığımız birçok işadamı, akademisyen, araştırmacı, filolog vs. toplanmıştı.
Vakıf ile ilgili yapılacak ilk yemekli toplantının içkili bir restorantta yapılmış olması krize neden oldu.
.levi arkadaşlarımız, "Hala bu çağda içkili ortamda toplantıya katılmayacaklar mı var" deyince ben patladım.
Ne demek?
Niye olmasın ki... Orada eğer bir ortak paydada buluşulmak isteniyorsa, objektif bir vasatta buluşmak gerekir.
Asla ve kat'a içkili ortama girmeyecek binlerce insan var.
Aslında orada çok da sivrilme taraftarı değildim. Fakat toplantıya çok sayıda ilgisiz konsolosun da katılacak olması beni kıllandırdı.
Onların o tavrını görünce de bunda bir çapanoğlu var dedim. Sanki bu da bizim insanlarımızı laikleştirme çabası gibi geldi bana... Ve orada kendi fikrimizde ısrar ederek, kurulacak olan vakfın kesinlikle bu temel üzerinde bir duyarlılığa ve kuşatıcı bir ruha sahip olması sözünü dikte ettirdik. İnsanlar oraya kendi farklılıklarıyla katılacak... Ve farklılıkları onlar için bir ayrıcalık vesilesi olacaktır.
Dedik...
Tabii bu oradaki bir çoğunun hoşuna gitmedi. Doğrusu hiçbir zaman birilerinin gönlü olsun diye davranmadığım için çok da takmadım. Önemli olan doğruları savunmaktır. Kimseye şirin gözükmeye de hiç gerek yok... Şirin görünmek sözkonusu olunca bu neden hep müslümanlardan beklenir, ya da müslümanlar neden kendilerini böyle bir zorunlulukta hissederler anlamış değilim.
Onların asla böyle bir kaygıları yok... Maalesef bunu çok geç de olsa anlamış bulunmaktayım. O nedenle kendi adıma birilerine şirin görünmenin hiç de erdem içermediğini düşünüyorum.
Neyse...
Kalktık geldik. Oradaki müteahhit bir arkadaşımı getirdim. Ona bir bizim banyoyu yaptırdım. Eskiden sıva, duvar gibi bilimum inşaat işleriyle uğraştığı için biliyordu. Şimdi müteahhit ama eskiden ustaydı.
Onu da hallettikten sonra bizim tayfayla o toplantıya dair durum değerlendirmesi yaptık. Asla bundan taviz verilmeyeceği sonucuna ulaştık.
Öyle de olması gerekiyor.
Bir taraftan asimile olmayalım, küreselleşmenin dayattığı riskleri bertaraf edelim, dilimiz yok olmasın diye çabalarken öte taraftan da muhafazakar yapıyı da korumak gerekiyor.
Bizim halkımız laikleştiği gün biter.
Onlar gitti. Başka bir arkadaşla randevumuz vardı. Bilgisayar mühendisi bir arkadaş bu... Onunla da Fatih Camii'nin çevresinde tur ata ata (Oturmaktan sıkıldıktan sonra) saat 00.30'da kadar muhabbet ettik.
Bilin bakalım konumuz neydi?
Ergenekon, Fethullah Gülen ve oluşan sağcı-solcu-ulusalcı-islamcı-milliyetçi gizli ittifak üzerineydi muhabbetimiz...
Şimdi böyle bir ittifak mı var diyeceksiniz. Peki SP ve Erbakan Hoca'nın o ilginç, absürd tavrını nasıl değerlendireceksiniz?
Bu derin bir konu...
Bir ara ümmetin hayrı için yazarım. Ama şimdi bana müsaade...

18 Nisan 2009 Cumartesi

Saylansan da...

Geçtiğimiz günlerde Vakit Türkan Saylan'la ilgili bence zekice bir vuruş yapmıştı. Demişlerdi ki, "Türkan Saylan, ömrü boyunca kızlar başörtüsünü çıkarsın diye çalıştı. Kader onu ömrünün son yıllarında başörtüsü takmaya mahkum etti"
Etme bulma dünyası...
Kim bilir kimin bedduası tuttu.
Basında bunun yanlış bir davranış olduğu tartışması yapılıyordu. Türkan Saylan'ın o ikna odalarında yaptıkları çok mu doğruydu?
O kızları, o okullarını bırakıp giden kızları düşününce içim cız ediyor. Allah'tan onlar için hep hak dairesinde mutlu bir yaşam diledim. Umarım öylelerdir.
Aralarında tesadüfen de olsa burayı okuyanlar varsa şunu söyleyebilirim ki, hesap gününün tek sahibi Allah'tır.
Onun terazisi asla sapmaz, şaşırmaz... Siz, hakkettiğiniz ecri ondan dileyin. Verecektir.
O ne güzel hesap sorandır.
Görüyorsunuz değil mi?
Burada bulamayacaklarımızı da mahşer meydanında, o boynuzlu keçinin boynuzsuz olandan hakkını aldığı o büyük hesap gününde her şeye şahid olacağız. Filmin asıl ve en önemlisi bölümü de orada izlenecektir.
Şimdi gördükleriniz sadece orada izleyeceğiniz o dehşetengiz filmin küçük bir fragmanından ibarettir.
Bakıp da görebilen için ne çok dersler vardır yaşadığımız şu hayatta...
Dün üniversiteleri kışlaya çevirmeye çalışan bazı rektörlerin sırayla Metris'e girdiklerini gördüğümde, daha önce benim yaşadığım bölgede milleti evlerinden alıp götürüp bir yerlerde kaybeden ve bununla da terfi alanların elleri kelepçeli adaletin önünde hesap verdiklerini gördüğümde, kendini baş sananların yeniden ayak olduğuna tanık olduğumda dönüp şükrettim.
Sadece şükr, bin defa...
Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.
Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah'ı var. Allah heppimize yeter!

17 Nisan 2009 Cuma

Bahar!

Bahar gerçekten de bahardır.
Yenilenmedir.
Allah beni korusun, tüm sevdiklerimi korusun, kendimi o kadar iyi hissediyorum ki... Biliyorum ki bunun baharla ilgisi var.
Şu güzel açan güneşe, çiceklere, papatyalara teşekkürler ve onları varedene de şükürler olsun!
Sabahın seherinde yüzümü okşayan rüzgara, çiçek açan ağaçlara...
Çok şey borçluyum!

16 Nisan 2009 Perşembe

Çok güzel!

Dün Açun'a aldığım hediyeyi değiştirdik. Sonra da birlikte Profilo'da çok güzel bir öğlen yemeği yedik. O kadar keyifli bir gün geçirdim ki bu sayede...
Kendimi mutlu hissediyorum.
Bunda elbette güneşin de çok etkisi var. Güneş beni mutlu ediyor. Kimi etmiyor ki?
Bu arada Açun Allah'ın izniyle yarın birkaç günlügüne tatile gidiyor. Yine tekbaşımıza kalacağız...
Ama bu kez evde beni bekleyen bazı işler var. Üst kat komşumuz banyosunu yeni yapmıştı. Ama herhalde bağlantı noktalarında bir hata yaptılar ki inanılmaz bir şekilde bizim banyomuza su damlamaya başladı.
Tam 3 ayrı usta getirdiler, ancak suyun nereden geldiği anlaşıldı. Neyse onlar kendi banyolarını yeniden kırıp yaptılar ama bizimkinin tavanı berbat hale geldi. Alcısı söküldü.
Kurumasını bekliyorduk.
Kurudu. Bu pazar günü o işlerle meşgul olacağım. İş var yani... Ben burada iş yaparken Açun orada baharın ve kır çiceklerinin keyfini sürecek. Olsun!
Ha o ha ben, ne farkeder!
Yolun açık olsun kuzu! Güzel güzel eğlen de gel... E mi?

15 Nisan 2009 Çarşamba

Dün

Akşam saat 21'den sonra İstanbul'a gelip burada göz ameliyatı olan bir akrabamızı ziyarete gittim. Çocuklarının evinde kalıyordu.
Gece saat 24'e kadar çok keyifli bir sohbet geçirdik. Bu akrabamız geçmişi Harun Reşit dönemine dayanan çok köklü bir aileden geliyor.
Osmanlı'nın son dönemlerine kadar dedeleri hep "bey"di. Yani içine bir iki ili alan koca bir bölgenin hem sorumlusu hem de burada çok geniş bir toprağın sahibi...
Kadastrolaşma dönemi başladıktan sonra bunlar elbette topraklarının önemli bir bölümünü kendi maiyetinde çalışan, onların işlerini gören normal halka verdi. Ama şimdi hala bile inanılmaz bir variyete sahipler.
Onlarla akrabalığımız da halam nedeniyle oluyor. Halam bu adamın amcasıyla evliydi. Ki bu aile öteden beri bizim aileye sonsuz saygıyla bağlı bir aileydi. O saygıya binaen, bizim aileye duyulan o muhabbete binaen devrim en önemli İslam alimlerinden biri olan dedemden kızını istemişler, dedem de birçok medresenin banisi ve finansörü konumunda olan bu aileye kızını vermiş...
O halamdan 4 erkek, 2 kız doğdu. Erkeklerden ikisi Ankara'da üst düzey bürokrat olarak çalışıyor. Diğerleri de kendi bölgelerinde birer bey olarak yaşamlarını sürdürüyor.
Bizim oradan yaşlı biri İstanbul'a geldiğinde bizi görmeden asla gitmez. Ben buraya gelip de bizi görmeden giden bir yaşlıyı hatırlamıyorum. Dedem, babam ve amcamlar dolayısıyla sağolsunlar büyük saygı duyuyorlar hepsi...
Gençleri de aynı saygıyı duyuyor. Fakat ben onların yanına gittiğimde herkes kendini belli bir saygı dairesi içine kıstırınca haliyle sıkılıyorum. O nedenle de İstanbul'da kendi çevremizden gençlerle görüşmüşlüğüm pek vaki değildir.
İstiyorum ki böyle dost gibi olalım, o bana şaka yapsın, ben onlara... Ama olmuyor.
Neyse...
Çok özele girdim.
Dün o aileyle ilgili, Harun Reşit'in vezirliğinden Türkiye'ye geliş hikayelerini dinledim. Abdullah abinin anlattıklarını tarih kitaplarında da görmek mümkün ama bunu direkt o tarihin gerçek öznesi olan birinden dinlemek apayrı bir değer taşıyor.
Sonra bizim o bölgedeki şeyh ailelerini, önemli alimleri ve bazı aşiretlerin reislerini konuştuk.
Ben soru sordukça o anlattı. Ve gördüm ki o anlattıkça da mutlu oldu. Sonunda bana dedi ki, sizin aileye bu nedenle herkes önem veriyor. Mayanız çok kaliteli... İyi insan kendini her şeyiyle ele verir, dedi.
Sağolsun. Çok mahcup oldum. İnşallah öyleyizdir.
Tabii ben gideceğim diye yenge hanım ve Abdullah abinin kızı oturup yöresel yemekler yapmışlar. Dediler ki, "Senin eşin Türk'tür. O bu yemekleri bilmez belki... Yapalım da, bari memleketten lezzetler tat" dedi.
Açun sağolsun bazı yemeklerimizi biliyor.
Dün enfes bir ziyafet vardı.
Çok mutlu oldum.
Beni hiç bırakmak istemediler. Açun'a bir hediye paketi bırakıp gitmiştim. O sporda olduğu için ben gittiğimde evde yoktu. Telefonuma, "Sen gelmeden bu paketi açmayacağım" dedi.
Ben de onu daha fazla merakta bırakmamak için saat 24'te çıkıp gittim. Eve 15 dakika sonra vardım, Açun hediye paketi açtı.
Çok da mutlu oldu.
Ben de dün kendi yöremden sevdiğim insanlarla bulunduğum için çok mutlu olmuştum.
Tabii Açun'un mutluluğu beni ayrıca mutlu etti.

İçinden aşk geçen bir yazı

Hiç unutmam. Zaten unutmak da mümkün değil ki... Köyde çok sevdiğim bir arkadaşım evlendiğinde düğün yerinden biraz uzaklaşıp kendimi bir anda ortamın anbiansına hiç de uygun olmayan bir ruh atmosferinde bulmuştum. Kafamda bir soru vardı ve nedense bu beni hüzünlendirmişti.
Arkadaşım evleniyordu.
Peki ben?
Ben acaba kimle aynı yastığa baş koyacak, iyi günde de kötü günde de bu hayatı birlikte tüketecektim?
Bu aslında trajik bir sorudur.
Cevabını bilmediğin her soru, yaşama dair her soru trajik değil mi?
Bu soruyu sorduğumda daha 16 yaşındaydım. Ve ömrüm boyunca aşk nedir bilmemiştim. Bacım gibi baktığım kızlar hariç, bir kızla konuşmuşluğum da yoktu.
Bu acaba kim olacaktı?
Annemi ve babamı düşündüm. Birlikte bir hayatı inşa etmişlerdi. Her şey eminim çok iyi olsun istemişlerdi. Bazen iyi olmayan şeyler olmuşsa da birlikte mücadele etmişlerdi.
Annemin bir annesi, bir babası, kardeşleri vardı elbette... Babamın da hakeza öyle. Ama evlendiklerinde artık onlar da birilerinin babası, oğlu/kızı ve kardeşi olmuş; kendileri artık bir'leşmişlerdi.
Kardeş bir yana, ana baba bir yana... Herkes kendi evindeydi. Ve burada da bizim evimiz vardı. Annem ve babam, artık birbirinden ayrılmaz bir bağla bağlanmışlardı. Ne kardeş, ne de ana babayla kurulan bir bağdı onlarınkisi... Birlikte inşa etmişlerdi. İyi olması için hep aynı güçle, aynı heyecanla hep birlikte can cana birlikte çalışmışlardı.
O gece evliliğin ne olduğu üzerine çok düşündüm. Gökteki yıldızlara bakıyordum sürekli ve aklımda hep o soru vardı: "Benimle aynı paylaşacak kişi kim olacaktı?"
Sigaramı çıkarıp yaktım. Ve, "Acaba o şimdi nerde ve gökteki hangi yıldıza daha yakın" diye düşüncelere dalmış, bir batıya bir doğuya, bir de tam üzerime denk gelen yıldızlara bakar, bir tahmin yürütürdüm.
O, belki de şu tam üzerimde duran bu parlak yıldıza yakın bir yerdedir, kim bilir?
Belki de şu güneydeki tam da onun şuan gözlerine yansıtmıştır ışığını, belki de şu batıdaki ışık kümesini taç gibi başına konduran kızdır benim yarim olacak?
Kim bilir?
O gün köyümün o enfes yaz gecesinde, o hafif üşüten yaz gecesinde samanyolunda bir derviş olmuş, yarimi arıyordum gökyüzünde... Bu oyun bana o kadar güzel gelmişti ki?
Dügün dağıldıktan sonra evime gidip, orada balkonda durdum. Ve çocukluğumdan beri hep yaptığım gibi kendi yıldızıma bakıp içimden onunla konuştum.
Hayatımda ilk kez aşkla ilgili cümleler kuruyordum içimden. Ve ilk kez dilimin ucuna o cümleleri yerleştiriyordum namluya sürülen kurşunlar gibi...
Ve ilk kez dudaklarımdan dökülüyordu, içinden aşk geçen cümleler. Ve ben ilk kez bu cümleleri bir kıza değil de, ileride yarim olacak kişi adına o yıldıza fısıldıyordum o gece vakti...
O yıldız, yarim daha doğrusu yarimle aramdaki köprü olmuştu.
Sonra...
Bu böyle bir kaç gün sürdü. O arkadaşın düğünü aklıma evleneceğim kızı, hayatımı paylaşacağım meçhul yarin düşüncesini sokmuştu.
Hayatımda ilk kez o günlerde bir sırrım olmuştu işte... Ben ve gökteki o yıldız arasında...
Kalbimden, aşk dolu kalbimden süzdüğüm cümlelerimi o yıldıza söylüyordum, o da yarim olacak kıza gidip fısıldıyordu.
O yaz çoğunlukla böyle geçti. Ergenlik dönemimde en sevdiğim şey yalnız kalmak ve kendimle konuşmaktı. Herşey içimde kalıyordu. İçimden konuşuyordum ve içimden duyuyordum ve kalbimde saklıyordum tüm konuşmalarımı...
Aşkın ilk hallerini o yaz tanıdım.
Platonik hallerini...
Kalbim aşıktı.
Bir sevgilim yoktu. Aşık bir kalp bana yetiyordu. Her gece annemler uyuduktan sonra çıkıp balkona gidiyor, uzanıyor ve gökyüzünü izlemeye koyuluyordum. Sonra sıra o yıldızla konuşmaya geliyordu.
En çok sorduğum soru da, "O şimdi nerede?" sorusuydu.
O yıl bir Mecnun oldum. Ve kalbimdeki bu aşkın sahibini aramaya başladım. Onu buluncaya kadar da arayışım sürecekti. Buna ahd etmiştim.
Yıllar yıllar geçti.
Ben artık aramaktan yorulduğum bir gün, kalbimdeki aşkla umudunu yitirmiş bir halde bir köşede bekleşirken o çıka geldi.
Kalbimdeki aşkın sahibi geldi ve beni buldu.
Yedi yıldır o yıldıza anlattığım her şeyi kalbimdeki o aşkın sahibine anlatmaya çalışıyorum. Yedi yıldır o yıldızın altındaki o masum, o kirlenmemiş çocuğun ki kadar saf ve temiz bir aşkla ona, onun kalbine tek bir şeyi fısıldıyorum. Ve diyorum ki, "SENİ SEVİYORUM KALBİMDEKİ AŞKIN GERÇEK SAHİBİ"
O günlerde, "O şimdi nerede?" diye sorduğumda gözüm hep batıdaki o büyük yıldıza, o sırdaş yıldıza kaymıştı.
Yanıltmadı kalbim beni...
Bugün, batıdaki o yıldızı başına taç yaptığım yarimin doğum günü... Doğum günün kutlu olsun!
Birlikte aynı yastığa baş koyarak geçirdiğimiz bir yılımız daha oldu. Nice yeni yıllara...

14 Nisan 2009 Salı

Nassı yaniiiiii?

Gn. Kur. Bşk. süper bir konuşma yaptı. Bu konuşma Türkiye'de zavallı darbe kafalı sivillere umarım iyi bir ders olur.
Bunlar ders almazlar ki... Darbe olur bunlar işkencelerde analarından emdikleri süt burunlarından gelinceye kadar dövülür, horlanır, aşağılanır.
Sonra ülke biraz refaha erince de yine darbe ister bunlar. Bunların mazoşist midir acaba?
Yine darbe olsun, işkencelerde bunlara olmadık işler yapılsın mı istiyorlar nedir?
Ergenekon davası önemli bir davadır.
Bu davayla birlikte ordu içerisinde hiyerarşi yeniden olması gerektiği zemine oturacaktır.
O zaman da, alt kadroların, o ateşli kadroların maceraperest kafalarıyla ülkenin yeniden bir bilinmezliğe sürüklenme ihtimalleri sona erer. İnşallah!

13 Nisan 2009 Pazartesi

Böyle işte

Dün Açun'la keyifli bir gezi yaptık Fatih'te... Benim işim var, ayrıntıları o yazar. Ama gerçekten de güzeldi.
Açun bugünlerde dikiş ve fotoğraf işleriyle hayli meşgul... O nedenle de mutlu. İnşallah ömrü boyunca hep mutlu olur!

3 Nisan 2009 Cuma

Güneş

Bugün süper bir güneş var dışarıda...
Bir ara dışarı çıktım, gezdim. Çok iyi geldi.
Bu akşam siyasetçi bir arkadaşımla nargile eşliğinde seçimlerin sonucu üzerinde sohbet edeceğiz. Bu arkadaşım benim lise dönemimde takıldığım partinin çok çok önemli bir ismidir.
O partinin gençlik örgütlenmesi olan vakıfta da (şimdi dernek gerçi) hayli etkin biridir.
Öyle yani...
Beni yenilikçi bulduğu için hep tartışır benimle ama... Bu akşam konuşacağız. Biliyorum ki ileride siyasete atılırsam bu bu partiden olacaktır.
Bi baktın siyasetci oluvermişiz bizde, belli mi olur!
Mısır'daki abim asla bu hareketi terketmedi. Geçenlerde onların lideri Star TV'ye çıktığında beni aradı Mısır'dan... Ve dedi ki, "İzledin mi dünya liderini!"
Ah be abiciğim!
Senki o kadar derin ilmi çalışmalar yapıyorsun, siyasette durduğun noktaya bak...
Ama anlatamazsın ki!
Bunlar bir garip tutucudur anacım, dünya değişse onlar değişmezler!

2 Nisan 2009 Perşembe

Ah!

Dün annem köyden Elazığ'a döndü. Oy kullanmak için köye gitmişlerdi. Tabii ki oy işin bahanesiydi. Köye gitmiş, bahçeyi düzenlemişler. Sonra da amcamlara gitmişler bir gece...
Annem oraları anlattıkça inanılmaz bir hüzün kapladı içimi... Bırakıp her şeyi oraya gitmek istedim.
Neden orayı bu kadar özlüyorum acaba?
Ömrümde hiç bu kadar özlememiştim. Bazen bu özlem beni korkutuyor. Acaba sonum mu yaklaştı diye evhamlara kapılmıyor değilim.
Allah sonumuzu hayretsin!
Açun'a vasiyet etmişim, eğer bir gün göçüp gidersem bu alemden beni köyüme götür, orada toprağa ver.
Atalarım nerdeyse ben de orada olmak istiyorum.
Özledim!

Bunu bir de...

Bu şarkıyı seviyorum!

1 Nisan 2009 Çarşamba

Bazı şeyler

Burada yazdığım, daha sonra da geliştirerek daha önce yazdığım bir siteye taşıdığım yazı çok ses getirdi.
Bazı arkadaşlar beni ciddi biçimde eleştirdi. Özellikle de Kılıçdaroglu taraftarları...
İnanılmaz tepkiler geldi.
Olsun, ne yapalım!
Bu arada bahar geldi. Vallahi çok mutlu oldum ya... Bahar ayını seviyorum. En çok da Açun'la buluşup Galata'ya gitmeyi özledim.