27 Mayıs 2010 Perşembe

Portre

Demin bana bir kitap geldi.
Çok güzel bir kapağı var. Bu kapağa bakınca, yıllar önce üniversitenin oradaki korsan kitapçılardan aldığım Dorian Gray'in Portresi adlı kitap aklıma geldi.
O kitabı çok özel bir kapağa basmışlardı.
Onu uzun süre elimde tutmuştum ama okumamıştım.
Önce evimde, arkadaşıma ait sahaf değeri olan kitapları bitirmiştim. Neler vardı neler: Kelebek, Fatih Harbiye ve Tolstoy ile Dostoyevski'ye ait onlarca kitap vardı.
O kitapları okuyunca birşey dikkatimi çekmişti. Eskimiş kitabın büyüsü ve kokusu çok farklıydı.
O kadar eskimiş kitaba, ki bazılarının yaprakları elimde pütür pütür dökülüyordu, alıştıktan sonra hangi kitabı okuyacağımı merak ediyordum.
Elimde iki ayrı alternatif vardı, biri Dorian Gray'in portresi, diğeri de Moğol Kurdu'ydu. İkisi de oldukça kaliteli baskılardı.
Ben önce Moğol Kurdu'nu okudum, ardından da uzun süre hayranlıkla o güzel kapağına baktıktan sonra Dorian Gray'i okudum.
Oscar Wilde, ilginç, enterasan biri... Seksüel tercihlerini bilmeden okumuştum. Sonra gerçeği öğrendiğimde doğrusu biraz iğrensem de, onun büyük bir yazar olduğu yönündeki fikrim hiç değişmedi.
Şimdi bu kitaba bakarken o kitap aklıma geldi. Dorian Gray'de ne yazıyordu, şimdi hatırlamıyorum bile... Hatırladığım tek şey, o kitabı okurken bazen bir cümleye takılıp saatlerce düşündüğümdü.

25 Mayıs 2010 Salı

İşte gençliğimin parçası

Rock müzik kadim bir dost gibidir.
İyi gününüzde değil de, kötü gününüzde, sert ve acımasız bir günde gidip sığındığınız bir dost gibidir.
En güvenilir limandır (müzik bazında) rock müzik benim için... S..bh'ta çalıştığım yıllardı. Kalbim yeni durulmuştu. Tüm acılarımdan arınmıştım, kendimi özgür bir kuş gibi hissediyordum.
Bir taraftan da gerçek, yalansız bir aşka susamış kalbime hayat suyu bağışlayacak bir arayışın peşindeydim.
Sokak sokak, mısra mısra, dize dize aşk arıyordum. İşte bu müzik o arayışta, o uzun yolculukta hep yanımda oldu.
Açun'u bulduğum günlerde dilimin ucunda "Sinê" vardı. Onun kulağına ilk fısıldağım şarkı da buydu.
Ona kendi anadilimden söylediğim ilk dize de buydu. İlk aşk öyküsünü de bu dizelerin verdiği ilhamla anlatmıştım... Ona kendi dünyamdan aşkı anlattıkça o bana aşkını vermişti.
Bu şarkı bizim şarkımızdır. Aşkını arayan yaralı bir yüreğin şarkısı...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Hasta

Açun günlerdir rahatsız...
O hasta olunca benim de haliyle pek tadım tuzum olmuyor. İnşallah kısa süre içerisinde toparlanır. Allah şifalar versin Açunum'a... Amin!

20 Mayıs 2010 Perşembe

Duman

Ben bir dumanım.
Suyun içinden damıtır nefesin beni
Çekersin, hayatı çeker gibi içine...
Bir umut gibi gelirim,
dokunurum efkarına...
Alırsın zehrimi, bırakırsın beni...
Ben bir dumanım.
Zehrim kadar kimse sevmedi beni...

-S.S.- 20 Mys 2010/Esentepe İstanbul

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Güzel bir akşam

Dün ben, Açun, Asu ve Paşa Taksim'de buluştuk...
İstiklal'de bir tur attıktan sonra da Beşiktaş'a inip yeni keşfettiğimiz bir kebapçıda enfes bir yemek yedik.
Muhabbet bence en güzeliydi.
Sonra da vapurla Üsküdar'a, oradan da evlerimize dağıldık... Bu dünyada dostlar da olmasa hayat pet tatsız, tuzsuz olurdu.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Çiçek

Birazdan toprak almaya gideceğim.
Balkonumuzda çiçek ve bir iki sebze ekeceğiz. Bu belki basit bir iş ama, sabahtan beri içimde öyle öyle şen bir heyecan var ki... Bu, birşeyi dünyaya getirmenin heyecanıdır.
Toprağa tohum atmak ve sonra beklemek... Bu, hayatın anlamını özetleyen cümle değil midir?
Senin emek verdiğin bir çiceğin filizlenmesini izlemek, o heyecanı tatmak, sonra onun açıp büyümesini izlemek duygusu ruhuma öyle bir dinginlik kattı ki, anlatamam...
Kendimi, yalın ayak toprak üzerinde koşar gibi hissediyorum şimdi. Bedenimi geren tüm negatif enerji gitmiş, ruhum ahengini yakalamış sanki...
Gidip toprak alacağım.
Ve çiçek ekeceğiz...
Hepsi bu.
Mutlu olmak bu.

Pazar

Dün arkadaşlarımıza kahvaltıya davetliydik... Sabahın erken saatinde kalkıp evlerine gittik, sofra hazır bizi bekliyordu.
Olabildiğince keyifli bir kahvaltı yaptıktan sonra kalkıp Küçük Çamlıca'ya gittik... Orada akşama kadar vakit geçirdik.
Çok güzel bir gündü...
Arkadaşımızın iki kızıyla uzun uzun voleybol oynadım. Açun da -sanırım- hayranlıkla beni izliyordu.
Bu arada Açun'un bir özelliğini farkettim. Anında çocuk olabiliyor. Ne kadar şen şakraktı.
Benim gibi "ağır" birinin bunu içselleştirmesi çok zor ama, doğrusu kendimi zorlayacağım. Neticede en yalansız, en güzel dönem çocukluktur. Çocuk gibi olmak da kötü birşey olmasa gerek... Değil mi?
Biz İ. abiyle takıldık, onlar kendileri... Bir ara onlar gezmeye gitti, biz yalnız kaldık... O arada yine üniversiteden beri taşıdığımız radikal hayallere daldık. Siyasetten felsefeye, sosyolojiden yakın tarihe kadar ve elbette para ve evden, arabalara kadar onlarca şeyden konuştuk... İnsanın aynı dünya görüşüne sahip olduğu birileriyle vakit geçirmesi ne güzel...
Dün çok keyifliydi.
Sonra vakit gelince eve gittik... Açun'un hazırladığı mükemmel içeceklerle geceyi noktaladık. Çok çok enfesti.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Offf of!

14 Mayıs 2010 Cuma

Hayat

Bugün geç kalktım. İşe geldiğimde saat 12'ydi... Biraz rahatsızdım, o nedenle yarım gün için izin rica ettim.
Kalkıp duşumu aldıktan sonra balkondaki çiceklerimize, maydanoz ve fesleğenimize, çiçek ve balconumuza (İnanın türkçe ismi aklıma gelmedi, sonra yazarım) baktım. O kadar güzel görünüyorlardı ki...
İnsan yeşilliklere bakınca hayatın tazeliğinin farkına varıyor. Seyretmek mutlu olmam için yetti.

Bu arada balcon, domates demek Türkçede...

13 Mayıs 2010 Perşembe

Hastayım

İki gündür fena halde hastayım.
Önceki gün önce keyifli geçen, ardından da yanmış yağ kokusuyla kabusa dönen bir gezmeden sonra başladı herşey... Kızarmış yağ kokusu ve ter kokusu benim bütün kimyamı alt üst eder.
Bu öteden beri öyledir.
O nedenle evinde kızartmadan başka birşey çıkmayan insanları ve onların mutfaklarını hiç sevmem.
Neyse...
Sinirlerim fena halde gerildiği, bütün kaslarım kaskatı kesildiği için bütün gece hiç uyuyamadım. Sanırım yatakda dönüp dururken üstüm açıkta kalmış... Dün de bu nedenle bütün günü ve geceyi korkunc bir bel ağrısıyla geçirdim.
İnsan hasta olunca annesini özlüyor.
Çünkü bir tek annen seni karşılıksız seviyor. Bir tek o gerçekten sen hastasın diye üzülüyor ve sen iyileşmeden o iyileşmiyor.
Bu yalan değil...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Yaz

Bugün hava o kadar sıcaktı ki
bir an acaba Ağustos'ta mıyız diye düşünmedim değil... Sıcağı çok seviyorum ama sıcakta İstanbul'da olmaktan ve çalışmaktan hiç hoşlanmıyorum.
Bazen diyorum keşke usulünce çalışma imkanı olsaydı da turizm sektörüne falan girseydim. Maalesef yok...
O sektörde neredeyse her yol cehenneme çıkıyor.
Neyse ya...
Şu aralar yazmak pek istemiyorum. Çünkü yorgun hissediyorum kendimi...

6 Mayıs 2010 Perşembe

Şılala

Bizim Açun'la aramızda geliştirdiğimiz çok cici bir dil var. O dilin kodlarını dışarıdan birinin çözmesi mümkün değil...
Bazı sözcükler var, zaman zaman kullandığımız... Bugünlerde nedense en çok kullandığımız sözcük de, şılala sözcüğüdür.
Bir anlamı yok... Bir şarkıdan, yabancı bir şarkıdan alınma, uyduruk bir sözcük... Ama bizim dilimizde anlamı: sevgi, aşk, şefkat... Gerçi bu dilde oluşturduğumuz tüm sözcükler aynı anlama geliyor. Bu da onlardan biri işte...
Şılala, şılala, şılala...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Bisiklet macerası


Birkaç yıl önceydi Açun'la Adalar'a gitmiştik... Ona bisiklete binmeyi öğretecektim. Çok yoruldum ama maalesef çabalarım sonuç vermedi.
Gittiğimiz tatillerde 3 tekerlekli bisikletlere bindi. O büyük olanlarından hani... Bindiğinde o kadar mutlu oluyordu ki...
Sonra bir daha vaktimiz olmadı bu türden bir deneme için... Fakat geçenlerde Açun, arkadaşı N. ile sahilde yeniden bisiklete binmişler. Daha doğrusu N., Açun'a öğretmeye çalışmış... Sonuç ne derseniz?
Acun'un söylediğine göre bayağı bir ilerleme varmış... "Eğer biraz daha binersem öğrenirim" diyor ve onu Adalar'a götürmemi istiyor.
Bu foto, Açun'un geçtiğimiz haftaki bisiklet öğrenme macerasından...

Hitler, Mitler

Başbakan Erdoğan'ın,
İsmet İnönü'yü Hitler'e benzeten açıklamaları ve bu açıklamalar etrafında kopan tartışmaları günlerdir, büyük bir keyif ve ibretle izliyorum.
Ben tabiatım gereği ölmüş insanlarla pek uğraşılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Adam ölmüş, gitmiş...
Hesabını o dünyada Allah'a, bu dünyada da halkının vicdanında verir.
Ayrıca onu konuşmaya, hele bir tartışmada, onu bir saldırı aracı olarak kullanmaya ne gerek var ki...
İlle de tartışmak mı istiyorsunuz, o zaman fikirleri tartışın...
Kaldı ki İsmet İnönü tartışmaları, ona getirilen eleştirileri de öteden beri hep biraz "vur abalıya" şeklinde değerlendirmişimdir.
Şunu gördüm ki, İsmet İnönü'yü diline dolayanların aslında hedefi o adam değil, Atatürk'tür. Fakat Atatürk bu ülkede bir tabu olduğu için, onu eleştiremeyenler, İsmet İnönü'yü vuruyor.
Vuruyor da, vuruyor...
Erdoğan'ın da, CHP'nin kirli ve karanlık tarihini eleştirirken hedef tahtasına her defasında İnönü'yü yerleştirmesindeki asıl neden de budur.
Eğer siz CHP'nin karanlık defterini dürmek, o tek partili dikta rejimini demokrasi penceresinden eleştirmek, Hitlervari uygulamalar diye bir dönem ve bir insanı tenkid edecekseniz, bunun için doğru kişi İnönü değil, başkalarıdır.
İnönü'ye gelinceye kadar kimler var kimler?
Ama dedim ya, bir tabuya dokunamayınca, günah kecisi olarak ilan edilen ikinci adama saldırılıyor bu ülkede...
Kaçak güreşmek deyimi buna cuk oturuyor.
Sahi bu ülkede biz ne zaman dönemleri, hiçbir korku taşımaksınız tartışabileceğiz?

Uyku

Uykum yeniden düzene girdi.
Bugün çok iyi bir uyku çektim...
Sabah uyandığımda kendimi mutlu hissediyordum.
-İnsan yaşlandıkça ilişkilerinde daha bir seçici oluyor galiba... Ben eskiden de, sevmediğim tiplere karşı hep mesafeliydim ama yine arada bir temasa geçiyordum. Fakat artık yok...
Cahil, kıro tiplere, önyargılılarına mahkum olmuş küçük insanlarla olan bütün irtibatımı kopardığımı, onları gözümün önünde olsalar bile hiç görmediğimi farkettim.
İnsan böyle daha mutlu da oluyormuş doğrusu...
Bir de şunu farkettim: Çakkal insanları, izgüşar, düzenbaz, içten hesaplı tiplere tahammülüm kalmamış.
Eskiden, "Ya öyle ama, bu yönü de iyi" diyordum. Fakat şimdi artık onu da demiyorum. Geçenlerde gördüğümde selam vermediğim bir arkadaşım beni arkadan yakaladı, "Ne oldu, küsmüyüz" diye dert yandı.
Hayır, küs değiliz, dedim. Adam olmadığı için selam vermediğimi bakışlarımdan anladı.
Gözler bazen konuşuyormuş da, dil söylemeye gerek duymayınca...
Öyle işte...
-Güne Taraf okumakla başladım. Birkaç güzel yazı vardı. Alabilen herkese tavsiye ediyorum.
-Ve şunu söyleyeyim: İnanabiliyor musun, biz Zaman'a abone olduk... Ben ve Açun'un, zaten bir gazete almaya hic ihtiyacımızın olmadığını bizi bilen biliyor.
Ama buna rağmen neden Zaman'a abone olduk derseniz, yeni taşındığımız apartmanda, bir doktor aile var. Kadın, Açun'la tanışır tanışmaz Zaman'a abone yapalım sizi dedi.
Açun, bir iki atlattı derken birgün Pazar günü hem de, Çamlıca'da misafirlerimizle oturup keyif yaparken doktorun eşi aradı Açun'u ve, "Zaman aboneliğini" sordu.
Ben de, kurtuluş olmadığını bildiğim için tamam dedim.
Hayır bununla kalsa yine iyi...
Üniversitede okuyan tüm yeğenlerim, "Herbirimizin 5 kişiyi Zaman'a abone etmesi gerekiyor" diye bana geliyorlar, o 5 kişi bulamadıklarında... Onları, verdiğim harçlıklarla atlatıyorum, bu kez başka yerde karşıma çıkıyor.
Bir ara Zaman ve Sızıntı (Kardeşim E. onların içinde... Hatta üniversitede ev imamıydı. O Sızıntı'ya, kendi aralarında Sıkıntı adını verdiklerini söylüyordu) dahil birçok şeye abone olmuştum. İnanılmaz...
Bu Gülen Grubu, inanılmaz bir şirket gibi çalışıyor. O çarka dahil olanlar kesinlikle kazanıyor.
Bizim gibi dışarıdan olanlar ise karınca kararınca finansör.
Yani yanlış anlaşılmasın. Ben her eve bir gazete girmesi taraftarıyım. Ama benim gibi birini de zorla Zaman abonesi yapmak doğru mudur sizce?
Ben ki, işim gereği zaten günde 14 gazete okuyan biriyim.
Açun bunları o doktorun eşine anlattı ama anlayan mı var? Kurtulmak için abone olduk vallahi...
Yoksa yakanı bırakmaları imkansız! Bilen bilir...

4 Mayıs 2010 Salı

Pazar

Fatih'teki komşularımızı Küçük Çamlıca'da ağırladık...
Onlarla muhteşem bir kahvaltı keyfi yaptık. N. Bey, doçent oldu. Onu kutladık aramızda...
Üç kızıyla papatya topladık, onlara taç yapmaya çalıştım. Ama olmadı. Sonra ikisiyle voleybol oynadım. Güzeldi.
Dün ise çok sinir bir gündü. Ömrüm boyunca asalak tiplerden, çalışıyor gibi yapıp kaytaran tiplerden nefret ettim.
Dün nefretim kabaran bir öfkeye dönüştü. Sinir oldum, az daha burada bir olay çıkaracaktım. O kadar yani...
İki gündür korkunç rüyalar (Allah hayra çevirsin. Amin) görüyorum. Bilmem nedendir, uyku düzenim yine bozuldu. Yine evde, o oda senin, bu benim dolanıp duruyorum battaniyemle birlikte...
Bir de yorgunum. Bahar, bende yorgunluk yaratıyor.
Ezel güzeldi dün... Ali bizi çok eğlendiriyor. O salak, sülük halleri... O bir baltaya bir türlü sap olamayan halleri, ne bileyim sempatik kılıyor onu...
Öyle işte...
Ağrı gezi yazısını yazacağım. Ama önce şu yorgunluğu atmam gerekecek...
Hala çocukluğumu özlüyorum.
Yani gördüğünüz gibi benim cephemde pek de değişen birşey yok... Peki siz, ya siz nasılsınız sevgili kaarilerim?

Not: Bu "kaarilerim" lafını daha önce duyuyordum, bana çok ilginç geliyordu.