31 Mart 2010 Çarşamba

Kanal 7 ve bir bitişin öyküsü...

Dün evdeyken tabii zaman hiç geçmiyordu.
Bir ara kitap sayfalarını karıştırdıysam da olmadı. Bir ilaç alıp uyudum, karabasanlarla uyandım, kan-ter içinde...
Sonra istemeye istemeye televizyonu açtım. Bir ara zapping yaparken Kanal 7 çıktı. İzlenecek gibi değildi.
Ne kadar gam-keder, kasvetli şeyler varsa bu kanalda...
Bir ara Kalp Gözü vardı, o bitti şimdi de o minvalde tv filmleri çekmişler... Onları kim izliyor, bilmiyorum. Bu kadar sığ, sıradan, ucuzcu, kıro ve varoş bir kanal olabilir mi?
Halbu ki ilk kurulduğu günleri hatırlıyorum da... Köy kahvesinde toplanmıştık, müslümanların kanalı açıldı denildi.
Açtılar, biri anahaberleri sunuyordu. O biri de, başı açık bir bayandı ama, cinsel arzu duyulmasın diye sanırım, televizyon dünyasının en çirkin spikerini getirmişlerdi. O kanalda başı örtülüleri görünce, o sakallıları görünce, "İşte budur" demiştik... O köy yerinde o kanalın açılışını kendimizce bir zafer olarak kutladığımızı gün gibi hatırlarım şimdi...
Sonra kanal giderek büyüdü. İran filmlerini ilk o kanal sayesinde izledik... Çok kaliteli yapımları vardı. Kanal 7'nin yakaladığı bu kalite idealist bir genç olarak bizi o kadar etkilemişti ki gittiğimiz her yerde, "İşte müslümanlar yaptı mı böyle kaliteli yapar" derdik...
Aramızdan bu kanalın kuruluşuna parasal yardımda bulunanlara birer mücahit gözüyle bakıyorduk. "Keşke"diyorduk, "Keşke bizim de imkanımız olsaydı"
Ve 28 Şubat sürecinde bütün kanallar, o şer odakları müslümanların üzerine gelirken tek savunma hattımız Kanal 7 olmuştu. Bir taraftan Ahmet Hakan, bir taraftan da Zahit Akman; ümmetin iki mümin evladı, o sakallı mücahitler tekbaşlarına laikçi münzevirlere karşı adeta cihat ediyorlardı.
Anahaber saati başlamadan önce herkes namaza denk gelmişse kılar, sonra da tespihat arasında, oturur kanalı izlerdi. Onlar ne derse doğru oydu. Zira müslümanın dilinden yalan çıkar mıydı hiç?
Derken günler günleri kovaladı, Mehmet Şevket Eygi'nin deyimiyle, mücahitler müteahhit oldu. Müslümanların ortak parasıyla kurulan Kanal 7, bir oldu bittiyle, bir patronaj grubunun oldu.
Zahit Akman sakalları kesti, Ahmet Hakan sakalını kesmedi ama, eski günleriyle ilişkisini kesti ve doymak bilmeyen bir "aşk" adamı olarak, kısa süreli ilişkilerin, aşkın ve şarabın adamı olarak magazin sayfalarına düştü.
Onlar bu savrulmayı yaşarken Kanal 7 yerinde mi durdu peki?
En büyük savrulmayı, en dehşetengiz, en trajik değişimi bu kanal yaşadı. Eskiden "kalite" ile özdeş olan bu kanal, bu değişimin ardından "kalitesizlik" ile anılan bir marka oldu... Eskiden İsmet Özel'in şiir okuduğu bir kanal idi. Şimdi, en büyük starı Mahmut Tuncer olan bir kanal oldu.
Düşünün bu kanaldan kim atılsa soluğu Flash TV'de alıyor. Latif Doğan burada program yapıyordu, işine son verildi.
Gittiği yer neresi? Flash TV elbette...
Sinan Yılmaz diye biri Flash TV'den geldi. Burada yeterince tutmadı, yollandı. Gittiği gibi soluğu Flash TV'de aldı.
Bu bile çok şey anlatır.
O kanalın adı değişmelidir bence... Kanal 7 olan adını "Kıro 7" olarak değiştirmeleri herkesin hayrına olacaktır.
Bu kanalın içine düştüğü durum müslümanların son 15 yılda geldiği noktaya dair çok önemli ipuçlarını verir.
Biri Türkiye'de, güç, para ve iktidarla tanışan müslümanların yaşadığı değişimi görmek, izlemek istiyorsa Kanal 7'ye baksa kafidir.
İktidar ve güç müslümanları krolaştırdı. Onlar İslam'dan uzaklaşıp, gücün ve paranın onları sürüklediği yere doğru gittikçe bunlar başlarına geldi.
Tıpkı Kanal7'nin kaliteli yapımları terkedip kalitesiz olan ne varsa bünyesine katması gibi...
O eski Kanal 7'yi özlüyorum. Ve biliyorum ki sadece özlemekle kalacağım... Zira bu kanaldan artık hiçbir umudum kalmadı.


... bu bahse daha sonra devam edeceğim.

Kitap

Dün evde yatarken Şems-i Tebrizi'nin Makalatı'na göz gezdirdim.
İlginç, okunması gereken bir kitaptır. İrticalen yapılmış konuşma notlarını içerdiği için de keyiflidir.
Benim kitapla olan maceram çok eskilere dayanmaz...
Üniversiteye geldiğim güne kadar, ders kitapları hariç sanırım bitirdiğim bir kitap yoktu.
Almışımdır elime ama bitirmemiş, alıp biraz baktıktan sonra da atmışımdır. Yani hatırladığım kadarıyla öyleydi.
Fakat üniversiteye geldiğimde kitap dünyasıyla tanıştım bir arkadaş vasıtasıyla... Üniversitenin tam arkasında, Diyanet Yayınları'nın yeri vardı. Orada zaman zaman kampanyalar yapılıyordu.
Ramazan ayındaki bir kampanya sırasında arkadaşım Orhan'la birlikte oraya gidip, Ali Şeriati'nin neredeyse Türkçe'ye çevrilmiş bütün kitaplarını almıştık... Benim ilk ciddi kitap olayım budur.
O kitapları alıp tek tek okudum. Ve deyim yerindeyse dünyam değişti. Okula gelip giderken hep yanımda bir kitap olurdu. Okumayı o kadar seviyordum ki...
Sonra üniversite 2 ile 3'te doğru dürüst okuyamadım.
Fakat üniversite son sınıfta, işte o son sınıfta gerçek anlamda bir kitap kurdu oldum.
Şimdiye kadar okuduğum kitapların yüzde 70'ini sanırım o yıl ve devam eden yıl okudum. O kadar mutluydum ki...
Kitaplar dünyasına daldığım o yıl, geriye dönüp baktığımda şimdi, gerçek anlamda mutluluğu tattığım yıl olmuş... Okudukça, bilgilendikçe, aydınlandıkça mutlu olmuştum. O günden beridir, ne vakit bir kitaba elim uzansa aynı mutluluğu hissederim.
Peki şimdilerde okuyor muyum?
Maalesef, mesleki okumalar dışında pek okuyamıyorum. O nedenle çok mutsuzum... Ne vakit kitap okuyan birini görsem içim erir. Bazen metrobüste başını eğip kitabını okuyanları görürürüm, o kadar özenirim ki onlara...
İşte yoruluyorum. Akşam eve gittiğimde okuyacak olsam hemen uyku bastırır. Nasıl yapacağım, bu soruna nasıl bir çare bulacağım bilmiyorum. Ama bir çare bulmalı... Zira yeniden o mutluluğu, kitap okurken duyduğum o mutluluğu yaşamak istiyorum. Yeniden ve sonsuza dek...

30 Mart 2010 Salı

Evde

Dün hasta olduğum için işe gelemedim. Bütün gün yattım... Bugün biraz daha iyiyim. İnşallah öğleden sonraya kadar hiçbir şeyim kalmaz...

29 Mart 2010 Pazartesi

Bunlar adam olur mu?

Bir ara medyada bir tartışma vardı.
Akşam'dan bir yazar, "Herkesin bir fiyatı vardır" tezini işliyordu. O yazısında bazı çarpıcı örnekler de vermişti...
O yazıları okurken birgün "her devrin kazananlarını" yazmak istemiştim. Ama fırsat olmadı.
Türk medyası ilginç kişilikleri içinde barındırır.
Dönekleri, itirafçıları, ajanları, mitçileri, bidon kafalıları gırladır.
Olabilir, bu türden adamlar sanırım her yerde vardır.
Fakat, her yerde her devrin kazananları var mıdır, işte o konuda emin değilim... Mesela Almanya'da, hem Hitler döneminde faşistlik yapıp, hem de sonrasında da demokratlık taslayanlar ve her iki dönemde de, bu yaptıkları ile kazananlar olmuş mudur? Ya da Irak'ta, İran'da, ne bileyim başka herhangi bir ülkede...
Eminim ki yoktur.
Çünkü hiçbir ülkede Türkiye'deki gibi bir İslamcı/muhafazakar profil yoktur. Başka hiçbir ülkede, bizimkilerde olduğu gibi, kimse kendi düşmanına bu kadar hastalıklı bir ilgi duymaz çünkü...
Recep Tayyip Erdoğan, seçimi kazanıp Başbakan olunca ilk röportajını Fatih Altaylı'ya verince şok olmuştum.
Yeni bir Başbakan'ın kime röportaj vereceğinin sembolik bir önemi vardır. Başbakan kimi seçerse artık o dönemin yıldızı odur. Ki Fatih Altaylı, tam da bu tespitimi doğrulayacak şekilde yıldızı parlayan bir adam olmadı mı?
Peki beni şok eden neydi?
Erdoğan, islami hassasiyetleri olan, muhafazakar bir siyasetciydi. Kızları başörtüsü nedeniyle Türkiye'de okuyamamış bir lider hem de...
Fatih Altaylı kimdi peki?
O da, Beyazıt'ta eğitim haklarını savunmak için protesto eylemi düzenleyen başörtülülere "Fahişe" diyen bir saygısız herif değil miydi?
O halde Erdoğan nasıl Fatih Altaylı'ya bu büyük kıyağı yaptı, anlayanınız var mı?
Başka bir ülkede olsa, Erdoğan gibi biri, Fatih Altaylı tıynetindeki bir adama ne yapardı tahmin etmek güç değildir.
Tek örnek Fatih Altaylı mıdır? Elbette hayır...
Ergun Babahan'a bakın mesela...
Daha geçenlerde Taraf'tan Neşe Düzel'e verdiği röportajda, 28 Şubat'ta Erbakan hükümetine karşı nasıl mücadele ettiklerini anlatmıştı. O dönem darbecilerin tarafında yer alarak kazanmıştı.
Şimdi ise o dönem kendilerine karşı mücadele ettiği kişilerin kurduğu hükümet döneminde yine kazanan o...
Peki nasıl oluyor bu?
Meslek hayatı boyunca, hep güçlü olanın yanında yer almış biri... Bunun dışında var mı bir özelliği, yok...
Sıradan bir okur olarak, yaptığı gazeteleri uzun süre takip etme imkanım oldu. Öyle mesleki bir şahaneliği de yok... O özelliğe uygun olarak belki de yaptığı tek şey, çok iyi "yandaşlık" yapmaktı.
Şimdi liberal ve anti darbeci bir profil çiziyor. Peki iktidarda AK Parti değil de, CHP olsaydı ne yapardı bu adam? O zaman da eminim ki onların yanında yer alacak, "Biz zaten eskiden de öyleydik" derdi.
İşsiz kaldı. Hemen Star imdadına yetişti, köşe verdiler... O yetmedi 24'te program verildi kendisine...
O kesmedi, TRT Haber'de program verildi. Peki bütün bunlara karşı yaptığı şey nedir? En kolay olanı: İktidar yanlısı yazılar yazmak dünyanın en kolay işidir. Güçlü olanın yanında yer almak, onun şakşakçılığını yapmak bir risk taşır mı hiç?
Ne güzel değil mi?
Kalıbımı basarım ki, yarın AK Parti iktidardan giderse, ilk kılıcı bu adamlar çekecektir.
Ben sadece birini yazdım, onlarca var bunun gibileri...
Peki suç bu adamlarda mıdır?
Değil elbette...
Bu türden, her kaba uyan tiplere gösterilen ilgi İslami camianın eğilip bükülmeyen, 28 Şubat'ta da kaybeden adam gibi adamlarına gösteriliyor mu?
Hayır, gösterilmiyor kesinlikle...
Peki niye?
Boşverin gitsin Allah aşkına... Kendi düşmanına aşık olana, kendini ezene hayranlık duyana ne denir sizin kitabınızda?

Hasta!

Hastayım. Hiç tadım yok... Hiç yazasım yok. Hiç gülesim yok. Hiç...

27 Mart 2010 Cumartesi

Efkar

Akşam vakitleriydi.
Okuldan çıkmış her zaman gittiğimiz kahveye gidiyorduk... Döndü, "Okul bitiyor, hangi tercihleri yapacaksın?" diye sordu. Biri ilahiyatçı, diğeri de öğretmen olmak istiyordu.
Bense henüz kararımı verememiştim. Belki hukukçu belki de başka birşey dedim. Okul bitiyordu ya, öyle bir efkar bastı ki o genç kalbimi...
Çıkarıp yaktık sigaralarımızı, sessizliğe gömülüp gittik o kahveye... Çaylar geldi. Şeker atıp karıştırırken eminim ki hepimizin aklında aynı şey vardı, "Okul bitiyor. Kim bilir, bir daha görebilecek miyiz birbirimizi..."
Bir ara gözlerimi ince belli bardaktan alıp Şaban'a ve Abdulselam'a baktığımda ikisi de beni gözlüyordu. O güne kadar hayat hep gırgırla geçmişti. Ve birbirimizin gözünde, mutluluk pırıltıları görmeye alışıktık... Ya şimdi?
İlk kez o iki arkadaşımın göz bebeğinde hüzün karasını gördüm. Benimki de pek farklı değildi.
Artık söz bitmişti sanki... Sustuk saatlerce, hiç konuşmadan art arda yaktık sigaraları... Her nefeste bin efkar soluduk o gün...
Vakit hayli geç olmuştu. Kalkıp okula gittik, üçümüz de pansiyonda kalıyorduk... Son sınıfta olduğumuz için giriş çıkış konusunda bize esnek davranılıyordu. Okul bahçesine inip sabaha kadar oturduk, gözümüze uyku girmedi.
Bir hafta sonra ayrılık vakti gelince adam gibi bir vedayla ayrıldık. Ama bir sözümüz vardı, ne olursa olsun hiç kopmayacaktık birbirimizden...
Derken aradan zaman geçti. Ben üniversiteye geldim, İstanbul'a... Abdulselam'ı aradım, İzmit'e gelmişti. Sesi biraz kötü geliyordu, "Ama iyiyim. Merak etme..." diyordu.
Şaban ise kayıptı.
Bir ara ortak bir arkadaşımızdan Şaban'ın polis olduğunu ve İstanbul'a geldiğini öğrendim bir kaç yıl sonra... Ne vakit bir yerde bir polis görsem, "Acaba o mu?" diye bakıyordum ama değil... Göremedim.
Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur misali unuttum ikisini de...
Aradan 14 yıl geçti.
Feys sayesinde lise arkadaşlarımdan bazıları beni buldu. Telefonlarımızı maille birbirimize ilettikten sonra görüşmeye başladık... İlk sorduğum kişiler Şaban ile Abdulselam'dı.
Bir arkadaşım onları uzun süredir görmüyorum, dedi. Bir diğeri başka birşey... Böyle 6-7 ay görüşmelerimiz sürdü.
Neden sonra bir arkadaşım, Şaban'ın birkaç yıl önce hakkın rahmetine kavuştuğunu söyledi. O kadar üzüldüm ki...
Ben Şaban'ın yasını tutarken aldığımız evin tapusunu üzerime almaya gittimde, Tapu Müdürü okuduğum ilden çıktı. Onunla hasbihal ederken Abdulselam'ı tanıdığını, hatta Abdulselam'ın büyük ağabeyi ile okul arkadaşı olduklarını söyledi.
Bir ara ona Abdulselam'ı hiç görüyor musunuz, nasıl durumu dediğimde birden rengi attı ve, "Bilmiyor musunuz?" dedi. "Neyi?" diye sormamı beklemeden, "Abdulselam öleli 14 yıl oldu" dedi.
Koltuğa yığılıp kaldım. Ne acı bir haber bu...
Abdulselam, biz tam da bir hafta sonu İstanbul'da buluşmayı planladığımız o günlerde demek ki vefat etmiş... O telefonu kaç kez aramıştım, ama kimse çıkmamıştı. Nerden bilebilirdim ki o evin sonsuza dek kapandığını...
Allah her ikisine de rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun inşallah. Amin!
Hayat böyledir işte...
Ne vakit bu blogda lise dönemimi anlatsam hep o günler, içinde Şaban ile Abdulselam'ın olduğu o tatlı anılar aklıma gelirdi.
Onların toprağa karışmış olduğunu bilmeden kim bilir kaç kez anlattım onları burada, 2002'den beri... Ve onları anlatırken hep bir gün yeniden buluşacağımızı hayal ederek, "Henüz vakit var. Ve vakit çok..." diyerek, o birgünü hayal ediyordum. Bizim bir planımız varsa, Allah'ın da vardır.
Olmadı, birlikte oturup aynı sigarayı paylaştığımız o dönemde kurduğumuz hayaller gerçek olmadı.
Bugün efkarım var.



- The top video clips of the week are here

26 Mart 2010 Cuma

Rüya

Önceki gün inanılmaz bir rüya gördüm. Hem o kadar inanılmaz ki... O rüyada, 10 tane tanıdığım kız ameliyatla erkek olmuştu. Birisiyle konuşuyordum rüyada, ona, "Ne gerek vardı böyle bir tuhaflık yapmaya..." diyordum. Azarlıyordum sürekli...
Sanırım hepsi de 30'lu yaşlarına kadar evlenememiş kızlardı. Evde kalınca da bunlar, protesto olsun diye gidip ameliyatla erkek olmaya karar vermişlerdi.
Çok ilginçti.
Sonra en ilginci neydi biliyor musunuz, onlardan birini dün gördüm. O erkek hali gözlerimin önüne geldi, ürktüm, tüylerim diken diken oldu. İyi ki rüyamdan haberi yoktu.
Diğer 9 kızı gördüğümde de neler hissedeceğimi bilmiyorum.
Ne kadar ilginç değil mi?

25 Mart 2010 Perşembe

Kelimeler

Bazı kelimeler bazı insanları anıştırır bende...
Bir şoförüm vardı, bir kelime, "Yalnız" kelimesini çok ilginç bir şekilde kullanıyordu.
Onunla bir ara il dışı bir işe gittiğimizde yol boyunca hayat hikayesini anlatmıştı. Bir gece saçlarının nasıl bembeyaz olduğunu, o gece nasıl kelleştiğini çok dramatik bir şekilde paylaşmıştı benimle...
Gururuna çok düşkün biriydi.
O konuşmalar sırasında öyküsüne üzülmüştüm ama, zaman zaman o kelimeyi kullandığında da gülmemek için kendimi zor tutmuştum.
Anlatıyordu yola bakarak, sıra o kelimeye geldiğinde dönüp, "Yalağuuuuz" diyordu.
Allah'ım o kadar sevimliydi ki...
Bu kelime dilime pelesenk oldu.
Aylarca, Açun'la yaptığımız her konuşmada, ilgili-ilgisiz her yerde, bir köprü oluşturup, "Yalağuuuz" diyordum. İlk önceleri çok hoşuna gidiyordu, ama süreç içerisinde cılkını çıkarınca fena haldı sıkıldı.
O sıkılınca terketmedim elbette... Benim birşeyden vazgeçmem için, başka bir şey bulmam gerekir.
O sıralar melodisi hoşuma giden bir Türküye takmıştım, "Yayladan geliyor..." diye bir nakaratı vardı. Bu nakaratı hep tekrarlıyordum.
Misal Açun, "Nerden geliyorsun?" diye birşey sorsa, "Yayladan geliyor" diye yanıt veriyordum makamıyla...
Bunun da sıktığını artık iyice anlayınca imdadıma kardeşimin bana anlattığı bir şey yetişti. Bizim bir yeğenimiz yeni konuşmaya başlamış... Mübarek, o kadar karizmatik bir çocuk ki, ınga ınga diye ağlayınca hemen önünde ceket ilikleyip elini falan öpesiniz gelirdi.
İşte bu çocuk, ki adı Ahmet Yasin'dir, konuşmaya başlayınca gördüğü herşeyi, "Bu düzzel" deyip istiyormuş... Bizim M.E. de, onun taklidini yapmıştı, orada işte bu cümle, ağzıma sakız oldu. Açun'la her konuşmamızda, ille bir şirinlik yapacaksam, "Bu düzzel" deyiveriyordum. Doğrusu daha önceki takıntılarım gibi bu da ilk başlarda bayağı bir eğlendiriyordu, hem Açun'u hem de beni...
Bir süre bununla idare edince de imdadıma, bizim üst kadı kiralamaya gelen yaşlı bir amcanın kulağıma çalınan bir kelimesi yetişti.
Amca o gün havadan sudan konuşurken, birden "karanlık" kelimesini kullandı. Ama ne kullanmak... İnanılmaz sempatikti. Karanlıktır kelimesini oldukça şirin bir ifadeyle, Qenenuxtır diye telaffuz etmişti. Eminim birçoğunuz bunu okumayı bile bilmiyor, ama Kürtçe işte...
Şimdilerde, Açun mesela, gel dışarı çıkalım, biraz gezmiş oluruz dese, "Qenenuxtır" diyorum, ya da aklınıza gelen soruya bir şekilde bu kelimeyle yanıt veriyorum. Çok eğleniyoruz bu kelimeyle...
Açun sıkılmadı yani henüz...
Bakalım sırada başka ne var?
Tabii ömrümde hep bu türden kelimeler olmuştur. Ben bu türden bir kelime olmasa sıkılırım galiba... İlla ki buluyorum bir tane...
İşte bu kelimelerin tümü, onları ilk duyduğum kişileri hatırlatır bana... Suat Abi bizim şirketten ayrıldı.
Ama onu unutmam mümkün değil...
Yayladan geliyor, türküsünü söyleyen adamı ya da karanlıktır diyen o yaşlı, sevimli amcayı... Bu kelime ne vakit karşıma çıksa, belleğimde bu kelime onların fotoğrafını hemen karşıma çıkarıverir.
İşte bu kelimelerden biri de "Hayallemek"... Aslında uyduruk bile sayılabilir ama, bu kelimeyi ilk kez bir mailde görmüştüm.
Dikkatimi çektiği için unutmamışım işte... Bu gün bir yerde bu kelime yeniden karşıma çıkınca, beynimde bir anda o kelimenin hatırlattığı kişinin fotoğrafı canlandı. Silik bir fotoğraf...
Bir ara size ortaokulda öğrendiğim "empoze" ve başka bir kelime ve o kelimeler etrafında şekillenen ilginç ve çarpıcı öykümü anlatacağım. Bekleyin biraz daha...

Dak

Çocukken oynadığımız oyunları özlüyorum bazen... O oyunları oynadığımız dönemdeki gibi olsaydı her şey ne güzel olurdu.
Yine öyle gülebilseydik mesela... Yine öyle toprağa karışabilseydik, üstümüzü kirletebilseydik, ah...
Kirlenmek güzeldir, diye bir reklam sloganı var ya, bu o kadar isabetli, o kadar cuk oturmuş bir slogan ki...
Mutlu olduğum anlara dönüp baktığımda, hep böyle çamurun içinde, kirlenme kompeksi duymaksızın hayata ve toprağa karışmış bir çocuğu, gülen gözleriyle bir çocuğu görür gibi oluyorum.
İşte o anlardan birini anlatmak istiyorum size...
Çocukken en büyük keyfimiz, köyün dışındaki bir dağın ardına gidip o yüksek düzlüklerde dak adını verdiğimiz oyunu oynamaktı.
Dak bildiğin golf... Ondan hiçbir farkı yok, belki delik sayısı ve sayı alma prensipleri farklıdır ama mantık ve görsellik olarak aynı...
Dak oynayabilmeniz için ucu hafif topak bir sopanız ve keçeyle yapılmış bir topunuz olması gerekiyor.
Kura çekiliyor ve topa vuruluyor.
Siz topu uzağa atıyorsunuz, sonra da gidip onu önceden belirlenen deliklere sokuyorsunuz.
Köyün bütün çocukları toplanırdık, oynardık saatlerce... Tabii ki aynı alanda sadece bu oyun oynanmazdı. Bununla paralel olarak çelik-çomak, beş taş ve daha onlarca oyun oynardık, mutlulukla...
Oyunu ilkbahar, yazın ilk ayları ve sohbaharda oynardık sürekli... İlkbaharda genelde yeni doğmuş oğlakları ve kuzuları otlatmaya götürdüğümüzde, onlar otlarken biz de oynardık...
Bir süre sonra oğlakları ya Murat nehrine, ya da nehre akan derelere götürüp su içmelerini sağlardık...
Oğlakların hoplaya zıplaya suya gidişlerini izlemek müthişti. En büyük keyiflerimizden biri de buydu.
Öğlen saatlerinde oglak ve kuzuları eve getiriyorduk, annelerini emiyorlardı. Geldiğimizde kızkardeşlerimize dağdan topladığımız kır çiçeklerini getirirdik çoğunlukla...
Şimdi yine bir bahardayız. Benim yaşadığım bu güzellikleri şimdi başka mutlu çocuklar yaşıyor. Bu da güzel...

24 Mart 2010 Çarşamba

Blog

Dün akşam eve gittiğimde Açun'a, "Objektif olarak yanıtla lütfen... Benim blogumu okumak keyif veriyor mu?" diye sordum.
Blogu elbette birileri beğensin, her yerde benim blogumdan ve benden bahsedilsin, "Valla ilginç bir adamdır" denilsin diye yazmıyorum. Aklıma esiyor yazıyorum işte...
Kimse okumasa da olur, okusa da...
Peki madem böyle niye o sorunun yanıtını merak ettim?
Onu anlatayım... Dün ve önceki gün, şöyle dışarıdan biri gibi blogumu okuyayım dedim. Ne yalan söyleyeyim, bana çok eğlenceli geldi.
Hatta şunu itiraf edeyim, eğer ben bu blog yazarı olmasaydım, kesinlikle bu blog yazarıyla tanışmak isterdim.
Hatta hatta, ne yapar eder, gider mutlaka onunla tanışırdım da... (Bu arada ne kadar megalomanım değil mi? Kahretsin ki Kova'yım, napiyimmm?
Durum böyle olunca, "Acaba ben mi abartıyorum" diye düşündüğüm için gidip Açun'a o soruyu sordum.
Kendisi ne yanıt verdi biliyor musunuz?
Hayli ilginçti... Ve işin doğrusu bu kadar ilginç bir yanıt alacağımı da düşünmemiştim.
Açun, "Blogunu okumak gerçekten de keyifli... Çünkü daldan dala atlıyorsun. Bi çocukluğunu yazıyorsun, bi başka birşey... Keyifli oluyor." dedi.
Daldan dala atlıyorum.
Bu iyi mi, kötü mü, bilemedim bennnn...
Şimdi aynı soruyu olduklarını varsaydığım okurlarıma sorsam ne yanıt alırım acaba, bilmiyorum. Hem o okurlar var mı, yok mu onu da tam olarak bilmiyorum ya, neyse!...
Ama yine de sorayım haydi:
"Sizce benim blogum nasıl? Bu blogu okumak size keyif veriyor mu?"

23 Mart 2010 Salı

Komik miyim, neyim?

Demin arkadaşım bendeki çay kartını almaya geldi. Aramızda aynen şöyle bir konuşma geçti.
-Ben getirirdim, neden zahmet ettin?
-Yolda tavuk yedim de, içim yanıyor. Bir su alayım diye...
-İki kez gıdakla geçer.

Sonrası kahkaha tabi ki...

Bir girişimin trajik sonu!


Yaz tatilinde en sevdiğim şey sabahın seherinde kalkıp evimizin hemen önündeki çeşmeden abdest almaktı.
Ensemi ıslatmak, saçımı ıslatmak, kollarımı, ayaklarımı yıkamak, o serinliği hissetmek o kadar mutlu ediyordu ki beni...
O saatlerde kuşlar çıldırmış gibi cıvıldaşıyorlardı. Kıbleye durduğumda içimde bin şükürle dolu olurdum hep...
Sabahın seheri, kuş cıvıltısı ve ensemde hissettiğim o serinlik... Cennet oydu galiba...
Sabah kahvaltı yapar yapmaz Murat nehrine giderdim. Köydeki bütün arkadaşlar orada toplanırlardı.
Onlarla akşama kadar suya girer, çıkar, keyif çatardık...
Öğlen bazen eve gitmezdik. Nehirde yakaladığımız balıkları alıp közde pişirir, yerdik... Nehrin yanındaki mağarada tuzumuz vardı. Zaten heppimiz sigara içiyorduk, ateşimiz de vardı haliyle...
Balığı küçük çocuklar tutardı. Pişirmek bize düşerdi. O koca yaz tatili kamp halinde geçerdi.
Hiç uyumak istemezdim. Çünkü bu güzel dünyaya, bu güzel hayata gözünü kapatmak çok saçma gelirdi... O nedenle mümkünse gecelerimi de değerlendirmek istiyordum.
Böylesine bir arayış içerisindeyken Kerim adlı bir arkadaşım bir sır verdi ve bana bir teklifte bulundu.
Bir define yeri bulmuştu. Birlikte kazmayı ve o defineyi birlikte çıkarmayı öneriyordu.
İyi de nasıl olacaktı?
Definenin olduğu varsayılan yer nehrin kenarında, bir bahçenin duvarının hemen bitişiğindeydi. Bir iki gün keşif ve planlama yaptıktan sonra icraata geçtik... Bir gece, üstelik de dolunayın olduğu bir gece kazma, küreklerimizi gizlice alıp kazı bölgesine gittik...
O dönem bizim oralarda terör had safhada olduğu için her gece hem asker hem de karşı taraf sürekli taciz ve keşif atışları yapardı. Bizim bu ateş çemberinin içerisinde kim vurduya gitmemiz işten bile değildi.
Ama lise 1 ya da 2'de olan delikanlı bir gence bu riski nasıl anlatabilirsiniz ki?
Gözümüzü karartıp gittik... Sabahın ilk ışıklarına kadar kazdık. Daha ilk saatte, kiremitler çıktı. Kırmızı kiremitler...
O kadar heyecanlandık ki... Arkadaşım, "Bu kesinlikle defineye giden duvarın kiremitleridir. Hazine bu kiremitlerin ardında..." dedi.
Kazdık, kazdık, kazdık...
Hep kiremit çıkıyordu. Bir ara küle ulaştık... Külün içinde de soğan lifleri vardı. Gün ışıyınca da, kazıyı, üzerine bir çardak yapıp toprakla kamufle ettikten sonra bırakıp evlerimize gittik...
O gün akşama doğru köy kahvesinin önünde oturmuş, konuşan bir yaşlı amcayı dinliyorduk...
Amca o kadar kızgındı ki... Geçtiğimiz yıl vefat eden amca; "Allah bunların gözünü doyursun. Yerin üstündekilerle doymadılar, şimdi de köstebek gibi yeri eşeliyorlar. Benim bahçe duvarımı kazdıkları toprakla yıkmışlar... Altın bulacaklarını sanıyorlar. Gidip Ermenilerin kiremit yaptıkları fırının çöplüğünde altın arıyorlar." diyordu.
Ben ile Kerim, kalabalık topluluğun içinde farklı iki uçta oturmuş, konuşulanları dinliyoruz.
Amca konuşmasını bitiremeden henüz topluluktan bazı sesler yükseldi. "Bunlar kesin ahmak avcılardır", "Şaşkın köstebek bunlar", "Kim bilir o kiremitler çıktığında nasıl heyecanlanmış bu şaşkalozlar" gibi, onlarca cümle kuruluyordu. Sözlerin hepsi bizeydi.
Fakat oradaki herkes kendinden şüphe eder asla bizden şüphelenmezdi. O kadar sicili temiz bir ikiliydik yani...
Çaktırmadan kalkıp gittik...
O gün birbirimizle o kadar dalga geçtik ki... Gidip fırının çöplüğünde altın aramışız... Allah'ım ne tatlı şeylerdik ya... Bize taktıkları bu isimlere bakar mısınız: Şaşkın köstebek, şaşkaloz, ahmak avcı...
Birkaç günlük rüya bu şekilde son buldu.
Fakat biz yılmadık hemen... Define avcılığının o büyülü dünyası, yerin dibine gizlenmiş gizem arsız bir şekilde bizi çekiyordu. Köyün dışındaki birkaç noktaya daha taarruzumuz oldu ama nafile...
Birgün keşiften dönerken tesadüfen taş bir heykel buldum.
İlginç bir şeydi, aynen Cin Ali'nin şişesinden çıkan cin'e ya da, kibele'nin o tombul heykeline benziyordu. Alıp eve gittim, anneciğim onu görünce, "Oğlum bu nedir, şeytan gibi bir şey... Put mudur, nedir; hemen at onu" dedi. Ben birkaç gün yatağımın başucuna koydum.
Gelen giden laf söyleyince onu alıp Kerim'e hediye ettim.
Sonra ne oldu bilmiyorum?
O yaz bütün gece konumuz define avcılığıydı. Birgün bir dere kenarında bir küp bulduk, büyükçe bir küptü. Küpü alıp, içini boşalttık, biraz toprakla, kemikler çıktı.
Bir daha da birşey bulamadık maalesef...
Aslında ben bulacağımızı düşündüğüm altınlardan çok, define avcılığının kendisini seviyordum. Fakat ailem durumu çakınca define avcılığı serüvenim de trajik bir şekilde sona erdi.
Bir daha da yapmadım bu işi... Kerim ise hiç vazgeçmedi. O hala arıyor. Israrla ve umutla...

Not: Burası benim köyüm işte... Murat Nehri kadraja sığmamış maalesef... Sol tarafta, köyün hemen kıyısında...

Bu şarkıyı seviyorum

22 Mart 2010 Pazartesi

Supangle

Siz de hayatınızdaki ilkleri hatırlar mısınız?
Ben genelde hatırlarım... Mesela ilk muzu, ilk kiviyi, ilk iskenderi ne zaman yediğimi hatırlarım.
Supangle yediğim ilk günü de mesela...
Demin yemekten sonra, sevgili arkadaşımla bizim burada İstanbul'un en iyi pastanelerinden birine gidip supangle yedik...
O an aklım o ilk güne gitti.
İstanbul'a yeni gelmiştim. Hiçbir yeri bilmiyordum. Benim okula geldiğimi haber alan hemşehrilerim gelip beni bulmuşlardı.
Onlardan biri de şuan Çeçenistan'da olan sevgili arkadaşımdı. Gelip beni evimden aldı, birlikte Fatih'e geldik...
Postanenin olduğu sokaktaki bir pastanede oturup muhabbet ettik. Garson ne istediğimizi sormaya geldiğinde arkadaşım, "Buranın supanglesi çok güzel. Dene istersen" dedi.
Ben de evet deyince geldi. Doğrusu o güne kadar hiç yememiştim... Belki adını bile duymamıştım bile denebilir. Çünkü arkadaşım tavsiye ettiğinde hiçbir fikrim yoktu.
Supanglemizi yerken bir taraftan da üniversite, hayaller, islamiyet ve daha bir sürü şey üzerinde konuşmuştuk...
Çok farklı hayallerim vardı. Ona nasıl bir üniversite hayal ettiğimi, aslında ne yapmak istediğimi geniş geniş anlatmıştım. Ve sanırım o dönem 3. sınıfta olan bu arkadaşım fikirlerime hayran kalmıştı.
Bugün o anları yeniden andığımda birden bir soru belirdi kafamda... Kendi kendime, "O günkü hayallerine ne oldu?" diye bir sordum sessizce...
İçim acıdı.
Kaybolup giden yıllarıma, avuçlarımın içinden bir sabun köpüğü gibi uçup giden hayallerime ve daha bir çok şeye... Üzüldüm.
Üniversiteye geldiğimde gerçekten de bambaşka hayallerim vardı. Bazen sizi, kocaman hayallerinizden küçücük bir şey, küçücük bir insan ya da başka küçücük bir neden bile koparabilir.
İşin asıl trajik yönü de burasıdır.
Okula başladıktan sonra karşı koyamadığım bir kader beni başka bir yöne sürükledi.
Beni sürükleyen o rüzgara karşı durup, kaderimde yeni bir yol çizmeye çalıştığımda ve dahası bunu başardığımda iş işten çoktaan geçmişti.
Birçok şey için geç kalmıştım.
Sonra toparlamaya çalıştıysam da olmadı. Her şey mümkün ama zamanı geri döndürmek namümkün...
Eğer yeni bir başlangıç yapmak, o supangle yediğim o güne dönerek bu 14 yıllık süreci yeniden yaşamak gibi bir şansım olsaydı, kesinlikle o masada konuştuğum hayallerimin peşinden giderdim. Ve o masada, olmak istediğim kişi nasıl biri idiyse, aynen öyle biri olmaya çalışırdım.
Ama olmadı.
Hayat ne garip şey değil mi?

Dün

Dün Açun ve kayın validem evde anne-kız vakit geçirirlerken ben fırsattan istifade kendimi dışarı attım.
Aslında bu hemencecik olmadı. Önce yaptığımız unutulmaz kahvaltıyı anlatmalıyım bence...
Yeni aldığımız evin kocaman balkonunda düne kadar sadece bir kez kahvaltı yapabilmiştik Açun'la başbaşa...
Dün ikinci kez kahvaltıyı balkonda yaptık... Güneş, kuşların cıvıltısı... Baharın o enfes havası...
Muhteşemdi. Kahvaltı çok keyifliydi. Açun yine döktürmüştü her zamanki gibi... Allah onu nazardan korusun. Amin!
Kahvaltının ardından dışarı çıktım. Amacım Üsküdar'dan deniz yoluyla Eminönü'ne, oradan da Sultanahmet, Çemberlitaş, Beyazıt'ı takip ederek Fatih'e gitmekti.
Üsküdar'a inmeden önce İstanbul'un en büyük açık otopazarlarından birine yolumu düşürdüm. İki saat boyunca 2. el arabalara baktım.
Doğrusu fiyatlar yeniden yükselmiş gibiydi.
Hani alacağımdan değil de, meraktan işte... Baktığım iki model vardı. Wv. Polo ya da çiftkapılı Audi A3... Bu iki modeli de çok severim.
Orada birkez daha kararımı verdim, araba alacaksam eğer bu iki markadan başkası olmayacak...
Audi ve Wv.'yi Açun da çok seviyor.
Bakalım artık, Rabbim sonsuz kerem sahibidir.
Arabalardan ayrılmak zor geldi. Üsküdar sahile indim, vapurla Eminönü'ne geçtim... Çay içerek boğazı geçmek en büyük keyiflerimden biridir.
Eskiden vapurlarda çay içilemezdi, ancak işletme beltura geçince herşey gibi çayları da süper oldu.
Eminönü'ne gidip kadim yolumu takip ederek Fatih'e gittim. Orada bir saat falan oturduktan sonra geri döndüm. Çünkü tekbaşıma sıkıldım...
Yeniden aynı güzergahı takip ederek eve döndüm.
Dün güzel bir gündü.

20 Mart 2010 Cumartesi

Büşra / tartışma 4

"Ben Müslümanların gerçeği değildir diyorum..Yani İslam'ın gerçeği..Bilmem anlatabiliyor muyum?" şeklindeki yanıt üzerine...

Ben ne diyorum peki?
Kulun hatası İslam'a maledilemez, demedim mi?
Büşra'nın hatası, kendisinindir.
İslami camiada Büşra gibileri vardır. Ama bu onu, babasını ve yakın çevresini ilgilendirir.
Ümmetin sorunu değil bu...
Hata işlemek bireysel bir haktır. Allah bu hakkı, sadece kendisine itaat etmek için yarattığı Şeytan'dan bile esirgemedi.
Bir yanı balçık, diğer yanı ruh olan insandan ise hiç esirgemedi.
Müslümanın da sonuna kadar hata yapma hakkı vardır. Hata yapmak ve hatasından dönmek hakkı...
Hata müslümanların bir gerçeğidir.
Bizim anlaşamadığımız nokta sanırım burası... Büşra, hata yapma hakkını kullanan bir müslüman bireydir. Bu sadece onu ilgilendirir.
Bizim hatamız ise, Büşra'nın yaptığı hatayı genellemektir. Genele ve İslama ve İslami camiaya maletmektir.
Ben diyorum ki, başı açık bir kız hata yaptığında neden bunu genellemiyoruz da, sözkonusu olan başı kapalı biri oldu mu, bunu genellemekten niye hiç çekinmiyoruz?
Hiçbirinizin aklına, başı açık olan bir müslüman kızı bir hata işlediğinde, bu islami camianın bir gerçeği değildir demek geldi mi?
Başı açık olan da müslüman değil mi? Ya da başı açık olan kız, islami camianın bir gerçeği değil midir?
Bu mevzu çok uzar: Fakat özetle bir şey söylemek istiyorum: Asıl hata bakış açımızda...

Not: Büşra ve Büşra / tartışma 1-2-3-4, feyste konu ile ilgili yapılan tartışmaya yazdığım notları içeriyor. Düşüncelerimiz kaybolup gitmesin diye...

Büşra / tartışma 3

"Büşra bizim yansıtmıyor" diyerek tepki göstermek, isyan etmek niye filme destek olmak anlamına gelsin ki, şeklindeki bir savunma üzerine...

Ne isyanı?
Facebook'ta, "Büşra" İslami camianın gerçeği değildir, mealinde bir protesto organize edilmiş...
Bu mudur isyan?
İnkar isyan değildir.
İslami camiada Büşra tarzı bir yaşam/Büşra tarzı bir günah yok mudur?
Böyle bir günahın olduğunu söyleyenlere karşı gelmek, bunu inkar etmek mi isyandır.
Bu film üzerinden girişilen inkar bu filmin reklamından başka birşey değildir.
Bakın her camiada, İslami olanda da, olmayanda da her türden günah vardır.
Günahı inkar etmek, 'Bizde böyle birşey yok' demek doğru değil, İslami de değildir bu...
Çünkü müslümana yalan yakışmaz... Ne demek Büşra İslami camianın gerçeği değildir.
O camiada neler yaşandığını heppimiz biliyoruz. İnkar edeceğimize, ıslah isteyelim.
İslami camiada ne günahlar var, neler var, neler... Allah o yüzden, "Ey iman edenler, iman ediniz" diye buyurmuştur. İslami camia, bu kadar kurtarılmış, pir-u pak bir camia olsaydı, bu çağrı yapılır mıydı sizce?

Büşra / tartışma 2

İslami camianın Büşra adlı filmle ilgili, "O bizi temsil etmiyor" türünden bir tartışma içine girmesi filmin reklamını yapmak demek midir, şeklindeki soru üzerine....

Bu en büyük destektir.
Film sıradan bir film... Ne kurgusunda zeka ürünü bir şey, ne senaryosunda bir dahilik, ne de sinematografisinde bir harikuladelik var.
Ama bu şekilde tartışarak filme inanılmaz bir reklam desteği sağlanıyor.
Bu destek değil midir?
Yine söylüyorum, eğer direkt İslam'a hakaret yoksa, başına örtüyü geçirmiş bir zavallının günahını temizlemeye neden bu kadar gayret sarfediliyor.
Günahı, kulun çekeceği ceza temizler.
Çoğu kişi, Büşra üzerinden İslami camianın tüm fındıkkıranlarını temizlemeye uğraşıyor.
Bırakın bunları...
İslam'da günah çıkarmak da, vaftiz de yok... Hata, hatadır. Büşra'nın hatası İslam'a maledilemez...
Kaldı ki Büşra'yı neden İslami bir profil olarak görüyorsunuz. Daha önce ki yazımda İslam'ı temsil misyonu bize ait değildir, dedim...
Bunda sonuna kadar ısrarcıyım da...
Allah bizi bu yarım yamalak halimizle mi kemale erdirdiği dinin temsilcisi yapar?
Her sakallı hacı değil. Her başı kapalıya da Hazreti Fatıma muamelesi yapılmamalıdır.
Büşra filmde dört dörtlük bir müslüman olarak lanse edilmiş olsa bile ona 'islami' bir profil gözüyle bakılmamalıydı. Bir birey nazarıyla bakılmalıdır.
Eğer bu yaklaşımımızı terketmezsek, müslümanlardan herhangi bir bireyin işlediği günahı tüm islami camiaya ve de İslam'a maletmeye devam edeceklerdir birileri...

Büşra / tartışma 1

Büşra alelade bir kızdır.
Yani başındaki örtünün hiçbir değeri, sembolik de olsa hiçbir manası yok...
Hata hatadır.
Ve hata bireyseldir.
O filmde eğer Büşra'nın ötesinde, misal başörtüsü ve islami kimliğe yönelik hakaret içeren birşey yoksa, mesele sadece Büşra'nın kendi günahı ve kendi açmazlarıysa bunu tartışmak, ki bunu, İslam parantezi içerisinde tartışmak abestir, diyorum.
Burada hataları ve çelişkileri olan bir Büşra'dan bahsediliyor. Buradan bir genellemeye gitmemiz isteniyor. Birileri bir kötü örneği gösterip, 'Bakın başörtülü kızlar böyledir, bunlar başına örtü geçirir ama her türlü fındığı da kırar" gibi bir mesaj vermek istiyor olabilir. Eğer biz bu kötü örnekten yola çıkarak, yok aslında bizim kızlarımız böyle değildir dersek o zaman kapana kısılmışız demektir.
İslami camiada da, islami olmayan camialarda da hata vardır. Hata yapan kızlar vardır.
Aynı hatayı yapan kızın başındaki örtü, o hatadan doğan günahı ikiye katlamaz... Her günahın, her dinden kul için katsayısı aynıdır.
Allah nazarında katsayı farkı, ya da katsayı adaletsizliği yoktur.
Hatalar bireyseldir.
Büşra'ya 'başörtülü bir kız' ya da 'İslamcı bir kız' olarak bakmak yanlıştır.
Büşra, Büşra'dır.
Neden başı açık bir bayan bir hata yaptığında, kimse diğer tüm başı açık bayanlar da, "aynı hatanın bir parçasıymış gibi" gibi bir mantıksal çıkarsamada bulunmuyor.
Hiç düşündünüz mü?
Eğer hata bireysel ise bu neden müslüman olanlar için de geçerli değil?
Neden?
Büşra filmi, bizi bu tuzağın içine çekmesin diyorum. Büşra 'hafif' bir kız ise bu onu ilgilendirir. Mahalleden kimse üzerine alınmasın...

Büşra

Biliyorsunuz dün yeni bir film vizyona girdi.
Adı: Büşra...
Başörtülü bir kızın, liberal bir yazarla olan aşkını anlatıyor. Bu film henüz vizyona girmeden İslami camiada, "Bu kız müslümanları temsil edemez. Film hakaret ediyor" gibi tartışmalar yapılmaya başlandı.
Tartışmanın kendisi bana çok saçma geldi.
Neden mi?
Çünkü...
İslamı bireyler üzerinden tanımlamak/yorumlamak yanlıştır.
Bu ülkede yıllardır bazı kesimler müslümanları ve diğer tüm kesimleri, İslam'la ilgili tartışmalarda bu zemine çekmeye çalıştı.
İslamı, müslümanların kendi kişisel yaşantıları üzerinden tartışmaya açmak en büyük, en yaman tuzaktı. Maalesef görünen o ki, o tuzağı kuranlar başarılı olmuş, hem de fazlasıyla...
Kur'an-ı Kerim'in yaşayan örneği Hazreti Muhammed (S.A.V) efendimizdir. O'nun dışındaki hiçkimse masum değil... Ve O'nun dışındaki hiçkimseye kendi yaşantısıyla İslam'ı temsil eder bir nazarla bakılmamalıdır.
İslam mahfuz bir dindir. ...
O nedenle eğer tartışmanın özelde ana ekseni İslam olacaksa, bireyler ve bireylerin yaşamı üzerinden bir tartışmaya girmek abestir.
Bu ne kadar abes ise, bir müslümanın kendi yaşamı üzerinden bir genellemeye gitmek de o kadar yanlıştır.
Allah müslüman kadın ve erkeğe nasıl bir sorumluluk yüklediğini açıkça ortaya koymuştur. Müslüman kadın ya da erkek, İslami prensiplere ne kadar uyarlarsa o kadar takva sahibi olurlar.
Zira, İslami prensiplere uygunluk sizi daha fazla müslüman yapmaz... Şehadet getiren herkes eşit ölçüde müslümandır.
Günahkarı da öyle, günahı az olanı da...
İbadetiniz ve doğrularınız sadece takvanızı arttırır. Olaya bu pencereden yaklaşılmalı bence...
Büşra da, takvası az olan bir müslümandır. Koca bir topluluk içerisinde bu türden insanlar çıkar. Her zaman hem de...
Peki ne yapılmalı?
Bireylerin yaşantıları üzerinden müslümanlara ve İslam'a dair bir çıkarsama yapmaya bizi götürecek genellemeci mantık terkedilmelidir.
Kimseye İslam'ı temsil misyonu yüklenmedi. Onlara sadece, "İman et ve dosdoğru ol" denildi.
Herkes kendini temsil eder. Büşra da, Kübra da, Ahmet de, Mehmet de, sadece kendisini temsil eder.
Bu dinin Allah'ı da, Peygamberi de, Kur'an-ı da var. Onlardan âla temsilci mi olur?
Biz kimiz ki...
Neden başı açık bir bayan bir hata yaptığında, kimse diğer tüm başı açık bayanlar da, "aynı hatanın bir parçasıymış gibi" gibi bir mantıksal çıkarsamada bulunmuyor.
Hiç düşündünüz mü?
Eğer hata bireysel ise bu neden müslüman olanlar için de geçerli değil?
Neden?

18 Mart 2010 Perşembe

Rest!

Başbakan Erdoğan, Türkiye'deki 100 bin Ermeni'yi sınır dışı etme restini çekti.
Peki kime karşı? Elbette Ermeni lobisine karşı...
Bu nasıl bir mantıktır.
Ya Avrupa ülkeleri oradaki 3 milyon Türk'e kapıyı gösterse... Onlar da herhangi bir uzlaşmazlık anında, "Haydi evinize gidin" derse ne olur?
Bu rest hiç yakışmadı.

Tarih

Bir saattir Habertürk'te (İnternetten) Balçiçek Pamir'in sunduğu Karşıt Görüş'te, Ermeni Soykırım iddiaları ile ilgili ilginç bir tartışma izliyorum. Bu konu öteden beri merak ettiğim bir konudur.

Fakat bu programı izlerken aslında ne çok az şey bildiğimi farkettim. Bir de farkettiğim başka bir şey de var ki, tarih bir yorumdur. Ki Prof. Dr. Taner Akçam da, benzer bir şey söyledi.

Bu programdan öğrendiğim bazı şeyler:

-Taşnak Partisi, İttihat Terakki ile 1908-1912 yılı arasındaki hükümette koalisyon ortağıydı. İkisi de, gerici olarak gördükleri Abdulhamit'e karşı ilericiliği savunuyorlardı. Onları biraraya getiren ülkü buydu.

-Hınçak, 1888'de Cenevre'de kuruldu. Bağımsız, sosyalist bir Ermenistan federasyonu kurmak gibi bir ideali vardı. Fakat 1914'lere gelinmeden önce kendi arasında bölünen, iç silahlı çatış ve tasfiye yaşayan bir örgüttü. Dolayısıyla 1915 olaylarında, birinci etken olamayacak kadar ekstrem güçsüz bi örgüttü.

-Osmanlı 1912'de Balkanlar'da topraklarının yüzde 70'ini kaybedince, Anadolu'nun da kaybedilmesi tehditi doğdu. İttihat Terakki de, Anadolu topraklarını korumak için buradaki hristiyan nüfusunu yüzde 10'a indirmek ve bu toprakları Türkleştirme ve Türk olmayan müslüman milletleri de (Kürtleri) asimile etme kararı aldı.

-Bunun için de 1915'te Ermenileri Irak ve Suriye çöllerine götürüp bıraktılar, çoğu bu yolculuk sırasında öldü ya da öldürüldü.

-Ermeniler'den boşalan topraklara Arnavutlar vs.ler yerleştirildi. Doğu'daki Kürtler'i de Türkleştirmek için batıya sürdüler. Ankara ve Konya'ya sürülen Kürtler buna örnekti.

-KARŞIT GÖRÜŞ-

-Tehcirin asıl nedeni Balkanlarda toprak kaybı değildi. Yeniköy Anlaşması'ydı asıl neden... Bu anlaşmaya göre Doğu ve Kuzey'deki 20 vilayet ayrılacak ve bunlardan 2 büyük olanına İsveçli ve Hollanda'lı vali atanacak ve bu vali askeri ve polis kadrolarının oluşumunda yetkili olacaktı.

-1915'te, Ruslar Van'ı aldığında buraya Ermeni Artan M. adında yönetici atadı. Osmanlı, buradakine benzer bir şeyin Muş'ta, Harput'ta vs. olmaması için toplu tehcir kararı aldı.

-Bu Osmanlı'nın aldığı bir soykırım kararı değil, bir savunma kararıdır. Ermeniler trene bindirilerek Irak ve Suriye'ye götürüldü.

-Halep'e gönderilen 500 bin Ermeniyi orada Ermeni asıllı bir Osmanlı Paşası karşıladı. Paşa, İstanbul'a gönderdiği telgrafta, 500 bin Ermeni'yi aldım dedi. Hani bunlar öldürülmüştü? Kaldı ki Halep çöl falan da değildir.

İşte böyle...

16 Mart 2010 Salı

Sürgün

Geçtiğimiz günlerde çocukluk anılarımı yazarken parantez içerisinde sürgün yıllarımızdan bahsetmiştim.
Ve sonra bu bahsi açacağımı söylemiştim.
Hatırladınız değil mi?
12 Eylül darbe anayasası Türkiye'de halkoyuna sunulunca tüm Türkiye'de yüzde 92 oranında rekor düzeyde bir destek aldı.
Halkımız darbe anayasasını onayladı.
Tüm Türkiye'de, bu toplumsal ahengi, bu milli darbe birliğini bozan bir il vardı. O ilde (Benim doğduğum cesur ilim) de halkın yüzde 93'ü darbe anayasasına "hayır" oyu vermişti.
Darbeci, cuntacı devlet büyükleri bu sonuç karşısında şok olmuşlardı. Nasıl olurdu ki... Tüm Türkiye yüzde 92 evet derken, başına buyruk bir il çıkıp inadına yüzde 93'le hayır diyordu.
Darbe yönetimi bunu karşılıksız bırakmadı ve koca ilde, halk üzerinde etkisi olan 84 devlet görevlisini sürgüne tabi tuttu.
Sürgün edilenler arasında babam, abim ve amcamınoğlu da vardı. Ve babamın rahle-i tedrisinden yetişmiş birçok kişi...
Sürgün edilenlerin en yaşlılarından biri babamdı, en genci de abimdi.
O sürgünden benim de payıma bir şeyler düştü. Ablam, babamla birlikte sürgün yerine gidince, beni de yollamışlardı.
Ben (ki henüz 4-5 yaşındaydım) ablamın canı sıkılmasın diye onunla birlikte gönderilmiş bir bebektim...
Darbe karşıtlığım taa o günlerden kalmadır işte... Darbe geldi mi, yaşlıya gence bakmaz, herkesin üzerinden silindir gibi geçer de geçer.
Geçer ve ezer...
Sürgün yerleri de inanılmaz bir ustalıkla seçilmişti. Harbi sürgündü.

... bu bahse de daha sonra devam edeceğim.

15 Mart 2010 Pazartesi

Müzik

Bazı müzikler vardır, hayattaki en sıkı dostum gibidir.
Ne vakit içim daralsa onlara sığınırım...
Başımı koyar, gözlerimi kaparım. O çalar, mutluysam mutlu eder, hüzünlüysem dozunda acı verir.
Şimdi yine öyle bir müziğe bıraktım kendimi, hüzün modunda acıtarak ilerliyor yavaş yavaş...
Wa disa bu şev xewa mın nayê...

B.A. ve fast food tarzı yazarlara dair...

Fast food türü dediğim tarzda yazıları zaman zaman okumayı severim. Bu yönüyle öne çıkan kitaplara göz gezdirmek, bir sigara arası gibi birşeydir.
İçersiniz, geçer.
İçerken size zevk verir.
Ama sonrası kötü... Ağzınızda bıraktığı o kötü koku, ciğerlerinizin dışarı attığı o pislik şey... İğrendirir.
Bu tür kitaplar da böyledir işte... Okurken zevk verir. Ama ya sonra? Sonrası fecidir.
Sizin tabula rasanızı kirletmiştir.
Kendinizi o fast food tarzı basit, sıradan ve slagonik dil yapısı ve onun oluşturduğu mantıksal örgüden kolay kolay kurtaramazsınız.
Eğer bu tür şeylere çok takan biriyseniz, yani ağız kokusu sizi rahatsız ediyor, balgamdan nefret ediyorsanız, o zevk aldığınız anlara bile lanet etmeniz işten bile değildir.
Bir zamanlar Charles Bukowski okurdum. Özellikle de 2000 ve devam eden o bir iki yıl içerisinde... Bu kart hergelenin yazıları hoşuma giderdi. Sığdı, sıradandı, ve dip bir kültürden, arsızca kelimelerle terbiyenin 80 bin fersah dibinden şeyler anlatıyordu.
Okuyordum, atıyordum onun kitaplarını...
Bukowski benim için fast food yazan bir yazardı. Ondan öğrendiğim hiçbir şey oldu mu, evet oldu kuşkusuz... Bir sürü küfür, fahişelerin dünyasına dair bir sürü detay, arsızlık ve insanın hayvanlaşmasına dair bir çok şey öğrendim ondan... Peki bunların hiçbir değeri var mı?
Yani okumasam da olurdu...
Bukowski'nin, diğer tüm fast foodçulara benzer yanı ise, hayata dair sloganlar oluşturmaktı. Zaten fast foodçular ya hayata dair sloganlar üretir, ya da sloganlara dair yazar...
O nedenle onları birer edebi yazar olmaktan çok, iyi birer reklam ve slogan yazarı olarak görürüm.
Slogan, fikir denen şeyin ayağa düşmüş halidir. Slogan, muhayyilesi kısıtlı, ufku dar ve kafası fazla şey kaldırmayan avamlar için üretilmiş birer sakızdır. Çiğnersiniz, patlatırsınız, şişirsiniz, ama ne sussuzluğunuzu giderir ne de açlığınızı...
O nedenle slogan basittir. Ve sıradandır. Ve boştur.
Fast food yazarlar, içlerinde elbette fikir üretenler de vardır, ama slogan üretenler pek matah adamlar değildir.
Peki Türkiye'de buna örnek yazarlar var mı?
Olmaz mı, adını başlığa kodlayarak aldığım sayın yazar bunlar arasında kafası en çok basanıdır.
Bazı kitaplarını inceleme, bir vesileyle bazı röportajlarını okuma fırsatım oldu. Diğer tüm fast foodçular gibi kıvrak bir kalemi, kıvrak bir zekası ve geniş bir birikimi var.
Romanları güzel; vasatın üzerinde sayılabilir.
Fakat diğer kitapları fast food tarzının bütün karakteristik özelliklerini taşıyor. İnsan o kitapları okurken, sloganize ifadesi o an için sizi gerçekten hayran bıraktırıyor kendine... Okuyup kitabı bitirince de, "Eee?" diyorsunuz, "Ne oldu yani, buna neden vakit harcadım ki?"
Bu böyle bir tarzdır.
Peki yazarlar neden bu tarza kayar?
Çünkü bu tarz para kazandırır. Belli ölçüde bir popülarite de getirir. Bu türü yazanları bekleyen en büyük tehlike budur. Nasılsa para kazandırıyor diyerek hep bu tarzda üretmeye devam ederseniz kazanırsınız ama, bu sizi batırır.
Siz kazanırken okur kaybeder... Ama aslında, asıl kaybeden sizsinizdir.
Bu nasıl bir şeydir biliyor musunuz? Televizyonculuktan anlayanlarınız varsa eğer aranızda, bunu bilir. Her televizyon başta çok kaliteli bir yayın anlayışıyla işe koyulur. Sanatsal filmler, kaliteli iç yapımlar...
Bu biraz böyle devam eder. Fakat televizyon sahipleri zamanla bu tarzın pek para etmediğini farkeder ve birtakım arayışlara girer.
Halka inerler, seviye düşürür; İsmet Özel'i bırakır, gider Mahmut Tuncer'e program yaptırır ve bakar ki, bu tutuyor, para da kazandırıyor.
Çok öyle felsefi cümleler kurmaya, Erbain'den özlü sözler okumaya gerek olmadığı; Mahmut Tuncer'in, "Geli ha geli..." demesinin yettiği anlaşılınca da dibine kadar vurur...
Fast food tarzı budur.
Bunun bir kere tuttuğu görülünce de arkası gelir.
Bu kadar izahtan sonra şimdi de yazar ile fast food tarzı yazanlar arasında ne fark var ona bakalım kısaca...
-Yazar, piyasanın, kendisine göre tavır almasını bekler. Ve bu nedenle yazar.
-Fast food tarzı yazanlar ise, piyasanın tavrına göre tavır belirler.
Biri Çılgın Türkler'i yazar, siz gider Yılgın Türkler'i yazarsınız. Biri birşey yazar, siz gider İçinizdeki Öküze Oha Deyin diye yazarsınız, başka biri Sabah Namazına Nasıl Kalkılır'ı yazar, siz gider Öğle Namazına Nasıl Kalkılır diye yazarsınız...
Ne kolay değil mi?
Sonra bu o yazarın bütün yazarlık serüvenine sirayet eder. Son günlerde B.A.'nın bazı yazılarını takip ediyorum. Hep sloganlar üzerinden yürüyor. Cinnetim, cennetimdir, Huzur İslamda değildir, çünkü huzur konfordur, Sağlam Kafa Çürük Vücutta Bulunur gibi mesela...

... bu bahse daha sonra devam edeceğiz.

13 Mart 2010 Cumartesi

Kel ölür...

Dün bir arkadaşımla yemek yerken sözü önceki gün vefat eden karikatürist T.S.'den açtı ve bana, "Çok iyi bir ustaydı. Üzüldün mü?" diye sordu.
Hayır dedim, kesinlikle hayır...
Arkadaşım çok şaşırdı.
Ona izah etmek zorunda kaldım. Dedim ki: "Bu adam hayatı boyunca benim savunduğum değerlere karşı savaştı. Onu yücelten verdiği bu savaştı.
Kuşkusuz önemli bir karikatüristti.
Ama benim için bir değeri yoktu.
Birinin ölümüne elbette sevinecek değilim. Ama beni üzmedi ölümü... Arkasından dökecek tek bir damla gözyaşım yoktur benim."
Arkadaşımın şaşkınlığı daha da arttı.
Neyse...
Kel ölür, sırma saçlı olur misali... Onunla ilgili, daha önce ölen onun gibi insanların arkasından söylenen sözlere benzer sözler söyledi.
Etkileyemedi beni...
Üzülemedim.
Demin televizyondan onun cenaze törenini izlerken dökülen gözyaşları, o samimiyetsiz söylevler... İlginçti.
Neyseki Allah var.
Ölüm bile onlara bir şey anlatmıyor. O adamın ölümü bile...
Ne kadar savaşırsan savaş gideceğin yer bellidir. Allah, bu dünyada herkese, istediği herşeyi yapma özgürlüğü vermiştir. İstersen kendini tanrı bile ilan edebilirsin. Ama her şeyin bir karşılığı vardır.
Ne ekersen onu biçersin.
Şimdi o, geri dönülmez hesap yurduna gitti. Orada, 80 yıllık ömrünün hesabını verecektir.
Yalnız şahitlik etmek gerekirse, ben şahidim ki, bu adam İslami değerlere çok uzaktı. Ve çekinmeksizin o değerlere karşı hep savaştı.
Allah'ım sen tüm bilinemezlere ve tüm bilinebilenlere vakıf tek varlıksın. Her şeyin en iyisini sen bilirsin... Ama bir müslüman olarak diyebilirim ki, biz onu hiç iyi bilmezdik.

Bitter

... küçüktüm, çok küçüktüm.
Annemle teyzemlere gitmiştik... Şimdi Hollanda'da olan kuzenim bir şey için ağlıyordu. Annesinden ısrarla istiyordu.
Teyzem işi bitince kalktı, hem ona hem de bana getirdi. Sanırım hayatımda ilk kez gerçek anlamda bir çikolata yiyordum.
Sonraki yıllarda hep o çikolatanın tadını aradım. Fakat uzun uzun yıllar bulamadım. Ne vakit İsviçre'ye gittim. Orada el yapımı onlarca çeşit çikolata yedikten sonra çocukluğumun o muhteşem tadını yakaladım. Dilin de bir hafızasının olduğunu orada farkettim.
Evet, sevdiğim çikolata buydu işte: Şeker oranı çok çok az, sertlik oranı yüksek bitter çikolata...
Teyzemde yediğim de Norveç'ten getirilmişti.
İsviçre'ye gitmeden önce çikolatayı hiç yemiyordum. Çünkü yediğim çikolatalar bana çok kötü geliyordu. Sütlü çikolata, şekeri fazla çikolata deyim yerindeyse midemi bulandırıyordu.
Ben sevdiğim çikolatayı bulamadığım için bir türlü, bana ikram edilen sütlüleri geri çevirince herkes hayıflanıyordu. Çikolata sevmeyen çocuğa adımız çıkmıştı ki, bu kötü sicilimi İsviçre'de, Zürih, Bern, Lozan ve Cenevre'deki o meşhur el yapımı çikolata dükkanları kurtardı.
Dün Açun'la çay keyfi yaparken ne zamandır ona aldığım bitter çikolatayı da servis etti. Ülker'in bitteriydi, başta önyargılı olsam da, sevdim doğrusu... Şekeri biraz daha az olsa, içindeki katı yağ oranı biraz daha düşürülse süper olurdu.
Ama sanırım bu durumda ona o katılığı (sertliği) vermeleri zor olurdu.
İstanbul'da çok güzel çikolata dükkanları var. Karaköy'de meşhur bir dükkan olduğunu öğrendim ama henüz gitmek nasip olmadı.
Evet...
Sözün özü: Şeker oranı çok düşük, sertlik değeri yüksek bitter çikolatayı çok seviyorum.
Hani bana almaya kalkışanlar falan olursa diye yazayım dedim. Tamam mı?

12 Mart 2010 Cuma

İstanbul, sevgilim!

... ne vakit içim daralsa İstanbul ve güneş imdadıma yetişir.
Dün akıttığım gözyaşları, içime dolan hüzün beni boğdu. Hayatla olan irtibatımı kaybetmeye, kahkahalara veda etmeye meyletmiştim ki...
İstanbul ve güneş hızır gibi yetişti.
Bugün evden çıkarken Çamlıca'dan İstanbul'u izledim hayranlıkla... Bu kentte en sevdiğim şey denizi geçmekte olmaktır.
Boğaz köprüsündeyken gözlerimi bir sağa, bir sola kaydırıp durdum. Hayran oldum bir kez daha sevgilim İstanbul'a... Ve şükrettim Allah'a ve teşekkür ettim İstanbul'a ve güneşe...
Allah'ım beni güneşsiz bırakma... Amin!
Dünden kalma hüznün kırıntıları hala üzerimde... Deminden beri ruhumu okşayan şarkılar dinliyorum.
Aşkın ve sevdanın ana dilinden şarkılardı.
İyiyim, şükürler olsun ki iyiyim... Ve kendimi seviyorum. Bazen bir köşe başında kendimi kendimle yakaladığımda sessizce bir hıçkırık kopar içimden... Ağlarım ben halime...
İnsan kendine acır mı? Evet acır.
Ama bunu öğrenmek gerekir bence... Kendime acıdığım an sevesim gelir kendimi... Seyredilecek güzel bir İstanbul, altında huzurla dolaşacak bir güneş ararım kendim için bu durumlarda...
Ve sonsuz kerem sahibi Rabbim, beni hiç yalnız bırakmaz. Ne vakit eksinliğini duysam, alır baş ucuma koyar güneşini... Ve o merhametli eliyle kalbime dokunarak ısıtır beni...
İnsan kendine acıyınca Allah yardımına koşarmış... Acıyın kendinize. Göreceksiniz akıttığınız her gözyaşıyla, Allah'ın eli kalbinize dokunacaktır.
Cumanız mübarek olsun!
Lütfen bu kardeşinize dualarınızı eksik etmeyin.

11 Mart 2010 Perşembe

Acı


Bugün okuduğum bir yazı beni alt üst etti.
Geçtiğimiz yıl kaybettiğim can dostum, arkadaşım, ortağımın ölümünün üzerinden 1 yıl geçti.
Bugün, onun kardeşinin yazdığı bir şiiri tesadüfen okudum. Gidip bir köşede hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum. Bu acıyan kalbimi gözyaşıyla onmak dışında maalesef pek bir çare yok...
Allah'ım veren de sensin, alan da sen... Kabul.
Ama ölüm acıdır.
Bunu biliyorum, hem o kadar acı ki...
Kalbimi teskin etmeye çalışırken gözüm Radikal'e gitti. Manşetinde, Elazığ'daki depremde annesi ve kardeşini yitiren 8 yaşındaki Keko'nun dramı vardı.
Haberi okuyunca gözyaşlarım sel olup aktı.
Söyleyecek söz bulamıyorum. Sadece dua etmek gerek belki de... Allah'ım yetimleri koruyan sensin. Bir yetimi (SAV) alemlere efendi kılan sendin. Keko'yu ve onun şahsında tüm yetim ve öksüzleri sen koru... Amin!

Haberin detayı bu linkte: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=985008&Date=11.03.2010&CategoryID=77

10 Mart 2010 Çarşamba

Hayır, yaşlı değilim...

Ali Bey,

Emin olun şimdi üzüldüm... Bu şiiri -gerçekten- yaşlandığımı düşündüğünüz için paylaştınız değil mi?
Oysa bütün bu yaşlılık bahislerini, birileri beni yaşlanmadığıma ikna etsin diye yazıyorum.
Her sabah baktığım ayna bile, "Hayır, henüz değil. Bak bu gülümseme, bu alnını örten kakül, şakaklarına henüz düşmemiş aklar şahittir" diyor...
Oysa siz...
Bana, yaşlanmayı fısıldayan cümleler gönderiyorsunuz.
Üzüldüm.
Yaşlı değilim, hayır.
Hala her kış kar yağarken papatyaları ve kır çiçeklerini özlüyorum. Hala, Mart'ta esen poyraz üşütmüyor beni...
Hala içimde kırlangıçlar uçuşuyor.
Hala gülerken gözbebeklerim eşlik ediyor bana...
Söyler misiniz ben miyim yaşlanan?

Ühü ühü...

Açun, demin yazının sonunu okuyunca msnden bana ne yazdı biliyor musunuz?
-Bence hala gençsin!
Bu, durumu özetliyor a dostlar... Ben üzülmeyeyim diye söylediği ne kadar belli değil mi?

Dün

Dün çok önemli bir görüşmem vardı.
Ailemle yaptığım istişare üzerine kararımı ilettim. Ve aşiretimizden en azından önümüzdeki ...çim için "af" diledik...
Bir sonraki ...çim için daha sonra yeniden gözden geçirmek kaydıyla, söz verip ayrıldım.
Kararımız büyük bir olgunlukla karşılandı.
Dün bir kez daha anladım ki artık büyümüşüm. Bir yemek masasında, kendi geleceğimle ilgili kararı aktarırken büyüdüğümü hissettim. Omuzlarımda bir ağırlık vardı yemek boyunca...
Gençliğim eyvah!

9 Mart 2010 Salı

Kuşatma

Çocukluk yıllarımda kendine özgü biriydim. Herkesle takılmazdım... Çocukca oyunlar oynadığımı hiç hatırlamıyorum.
Bu pazar günü evimiz çocuklarla şenlenince o günler aklıma geldi.
Hiç unutmuyorum, ilkbaharda karlar artık iyice eriyince toprak suya doymuş bir hale gelirdi.
Ben gider en güzel toprağı bulur, onu alır saatlerce kendime araba, heykel gibi şeyler yapardım.
Bunu da köyün bayağı dışında, çiçek tarlalarının ortasında tekbaşıma yapıyordum. Sonra acıkınca topladığım çiçeklerden taç yapıp eve gidiyordum. Canım kardeşim G.'ye her gittiğimde ördüğüm taçı götürür, başına koyardım.
O kadar güzel görünürdü ki... Tıpkı prensesler gibi oluyordu.
Sonra yaz olunca da, gider derede tek başıma akşama kadar balık avlardım. Balıklarımı alır eve getirirdim, ablama, "Lütfen bunları pişir" derdim. O da bana, "Yazın dere balığı yenmez, at bunları" derdi. Ve beni beklemeden alır balıklarımı atardı. Kediler yerdi.
Ben hergün aynı şeyi yapardım hiç sıkılmadan... Ve hergün ablama, "Lütfen bunları pişir" derdim. O da beni azarlar, bunları götürür kedilere verirdi.
Sonbahar olunca da sapan yapardım.
Akşama kadar bahçeleri dolaşır, kuş vurmaya çalışırdım. Hiç kuş vuramadım... Vurabileceklerime sapan atmadım, vuramayacağıma emin olduklarıma nişan tutardım. Zaten menzil dışı oldukları için attığım taş yetişmeden uçup giderlerdi.
Önemli olan kuş avlamak değildi ki benim için... Ava çıkmaktı.
Tıpkı balıkta olduğu gibi... Ben balık yemek için değil, av heyecanını yaşamak için giderdim hergün...
Öyle tekbaşıma takıldığımı gören herkes bana hayret ederdi. Derlerdi ki, "Bu ya delidir ya da başka birşey..."
Normal olmadığım açıktı.
Ama şükürler olsun deli olmadığım zamanla anlaşıldı.
Ben mutlu bir çocuktum.
Kızkardeşini mutlu etmek için çabalayan, çiçeklerden taç ören romantik bir çocuktum... Bir ara babamdan para almış, kendime çok güzel bir bıçak ısmarlamıştım. Ama o kadar güzeldi ki...
Ablam, "Ne yapacaksın, eşkiya mı olacaksın" diyerek bıçağımı almaya çalışmıştı. Kıyametleri koparmış ama bıçağımı vermemiştim.
Büyük olsam kendime bir mavzer alacaktım.
Peki kimden ve neden esinlenerek silah denen şeye ilgi duymuştum?
İşte beni asıl vuran budur.
Bu bahsettiğim yıllar babamın sürgün yıllarıydı. Sürgünde iken (Bir ara bu konuyu geniş geniş anlatırım. 12 Eylül'de sürgün mü vardı, demeyin) babamla ben ve ablam kalıyorduk çoğunlukla...
Ara sıra G. ile annem de gelirdi.
Babam zaman zaman başka yere gittiği için evde ablam ve ben tekbaşımıza kalıyorduk. Ben de ablamı savunmak için "bıçak" almıştım kendime... Ama bundan, yani bıçağı bu nedenle aldığımdan hiç kimsenin haberi yoktu.
Ablamın bile...
Babam evden gidince 6-7 yaşlarındaki ben evin babası oluyordum, kendi çapımda...
Öyle işte...

Not: Kuşatma, benim sapana verdiğim addı. Kuşaatma anlamında...

8 Mart 2010 Pazartesi

Peki neden?

Önceki gün yazdığım yazıda, o iş yerinde sadece 15 gün çalıştıktan sonra ayrıldığımı yazmıştım.
O ayrılık pek öyle tatlı bir ayrılık değildi. Ayrılmak zorunda kalmıştım doğrusu...
Peki ama neden?
Orası, sahibi akademisyen kimliği de olan zengin bir şeyhti. Şirketi şeyhin gözdesi yönetiyordu. Hatta veliaht bile denilebilir...
Biz hangar gibi büyük bir ofiste çalışıyorduk... Bu adamın masası da aynı kattaydı ve heppimizi görüyordu. Biz ofisin girişinde, bu beyefendi de sonuna doğru oturuyordu.
Adam içeri gelirken herkes ayağa kalkıyordu. Ben kalkmıyordum... Kalkmamı gerektirecek hiçbir şey yoktu. Ne ilkokul öğrencisiydim, ne de silah altında bir asker... Neden kalkacaktım ki...
Adam gelirken dudağının ucuyla selam veriyordu, geçip yerine otururken bizim adamlar ancak oturuyordu.
İnanılmaz bir tabloydu.
Olup bitene şaşırmış halde çalışmaya devam ederken bizden sorumlu olan müdür beni çağırdı. Bana dedi ki, "E. Bey gelince herkes kalkıyor, sen kalkmayınca göze batıyorsun" dedi.
Ben de, "O gelince heppiniz kalkıyorsunuz, bu da acayip bir şekilde benim gözüme batıyor" diye karşılık verdim.
Müdür aslında gariban bir adamdı, belli ki ekmek derdinde olan biriydi. Pek mahcup bir tavrı vardı. Fazla uzatmadan ona, "Ben mürit değil; ...im. Benden bu tür saçmalıklar beklemeyin" dedim.
Sonra bu işin giderek içinden çıkılmaz bir hal alacağını düşündüğüm için müdüre, "Ben burada yapamam. Hem zaten tarikat, marikat olaylarına karşıyım. Ben burayı profesyonel bir şirket olarak düşünmüştüm, görünen o ki öyle değil... Burası bir tarikat şirketi. Ben buraya uymam. Paramı ver, çıkayım" dedim.
Beni bırakmak istemedi.
Ama dürüst olmak gerekir. Orada yapamazdım...
Şeyh, mürit, tarikat gibi kavramlar benim için dikenli bahçeydi. O zaman radikal takılıyoruz, hepten bir reddiye var.
Ne idüğü belirsiz adamların önünde kalkıp kulu put yerine koyamazdım. O gün bir daha, "Tasavvufa evet, tarikata hayır" dedim kendi kendime...
Çünkü tarikatlar, iyi olanları var mı bilmiyorum, bu tarikat olayları tam bir saçmalık...
Tasavvuf bana göre, ilim ve takvada belli bir aşamaya gelenlerin, yani birkaç level atlayanların ancak girmeleri gereken yeni bir kapı olmalıdır. Aksi takdirde, hedef değil, vasıtanın kendisi kutsal hale gelir.
Bakın tarikatlara...
Belli bir ilmi ve imani olgunluğa ulaşmadan o kapıdan içeri adımını atanlar yolu (Tarikat/hak yol-sıratı müstaqim) ve hedefi (Allah) değil, vasıtayı (Şeyh) kutsamak gibi bir yanlışın içine düşebiliyor.
Tarikat, ayak takımının işi olmamalıdır.
O yola girenler bir sürü patikayı, çakıllı, taşlı dikenli yolu aşmak zorundadır. Yoksa o yolda sapıtmaları, şeyhi -haşa- Allah yerine koymaları işten bile değildir.
Görüyoruz bazı şeyleri değil mi?
Rabbim bizi doğru yoldan ayırmasın... Kur'an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz'in (S.A.V) sünneti bize yeter de, artar...
Allah katında üstünlük ancak takva iledir.
Günümüz tarikat-mürit ilişkilerinde bu esasa sizce ne kadar dikkat ediliyor?
Bir arkadaşım Furtlar Padisi dizisinde başrol oynayan (Molat Kalendar) çocuğun babasına bağlı... Malum o adam kadiri şeyhi...
Molat ile Naci Kaşmaz'ın zaman zaman bazı tankenlerle aşk meşk haberleri çıkınca arkadaşımı arıyorum, "Hayır dostum, bunlar kesinlikle öyle şeyler yapmazlar. Mübarek insanlar bunlar" diyor.
Arkadaşım inanmıyor. İşin ilginç tarafı adamlar, "EVet biz bu haltı yiyoruz" diyor ama, bizim arkadaş onlara bile inanmıyor.
Bu nasıl iştir acaba?
Özetle: Tasavvufa evet, tarikata hayır... Gerenk yok çünkü...

7 Mart 2010 Pazar

Deprem

Elazığ'da deprem... 41 ölü, 100'ü aşkın yaralı var. Allah'ım sen ölenlere rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına da sabır ve metanet ver. Amin!

6 Mart 2010 Cumartesi

Bir anı

... bundan yıllar önceydi, staj yaptığım işyerinden çıkmış aylak aylak geziyordum. Tam o sırada bir teklif gelmişti.
Şaka gibiydi.
Bir profesyonel olarak gidip işe başladım. Ve biliyor musunuz, lünpen takıldığım bir dönemdi.
Mesleki anlamda donanımım yoktu. İşin aslı pek kitap falan da okumamıştım.
Gittim, kırk yıllık profesyoneller gibi oturup ciddi ciddi pazarlık yaptım ve işe başladım.
O cesaretime, o özgüvenime hep hayran kalmışımdır. Aslında bu dünyayı pek de takmayan bir lünpenin sergilediği bir tavırdı. Kaybedecek bir şeyi olmadan oyuna katılmak bu olsa gerekti...
Orada, o iş yerinde o kadar çok kişi vardı ki... Hepsi de benden büyüktü. Ve ben hepsinden daha büyükmüşüm gibi bir havadaydım.
İşte o iş yerinde tıpkı benim gibi olan biri daha vardı.
Adı da İbrahim'di...
Demin yazdığım şeylerin hepsi onun için de geçerliydi. Zaten, arkadaşın kimse sen de o'sun...
Ben orada sadece 14 gün çalıştım.
Ayrıldım. Vuruşa vuruşa ayrıldım hem de... Paramı vermiyorlardı zorla aldım. Bırakır mıydım hiç...
Sonra o arkadaşım devam etti. Bir yıl çalıştıktan sonra o da ayrıldı. Orada, o iş yerinde çalışmış olmanın benim açımdan tek kazancı o arkadaşı tanımak olmaktı.
İşte düğününe gideceğim kişi o arkadaştır. Birazdan çıkıcam ve hayatının belki de en mutlu gününde o arkadaşımın yanında olacağım.
Allah mutlu, mesut etsin onları... Amin!

Ayak

Sağ ayak baş parmağım tam eklem yerinden fena halde ağırıyor. Yürümekte bile güçlük çekiyorum.
Bugün de arkadaşımın düğünü var. Oraya gideceğim. Bu demektir ki gece geç vakte kadar ayaktayım.
Ayakta olunca, ayak ağırıyor.
Bu kadar ayak oyunlarının döndüğü bir dünyada insanın ayağının ağırıyor olması herhalde büyük bir talihsizliktir.
Ey hayat, bana ayak yapma... Taaammm mı?

Tek yorgun

Dün bir soru sormuştum, aradan bir gün geçmesine rağmen yanıt veren çıkmadı.
Hayır, ziyaretçim yok değil... Dün baktım, benim de sayfamı ziyaret eden 15-20 kişi var.
Ortalama bu olduğuna göre de, hergün en az 10 ayrı kişi düzenli olarak bu sayfayı ziyaret ediyor demektir.
Demek ki...
Buraya gelenlerin tümü kendini o sorunun muhatabı kabul edecek kadar yorgun değil. Ya da gelenlerin hepsi bu basit soruyu yanıtlayacak kadar mecal sahibi değil. O kadar yorgunlar yani...
Ama öyle olduğunu sanmıyorum.
Yorgunluğu orta yerde bırakacak değiliz. Onu, cami avlusuna bırakılmış bir bebeği sahiplenir gibi sahipleniyorum.
Yorgun benim çocuğumdur.
Ha o, ha ben...
O nedenle ebediyyen bana yorgun diyebilirsiniz.
Yahu şaka bir yana da hakkikaten de yorgunum. Ne olacak benim bu halim... Uyuyorum, memlekete gidip geldikten sonra uyku düzenim de düzeldi. Şükürler olsun, nazar değer diye söylemeye cesaret edemiyordum ama öyle...
Kâbusun Elazığ'a gidip gelirken yolda kayboldu. Ne Elazığ'da gördüm onu, ne de daha sonra burada...
İnşallah bir daha yolunu bulmaz da, ben de rahat ederim.
Dün akşam işten çıkar çıkmaz Çamlıca'ya gittim. Açun ile kayınvalide beni orada bekliyorlardı. Oturup Osmanlı Kahvesi'nde tatlı yedik, çay içtik... Sonra da bu sabah için Çamlıca simidi alıp eve döndük.
Çok güzeldi.
Bizim kayınvalide çok değerli bir insandır. Vefa, sadakat ve sabır timsalidir. Onun gibi bir kadın var mıdır hala bilmiyorum. Ama emin olun ona baktıkça Açun'a olan sevgim daha da artıyor.
Çünkü anasına bak kızını al, diye boşuna dememişler atalar...
Öyle işte...
Kayınbabaya gelince de, o da kalander bir adam...
Allah her ikisine de sağlıklı, uzun ömürler versin. Amin!

5 Mart 2010 Cuma

Yorgunum

Bu başlığı belki yüz kez atmışımdır. Olsun...
Yorgunum.
Var mı acaba benim kadar yorgun biri... Merak ediyorum.

Gerçekten varsa öyle biri yazsın bakalım, karşılaştıralım kim daha yorgun?

Var mısınız?

Feys

Feys listem hergün kabarıyor.
Gelen arkadaşlık tekliflerine bakıyorum, tanımıyorum ama nasıl olmuşsa ortak 40 arkadaşımız olduğunu görünce de onaylıyorum.
Sonra...
Bu tür adamların genel sayfaya attıkları gönderilerini görünce de siliyorum. O kadar dangalak var ki...
Bu tür adamlarla nasıl oluyor da benim 40 ortak arkadaşım oluyor onu anlayamıyorum. Listemi dün gözden geçirdim. Ne kadar gereksiz, gerçekten tanımadığım tip varsa hepsini sildim.
Birkaç tanesi kaldı aslında...
Onlar da ilginç tipler. Oradan bazı kesimlerin reflekslerini takip ediyorum. O nedenle listemde onları özellikle tutuyorum.
Benim için Feys'in tek bir anlamı var. Orada dostlarıma günlük meselerle ilgili tepkilerimi dile getirme şansım var.
İlginç geri dönüşler alıyorum.
Amacım orada kendimi, beni tanımayanlara anlatmaktır.
Darbe karşıtı olduğumu, müslüman olduğumu, anti militarist olduğumu, antifaşist olduğumu, her türlü kroluğa karşı olduğumu, düzeysizliği asla sevmediğimi, eşrefi mahlukattan yana olduğumu ve bu nedenle de seçkinci olduğumu, asaleti öncelediğimi bilmeyenler varsa bu Feys sayesinde öğrenmiş oldu.
Tabi bizim piyasanın geneli güce tapınan zavallılardan oluştuğu için darbe karşıtı tutumum listemdeki bircok kişi sinir küpüne döndürmüş durumda... Onlara "düdük" adını taktım.
Şimdi onlarla çarpışıyorum çok çetin bir biçimde...
Zavallı hallerini afişe edip onları rezil ettiğimde çekip gitmelerini zevkle izliyorum.
Ne yazsam hemen tepki veriyorlardı eskiden, şimdi artık kendine güvenen cenk sahasına atılıveriyor.
Güzel oluyor valla...

Alakasız

Ya bazı müzikler vardır hani, böyle çok alakasız bir zamanda, çok da alakasız bir sokaktan geçerken çalınır da, melodisi arsızca kulağınıza sızar ya... Sonra altüst olursunuz.
Hani...
Demin öyle bir şarkıya rast geldim. Bir sanat müziği... Sanırım Muazzez Ersoy söylüyor.
O kadar etkiledi ki beni...
Açıp, burada birkez daha dinledim. Velhasıl, 'Yaşlanıyoruz azizim' dedim kendime şarkının sonunda...
Bu şarkıyı ilk dinlediğim günün üzerinden kim bilir kaç yıl geçti?
Evet bu mübarek gün işte böyle başladı.
Sabah evde Açun'dan bir saat sonra çıkıyorum. Uyuyorum... Her gün bütün herkes ve müdürden sonra geliyorum. Kimse bana birşey söylemiyor.
Acaba artık benden umudunu kestikleri için mi böyle, bilmiyorum. Hiç üzerinde düşünmedim şimdiye kadar...
Aman, geç geliyorsam geliyorum işte, kime ne?
Ee?
Valla bunların hiçbirini yazmayacaktım blogu açarken... Ama bunlar çıktı.
Neyse...
Tüm inananların cuması mübarek olsun!
Dua edin, kendinize ve heppimize...

4 Mart 2010 Perşembe

Rüya

Sabah uyandığımda kalbim sıkışmıştı.
Zor nefes almakta olduğumu hissettim. Önce göğsüme dokundum, sonra nefesimi kontrol ettim.
Evet yaşıyordum işte...
Kötü rüyalar anlatılmaz. Onlar ancak yaşanır... Ben de anlatmayacağım. Fakat kalbimin sıkıştığını bir kaç kezdir hissediyorum. Farklı birşeymiş... İnsan o durumda kendini acınası biri gibi hissediyor.
Hani kendinize üzüldüğünüz anlar pek çok değildir, varsa bile bazı anlar, onlar da unutulmazdırlar ya... Bu gece sabaha karşı yaşadığım duygular da böylesine unutulmazdı.
Dua insanın kendini en güçsüz hissettiği anda sığındığı tek güvenli limanmış... Allah'ın size bir gemi göndermesini ve sizi o kasvetli adadan kurtarmasını beklersiniz, dudağınızda duanın amin'e döndüğü o küçücük zaman limitinde...
Dua olmasa biz de yoktuk.
Duayı varedene şükürlerle...
Allah'ım sen sevdiklerime sağlıklı, uzun ömürler ver. Amin!

Bu film en sevdiğim filmdir. Müziği de kalbim sıkıştığı an hissetiğim melodilerin neredeyse tıpkısıdır.

sinema - fragman - bir rüya İçin ağıt | izlesene.com

3 Mart 2010 Çarşamba

Ufff!

İşe yoğuşlaştığım zaman deliler gibi çay ve kahve tüketiyorum. Demin bir baktım midem bulanıyor.
"Neden acaba?" diye soracak oldum, bir baktım elimde çay var. Bugün o kadar çay içtim ki...
Şimdi fena halde midem bulanıyor.
Ne yapsam acaba?
Bu işi bitireyim, dışarı çıkıp tuzlu birşeyler alayım. Belki iyi gelir...
Peki bu yazılacak şey mi?
Bilmiyorum. Belki mide bulantısına iyi gelir diye yazdım.
Acaba?!?

Özlemle...


2 Mart 2010 Salı

Nafile

Dün üst müdürlerle birimin maaş politikaları üzerine yemekli bir toplantımız vardı. Etiler'de, lüks bir mekanda oturup gece yarısına kadar konuştuk, yedik, içtik... Her arkadaşımız itirazını dile getirdi. En çok ben konuştum yine...
Peki ne oldu?
Hiiç! Koca bir hiç hem de... Geçtiğimiz ay maaşlarımıza zam yapıldı. Bütün holdingte uygulanan zam yüzde 6'ydı.
Benim başka yere transferim vs. gibi başka nedenlerden dolayı zam oranımda rutin dışına çıkıldı ve bana yüzde 26 oranında zam yapıldı.
Peki beni tatmin etti mi? Doğrusu etmedi... Dün arkadaşlar daha çok konuşsun, onlar itiraz etsin istedim. Onlarla aynı şeyi talep eder bir görüntü vermekten kaçınacağımı tembihlemiştim kendime... Çünkü hiçbiri bana uygulanan zam oranından haberdar değildi. Kendimi, onların durumundaymışım gibi lanse edemezdim, bu onlara haksızlık olurdu.
O nedenle de ben de bekledim onlar konuştu, ben sonunda sazı aldım elime, çaldım da çaldım... Hep onlar adına konuştum. Onlar için itiraz ettim. Müdürler biraz şaşkındı ama hiç oralı olmadım. Bana yapılan zam arkadaşlarımınkinin çok üstünde ama beni tatmin etmedi ki totalde...
Neyse, iş çıktı.
Sonra devam ederim. Hayır aslında gerek yok, gece bence fiyaskoydu. O kadar...

Tatil2

Elazığ aslında Harput'tur.
Harput'u çıkar, geriye pek birşey kalmaz gibi... Biz de ilk iki gün dinlendikten sonra soluğu Harput'ta aldık...
Urartu'nun bir dönem merkezi yerlerinden biriydi. Urartulardan sonra kesintisiz bir şekilde bulunduğu bölgenin en önemli yönetim merkezlerinden oldu burası...
O nedenle ilkçağdan, orta ve modern çağa kadar; Hristiyan ve İslam medeniyetine dair çok büyük bir kültür birikiminden izler bulmanız mümkün...
Yüksek, sarp bir tepenin üzerine kurulu kalesini gezerken insan kendini zaman tünelinde gibi hissediyor.
Dehlizler, zindanlar, kralın selamlama kulesi ve uçurumlarıyla muhteşem bir yapıydı. Oradan baktığınızda koca Elazığ ovası, Keban ve Fırat ve arka fondaki karlı dağlar kartpostal gibi bir görüntü sunuyor size...
Orada hayli zama geçirdikten sonra Artuklulardan kalma hamamları gezdik... Fakat beni en çok etkileyen de Ulu Camii oldu. Ulu Camii'nin çok ilginç, tıpkı İtalya'daki Pizza Kulesi'ni andıran, eğik geometrisi olan bir minaresi var. Zaten o minareye de Harput'un Pizza Kulesi dediklerini orada canlı bir şekilde müşahade ettik.
Minare bu haliyle çok tatlı, çok sevimli görünüyordu.
Caminin içi de olabildiğince sade ama görkemli... Orada kıldığım namazın tadı damağımda kaldı desem yeridir.
Fakat bütün bunların hepsi bir yana da...
Ulu Camiiyi özel kılan, caminin mihrabına denk gelecek şekilde, dış bahçede secdeye duran o ağaçtı. Tıpkı insan gibi bu ağaç da kıbleye dönmüş elleri ve dizleri üzerine secdeye durmuştu.
Gördüğümde küçük dilimi yutacak gibi oldum. Dakikalarca hayretler içerisinde izledim o ağacı...
Harput ilim irfan merkeziydi. O nedenle mezarlıklarına baktığınızda, orada medfun yüzlerce alim ve Kadiri Şeyhini görmeniz mümkün...
Çok sayıda türbe var.
Onları gidenler görür, burada ayrıca yazmaya gerek yok... Elazığ, Harput'un dizinin dibine kurulmuş gibi...
Harput'un tepesinden baktığınızda Elazığ'daki tüm evleri sokak sokak görebilirsiniz. Orada gezerken o tarihi sokaklarda gözlerimiz zaman zaman modern Elazığ'a kayıyor.
İnsan iki ayrı çağı, modern ve eski/kadim çağı; daha doğru deyimle taş ve beton çağını birarada görünce tefekküre dalmaktan kendini alamıyor.
Gittiğimizde Elazığ olabildiğine sıcaktı. Ama Harput her zaman estiği için üşümüştük doğrusu...
Güzel manzarasına uyup kebaplarının da güzel olduğunu sandığımız bir yerde, hayatımın belki de en kötü kebabını yedikten sonra şehre indik...
O gün bol bol fotoğraf çektirdik... Bir ara fırsatım olursa burada belki bazılarını yayınlayabilirim.
Ez cümle: Harput gezimiz tatilin en güzel detaylarından biri olarak yer etti hafızamızda...

1 Mart 2010 Pazartesi

Tatil2ye giriş

Daha önce de söylediğim gibi tatilin çoğu Elazığ'da geçti. Ailem kışı bu ilde geçirir.
Biz de o nedenle oraya gittik...
Gittiğimde üniversiteden 3 sınıf arkadaşımı görme fırsatım oldu. Çoğu ticaretle uğraşıyor ve maşallah hepsinin durumları gayet iyiydi.
Görüştüğümüzde üniversiteden bıraktığımız yerden başladık her defasında... O dönem kimin rolü neyse yine öyle davranıldı.
A.Kerim'in ilginç anıları, Abdullah'ın ev kurma ve perde macerası, Osman'ın takılmaları...
Ve tabii ki ben.
Bir ara oturduğum yerde elim masanın üzerindeki şeylere takıldı, Abdullah, "Sen okulda da sakardın" dedi.
Sonra sakardım, değildim tartışması çıktı. Bana neler neler hatırlattılar, hepsini unutmuşum...
Elazığ'daki tatil sırasında çoğunlukla görüştük onlarla... Hiç ayrılmak istemedim. Hiç hem de...
Şimdi işim var, sonra devam ederim. Daha neler var neler...

Giyinmek güzeldir, çakoza...

Bugün takım elbise giydim.
Kendimi bir tuhaf hissediyorum, herkes bana bakıyor. Sabah iş yerine geldiğimde gören herkes, "Oooo ... bey, hayırdır" diyordu.
Halbuki millet hergün giyiyor aynı şeyleri... Biz giyince mesele oldu.