Çocukluk yıllarımda kendine özgü biriydim. Herkesle takılmazdım... Çocukca oyunlar oynadığımı hiç hatırlamıyorum.
Bu pazar günü evimiz çocuklarla şenlenince o günler aklıma geldi.
Hiç unutmuyorum, ilkbaharda karlar artık iyice eriyince toprak suya doymuş bir hale gelirdi.
Ben gider en güzel toprağı bulur, onu alır saatlerce kendime araba, heykel gibi şeyler yapardım.
Bunu da köyün bayağı dışında, çiçek tarlalarının ortasında tekbaşıma yapıyordum. Sonra acıkınca topladığım çiçeklerden taç yapıp eve gidiyordum. Canım kardeşim G.'ye her gittiğimde ördüğüm taçı götürür, başına koyardım.
O kadar güzel görünürdü ki... Tıpkı prensesler gibi oluyordu.
Sonra yaz olunca da, gider derede tek başıma akşama kadar balık avlardım. Balıklarımı alır eve getirirdim, ablama, "Lütfen bunları pişir" derdim. O da bana, "Yazın dere balığı yenmez, at bunları" derdi. Ve beni beklemeden alır balıklarımı atardı. Kediler yerdi.
Ben hergün aynı şeyi yapardım hiç sıkılmadan... Ve hergün ablama, "Lütfen bunları pişir" derdim. O da beni azarlar, bunları götürür kedilere verirdi.
Sonbahar olunca da sapan yapardım.
Akşama kadar bahçeleri dolaşır, kuş vurmaya çalışırdım. Hiç kuş vuramadım... Vurabileceklerime sapan atmadım, vuramayacağıma emin olduklarıma nişan tutardım. Zaten menzil dışı oldukları için attığım taş yetişmeden uçup giderlerdi.
Önemli olan kuş avlamak değildi ki benim için... Ava çıkmaktı.
Tıpkı balıkta olduğu gibi... Ben balık yemek için değil, av heyecanını yaşamak için giderdim hergün...
Öyle tekbaşıma takıldığımı gören herkes bana hayret ederdi. Derlerdi ki, "Bu ya delidir ya da başka birşey..."
Normal olmadığım açıktı.
Ama şükürler olsun deli olmadığım zamanla anlaşıldı.
Ben mutlu bir çocuktum.
Kızkardeşini mutlu etmek için çabalayan, çiçeklerden taç ören romantik bir çocuktum... Bir ara babamdan para almış, kendime çok güzel bir bıçak ısmarlamıştım. Ama o kadar güzeldi ki...
Ablam, "Ne yapacaksın, eşkiya mı olacaksın" diyerek bıçağımı almaya çalışmıştı. Kıyametleri koparmış ama bıçağımı vermemiştim.
Büyük olsam kendime bir mavzer alacaktım.
Peki kimden ve neden esinlenerek silah denen şeye ilgi duymuştum?
İşte beni asıl vuran budur.
Bu bahsettiğim yıllar babamın sürgün yıllarıydı. Sürgünde iken (Bir ara bu konuyu geniş geniş anlatırım. 12 Eylül'de sürgün mü vardı, demeyin) babamla ben ve ablam kalıyorduk çoğunlukla...
Ara sıra G. ile annem de gelirdi.
Babam zaman zaman başka yere gittiği için evde ablam ve ben tekbaşımıza kalıyorduk. Ben de ablamı savunmak için "bıçak" almıştım kendime... Ama bundan, yani bıçağı bu nedenle aldığımdan hiç kimsenin haberi yoktu.
Ablamın bile...
Babam evden gidince 6-7 yaşlarındaki ben evin babası oluyordum, kendi çapımda...
Öyle işte...
Not: Kuşatma, benim sapana verdiğim addı. Kuşaatma anlamında...
9 Mart 2010 Salı
Kuşatma
Gönderen eski zaman zaman: 00:58
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

2 yorum:
Alakasiz olacak ama depremde tanidiklara bir sey olmamistir insallah.
Şükürler olsun, tanıdık yok... Ama o acı çok tanıdık. Rabbim bir daha yaşatmasın.
Ve ölenlere rahmet, yaralılara şifa ve yakınlarına da sabır versin.
Amin!
Yorum Gönder