15 Ağustos 2009 Cumartesi

Duyuru!

Blog benim için bir sığınaktı.
Kaç yıldır çok şey anlattım, çok yazdım burada... Çoğunluğu sadece kendim içindi. Ruhumu teskin etmeye, kalp kırıklarımı onarmaya çalıştım.
Kimi zaman çoşkularımı, kimi zaman sevinçlerimi, kimin zaman da mutsuzluklarımı ve özlemlerimi yazdım.
Her zaman dikkat ettiğim tek birşey vardı, o da dürüstlüktü.
Kendime ve size karşı hep dürüst oldum.
Yazdıklarımdan kimse kendine bir hisse çıkarmamalı... Çünkü onlar sadece benim özelimdi.
Kimseyle paylaşmak için değil, bu yazdıklarım bazen sustuğumda, kelimeler konuşsun diye yazdığım şeylerdi, haykırışlarımdı.
Ama buraya kadar...
Burada artık bir süre, uzunca bir süre yazmayacağım belki de...
Bazen insanın bunu yapması gerekir. Bazen kapatmalı kendini insan hayata ve herşeye...
Hoşçakalın!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Çocukluğuma...


- The most amazing bloopers are here

12 Ağustos 2009 Çarşamba

İnsan değerini kaybederken...

Hangi marka en son model telefonunu çıkarsa ilk kim alıyor biliyor musunuz?
Şunu farkettim ki bizim iş yerindeki sekreterler ve ofis boyları...
Benim yüzde 50 kadar bile maaş almayan bir sekreter ile bir ofisboyun elindeki son model telefonu görürseniz, bir de benimkini; beni burada çalışan hademe, onları üst düzey yönetici sanırsınız...
Önceki gün eşimle sahilde otururken 3 genç geçti, biri köpeğini dolaştırıyordu, diğer 2'si de o arkadaşlarıyla birlikte geziyorlardı. O köpeğini gezdiren genç gelip geçerken yüz ifadesine baktım, mağrur bir anlam vardı. Ve sanki, "Benim köpeğim var, bu 2 arkadaşımınki yok..." der gibiydi.
Eşime, "Bir insanın kendini köpekle farklı ve değerli kılmaya çalışması ne kötü" dedim. O çocuğun tavrı, o yüzündeki mağrur ifadenin tefsiri tam da buydu.
İş yerimdeki sekreter ile ofisboyların, Genel Müdür'ün bile henüz alamadığı son model bir telefona sahip olmasındaki bilinçaltı, kendini bir eşyayla değerli kılma girişimi olabilir mi?
Onlara, son model bir cep telefonunu aldıran saik eminim ki kompleksleridir.
Ve en ilginci de ne biliyor musunuz?
O sekreterler, o cep telefonlarını masalarının en görünür yerinde tutmaya aşırı özen gösteriyorlar.
Verdikleri mesaj: "Ben bir sekreter olabilirim ama değersiz biri değilim. Bak telefonum son model..."
Tabii bu çözümlemeyi daha farklı bir çok şeye uyarlamak mümkündür.
Misal, bakıcısıyla denizotobüsüne binen bir kadının, yanındaki bakıcısıyla değil de, son model cep telefonuyla saatlerce belki de daha demin ayrıldığı biriyle konuşmasındaki neden de budur.
Lüks kafelere gittiğimde tekbaşına oturan bir bayan ya da erkeği, cep telefonu ile konuşurken gördüğümde...
Ya da ben otururken yanlız başına tam da kafeden içeri girerken, hatta girmeden bir iki adım önceden itibaren başlayarak, cep telefonuyla konuşa konuşa ortama girenleri gördüğümde...
Hep aynı şeyi düşünürüm.
Bunların sosyalleşme kompleksleri var. Ve konuşarak bu kompleksi aşmaya çalışıyorlar.
Halbuki bir kafede saatlerce tekbaşına oturup zaman geçirmek, ya da bir kafeye yanlız gelmek neden kötü olsun ki?
Bunun kompleks yapılacak neyi var ki?
İnsanoğlu, 20 yüzyılda "Tanrı" olmayı hayalleyen bir varlıktı.
Sartre bakın, A. Camus ya da daha önce, Nietzsche'ye bakın; taa mitolojik döneme kadar bile inebilirsiniz aslında, insan kendini "Tanrı"ya benzetmekten, o böbürlenme halinden pek bir memnundu. Ve o dönemler moda olan oydu.
O nedenledir ki, "Yalnızlık Allah'a mansus" denilmez, bu konfor, yalnız kalma lüksüne insanın kendisi de ortak olmaktan hiç çekinmezdi.
İnsanoğlu şimdi yalnız kalmaktan vazgeçti.
Ve üst insan, üstün insan idealinden vazgeçtiği için mi acaba, yalnız kalmış görüntüsü vermektense kulaklarını yakasıcaya kadar telefonla konuşarak, "Bakın ben yanlız değilim. Hatın öbür tarafında yanlızlığımı benden alan biri var" mesajı veriyor.
Özetle...
Cep telefonuyla konuşmak, kendini lüks bir aksesuarla ifade etmeye çalışmak, bir kompleksin ürünüdür, eşrefi mahlukat ya da üst/üstün insan idealinden vazgeçen insanın aslında bayağılaşma eğilimine girdiğinin bir başka kanıtıdır.
Yoksa bir ofisboyun, çalıştığı şirkette kendisinin 20 yıllık maaşını bir ayda alan bir CEO'dan daha önce son model cep telefonuna sahip olmasındaki sırrı, anlamı başka türlü nasıl açıklayabilirsiniz ki?

Gitti

Kardeşim dün Elazığ'a gitti. Bu gece Elazığ'daydı. Demin görüştüm henüz teslim olmamış...
Eğer yarına kadar izin varsa yarın gidip teslim olacağını söyledi.
Bugün son kez sivil hayatın tadını çıkarsın.
Allah sağ ve salim bir şekilde geri dönmeyi nasip etsin.
Hayırlısıyla tezkere alıp evine dönmeyi nasip etsin, o ve onunla birlikte giden herkese...
Amin!

11 Ağustos 2009 Salı

Saçma

Çalıştığım işyerinde gerçekten de neden yaşadığına bir anlam veremediğim, daha doğrusu neden yaratıldığı sırrına bir türlü eremediğim bir sürü var. Evet gerçekten de sürü...
O sürünün içinde yer alan kart bir dana demin Tayyip Erdoğan konuşurken, onun hemen yanında yer alan bir buzağı televizyonu değiştireyim dedi. O da, "Hayır hayır, değiştirme küfredecem" diye, bögürdü.
Nasıl ama?
Doğrusu o böğürünce ben de Tayyip Erdoğan'a kulak kesildim, acaba kart bir danayı kızdırıcak ne yaptı bu insanoğlu diye?
Erdoğan, "Biz, Kürtlerle biriz, kardeşiz" diyordu.
Dana ise, "Bunun kadar satılık birini görmedim. Ülkeyi sattı, hain" diye böğürdü.
Nasıl karşılık ama?
Sen birine kardeşim diyeceksin bunun adı bölücülük olacak, iyi mi?
Sabır, sabır diyorum sadece...
Burada bir derviş olup çıkıcam sonunda... Ama sanırım sabretmem gerekiyor. Allah bizim payımıza, bazı hayvanlarla birarada yaşamayı nasip etmişse ne yapabiliriz ki?
Ben şahsen, iki faşistle birkaç günü kazasız, belasız, herhangi bir isyana tevessül etmeden, tam tevekkül halinde geçirenlere yüce Allah'ın büyük sevaplar vereceğini düşünüyorum.
Benimki bir değil, iki değil...
Bu ülkenin alayı faşist...
Faşistleri hiç sevmediğimi bilirsiniz. Ama nedendir bilmiyorum, her gittiğim yerde de hep onlar karşıma çıkıyor. Galiba yüce Allah beni ısrarla cennetine koyacak... Yolumu ısrarla faşistlerle aynı kavşakta buluşturmasındaki sır başka ne olaki?
Değil mi?
Demin sinirlenmedim. Doğrusu bir dalga şöyle bir geldi, ama... Çok şükür ki kıyılarımda dolanıp gitti.
Evet...
Geçenlerde RTÜK'e bir mektup yazmayı düşündüm. Şu ..hçeli çıkıp bağırıyor ya, bunu milletin ruh sağlığını korumak amacıyla, buna bir yasak getirilmeli... Ya da RTÜK şimdi programlardan önce bazı uyarılar yayınlatıyor ya, "Şiddet-13 yaş", ya da artı 18 gibi, ya da "Genel İzleyici" vb... İşte ..hçeli bağırıyorsa bir haber vtrsinde, öncesine "Duyma engelliler" logosu konulsun, sadece onlar izleyebilir uyarısı yapılsın.
O adamın o bögründen çıkan sesini duyunca tüylerim diken diken oluyor. Allah'ım nasıl bir ses vermişsin o adama... Kargadan bile esirgemediğini, ona niye vermedin?
Hikmetinden sual olunmaz ama, ne bileyim aklıma geldi işte...
Bugün inanılmaz antifaşistim.
Ve kendimi inanılmaz iyi hissediyorum.
Herkese dozunda antifaşizm önerilir, ısrarla...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Hayırlısı

Kardeşimin yeri belli oldu.
Hayırlısıyla Tunceli'de askerliğini yapacak... Annem haberi duyunca çok üzüldü.
Hayırlısı olsun.
Herkes kaderini yaşar.
Eminim orada çok rahat bir askerlik yapacaktır.
Bu askerlik olayı çok ilginç...
Oraya giden garibanlara o kadar üzülüyorum ki?
Onları görünce de...
Doğrusu bazılarına ağız dolusu küfürler savurmaktan kendimi alamıyorum.
Şu ..hçeli'ye, şu ..ykala bakar mısın?
Binlerce gencin hayatına mal olan sorunun çözülme umudu doğdu, bunlar taş koyuyor.
Hükümet, bu terörü bitireceğiz. .KK da gelin, anlaşalım, bitsin bu oyun diyor.
Fakat...
O faşist .hpliler ile faşistin Allah'ı olan C.P'liler karşı çıkıyor?
.ahceli ve .ykal, PKK bitsin istemiyor.
Çünkü ellerinden ekmekleri alınacak...
Biri 80 yıldır Kürtlere zulüm uygulayarak la.i.k dikta rejimini ayakta tutuyor, diğeri de onu bahane edip Kürt düşmanlığı üzerinden bir milliyetçilik devşirmiş, ondan ekmek yiyor.
Mamaları ellerinden alınacak diye nasıl da höykürüp duruyorlar değil mi?
Bu kadar alçakça bir siyaset olabilir mi?
Bırakın o dağdaki akılsızlar insin, hangi cehenneme gideceklerse gitsinler. Neden bırakmıyorsunuz?
Bırakmazlar bunlar... Çünkü Vampir bunlar.
Dökülen kanla besleniyor her ikisi de...
Neyse...
şimdi sırası değil.
Kardeşim ve onunla birlikte gidecek tüm gariban çocukları Allah korusun! Amin!

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Değişim mi, gelişim mi?

Son birkaç yıldır arkadaşlarla biraraya geldiğimizde sohbetlerimiz hep aynı soru etrafında şekillenir.
Soru şu: Değiştik mi?
Uzun tartışmalar sonucunda yeni bir soru daha ortaya çıktı.
O da şu: Geliştik mi?
Hem değişim var, hem de gelişme...
Tabii ki bu tartışmalar sırasında herkes dönüp kendine ayna tuttu. Meğerse kendimize dair bilmediğimiz ne çok şey varmış öyle...
Ben lise ve üniversite yıllarında değişik cemaatlerin içinde yer almama rağmen şunu farkettim ki, hiçbir zaman cemaatçi olmamışım...
Her ortamda, girdiğim her cemaatte kendi farklılıklarımla ve ısrarımla birey olarak kalabilmişim.
Hala da öyleyimdir.
Neden peki?
Bunun iki nedeni var aslında:
-Karakter
-İnanç
Karakterim, mürid olmaya elverişli bir karakter değildir. Çünkü istikrarlı değilim. Bir hafta boyunca bir şeyi hep doğru yapabildiğim vaki değildir. Sıkılır, dağıtır, başkalaştırırım yapmakta olduğum şeyi...
Örneğin sohbet var değil mi?
Bir iki hafta gitsem, üçüncü hafta muhakkak asarım. Vaaz dinlemekten pek hoşlanan bir tip değilimdir.
İkincisi...
Din dışında, içine beşeri görüşün de katıldığı hiçbir inancı sonuna kadar kabullecek kadar bir imanım olmadı.
Ben ancak Allah'tan gelene karşı kayıtsız ve şartsız bir imanla bağlıyım. O nedenle ne Nurcu olabildim hiçbir zaman, ne Milli Görüşçü, ne de başka bir şey...
Geçen yıllar içerisinde muhafaza ettiğim tek şey, dine olan bağlılığım ve sarsılmaz inancımdır.
Üniversite yıllarında bazı radikal görüşlerimiz oldu. Dini, siyasi bir enstrüman olarak bütün hayatımıza tatbik etmeye çalışıyorduk. Eylem bazında pek başarılı olamasak da, düşünce bazında hayli radikal bir doz tutturmuştuk doğrusu...
Fakat üniversite bittikten sonra fikirlerimde çok ciddi değişmeler başladı.
Din, siyasal bir enstrüman olarak ne kadar tatbik edilebilir?
Ya da daha açık bir ifadeyle, siyasal islam, ne kadar islamdır?
Bu soru düşünsel iklimimize bir cemre gibi düşünce sorgulamalar başladı.
Yanıtı bulunan her soru, başka bir soruya yer açar.
Şimdi üzerinde düşündüğüm soru şu: Din'in hedefi bir devlet midir, yoksa birey ve toplum mu?
Yani açık bir ifadeyle: İslami bir devlet mi, daha müslüman bir toplum mu? Hangisi daha doğru bir hedeftir?
İslami camiadaki bu çözülmeyi, bu dejenerasyonu, bu yozlaşmayı görünce; özellikle de siyasal islamcılar arasındaki bu kaymayı görünce bakış açım çok değişti.
Önce birey, sonra toplum...
Devlet ancak 3. aşamadır.

Daha sonra devam ederim. Bu bir girizgahtı...

7 Ağustos 2009 Cuma

Yağmurun fısıldadıkları

Yağmur bana ne anlattı?
Aramızdaki muhabbet çok uzun sürdü. O tek kelimeyle, dakikalarca anlattı. Anlattı, anlattı, taa ki tükeninceye kadar...
Sözü bitince de, "ARamızda kalsın ama... Yarın yine devam ederiz" dedi ve güneşe yer verip, gitti.
Kayboldu.
İstanbul semalarında ondan geriye birkaç beyaz gölge kaldı.
Onun gölgesi...
Yüreğime, şuana kadar duyduğum en güzel şarkıyı fısıldadı yağmur... Hep yaptığı gibi, geldi, çoraklaşmış yüreğime çiçek gibi kelimeler ekerek gitti, o billur sesiyle...
Söyledikleriyle içimde cennet çiçekleri açtırdı. Gülüstan oldu yüreğim.
Ne anlattığına gelince de... Sır, aramızda kalsın dedi. Hem aramızda kalacak, hem de sonsuza dek yüreğimde!...

Yağmurun küçük elleri...

Eskiden beri var olan bir alışkanlıkla yazın asla üzerime birşey örtmem uyurken... Bu sabah bir serinlik hissettim.
Uyandığımda adam akıllı üşümüştüm doğrusu.
Ne olup bittiğini kavramaya çalışırken cama vuran pıt pıt seslerini duydum. Yağmur o küçücük elleriyle perceremi vuruyordu, beni uyandırmaktı niyeti...
Kimseye hissettirmeden, usulca ve kısık bir sesle: Tıp, tıp, tıp...
Onun o güzel, duru ve berrak dilinin tek bir kelimesi var, tıp, tıp... Her şeyi bir kelimeyle anlatmak mümkün mü?
Öyleymiş... Yağmur bu gece, sabaha doğru ne söylemek istediyse o tek kelimeyle söyledi bana ve İstanbul'a...
O söyledi, ben dinledim.
O kadar güzeldi ki...
Gökyüzü ağlarken yağmur konuşuyordu tıp tıp...
Gökyüzü ağlıyordu ya, ben de ağlamak istedim. Gözyaşlarımla bu seher ayinine ben de katılmak istedim.
Mutluluktan...
Bugün güne güzel başladım. Güzel geçecek inşallah...
Yarın da şölen var.
Gök yağdıracak yağmurunu, biz ıslanacağız!
O yağacak, ben mutlu olacağım.
Ne güzel!

6 Ağustos 2009 Perşembe

Kahve

Son günlerde kendim için çok güzel bir keyif buldum.
Saatler 17'yi geçtikten sonra gidip bir kahve alıyorum. Önce kokusu, sonra tadı... O kadar iyi geliyor ki!
Eskiden Türk kahvesi seviyordum. Fakat kötü yapılmış Türk kahveleri içe içe sevmemeye başladım.
Açun güzel yapıyor ama...
Ne bileyim, içtiğim kötü kahveler beni soğuttu.
Nescafe, özellikle de espressoyu severim. Burada adını anmak istemediğim bir kahve zincirinin güzel ürünlerinden gidip alıyorum. Onları da bitirmek güç oluyor.
Büyük boy aldığım için...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

...

Gece yarısına kadar işteyim. Gömüldüm iddianameye... Harıl harıl çalışıyorum. Bir çay olsa, şöyle ince belli bardakta... Bir de puro! Ne güzel olurdu vallahi!

Beraat

Allah'ım sen herşeyi biliyorsun.
Günahkarım.
Sana layık kul olamadım.
Beni affet, günahlarımı bağışla... Bana ve tüm aileme dünya ve ahiret saadeti ver. Tüm müslümanları sonsuz rahmetinle kuşat! Amin!

Bu gecenin idrakine varan herkese: Geceniz mübarek olsun.

Hayırlısı

Açun yine yollarda... Çok yoruluyor. Rabbim hayırlısını nasip etsin. Amin!

4 Ağustos 2009 Salı

Çevre

Biraz çevremden haberler vereyim.
Uzun süre benim çalıştığım sektörde çalışan bir arkadaşım 10 yılın sonunda devlet memuru olmaya karar verdi.
Girdiği kpss sınavı sonucunda geçtiğimiz günlerde yapılan atamalarla nihayet memur oldu.
Tayini de Gümüşhane'ye çıktı.
Orada çok mutlu olacağına eminim. Onun için en hayırlısı bu gibi görünüyor.
Bir diğeri...
Biz mezun olduktan sonra, "Ben bu işi değil, ticaret yapacağım" diyen bir arkadaşım dediği gibi yaptı.
Kısa süre içerisinde büyüttü işleri, iyi bir servet yaptı. Şimdi müteahhitlik yapacağını söylüyor.
Aynı işi yaptığımız bir arkadaşa gelince de...
Devletin ...jansında çalışırken, Almanya'daki kuzenine evlilik teklifi yapmak için kurumundan izin istemişti, bizim Romeo... Henüz kadrosu yeni onaylanmıştı.
Çalıştığı iş yeri izin vermedi, kendisi gidip Alman Konsolosu'yla özel görüşüp, meramını anlatmış ve özel vize alarak (Ki mümkün değildi) Almanya'ya gitmişti. Burada yüzük aldı, gitti.
Oraya gidip kuzeniyle görüştü, fakat kuzeni ona kuzeni gibi davranınca, utanıp teklif edemeden geri geldi.
Elbette işini kaybetti.
İşini kaybedince de Fransa'ya gitti, orada ağabeyleriyle birlikte bir süre çalıştı, ancak orada mutlu olamayınca Türkiye'ye döndü ve ticarete atıldı.
Şimdi onun da durumu oldukça iyi... Evli ve bir oğlu var.
Çok sevdiğim bir başka arkadaşım.
Bir anda Allah yürü ya kulum deyince, gerçekten yürüdü gitti.
Fakat bu ona pek de iyi gelmedi.
Önce son model arabasını bir arkadaşına vermişti, arkadaşı kaza geçirdi, arabası hurdaya çıkarıldı. Arkadaşı çok şükür sağolarak kurtuldu.
Sonra kendisi okuldan çıkıp eve gidince bir motosikletin çarpması sonucu kötü bir trafik kazası geçirdi. Uzun süredir yatıyor.
Çok yakın çevremden şimdilik bu kadar!
Kayıt düşeyim istedim.

Tehlike

Çanlar kimin için çalıyor?
Galiba herkes ve heppimiz için...
Çan çan çannnnn!

Arkadaş

Geçtiğimiz günlerde Bacon'ın çok sevdiğim bir sözünü yazmıştım, dostlukla ilgili...
Dün uzun süredir ihmal ettiğim çok değerli bir dostuma gittim.
Home-ofis olarak kullandığı işyerinde, ben gitmeden bize güzel bir sofra hazırlamak için ön hazırlıklara başlamıştı.
Hamur tatlılalarını çok sevdiği için Sütiş'ten bir paket yaptırıp gittim.
K. bir taraftan laflarken bir taraftan da yemekleri hazırladı. Aslında yaptığı yemek de tonbalıklı, enfes bir salataydı.
Yemeği yedikten sonra nişanlısının çektiği filmi izledik. Gerçekten de harika olmuştu.
Birkaç festivale katılmışlar, inşallah Avrupa'dan güzel bir ödülle döner de emeklerinin biraz da olsa karşılığını alırlar.
K.'nın filminin son rötuşları henüz yapılmamıştı. O nedenle izlemedim.
Dün o kadar çok şey konuştuk ki...
Laf bir ara askerlik anılarına geldi. O konuya bir girdik, bir daha çıkamadık vallahi...
Bir ara farkettim ki tam bir saattir sadece bu konu üzerinde konuşuyoruz. Hemen sözü aldım, ve konuyu değiştirdim.
Home-ofis'i İstiklal'de...
Dışarıda gürül gürül akan bir dünya, biz de o dünyayı tepeden izliyoruz. O kadar güzeldi ki...
Çayımızı da içtikten sonra, genel bir fikir/ideoloji münazarası yaptık ve kendimizi dışarı attık. İstiklalde bir tur attıktan sonra da eve döndüm.
Güzeldi, keyifliydi, süperdi.
Bu arada yorgunluğum hala devam ediyor. Bel ağrım biraz hafifledi.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Şablon

Eskiden siyahı çok severdim.
Beni ifade eden yegane renk siyahtı. Ama şimdi siyah içimi bunaltıyor artık... Açun'a şablonumu değiştirmesi ricasında bulundum. Ve dedim ki, kesinlikle siyah olmasın.
Ortaya böyle bir şablon çıktı.
Doğrusu çok beğendim. Umarım okurlarım da beğenir!

Amele

Ailem beni hiçbir şekilde çalıştırmadı.
Aslında iyi mi yaptılar, kötü mü; buna eskiden verilecek cevabım farklıydı, şimdi ise farklı...
Keşke biz de tüm akranlarımız gibi her işe koşsak, biraz çalışmış olsaydık. Öyle olsaydı, hayat şimdi bizim için çok daha kolay olurdu.
Her işimizi gören birileri olduğu için bir çivi bile çakmamışız. O nedenle evde şimdi kendim bir şeyler yapınca inanılmaz duygular yaşıyorum.
Daha önce elektrik lambası değiştirmek için bile dışıradan elektrikçi çağırıyordum. Sonra bazı işleri Açun'un yaptığını görünce doğrusu utandım kendimden... Ve gidip kendime çok iyi bir alet çantası aldım.
O çantayı alır almaz hafif akıtan bir musluğun contasını değiştirmiştim, o kadar mutlu olmuştum ki...
Halbuki aynı contayı daha önce değiştirmek için iki kez su tesisatçısı çağırtmış ve her defasında da adama tam tarife üzerinden para vermiştim.
O contayı kendim yapınca, kendime ne kadar kızdığımı anlatamam. Aynı şeyi avize duyunu kendim değiştirince de yaşamıştım.
İşte dün...
Dün hepi topu yaptığım şey neydi biliyor musunuz?
Banyonun kapısını (iç tarafı sadece) boyamak... Buhardan ve nemden dolayı boyası biraz kabarmıştı, ben de boyamak istedim.
Sonuç?
Kapıyı boyadım, havalandırma penceresini unuttum.
Başkasının en fazla 1 saatte yapacağı o boyama işi, benim yarım günümü aldı. Belim fena halde ağırıyor.
Herhalde kendime gelmem bir haftamı alacak...
Açun bugün banyoyu temizleyecek. Birazcık toparlanırsam bir iki gün içerisinde yarım metre kare bile tutmayan o küçük pencerenin çerçevesini de inşallah boyayacağım.
Dün bu işleri yaparken Açun'la amelelik, işlerin zorluğu bahsine girdik. Ona dedim ki, herhalde ben asla amelelik yapamazdım. Allah dağına göre kar veriyor. Benim de o tür işleri yapamayacağımı bildiği içindir belki de, beni sadece beyin gücüyle yapılan bir işe memur kıldı.
Rabbime şükürler olsun!
Öyle işte...
Son bir not: Dünden beri nerde bir kapı, pencere, duvar falan görsem boyasına dikkat kesiliyorum. Tabiatın tüm boyacılarına saygı duyuyorum şimdi... Ne mübarek adamlarmış onlar! Allah onlardan razı olsun!

Dün

Dün banyoda biraz tadilat yaptım. Bilenin yarım saatte halledeceği bir işti. Benim yarım günümü aldı.
İş bittikten sonra Açun'la dışarı çıkıp Eminönü'ye gittik. Orada Galataköprüsü'nün altındaki güzel bir balıkçıda balık yedik.
Sonrasında döndük, geze geze eve geldik. Gelirken de enfes lokumlardan almak için Açun'la Hafız Mustafa'ya uğradık. Burası 1864 yılından beri hizmet veriyor. Ürünleri de süper, müthiş...
Buraya ilk gidişimi bile hatırlıyorum.
Eski sahipleri yok artık. 2.5 yıl önce eski sahipleri burayı devretmiş.
Evet...
Geze geze eve gittik.
Babıali yokuşundan çıkarken Bağlam Amca'yı gördüm, gözümü kaçırdım.
Çok güzel bir yere Mado açılmış... Sosyal Yayınları'na çok yakın bir yerde.
Açun'la en kısa süre içerisinde gideceğiz.
Dün güzeldi.
Ama vallahi dayak yemiş gibiyim. Her yerim ağırıyor. Hele belim var ya...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Ahhh!

İzlenmek

Bazen buraya geldiğimde bir bakıyorum benden başka biri daha var.
Bazen biliyorum ki o kişi Açun'dur. Ama başka birileri de var elbette...
Onlar kim acaba?
Blogumda öyle kayda değer şeyler yok.
Sıradan şeyleri sıradan ve basit bir dille anlatıyorum. Yazı üslubumun güzel olduğu da, keyif verdiği de söylenemez...
O halde neden?
Başkaları, bu blogda ne buluyor da takip ediyor?
Kendime hep bu soruyu sordum ve doğrusu yanıtını bulamadım.
Zaman zaman, "Bari geliyorlar, adam akıllı bir şeyler okusunlar" diyerek bildiğim az çok şeyden biraz biraz yazıyorum buraya aklım yettiğince...
Ama bunlar biliyorum ki doyurmuyor.
Ben şahsen bana keyif vermeyen bir blogu takip etmiyorum. Mesela hiçbir şey anlatmıyordur ama espiritüeldir, kıvrak kalemi vardır, ya da ne bileyim ilginç bir yaşam öyküsü var; ancak o halde takip ediyorum. Zaten bunlar da bir elip parmağını geçmez...
Buna ek olarak merak ettiğim bir şey daha var. Kendi bloguma ben günde en az 20 kez giriyorum. Diyelim Açun da 4-5 kez giriyor.
Fakat gün sonunda bazen bakıyorum, hitim günlük 40'ı aşmış... Demek ki bu blogu takip edenler var.
Merak ettiğim ayrıca bir şey daha var. O da şu: Özellikle bayanların yazdığı bazı bloglara bakıyorum, 3 nokta yazıyorlar yine yorum geliyor.
Kaç yıldır yazıyorum hepi topu 6 yorum ya gelmiştir ya da gelmemiş... Madem takip ediyorsun, niye yorum yazmıyorsun değil mi?
Takip ettiğine göre yazdıklarımla ilgileniyorsun. Madem bu kadar ilgilisin niye bir katkı vermiyorsun, neden bir yorum yazmıyorsun ey okur?
Bunu bilmek istiyorum.
Evet...
Bazen buraya geldiğimde bir bakıyorum burada 2 kişi var. Sen yazıyorsun, biri seni izliyor. İzlenmek duygusu aslında irkilticidir. Ama sen kendi mahremiyetini açmışsan o zaman bu değişiyor.
Bu da işin bir başka yönü...
Ya da mesela şöyle düşünüyorum. Buraya gelip 2 kişiyi gördüğümde, o okurun şimdi nerede olduğunu ve ne yapmakta olduğunu, duygularını merak ediyorum.
Onun benim yazdıklarımı izlediği gibi, benim de onu aynen BBGEvi'ndeki gibi izleme şansım olsaydı, diyorum.
Merak işte...