Bir yıl geçti. Güle güle...
Ey 2009 seni özleyeceğim.
Seni hiç unutmayacağım.
Rabbim yeni yılda bize ve tüm müslümanlara sağlık, huzur ve mutluluk versin. Amin!
31 Aralık 2009 Perşembe
2009
30 Aralık 2009 Çarşamba
Başım/komik
Sabah duş alıp çıktım.
Başım fena halde ağırıyor. Bir de arada bir hapşırıyorum. Hasta mıyım, ne?
İşe bak ya, başım ağırıyor cümlesini kurar kurmaz yine güldüm.
Kardeşim anlatmıştı.
Bir öğrencisi kendini derse veremiyor, gözleri de kıpkırmızı belli ki hasta... Kardeşim ne olduğunu soruyor.
Öğrencisi de, "Hocam saçım ağırıyor" demiş... Tabii bunu bir Türk'e anlatsan gülmez. Ama bunu, Türkçe'yi sonradan öğrenmiş benim gibi birine anlatırsan o zaman görürsün kopan kahkahaları...
Çocuğun belli ki "baş" aklına gelmemiş, o da "saçım" ağırıyor demiş, başını kastederek...
Ah, ah...
Benzer şeyler o kadar çok ki...
Hiç unutmuyorum biz ortaokul 1'deydik... Türkçe kompozisyon dersinde "İşleyen demir pas tutmaz" atasözüyle ne anlatmak istendiği sorulmuştu.
Bir arkadaşım bunu bir örnekle anlatmaya çalışmıştı.
Hoca geldi, herkesin notunu açıkladı bir tek o arkadaşımızın kağıdını aldı, onu çağırdı tahtaya... "Oğlum burada sürekli tevşo diye bir şeyden bahsediyorsun, bu nedir" dedi.
Çocuk tabii ki hatırlayamadı. Aramızda Türkçe'yi iyi bilenler kalktı, tevşo'nun keser olduğunu söyledi de, hoca notunu öylece verdi.
Arkadaş, "Tevşoyu sürekli kullansan ucu çok parlak olur. Ama kullanmazsan pas tutar" demiş... Doğru bir önerme değil mi?
Ama tevşoyu bir türlü hatırlayamamış, kendi dilinde yazmış zavallım.
Peki en komiği ne biliyor musunuz?
Haydi onu da itiraf edeyim: Ben o yazılıda o soruyu boş bırakmıştım. Neden biliyor musunuz?
Sınavdan çıktığımda abim sınavın nasıl geçtiğini sordu. Ben de, 7 soruyu yaptığımı ama son soruyu anlamadığım için boş bıraktığımı söyledim.
Aramızda aynen şöyle bir konuşma geçti:
-O soruyu neden boş bıraktın ki?
-Ama abi, "İşleyen demir pas tutmaz" sözünü, kompoztizyon (Sözcüğü aynen böyle kullanmıştım) şeklinde yazın demişti. Kompoztizyon şekli nedir, onu bilemedim.
-Ha ha ha...
Böyle işte.
O günlerden geldim, şimdi Türkçe bir blogum var görüyor musunuz?
Nerden nereyeeee...
25 Aralık 2009 Cuma
Uyku
Bugün saat 00.30'da uyudum. Saat 02 olunca uyandım. Bir daha asla uyuyamadım. Gecenin seslerini dinledim.
Sıkıldım.
Canım sıkıldı.
Üzüldüm kendime...
Neden uyku uyuyamıyorum. Ama sanırım bir neden buldum. Çay... Eskiden çay çok içerdim.
Son yıllarda hayatımdaki bircok şey gibi onu da azalttım.
Akşamları hala yemekten sonra ara ara içiyorum. Dün farkettim ki, çay içtiğim gün en fazla 2 saat uyuyorum.
Diyeceksiniz şimdi, 'Bunu anlaman bu kadar zor muydu?" diye... Yanıt vereyim. Çay içmediğim günler 3 saat uyuyorum.
Yani ha 3, ha 2 farketmediği için üzerinde pek düşünmemişim demek ki...
Hep hafife aldım.
Ama galiba değil... Durumum hiç iç açıcı değil dostlar.
Kendimi biran önce toparlamam gerekiyor.
Açun psikologa git diyor. Hayır diyorum.
Onların sizin her anlattığınız şeye bir açıklama getirmeleri, işte bu nedenledir, demeleri beni çok sinir ediyor.
Psikologun kendisi sorun... Nasıl gideyim?
Ara ara kendime soruyorum o bitmez gecelerde, ben bu hale nasıl geldim?
Bilmiyorum. Bilmiyorum.
24 Aralık 2009 Perşembe
23 Aralık 2009 Çarşamba
Dün

Dün Açun dahil tam 8 kız bizim evde tabu partisindeydi.
Peki ben ne yaptım?
Ben bir arkadaşıma takıldım. Nostalji yaptık... Benim gecem güzeldi. Onların ki ise süppermiş...
Sevindim.
Dün bir de bir misafirimiz vardı. Adı İpek'ti. Güzeldi, kabına sığmaz bir kediydi. Giderken kafesinde, elimi uzattım, elimi tuttu patisiyle... Allah'ım o kadar narindi ki...
Not: Kedi, Asunaz'ın ailesine ait kedilerden bir kedi... Aslında bize vereceklerdi, fakat olmadı. Açun için o dönem riskliydi diye almamıştık. İşte bu kedi o kedi... Biz Heidi ismini vermiştik, onlar İpek vermişler.
22 Aralık 2009 Salı
Kıskandığım anılar
Bu blogu takip edenler bilir, genelde geçmişimden bahsederim. Zaman zaman bugünü yazsam da, onlar çoğunlukla öylesine yazılardır.
Burası bir eskizaman platformudur.
Benim korunaklı, özel anı depomdur.
Kişisel hafızamdır burası...
Burada birçok anımı paylaştım son 6-7 yıldır.
Ama özellikle 2007'den sonra bazılarını da az anlatmaya başladım. Yazdım, paylaşmadım çoğunlukla...
Taslak olarak kalsın bile istemedim bu sakındığım anılarımın... Neydi onlar? Zaten hiç anlatmayacağım şeyler değildi.
Belki daha başka olsaydı ilk anlatacağım şeylerdi. Hani bazen "paylaşırsam azalır" diye düşündüğünüz şeyler olur ya... Azalmasın diye paylaşmazsınız bu nedenle...
İşte bu yazmak isteyip de bir türlü yazmadığım, sakındığım anılarım öyle şeylerdi.
Onlardan birini yazacağım şimdi.
Mutsuzum, hayata kırgınım, küskünüm biraz da... Dönüp saatime baktım şimdi, nasıl da ilerliyor.
Hiç durmuyor.
O günden bugüne o hiç durmamış işte... Geçip giderken bizden de bir şeyler alıp götürmüş!
Ortaokul yıllarıydı.
Pansiyonda kalıyordum. Annemi, babamı, kardeşlerimi özlüyordum.
Her hafta sonu gidiyordum evime, pazar günü akşam döndüğümde daha özlüyordum. O küçücük yaşımda tanıdığım ilk duygu belki de özlemekti.
Babamın hangi gün geleceğini biliyordum. Her ayın belli bir gününde il'e gelirdi, gelir okuldan beni alırdı.
Giderdik çarşıya... Nereye gideceğimiz, hangi masaya oturacağımız, ne isteyeceğimiz, ne kadar sürede yiyip kalkacağımız belliydi.
Bunun hiç sürpriz olan tarafı yoktu.
Ama babamla yapıyordum ya, her defasında ilk kez yapıyormuşuz gibi heyecanla, özlemle yapıyordum.
Böyle bir kış günüydü.
Dersteyim. Birazdan nöbetçi öğrencinin gelip beni çağırmasını, "Baban geldi" demesini bekliyordum. Hoca derste dalgın olduğumu ve gözlerimin sürekli kapıda olduğunu farketmiş olacak ki, yanıma geldi. Tam bir şey soracaktı ki kapı çaldı, açan nöbetçi öğrenciydi.
"Hocam ...'nın babası geldi" dedi.
Çıktım, gidip babacığıma sarıldım.
Elimden tuttu, birlikte çarşıya gittik... Aramızdaki yaş farkı çok olduğu için ben onun oğlundan çok, torunu gibi duruyordum. Ama bu baba oğul ilişkisinin güzel tarafı da işte buydu.
Yaşlılığından dolayı belki de, babamın elleri pamuk gibiydi. Bir daha onun elleri kadar narin, yumuşak ve öpülesi hiçbir el görmedim hayatımda...
O ellerine, küçücük parmaklarımı bırakıp birlikte çarşıya çıktık... Yolda, sanki daha önce hiç gitmemişiz gibi, her defasında olduğu gibi, "Döner kebap yemek ister misin?" diye sordu.
Ben de yüzüne dönüp, "Hı hı" diyerek kafamı salladım. Gittik... O kentin en lüks lokantasıydı.
Ve gerçekten de döner kebabı meşhurdu.
Bizi saygıyla karşılayıp en güzel masaya aldılar... Babam, "Ne istersin oğlum?" diye sordu. Garson babama, babam da bana soruyordu.
İstediğim geliyordu.
Yiyorduk, sonra kalkıp bir kahveye götürüyordu babam beni... Orada oturup çay da içtikten sonra harçlığımı alıp okula dönüyordum.
Okul dönüşü hayatımın en zor yollarından biri oluyordu işte bu durumlarda... Babam eve gidiyordu, ben yanlızlığıma...
Gözyaşlarım da olmasa...
Okul okuduğum ilin soğuğu meşhurdu.
İşte o ilde, o zamanlar hiçbir soğuğun gözyaşına hükmedemediğini öğrendim. Gözyaşı donmuyordu.
Bu sabah İstanbul'un ayazı beni üşütünce bu anım aklıma geldi. Düşündükçe gözyaşlarım içime aktı.
Bir zaman makinası olsa sadece bir günlüğüne bile olsa o mutlu olduğum anlara geri dönebilseydim ah...
Ne güzel olurdu.
19 Aralık 2009 Cumartesi
18 Aralık 2009 Cuma
Zaman
Bazen size de oluyor mu, eskilerden kalma bir müzik çalındığında kulağınıza geçip giden zamana takılır gözleriniz...
Ne çok yol gitmişsiniz, ne çok geçmiş zaman... Bir sızı gelir oturur içinize, "Nasıl da geçti o yıllar dersiniz?" hani...
Sonra...
Geçip gidenin sadece zaman olmadığını anlarsınız. Geçip gidenin ömür olduğunu farketiğinizde, o sızı giderek artar.
Hani...
Size de oluyor mu?
Şuan dışarıda yağmur yağıyor çisil çisil... Camları döve döve geliyor. Bilgisayarda Zeki Müren çalıyor.
Her şarkı bana, "Zaman geçiyor" diyor.
17 Aralık 2009 Perşembe
Başlıksız
Annemler yeniden Elazığ'a taşındı. Bugün gittiler, yoldalar hala... Onları geniş mi geniş, sıcak mı sıcak, güzel mi güzel evleri bekliyor.
Köyün sobalı evinden, şehrin kaloriförlü evine taşınmak büyük bir lükstür. Neden şimdiye kadar beklediler köyde onu da anlamadım.
Bugün yola çıktılar ya kar yağdı.
Gerci dün de kar vardı.
Bu arada kardeşimin bugün itibariyle sadece 30 günü kaldı. Hergün konuşuyoruz. Askerde ordunun kurduğu mehmetçik dersanesinde öğretmenlik yapıyor. Ne güzel askerlik değil mi?
Birde gelip gün saymıyorlar mı vallahi bitiyorum. Benim yaptığım gibi bir askerlik yapsaydı, herhalde birgün ona bir yıl gelirdi.
Sürekli eğitim. Sürekli üstlerle didişme, sürekli strajiler... Benim askerlik tam askerlikti.
Soğuktu.
Bir de yarin hasreti vardı.
Kardeşimin böyle bir derdi var mı bilmiyorum. Ama duyduğuma göre o da birine gönlüne kaptırmış fena halde...
Ömrü hayatında sigara içmedi. Askere gideceği süreçte alıştı. Meseleyi kurcalayınca işin içinde aşk olduğunu öğrendim.
Aşk da bir erkek için sigarasız çekilmez valla...
Allah sağ salim bir şekilde, tüm askerlerle birlikte dönmeyi ve sağlık, huzur dolu bir yaşam sürmeyi nasip etsin sevgili kardeşime...
Amin!
Rüya
Bugün ilginç ve olabildiğince uzun bir rüya gördüm.
Rüyada ben ve 10 yıldır görmediğim eski bir tanıdık çocuk var...
Benim onda bazı emanetlerim var. O zamanında bunları götürüp şöyle kale duvarı gibi bir yere saklamış.
Ben sırt çantamı alıp oraya gidiyorum uzun uzun yıllar sonra... Tam kale duvarını gördüğümde bi bakıyorum ki o çocuk da oraya gidiyor.
Uzaktan gözgöze geliyoruz.
O devam ediyor, bekliyor ki ben de gideyim. Hiç tareddütsüz dönüp gidiyorum, gitmiyorum oraya... Uzaktan o çocuğu izliyorum o eşyaların olduğu yere tırmanıyor, çıkarıyor onları bakıyor. Ve ağlıyor uzun uzun...
Gitmiyorum.
Dönüp kendi hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum.
Bu rüyadan çıkardığım bir ders yok...
Her zamanki gibi, her rüyada olduğu gibi yine şaşırtıcıydı, yine "Ne alakaydııı?", yine sürprizdi.
İşe geç kaldım. Suçlusu biraz da bu rüyadır. Sanırım.
15 Aralık 2009 Salı
10 Aralık 2009 Perşembe
Çok üzgünüm!
Dün Bursa'da bir kömür ocağında meydana gelen göçükte 19 vatandaşımız hayatını kaybetti.
Bunların çoğunu bir nedenle tanıyordum ve kim bilir kaçı aynı camide yan yana cuma namazı kıldığım, bayram namazı çıkışı elini sıkıp bayramlaştığım kişilerdi.
Allah hepsine rahmetiyle muamele etsin. Onlar rızıklarının peşinde giderken bir afetle hayatını kaybetti.
Masumdurlar. Onların ölümü kesinlikle normal, sıradan bir ölüm değil... O ölüm onlara Rahmeti Rahman'ın katında bir mertebedir.
Sonsuz kerem sahibi Allah, rızkının peşinden giderken ölen masum-müminlere şehid mertebesi verir.
Rabbim onları Hazreti Muhammed'e (SAV) ve sevdiklerine dost ve komşu kılsın! Geride kalanlarına da sabır ve metanet...
Amin!
Fatih
Demin Fatih'e gittim.
Oraya adımımı attığım an o kadar mutlu oldum ki... O mutluluk kısa süre sonra yerini derin bir hüzne bıraktı.
Ayrıldık oradan...
Artık sadece misafir olarak gidip geleceğim oraya...
Ayrılıklar beni hep üzmüştür.
Başkaları için ayrılık öylesine gelip geçici bir şey ya da bir değişikliktir. Benim için ise uzun uzun süren kalp sızısıdır.
Bir iç daralmasıdır.
Gittiğimiz yer konum ve ev olarak Fatih'ten daha güzeldir. Bu kesin... Ama sevmiştim ben Fatih'i ve sevdiğim bir şeyden ayrılmak bana hep zor gelmiştir.
Bu da zor oldu.
Demin Fatih'te gezerken yolumu bilerek Fatih Camii'ne düşürdüm. Ben geçerken ezan okunuyordu, önümden birkaç yaşlı gidiyordu namaza, tanıdık birileriydi...
Zeki Amca'ya merhaba demek istedim fakat neden sonra, "Bırak, bırak seni unutsun" diye bir ses duydum içimde...
Cami avlusundaki çınar yapraklarına basarken kalbimin kırıştığını ve hışır hışır ses çıkardığını hissettim sanki...
Gördüğüm her taşa, sevdiğim her mimari detaya dikkatlice bakıp, sessizce "Elveda" dedim.
Melankolik bir raks yaptım o sokaklar arasında... Ve hüzünle acıttım içimi.
Açun'u aradım.
Ona, "Îleride yeniden Fatih'e döneceğiz" dedim. Aslında söylemek istediğim şey şuydu: "İleride beni mutlu eden bu semte yeniden dönecek miyiz?"
En çok neyi seviyordum biliyor musunuz?
Fatih benim kalbimi onardığım yerdi. Yeniden hayata gülümsediğim, yaşama sevincine yeniden el uzattığım bir yerdi.
Çıkıp o kahvelerde oturup bir çay içmek, gidip evde biraz oturup yeniden çıkıp bir tur atmak keyfi vardı. O keyfi seviyordum.
Fatih, benim İstanbul'da kendimi yalnız hissetmediğim tek yerdir. Yalnızlığımı benden alıp götürüşünü seviyordum.
Gergin
Gergin bir ruh halim var.
Bugün sabah duş alıp çıktım. Dışarıda güneş vardı, belki bana iyi gelir diye düşündüm ama olmadı.
Hala bile aynı gergin hal devam ediyor. Çatacak birini arıyorum. Sabah gelir gelmez Açun'a telefon açtım, ona direkt adıyla hitap edip birşey söyleyince garibim birden soldu.
Kızdığım ya da zaten bugün gibi başka bir nedenle gergin olduğum zamanlar Açun'a adıyla hitap ediyorum.
Ha adıyla hitap etmiştim ha çok çok kızmışım hiç farketmez... Aynı etkiyi yaratıyor bu...
Peki adıyla hitap etmediğim zaman ne diyorum?
Valla o da bizim aramızda, sizi ne ilgilendirir, değil mi?
:)
9 Aralık 2009 Çarşamba
Çıldırmak
Son iki gündür olan biten beni sonunda çıldırttı.
Reşadiye'de 7 civan toprağa düştü.
Neden?
Hangi oyunun, hangi kirli hesabın bir parçası olarak bu delikanlılar hayatlarının baharında kurban edildi?
Bu çocuklar vatan için mi öldü?
Bu yalana kim inanır. Anneleri, babaları, kardeşleri izledim, biri utangaç bir edayla, "Vatan sağolsun" diyordu.
Neden, neye karşılık?
O çocuklar gitti, onu öldürenler bu vatan toprağı üzerinde kendi kirli oyunlarını oynamaya, ceplerini doldurmaya, iktidarlarını sürdürmeye devam edecekler.
Şimdi o çocuk, kendi katillerinin rahatça yaşayacağı bir vatana mı kurban oldu?
Neyseki Allah var.
İnşallah rahmeti sonsuz olan Allah, o garibanlara bir mertebe, bir şehidlik mertebesi vermiştir.
O çocuklar sahnelenen kirli bir oyunda payına ölüm düşen gariban oyunculardı. Öldürüldüler.
Ne diyeceğimi bilmiyorum. Her kelime dilimin ucunda küfre dönüyor.
Allah onların ailelerine, özellikle de anne, baba ve kardeşlerine sabır versin. Amin!
7 Aralık 2009 Pazartesi
Gül
Dün güzel bir gündü... Açun'la bahçeye gül diktik. 10 gül, 3 de başka bir şeydi şimdi adını hatırlayadığım.
Küçük kürek, tırmık vs. herşeyimiz tamdı.
Hafif yağmurun altında toprağı kazarken solucanlar sökün etti. Aman Allah'ım ne çok solucan çıktı.
Neyse kazdık, diktik.
Gelip geçenler bizi izledi. Sanırım sevimli bir çift gibi görünüyorduk...
Hem zaten öyleyiz de...
Yalağuzzzz benim avucumun içi fena halde ağırıyor şimdi.
Artık nasıl bastırmış ve küreği nasıl kavramışsam avucumun içi kıpkırmızı...
Şimdi en büyük merakımız bu güllerin tutup tutmayacağı konusudur.
Akşam gittiğimde sulayacağım.
Dünkü suları Allah'tandı.
Yarın ya da bir sonra gün galiba yine yağmur var.
Öyle...
Evle ilgili eksikler tamamlanıyor yavaş yavaş... Perdeler alındı, henüz gelmedi. Portmanto alındı, henüz gelmedi.
Başka başka şeyler...
İş bitmiyor.
Tek dileğim rabbimin bize mutlu, huzurlu ve sağlıklı oturmalar nasip etmesidir.
5 Aralık 2009 Cumartesi
Uluçay, uluçınar!
Bazı şeyleri yazmak zordur.
Kaç gün oldu, içimden kaç cümle geçti, kaç kelime gelip kalbimin taa içine oturdu ama bir türlü elim o cümleleri, o kelimeleri yazmaya varmadı.
Nasıl yazabilirsin ki sevdiğin birinin ölümünü...
O ki adam gibi bir adamdı.
Yıllar önce bizi K.K. adlı sınıf arkadaşım tanıştırmıştı. Sanırım 2000 yılıydı. Taksim'de oturup bir kafede saatlerce hayalleri olan bu "köylü" sinema tutkunuyda konuşmuştuk.
O konuştukça içimden ona karşı şefkat, sevgi ve saygı dolu hisler oluşuyordu. Sanki abimdi, sanki kardeşimdi, sanki benim masumiyetimdi bu adam...
Onunla konuşurken hiç tereddütsüz bir dervişle karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm.
Duruşu, o naif ifadesi, mütevaziliği, içtenliği ve o bilge duruşuyla her şeyden önce çağımızın yaşayan bir dervişiydi....
Daha Fazlası...
Allah dostuydu.
Gözlerinin içine baktığınızda karşınızda bir çocuk görürdünüz. Allah'ın adamları hep 'çocuk' değil midir?
O da Allah'ın adamıydı.
Bir yazıda onu övmüştüm, bana kızmıştı. Ancak bir derviş övülmekten hoşnutsuz olabilirdi, o da öyle yapmıştı.
Bizi tanıştıran o arkadaş geçenlerde arayıp, "Alo" deyince birşeyler olduğunu hissettim.
Ama kesinlikle aklıma Ahmet Uluçay'ın ebediyete göçtüğüne dair bir şey gelmemişti. O daha yaşayacak, Bozkırda Deniz Kabuğu adını verdiği uzun metrajlı filmini çekecekti, Oskar alacaktı belki de...
Yine Taksim'de buluşacaktık, çay içecektik. Ve o anlatacak, biz dinleyecektik...
Ama olmadı.
Arkadaşım K.K., "Ahmet Abi öldü" dedi.
Ne ağır bir yüklem. Öldü.
O an o kadar üzüldüm ki... Hiçbir şey diyemedim. Neden oldu, nasıl oldu diyemedim. "Başımız sağolsun" cümlesi zar zor çıkmıştı ağzımdan...
Onu gördüğümde vallahi içimdeki sürgün duygusu göçüp gidiyordu. Onunla neredeyseniz orada emin bir şekilde, mutluydunuz, hoştunuz... Tıpkı babanızın, annenizin, kardeşinizin yanında olduğunuz gibi...
Allah rahmet eylesin!
Amin!
4 Aralık 2009 Cuma
Gözlerim nöbetçi eczane
Bugün yine işe geç geldim.
Sabah hiç yataktan kalkmak istemedim. Uykum vardı, dün saat 23.30'da uyumama rağmen sabah zar zor kalktım.
Kendime o kadar kızıyorum ki...
Gece saat 3 dedi mi gözlerim açılıyor. Kapatmaya çalışıyorum, "Oğlum uyu lütfen ya, bak sabah kalkamıyorsun" diyorum ama yok...
O gözler kapanmak bilmiyor.
Bu gece zar zor gözlerimi kapatıp, hiçbir şey düşünmemeye ahdettim, olmaz olaydım. Açun beni uyardırmasa kim bilir üzerime çöken o karabasan bana neler yapacaktı.
Düşünsenize üzerinizde bir karabasan, boğazınıza yapışmış nefesinizi kesmeye çalışıyor.
Anlaşılan o ki gözlerim nöbetçi eczane misali bundan sonra yine saat gece 3 ile 6 arasında açık olacak...
Yorgunum.
Bir ara bir arkadaşım, "Sen eskiden hep traşlı olurdun" demişti. Öyleydi valla... Ama o yıllar önceydi.
Şimdi tıraş olmaya bile takatim yok... Yataktan kalkar kalkmaz zar zor birşeyler giyinip, kendimi vuruyorum yola... Allah'tan yol yokuş aşağı da pek zorlanmadan iniyorum durağa kadar.
Hep diyorum boş otobüs gelse de uyusam. Ama gelmiyor. Uykularımın kaçması için otobüse binmem yetiyor.
Öyle...
Dün Açun, Asu ve Paşa ile birlikte alışveriş yaptığımız AVM'nin araba çekilişine katıldık.
Belki şehre bir film gelir bir güzel orman olur,,, diye...
3 Aralık 2009 Perşembe
Kadın
Kadınların çoğunlukta olduğu bir yerde çalışmak o kadar kötü ki... Dırdırları kafa şişiriyor.
Gerçekten bıktırıcı...
Bir de kadınlar neden kısık sesle konuşmayı bilmez anlamıyorum.
Sırf onların dırdırından kaçmak için bu nedenle bugün birim değiştirme talebinde bulundum.
Bakalım, kısa süre içerisinde inşallah talebim olumlu karşılanır.
Gideceğim yerde kadınlar az mı, evet azdır.
2 Aralık 2009 Çarşamba
Boynu bükükler
İki gündür feci şekilde boyun ağrısı çekiyorum.
Dün duş alıp çıktım, yolda boynum tutuldu. İlaç, doktor vs. derken bayağı bir yol aldık ama...
Kesin çözüm yok henüz.
Dua istiyorum.
Ha bu arada o başlığı neden attım diye sorarsanız, evet boynum biraz bükük... Bükük ve tutuk!
