Akşam vakitleriydi.
Okuldan çıkmış her zaman gittiğimiz kahveye gidiyorduk... Döndü, "Okul bitiyor, hangi tercihleri yapacaksın?" diye sordu. Biri ilahiyatçı, diğeri de öğretmen olmak istiyordu.
Bense henüz kararımı verememiştim. Belki hukukçu belki de başka birşey dedim. Okul bitiyordu ya, öyle bir efkar bastı ki o genç kalbimi...
Çıkarıp yaktık sigaralarımızı, sessizliğe gömülüp gittik o kahveye... Çaylar geldi. Şeker atıp karıştırırken eminim ki hepimizin aklında aynı şey vardı, "Okul bitiyor. Kim bilir, bir daha görebilecek miyiz birbirimizi..."
Bir ara gözlerimi ince belli bardaktan alıp Şaban'a ve Abdulselam'a baktığımda ikisi de beni gözlüyordu. O güne kadar hayat hep gırgırla geçmişti. Ve birbirimizin gözünde, mutluluk pırıltıları görmeye alışıktık... Ya şimdi?
İlk kez o iki arkadaşımın göz bebeğinde hüzün karasını gördüm. Benimki de pek farklı değildi.
Artık söz bitmişti sanki... Sustuk saatlerce, hiç konuşmadan art arda yaktık sigaraları... Her nefeste bin efkar soluduk o gün...
Vakit hayli geç olmuştu. Kalkıp okula gittik, üçümüz de pansiyonda kalıyorduk... Son sınıfta olduğumuz için giriş çıkış konusunda bize esnek davranılıyordu. Okul bahçesine inip sabaha kadar oturduk, gözümüze uyku girmedi.
Bir hafta sonra ayrılık vakti gelince adam gibi bir vedayla ayrıldık. Ama bir sözümüz vardı, ne olursa olsun hiç kopmayacaktık birbirimizden...
Derken aradan zaman geçti. Ben üniversiteye geldim, İstanbul'a... Abdulselam'ı aradım, İzmit'e gelmişti. Sesi biraz kötü geliyordu, "Ama iyiyim. Merak etme..." diyordu.
Şaban ise kayıptı.
Bir ara ortak bir arkadaşımızdan Şaban'ın polis olduğunu ve İstanbul'a geldiğini öğrendim bir kaç yıl sonra... Ne vakit bir yerde bir polis görsem, "Acaba o mu?" diye bakıyordum ama değil... Göremedim.
Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur misali unuttum ikisini de...
Aradan 14 yıl geçti.
Feys sayesinde lise arkadaşlarımdan bazıları beni buldu. Telefonlarımızı maille birbirimize ilettikten sonra görüşmeye başladık... İlk sorduğum kişiler Şaban ile Abdulselam'dı.
Bir arkadaşım onları uzun süredir görmüyorum, dedi. Bir diğeri başka birşey... Böyle 6-7 ay görüşmelerimiz sürdü.
Neden sonra bir arkadaşım, Şaban'ın birkaç yıl önce hakkın rahmetine kavuştuğunu söyledi. O kadar üzüldüm ki...
Ben Şaban'ın yasını tutarken aldığımız evin tapusunu üzerime almaya gittimde, Tapu Müdürü okuduğum ilden çıktı. Onunla hasbihal ederken Abdulselam'ı tanıdığını, hatta Abdulselam'ın büyük ağabeyi ile okul arkadaşı olduklarını söyledi.
Bir ara ona Abdulselam'ı hiç görüyor musunuz, nasıl durumu dediğimde birden rengi attı ve, "Bilmiyor musunuz?" dedi. "Neyi?" diye sormamı beklemeden, "Abdulselam öleli 14 yıl oldu" dedi.
Koltuğa yığılıp kaldım. Ne acı bir haber bu...
Abdulselam, biz tam da bir hafta sonu İstanbul'da buluşmayı planladığımız o günlerde demek ki vefat etmiş... O telefonu kaç kez aramıştım, ama kimse çıkmamıştı. Nerden bilebilirdim ki o evin sonsuza dek kapandığını...
Allah her ikisine de rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun inşallah. Amin!
Hayat böyledir işte...
Ne vakit bu blogda lise dönemimi anlatsam hep o günler, içinde Şaban ile Abdulselam'ın olduğu o tatlı anılar aklıma gelirdi.
Onların toprağa karışmış olduğunu bilmeden kim bilir kaç kez anlattım onları burada, 2002'den beri... Ve onları anlatırken hep bir gün yeniden buluşacağımızı hayal ederek, "Henüz vakit var. Ve vakit çok..." diyerek, o birgünü hayal ediyordum. Bizim bir planımız varsa, Allah'ın da vardır.
Olmadı, birlikte oturup aynı sigarayı paylaştığımız o dönemde kurduğumuz hayaller gerçek olmadı.
Bugün efkarım var.
- The top video clips of the week are here
27 Mart 2010 Cumartesi
Efkar
Gönderen eski zaman zaman: 01:14
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder