Önceki gün yazdığım yazıda, o iş yerinde sadece 15 gün çalıştıktan sonra ayrıldığımı yazmıştım.
O ayrılık pek öyle tatlı bir ayrılık değildi. Ayrılmak zorunda kalmıştım doğrusu...
Peki ama neden?
Orası, sahibi akademisyen kimliği de olan zengin bir şeyhti. Şirketi şeyhin gözdesi yönetiyordu. Hatta veliaht bile denilebilir...
Biz hangar gibi büyük bir ofiste çalışıyorduk... Bu adamın masası da aynı kattaydı ve heppimizi görüyordu. Biz ofisin girişinde, bu beyefendi de sonuna doğru oturuyordu.
Adam içeri gelirken herkes ayağa kalkıyordu. Ben kalkmıyordum... Kalkmamı gerektirecek hiçbir şey yoktu. Ne ilkokul öğrencisiydim, ne de silah altında bir asker... Neden kalkacaktım ki...
Adam gelirken dudağının ucuyla selam veriyordu, geçip yerine otururken bizim adamlar ancak oturuyordu.
İnanılmaz bir tabloydu.
Olup bitene şaşırmış halde çalışmaya devam ederken bizden sorumlu olan müdür beni çağırdı. Bana dedi ki, "E. Bey gelince herkes kalkıyor, sen kalkmayınca göze batıyorsun" dedi.
Ben de, "O gelince heppiniz kalkıyorsunuz, bu da acayip bir şekilde benim gözüme batıyor" diye karşılık verdim.
Müdür aslında gariban bir adamdı, belli ki ekmek derdinde olan biriydi. Pek mahcup bir tavrı vardı. Fazla uzatmadan ona, "Ben mürit değil; ...im. Benden bu tür saçmalıklar beklemeyin" dedim.
Sonra bu işin giderek içinden çıkılmaz bir hal alacağını düşündüğüm için müdüre, "Ben burada yapamam. Hem zaten tarikat, marikat olaylarına karşıyım. Ben burayı profesyonel bir şirket olarak düşünmüştüm, görünen o ki öyle değil... Burası bir tarikat şirketi. Ben buraya uymam. Paramı ver, çıkayım" dedim.
Beni bırakmak istemedi.
Ama dürüst olmak gerekir. Orada yapamazdım...
Şeyh, mürit, tarikat gibi kavramlar benim için dikenli bahçeydi. O zaman radikal takılıyoruz, hepten bir reddiye var.
Ne idüğü belirsiz adamların önünde kalkıp kulu put yerine koyamazdım. O gün bir daha, "Tasavvufa evet, tarikata hayır" dedim kendi kendime...
Çünkü tarikatlar, iyi olanları var mı bilmiyorum, bu tarikat olayları tam bir saçmalık...
Tasavvuf bana göre, ilim ve takvada belli bir aşamaya gelenlerin, yani birkaç level atlayanların ancak girmeleri gereken yeni bir kapı olmalıdır. Aksi takdirde, hedef değil, vasıtanın kendisi kutsal hale gelir.
Bakın tarikatlara...
Belli bir ilmi ve imani olgunluğa ulaşmadan o kapıdan içeri adımını atanlar yolu (Tarikat/hak yol-sıratı müstaqim) ve hedefi (Allah) değil, vasıtayı (Şeyh) kutsamak gibi bir yanlışın içine düşebiliyor.
Tarikat, ayak takımının işi olmamalıdır.
O yola girenler bir sürü patikayı, çakıllı, taşlı dikenli yolu aşmak zorundadır. Yoksa o yolda sapıtmaları, şeyhi -haşa- Allah yerine koymaları işten bile değildir.
Görüyoruz bazı şeyleri değil mi?
Rabbim bizi doğru yoldan ayırmasın... Kur'an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz'in (S.A.V) sünneti bize yeter de, artar...
Allah katında üstünlük ancak takva iledir.
Günümüz tarikat-mürit ilişkilerinde bu esasa sizce ne kadar dikkat ediliyor?
Bir arkadaşım Furtlar Padisi dizisinde başrol oynayan (Molat Kalendar) çocuğun babasına bağlı... Malum o adam kadiri şeyhi...
Molat ile Naci Kaşmaz'ın zaman zaman bazı tankenlerle aşk meşk haberleri çıkınca arkadaşımı arıyorum, "Hayır dostum, bunlar kesinlikle öyle şeyler yapmazlar. Mübarek insanlar bunlar" diyor.
Arkadaşım inanmıyor. İşin ilginç tarafı adamlar, "EVet biz bu haltı yiyoruz" diyor ama, bizim arkadaş onlara bile inanmıyor.
Bu nasıl iştir acaba?
Özetle: Tasavvufa evet, tarikata hayır... Gerenk yok çünkü...
8 Mart 2010 Pazartesi
Peki neden?
Gönderen eski zaman zaman: 01:06
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder