Bugün 29 Ekim, neşe doluyor insan!
Olmadı değil mi?
Niye?
Çünkü darbe planlarının ortaya çıktığı, cunta yapılanmalarını haber veren belgelerin havada uçuştuğu bir ülkede rejimin adı Cumhuriyet olsa da, neşe dolmuyor insanın içine...
O rejim ki olabilecek en iyi rejimdir. Cumhuriyet'tir.
Ama olmuyor, insanın içine neşe dolmuyor.
Dün AK Parti Genel Başkanı Hüseyin Çelik'i izledim. Çok güzel bir örnek verdi, dedi ki, eğer siz dertten, kederden bitap durumdaysanız, adınız Mesut ya da Bahtiyar olsa ne değişir?
Bu da böyle işte...
Cumhuriyet'te halk kendi başını kendisi seçer deniliyor.
Ama asker yok diyor. Olmaz, seçemezsiniz...
Ve senin seçtiğini devirme planları yapıyor. Bunu da, "Cumhuriyet'i koruma ve kollama" adına yapıyor ha...
Bak, bak!
Neyse...
Bugün 29 Ekim, ama neşe dolmuyor içim!
29 Ekim 2009 Perşembe
Çarpık
28 Ekim 2009 Çarşamba
Beyrut
Üşüyünce kime sığınmak istersiniz?
Daha doğrusu böyle bir arzu uyanır mı hiç içinizde?
Bana oldu.
Geçtiğimiz yıl, soğuk bir kış gününde Taksim'de İstiklal Caddesi'nde dolaşırken içimden dokunaklı melodiler geçiyordu.
Kalbimin, yaşama çok ısındığı bir anda, bedenim üşüyorken üstelik, Feyruz'un şarkılarına sığınmak istedim.
O kadar güçlü bir arzuydu ki...
Kalbimin tellerine dokunup giden Beyrut melodileriyle dolaştım o koca caddeyi... İçimde ürkek kırlangıçlar uçuşuyordu sanki...
O kış gününde baharı yaşıyordum.
Sabah çisil çisil yağmur yağarken yine aynı duyguyu yaşadım. Üşüdüm, şemsiyem olduğu halde ıslandım.
Kaküllerimden damlayan yağmur damlasında hayatı gördüm, tazeliği gördüm. Yağmurlar yağdıkça bende Feyruz'un şarkılarına sığınma isteği doğdu.
İstanbul'un göbeğinde Feyruz'a sığınmak...
Mutluluk budur.
27 Ekim 2009 Salı
Alışmak
Uykusuzluğa alıştım artık...
Bugün uyanmış, düşünüyordum. Birden saatim çaldı, saat 4 idi. Sanırım oynarken yanlışlı ayarlanmıştı.
Açun da uyandı.
Kalkıp saati kapattım. Sonra her zamanki gibi salona geldim. Uzandım. İnsan o gece vakti gerçekten düşünemiyor.
Yani düşünüyor gibi yapıyorsun ama, sonrasında,"Acaba ne düşünüyordum?" diye sorduğunda da, koca bir hic alıyor.
Tuhaf ama değil...
Bu gece yalnız farklı bir şey oldu. Düşünmek yerine, hatırlamak istedim. Hatırlamaya çalışmak farklı bir şeydir. Ve düşünmekten daha kolaydır.
Sığındığım dönem yine çocukluğumdu.
Bir oyun oynuyordum.
O hatırada babam vardı, annem vardı, kardeşlerim vardı. Arkadaşlarım vardı.
Bir de saf ve katıksız bir mutluluk vardı.
Mutluluk öyle güzeldi ki...
Gözleri parlıyordu.
Şuan öylesine bir mutluluğa o kadar ihtiyacım var ki... Nedensiz bir kahkaha atmak, nedensizce mutlu olmak. Olsa keşke...
Belim, ahhh!
Belim tutuldu.
Gece yine saat 4'te kalkıp salona geldim. Sanırım kanepe artık beni çekemedi ve belim tutuldu.
Çok kötüyüm.
Rabbim bana şifalar ver! Amin!
26 Ekim 2009 Pazartesi
Ev
Ev konusunu araştırıyoruz.
Hala bir karar veremedik...
Ama görünen o ki Anadolu Yakası'ndan bakacağız. Bakalım artık...
Fatih'teki eski püskü evler o kadar pahallı ki insan inanamıyor. Dün Açun'la Fatih'te son kez ev aradık.
Yeni evler 300'den başlıyor.
Eski, püskü evler bile 170'ten aşağı yok... Ne oluyor ya, niye bu kadar pahallı anlamış değilim.
Tamam Fatih güzel, merkezi ama... O kadar da değil yani... Villa fiyatına normal bir ev satılıyor burada...
Fatih'e dün itibariyle nokta koyduk. Şimdi gözler Anadolu Yakası'nda... Bakalım bulabilecek miyiz?
24 Ekim 2009 Cumartesi
İlginç bir rüya
Rüya mıydı, kabus mu bilmiyorum.
Gece yarısı kalkıp salona geldikten sonra gördüm bu rüyayı. İş yerine gelirken yolun kenarındaki bir parka kıvrılıp yatıyorum. Beni arayıp soruyorlar. Müdür gelip beni buluyor, "Nerdesin?" diyor. Yani nasılsın, iyi misin anlamında...
Ben de kendisine gayet ciddi bir ses tonuyla, "Şimdi Paris'teyim" diyorum. Beni bırakıp gidiyor.
Bu böyle birkaç gün devam ediyor. Bir ara bu kez başka bir yerde, yol kenarındaki bir ağacın altına uzanıp uyuyorum. İş yerinden arkadaşlarım geçiyor, şaka yollu, "Şimdi nerdesin?" diyorlar.
Ben de, ciddiyetimi hiç bozmadan "Floransa" deyip, uzanmaya devam ediyorum. Ve derken bu hep böyle devam ediyor.
Evden çıkıyorum sabah işe gidiyorum diye, gelip işyerine yakın yerlerde başka bir boyuta geçip, orada kıvrılıp yatıyorum.
Beni bu durumda gören yöneticilerimin desteğiyle ben malulen emekli oluyorum. Neden beni emekli ettiklerinin de farkında değilim.
Yani delirdiğimi bilmiyorum.
Eve geliyorum. Bir süre, birkaç ay dinlendikten sonra kendimi biraz iyi hissedince yeniden işe dönüyorum. İş yerine gidip, "Ben çalışabilir miyim?" diyorum. Yöneticilerim de, "Elbette çalışabilirsin. Hoşgeldin işine" diyorlar.
Seviniyorum.
İş yapıyorum. Süper işler yapıyorum ama ertesi gün bekliyorum, çıkmıyor.
Gidip müdürüme, "Hani yaptığım işi çok beğenmiştiniz, neden çıkmadı, neden olmadı?" diye soruyorum.
O da, "Evet çok güzeldi. Eline sağlık, ama son anda başka şeyler oldu" dedi.
Bu hep böyle devam ediyordu.
İşyerinde yaptığım işi çok beğeniyorlar ama değerlendirmiyorlardı. Birgün gözlerim yaşlı gidip Açun'a dert yanıyorum. O da bana bakıp gözyaşı döküyor. Ve gözümdeki yaşları silerek, "Sen süpersin. Yaptığın işler çok güzel... Önemli olan işin değerlendirilmesi değil ki, onu ortaya çıkarmandır. Sen de bunu yapıyorsun" diyor.
Ben de, "Bunlar benim delirdiğimi düşünüyor. O nedenle yaptığım işe, güzel bile olsa itimat etmiyorlar" diye düşünmeye başlamıştım.
Herkes, hayır olur mu öyle, diye karşı çıkıyordu bu düşünceme... Öyle değilse peki neden yaptığım işleri değerlendirimiyorsunuz ki?
Herkes bana o kadar iyiydi ki... Bazen yolda yürürken uzaktan birilerinin beni işaret ederek konuştuklarını, bir kahvede oturuyorsam, birilerinin gözlerini benden kaçırarak benden konuştuklarını görürdüm.
Ne oluyordu acaba?
İnsanlar bana neden bu kadar şefkat besliyorlardı?
Çocuk mu olmuştum yoksa deli mi?
Böyle acınası bir durumdaydım işte rüyamda...
Sonra beni Açun'un sabaha kurduğu telefon uyandırdı.
23 Ekim 2009 Cuma
Meslek
Uzun süredir bir yol ayrımında hissediyorum kendimi...
Bir zamanlar severek başladığım mesleğime gelineç süreç içerisinde iyice soğumuş bulunmaktayım.
Bundan sonra ne yapacağım?
Bilmiyorum.
Kafamı son birkaç aydır kurcalayan en önemli soru işte bu... Mesleğim, artık yapılacak gibi değil.
Ne bir hırs kaldı, ne de bir şevk... Hergün ayaklarımı sürüye sürüye geliyorum buraya.
Ve hergün biraz daha pişman olarak gidiyorum.
Bütün bunların benimle hiçbir ilgisi yok... Hala bile mesleğimde en iyilerden biriyim.
Bunu kesinlikle kimse bir övünme olarak algılamasın. Sadece durumumu açıklamak için söylemek zorunda olduğum bir gerçektir bu...
Ama artık hiçbir başarı beni tatmin etmiyor.
Hergün, "Niye buradayım, neden bu işi yapıyorum?" diye soruyorum kendime... Bunu bana sorduran, beni mesleğimden soğutan şey nedir biliyor musunuz?
Öyle bir noktaya geldik ki bu meslekte artık iyi ile kötü arasında, yetişmiş eleman ile yeni başlayan çekirgeler arasında hiçbir fark kalmadı.
Bu da, "İşin bir anlamının kalmadığı" anlamını taşıyor.
Usta çırak ilişkisinin bittiği bir iş, usta-çırak dengesinin ortadan kalktığı bir iş akıllı olan hangi kimseyi tatmin edebilir ki?
Kendime olan saygımdan dolayı artık bitti diyorum. Ciddi anlamda bu iş benim için bitmiştir.
Peki ne yapacağım?
İşte bunu bilmiyorum. Bazen, "Acaba Ankara'ya gitsem, orada memur olma imkanlarını kovalasam mı?" diye diyorum kendime...
Kalbimin ve aklımın bir yanı evet diyor, bir yanı da, "Ankara mı? Memurluk mu?" diye bir küçümseme ile beni karşı karşıya bırakıyor.
Hayatımı Ankara'da sürdürme düşüncesi hiçbir şekilde sıcak gelmiyor. İstanbul varken Ankara bir tercih olabilir mi?
Ama ne yapayım, bilmiyorum.
Başka da bir şey aklıma gelmiyor.
Ticaret bir alternatif olabilir mi?
Geçenlerde bunu ciddi ciddi düşündüm. Sonra da, "Düşünsene elektronik ithal edip satıyorsun?" dedim kendime... Düşündüm. Korkunç geldi.
Düşünsene, elektronik ithal edip satıyorsun!
Biraz işgüzar, yalaka bir yanım olsaydı, belki de bir açılım yakalayabilirdim. Kendi iş alanımda müdür olsam, belki birkaç yıl daha, "Acaba değiyor mu bütün bunlar için?" gibi bir soruyu erteleyebilirdim.
Ama yapım buna müsait değil...
Bu dünyada hiçbir şey, uğruna izgüzarlık, yalakalık yapılarak elde edilecek kadar değerli değildir. Hele bizim meslekte asla...
Haliyle?
Bir çıkmaz işte... Ciddi bir çıkmazdayım.
Yurtdışında arkadaşlarım, kuzenlerim var. Oralara gidip sıfırdan mı başlaşam diyorum. Dönüp geriye bakıyorum, çoğu gitti azı kaldı, diyorum. Bu aşamadan sonra yapılacak her yenilik, zarardır, ziyandır.
Öyle işte...
Uyku
Devam ediyor.
Bu gece de uyuyamadım belli bir saatten sonra...
Dün de öyleydi, ondan önceki gün de...
Fakat dün işyerinde neredeyse bitiktim. Akşama kadar uyukladım. İnanılmaz bir bitkinlik vardı üzerimde...
Akşam olsa da, gidip kendimi kanepeye atsam ve uyusam öylece, diyordum. Akşam oldu.
Kendimi kanepeye attım ama, yok...
Uykum firarda.
Nereye gitti bu uyku bilmiyorum. Hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey izlemeden, hiçbir şey söylemeden öylece bekledim uyku perisinin gelip göz kapaklarımı yoklamasını ama...
Olmadı.
Saat 24'ü geçtikten sonra artık dayanılmaz ölçüde yorulduğum için olsa gerek gözlerim kapandı.
Saat 4 falan da yeniden uyandım.
Yatağımdan kalkıp gitmemeye kararlıydım ama, sürekli pervane gibi döndüğüm için Açun'u uyandırmak gibi bir tehlike doğdu.
Ben de her zaman olduğu gibi kalkıp salona gittim. Orada beni bekleyen battaniyeme sarınıp güneşin doğuşunu bekledim.
Bu arada dün sıcak, ballı süt de yaptı Açun ama...
Demek ki o da pek işe yaramadı.
Ne yapsam acaba?
Gerçi önümüzdeki günlerde birkaç günlüğüne yıllık izne ayrılıp, memlekete gitmeyi düşünüyorum.
Bunun bana iyi geleceğine o kadar eminim ki...
Gidip kendimi yeniden formatlamam gerekir. Fabrika ayarlarına dönmeden olmuyor zira...
22 Ekim 2009 Perşembe
Sevdiğim yazarlar
Geçenlerde şöyle bir soruyla karşılaştım: En sevdiğin yazar kim?
Düşündüm.
Aklıma o kadar çok isim geldi ki...
Hani bana birini say deseler, susarım.
Biri değil ki sevdiğim.
Birçok...
Birini söylesem, diğerine ayıp olur.
O halde ne yapmalı?
Galiba yapılacak tek şey okumalı ve yazılanlar üzerine düşünülmelidir. Her kitaptan sonra düşünürüm: Acaba bu kitabı okurken yazarına kaç kez dua ettim.
Öyle değil mi?
Okuduğumuz her güzel cümleye bir duayla karşılık versek onlarla cennette buluşuruz değil mi?
Bu arada Halil Cibran'ı çok sevdiğimi söylemeliyim. O onlardan biri... Tıpkı Nizar Kabbani'yi, ve dahası birçok kişiyi sevdiğim gibi yani...
Ağaçlar yeryüzünün
gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
Ama biz onları devirir ve
boşluğumuzu kaydedebilmek için
kağıda dönüştürürüz.
Halil Cibran
--//--
Yatağımın kenarında oturuyor oğlum
Bir şiir okumamı istiyor benden
Gözümden bir damla yaş düşüyor yastığa
Korkuyla izliyor oğlum ve
"Ama baba diyor, bu gözyaşı, şiir değil"
Ona diyorum ki:
Büyüdüğün zaman oğlum
Arap şiir kitaplarını okuyunca
Sözcükle gözyaşının kardeş olduğunu göreceksin
Ve Arap şiirinin yalnızca
Parmaklar arasından çıkan
Bir damla gözyaşı olduğunu...
Nizar Kabbani
21 Ekim 2009 Çarşamba
Arama
Uzun süredir ev bakıyoruz.
Ama daha karar veremedik.
Herhalde bayağı bir uzun sürer arayışımız. Ev almak istediğimiz semt hakkında bile hala aslına bakılırsa net bir fikrimiz yok.
İstanbul'un her köşesi ayrı bir güzel...
Ne yapsak acaba?
Dün süper bir ev bulduk. Ama biraz bütçemizi aşıyor. Aslında eski deliliğim üzerimde olsa, koşullar biraz daha farklı olsaydı girerdim o eve...
Ama artık gözüm kesmiyor.
Yaşlanıyorum galiba...
İnsan yaşlanınca daha bir hesap kitap işine dalıyor.
Biliyor musunuz bu ev alma süreci benim açımdan hayli hazin geçiyor. Çünkü ev almaya karar verince zamanla şunu düşündüm. Hangi evi görsek, "Acaba yaşlandığımda kalmak isteyeceğim yer gerçekten bu semt mi olur?" diye soruyorum kendime...
Gençliğimi geçtim.
Yaşlılığım için planlıyorum. Ah ne zalimsin zaman...
Ne çabuk geçtin. Daha dün gibi geliyor 20'li yaşlarım. Üniversite yıllarından beri takıldığım kafeler var.
Oraya genelde üniversiteli tayfa takılır zaten... Geçenlerde oraya gittim, birçok tanıdığım çocuk vardı.
Bir şeyhi karşılar gibi kalktı hepsi, saygıyla, "Abi hoşgeldin" dediler. O kadar garip oldum ki...
Abiyiz ya...
Arkadaşımın kızı geçenlerde işyerine gelmişti. Elinde bir oyuncak vardı, kapağının açılması gerekiyordu, "Amcaa bunu açar mısın?" dedi bir ses... O sesten önce dönüp etrafıma baktım. Acaba burada bir amca var mı diye?
Bendim o...
Üzüldüm.
Bakın laf nereye geldi.
Yaşlandık ey gençliğim, haberin var mı?
19 Ekim 2009 Pazartesi
Ukumm var!
Kâbus geri döndü.
Ey dostlar gecenin 3'ünde uyanıp bir daha uyuyamadığım ve sabaha kadar tavana bakıp karanlıkta sılüet aradığım, sokak seslerine dikkat kesildiğim dönemler geri döndü.
Bu sabah kalkıp namaz kıldım.
Seccadenin üzerinde saatlerce tefekküre daldım. Sonra farkettim ki hiçbir şey düşünmüyorum.
Kalktım, salondaki kanepeye geçip üzerime bir battaniye örterek sabahı bekledim. Apartmandaki dairelerde art arda çalan saatleri duydum, sokaktaki ilk telaşa tanık oldum gözlerim kapalı...
Yüzüme baktım demin.
Avurtlarımda hafif bir çökme var.
Uykusuzluğun getirdiği bir çöküntü galiba...
Ama ilginç olanı uykusuzluk hissimin oluşmamasıdır.
Bu gece 2 saat uyumuşum, ama uykusuzluğum yok sanki...
Yorgunum. Bitkinim.
Gerçi okurlarım pek kayıtsız ama, yine de yazayım; bir önerisi olan var mı?
17 Ekim 2009 Cumartesi
Edep ya hû
Dün burada yine tatsız bir olay yaşadım.
Dul bir sekreter ayağıma dolandı. Kızdırdı beni...
Öteden beri soyunu, sopunu bilmediğim kişilere karşı bir önyargım vardır. Çok şükür bizim yüzyıllara uzanan çok şanlı, asil bir geçmişimiz var. O nedenle bu konularda ister istemez biraz seçiciyimdir.
Dediğim gibi soyunu sopunu bilmediğim kişilerle muhatap olmam pek... Zoraki ilişkilerde de oldukça resmi tutarım diyaloğu...
Bu bahsettiğim sekreterle de ilişkim bu düzeydedir. Soyunu sopunu pek araştırmaya gerek yok, kaç yıldır kişiliğiyle hiçbir saygıyı hakketmediğini fazlasıyla hissettirmiştir.
Dün işte beni bir tartışmanın içine çekmeye çalıştı. Oldukça sert bir karşılık verdim ve, "Sabah sabah asabımı bozma, terbiyeni bil kadınnnn" diye bağırdım.
Oracıkta sustu.
Susmasa ne yapardım bilmiyorum. Zira bu tür münakaşalarda hep yenilen taraf olurum. Çünkü bir kadınla, üstelik de şirret ve ar, edep bilmeyen bir kadınla başa çıkacak ne birikim ne de görgü var bende...
Yani erkek olsa, gider kozlarınızı paylaşırsınız. Ama kadın işte...
Bir de beni bu tür durumlarda en çok güldüren şey şudur: Bu tip kadınlara bağırıp çağırdığın zaman seni, "Kadına saygı göstermeyen bir maço" olarak görürler.
Sen saygıyı hakkeden kadın mısın?
Saygıyı hakketmeyen kadına gösterilecek saygı, kişinin kendisine yapabileceği en büyük kötülüktür.
Ben de kendi düşmanım değilim ya...
Bir kez daha kadının en büyük ziynetinin edeb olduğunu farketmiş bulunmaktayım.
Evet...
Bu bahsi burada kapatalım.
Bundan sonra sık sık yazmaya çalışacağım. Zira yazınca iyi oluyor. Blog var madem, o halde hep yazmalı...
Değil mi?
15 Ekim 2009 Perşembe
Güzel haberler
Dün facebooktan çok sevgili bir arkadaşımı buldum.
Dersanede üniversiteye hazırlanırken bir yurtta kalıyordum. O yurt benim lise döneminde takıldığım bir gruba aitti.
Dersaneye gidip geliyordum. Aklım bir karış havadaydı. Kendi dersanemde il birincisi olmuştum. Başka bir dersanenin de sınavına girmiştim sırf hava olsun diye... Ve sırf hava olsun diye forma adımı ve soyad olarak da "Baba" yazmıştım.
Sonuçları öğrenmeye gittiğimde hiç unutmam bir kimyacı bayan öğretmen vardı, ondan sonuç belgemi istedim.
İsminiz ne? diye sordu.
Ben de ismimi söyleyince, gülümseyerek "Baba ... mı?" dedi.
Evet dedim.
O dersanede de 3 dalda birinci olmuştum.
İşte arkadaşım o dersanede okuyordu. Ve babası da bizim yurdun bağlı olduğu grubun siyasi partisinin ilk başkanıydı.
Yurda gelip gidiyordu. Onların dersanesinde birinci olan Baba ...'nın gidip geldiği o yurtta kaldığını öğrenince birgün benimle tanışmaya geldi.
O gün arkadaş olduk. Kaydını benim yüzümdem bizim dersaneye aldı. Birlikte dersaneye gidip geliyorduk.
Daha doğrusu gidip geliyoruz gibi yapıyorduk.
Akşama kadar geziyorduk.
Neler yapıyorduk neler?
Babası aynı zamanda ünlü bir avukattı. Avukatlık bürosunun olduğu han akşam kapandıktan sonra benle arkadaşım gidip bekçiye kapıyı açtırıp, babasının avukatlık ofisine gidip oturuyorduk. Gece yarısına kadar sigara, çay içe içe muhabbet ediyorduk. Elbette müzik dinliyorduk bir de...
Babası birgün bizim o ofise gidip keyif yaptığımızı öğrenince kıyametler koptu. Ofise girişimiz yasaklandı. Anahtarlar alındı vb...
Oysa biz çoktaannn kendimize alternatif oluşturmuştuk.
Yurt müdürü ben gece geç saatlerde gittiğim için beni yurttan atmaya çalışıyordu. Ama benim amca oğlum, yurt müdürünün işyerinden amiriydi.
Ne vakit benim ne kadar haylaz olduğumdan bahis açılsa, amcaoğlum, "Şaka yapıyorsun. İl birincisi olan biri nasıl haylazlık yapar? Haylazlık yapıyorsa şayet, hangi ara fırsat buluyor da çalışıyor ve birinci oluyor" diye sorunca, yurt müdürü daha fazla üstelemiyormuş.
Her hafta şikayetler üzerine amcaoğluma hesap vermeye gidiyordum. Her gittiğimde yanımda bir sınav sonuc kağıdıyla gidiyordum. Sınav sonuçlarıma bakınca da kahve ısmarlayıp gönderiyordu.
Sınava girdik... Ben İstanbul'a geldim, arkadaşım da Ankara'ya gitti. Ben sevdiğim bölüme geldim, o da sevdiği, hukuka gitti.
Okulu bitirdik, o Kanada'ya gitti.
Ben ise bildiğiniz gibi işte, buradayım.
Okula geldikten sonra birinci sınıftayken o arkadaşım İstanbul'un kurtuluş şenliklerine katılmak üzere buraya geldiğinde görüşmüştüm. Bir daha da fırsatımız olmadı. Ara ara telefonlaştık, en azından onun nerede olduğunu biliyordum.
Feys sayesinde dün kendisini buldum.
Meğerse arkadaşım Kanada'da yüksek lisans yaptıktan sonra ticarete atılmış. Şimdi uluslararası çapta büyük işler yapıyor.
O kadar mutlu oldum ki...
Hayatta en sevdiğim arkadaşlarımdan biridir. Tam benim kafamdan. Zeki ama tembel... Seviyeli, saygılı ama özgürlükçü... Dindar, devrimci ve gelenekçi... Gelenekçi ama eski kafa değil. Yenilikçi ama, modernist değil.
Tam bir aşk adamı... Melankolik, tam da benim gibi... Sevmek ve acı çekmek onun için de kardeştir, benim için de...
İkimiz de aynı müzik zevklerine sahiptik. Aynı kitapları, aynı yazarları severdik. Aynı dünyayı seviyorduk.
Gitmek istediğimiz cennet de aynıydı.
O kadar yani...
Anlayacağınız dünden beri o kadar mutluyum ki...
14 Ekim 2009 Çarşamba
Bla bla bla
Son günlerde, yazmayalı yani o kadar çok şey oldu ki...
Kayınço dünya evine girdi. Eskiden jupiter'in sokaklarında yaşıyordu:)
Biz evliliğimizin 7. yılını kutladık.
Ne çabuk gelmiş gelmiş böyle... İnanamadım.
Yedi yılın bakiyesi: MUTLULUK!
Sonra birkaç il gezdim, gittim yeni yeni kişiler tanıdım. Bu arada en çok yaptığımız şey ev aramak oldu.
Açun'la, naçizane bir ev almaya karar vermiş bulunmaktayız. Ve fakat ev bulamıyoruz. Önce Fatih'te ısrarlıydık.
Ama evlerinin halini görünce de vazgeçtik. Şimdi Anadolu yakasına gözümüzü dikmiş durumdayız. Birkaç aya kadar, eğer hayırlı olacaksa hakkımızda rabbim bize de bir ev nasip eder inşallah!
Sonra...
Malumunuz ramazanda hiç yazmadım. Nedeni de canım fena halde sıkkındı. Bu yıl burada benden başka neredeyse oruç tutan olmadı. O nedenle o kadar üzüldüm ki...
Önceki yılları hatırlıyorum da, hep orucun ne kadar güzel geçtiğini falan yazıyordum. Bu yıl buna imkan olmadığı icir hiçbir şeyi yazmadım.
Sonrasında da canım istemedi.
Yazmamaktansa kapalı tutuyorum. Bu daha da iyidir.
Zira hergün buraya, "Acep bugün ne yazdı?" diye gelenler var biliyorum.
Misal: Ali... Şifreyi kaldırdığımda mutlu oluyor.
Gelip burada yazmadığımı görünce mutsuz olmasın diye şifre koyduğumu bilse iyi olur. Diye yani, bunları yazıyorum.
Bugünlerde ne yapıyorum başka?
Evimize bir kedi alıp almama konusunu tartışıyoruz. Aslında ben balık istedim ilkin. Ama Açun ya ölürse diye itiraz etti.
Şimdi kedi diye tutturdu.
Kediler 9 canlı diye galiba... Onun 9 canı çıkıncaya kadar kimbilir kim ölür, kim kalır.
Aslında bu açıdan baktığımda ben de kedi diyorum. Maksimum birkaç ay yaşayan ve tek can'lı olan balık almaktansa, 9 canlı olmasıyla ünlü kedi almak elbette daha mantıklı...
Evet!
Şimdilik bu kadar!
