Ne zamandır evlenen bir arkadaşımı, evlilik yolunda olan diğer bir arkadaşımı ve evlilikten son an da vazgeçen başka bir arkadaş ile evli, barklı olan başkasını yazacaktım ama olmadı.
Fırsatım da, vaktim yoktu.
Efendim sınıf arkadaşım A. nihayet evlendi.
Ankara'da, B,,,şb.anlık'ta çalışan arkadaşım, oraya bir şey sormaya giden birine gönlünü kaptırdı. Ve ne oldu biliyor musunuz, birkaç ay içerisinde evlendi bu ikili...
İnanılmaz değil mi?
Bu arkadaş üniv.den mezun olduktan sonra İngiltere'ye gitmişti. Orada uzun yıllar kaldı, yüksek lisans falan yapıp geldi. Bir ara İstanbul'da şansını denedi, neden sonra Ankara'ya gidip yerleşti.
Düğününe gidecektim, tam o gün çok fena hasta oldum. O hayatının belki de en mutlu imzasını atarken ben İstanbul'da, yatakta ateşler içinde ecel terleri döküyordum. Neyseki onların düğünü bitti, benim de hastalık...
Yine Ankara'da olan bir asker arkadaşım geçenlerde beni aradı, evleneceği haberini verdi. O kadar mutlu oldum ki...
Biz askerde birkaç iyi adam birlikte takılırdık. Kendimi orada ibadete vermiştim, farzlar bir tarafa, birkaç yıl daha kalsam sanırım bütün kaza namazlarımı da eda edecektim orada...
İşte bu arkadaş benim mescit arkadaşımdı.
Bir ara yine mescide giderken ona neden evlenmiyorsun diye sorduğumda bir süre takılıp cekingen çekingen bana açılmıştı.
Kendi köyünden birini seviyormuş ama kız ondan çok küçükmüş... O nedenle kimseye açılamıyormuş. Haline o kadar üzüldüm ki... İmkansız aşkların pençesine düşenlere nedense üzülürüm ben. Nedense artık...
İşte öyle...
İnşallah uygun bir zaman olursa bu arkadaşımın nikahına mutlaka gitmek isterim. Çünkü çok özel bir arkadaştır.
Başka bir arkadaş da evlilikten son anda vazgeçti. Bu da diğer arkadaş gibi İngiltere'ye gidip sinema eğitimi aldı. Orada iken solcu bir kızla tanıştı, arkadaşlıkları ilerledi. Bunlar tam evlenmeye karar vermişlerdi ki, bir baktım ayrılmış efendiler...
Olsun dedim. Kendi arkadaşıma değil de, o kıza üzüldüm doğrusu... Çünkü eminim ki kız çok acı çekiyordur. Arkadaşım ise neredeyse zil çalıp oynayacak tıynette bir tip...
Doğrusu anlayamadım. Arkadaşım gözümden düştü ama hala ayakta... Nasıl oluyorsa artık!
Başka bir arkadaş da, evli, barklı olanı...
Onun da Fırat isminde dünyalar yakışıklısı bir çocuğu var. Gerçekten Allah nazardan saklasın... Yalnız bayağı arabesk bir tipi var. Tıpkı küçük emrah gibi... Ama bu ondan daha karizmatik...
Geçenlerde Fırat'tan bahsederken biranda, "Yahu dışarı çıkarmaktan korkuyoruz. Hep nazar ediliyor oğlum" demez mi arkadaşım, nutkum kesildi. Mahfuz bu kadar abartma dedim, dedim ama dinlemedi. Sanıyor ki dünyanın en yakışıklı, en ve tek yakışıklı çocuğu o, gören herkes nazar ediyor.
Şaka şaka... Arkadaşım süper bir insandır. Fırat ondan en az 100 kat daha da süperdir. Allah her ikisini de bağışlasın.
Onun da evi Ankara'da olduğu için gidemedik. Hep davet edip duruyor ama bir türlü nasip olmadı.
Başka bir arkadaş daha, burada uzun yıllar birlikte çalıştık, sınıf arkadaşımdır üstelik de, evlenip Ankara'ya yerleşti. Onun da düğününe gidemedim iyi mi?
Y.Ş. isimli yerde iyi işler çıkarıyor, onu okudukça mutlu oluyorum.
Bizim Burak da, geçtiğimiz günlerde evlendi. O da ikt..idar partisinde bsn danışmanı, o da Ankara'da...
Başka bir arkadaş da, A..ssis..tt diye bir yerde, üst düzey yöneticilerden biri oldu, Ankara'da... Ona da gitmemiz lazım. Gidemedik bir türlü...
Evet...
Herkes evlendi de, benim eski ev arkadaşım, B. efendi bir türlü evlenmedi. Geçenlerde bize geldi, Açun'la onun için bir sürü plan yaptık ama ı-ııh! Bu çocuk adam olamayacak galiba...
Ha bu arada, geçenlerde FOX, Show Tv falan bu arkadaşımla röportajlar yaptı. Nedeni de, İSKİ'nin ona kesti büyük meblağlı bir faturaydı. Arkadaşım meşhur oldu bir anda...
Yarın da nikah şahidimiz olan aile gelecek evimize... Uzun süredir Bosna'dalar. M. Abi oradaki üniversitede çalışıyor.
Özlemiştik...
Tabii arkidişleri anlatmışken Gümüşhane'de üniversiteye ataması yapılan sevgili arkadaşım O.yu yazmasam olmaz. O da evliliği henüz gündemine alamamış olanlardan biri...
Ama bir çılgınlık bekliyoruz ondan yakında...
Şimdilik bu kadar! Yazıya başlarken amacım üç arkadaşımı anlatmaktı, laf uzadı gitti. Bu arada asıl anlatmak istediğimi de inanın unuttum. Neyse...
29 Temmuz 2010 Perşembe
Arkidişler
27 Temmuz 2010 Salı
Referandum
Evet mi, hayır mı?
Türkiye son birkaç gündür referandumda çıkacak olan sonuca kitlendi. Fallar açıldı, kahve telvesi dinlenmeye bırakıldı.
Bakalım sonuç ne çıkacak?
Doğrusu ilk başlarda bu konuyla ilgili benim çok net bir öngörüm vardı, referandumdan ille de evet çıkacak diyordum.
Ama...
Günler geçtikçe garip bir karamsarlık gelip içime oturdu.
MHP, DSP, CHP, BDP'yi falan geçtim; PKK, DHKP-C ve TKP/ML bile referandumda hayır çağrısı yaptı.
İnanamadım.
Bu örgütler anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak için mücadele etmiyorlar mıydı? Her biri binlerce ölü verdi bu uğurda...
Peki sonra ne oldu da, yıllarca bu anayasal düzeni yıkmak için çarpışan bu örgütler şimdi çıkıp bu anayasal düzenin aynen devamı yönünde çağrı yapıyor.
Anlayan varsa beri gelsin. Zira benim hafsalam artık bu ülkede olan biteni anlamakta yetersiz kalıyor.
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Geldim
Kaç gündür evdeydim.
Bir türlü düşmek bilmeyen şu böbrek taşımın bende yarattığı sancıyla başbaşa bir hafta geçirdim. Özlemişim burayı...
Geldim işte.
Bugün beraat, rabbim bizi günahlarımızdan ve suçlarımızdan beraat et. Amin! Herkesin gecesi kutlu olsun!
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Mutluluk
Bugün kendimi çok mutlu hissediyorum. İçim kıpır kıpır... Bunun o kadar çok nedeni var ki, hangisini saysam acaba?
Buraya geldiğimizden beri işlerin yoluna girdiğini, her gün beni sinir eden hiçbir nedenin kalmadığını farkettim.
Öncelikle eğitimsiz kadınların sığ, sıradan kıro ve varoş dırdırları sona erdi. Allah'ım ne azaptı o öyle?
Gelip iş yerinde akşama kadar Bihter ile Behlül'ü, Yaprak Dökümü'nü falan konuşuyorlardı.
Hatta bir ara biri telefonunun zilini Ramiz'in "Telefon var yeğeeennn" repliğiyle değiştirmişti.
Midem bulanıyordu, kalkıp onların üstüne kusmak istiyordum.
Allah'ım diyordum, "Ya bunlardan biriyle yaşamak zorunda kalsaydım. Ya kaderimi böyle şekillendirseydin, ne yapardım ben"
O kıroluklar bitti. Çünkü artık herkes bir arada... Gerçekten eğitimli çocuklar burada çoğunlukta olduğu için gereksiz, kıro kızların devri bitti.
Hemen karşımdaki masada oturan 3 çocuk çok iyi okullardan mezun olmuş(İkisi Galatasaray Lisesi mezunu), ardından da Boğaziçi okumuşlar.
İkisi daha sonra yurtdışında, biri Paris, diğeri de Newyork'ta yüksek lisans yapmış.
Onlarla o kadar mutlu bir iş arkadaşlığımız var ki...
Kırolardan biri benim hemen arkamda oturduğu halde bir haftadır hiç sesini duymadım. Artık beş para etmez zevklerini, yaptıkları zevzeklikleri dinlemek zorunda kalmıyorum.
Allah'ım her işte bir hayır vardır derler ya, öyleymiş valla... Teşekkürler!
14 Temmuz 2010 Çarşamba
İkna mı?
Dün Müdür bey geldi.
Bana, "Neye karar verdin?" diye sordu. Anladım ki, benim kalmaya ikna olacağımı bekliyor.
Çıkışımın verilmemesinin bununla ilgili olduğuna artık eminim... Ben de, "Kararım hala aynı, gitmek istiyorum" dedim. Öyle kaldı...
Yani onları da anlıyorum dogrusu... Benim gibi yetişmiş, işinde uzmanlaşmış birini kaybetmek istemiyorlar.
Çünkü ben gidersem yerime biri alınacak... Hani çok mütevazi olmak istemem ama, gelen birinin benim boşluğumu doldurması biraz imkansız... Elbette o da kendince bir boşluğu dolduracaktır, ama benim bıraktığım boşluğu doldurması biraz imkansız gibi görünüyor.
Neden mi?
Çünkü benim uzmanlık alanlarıma sahip kişi sayısı çok az... Varsa bir iki tane, onlar da bütünüyle angaje tiplerdir. Hani bana, uzmanı olduğum alanla ilgili pek iş yaptırılmasa bile her an görüşüme başvuruluyordu.
Örneğin dün, benim yapmam gereken bir işi başkasına yaptırdılar. Bugün anlaşıldı ki, en önemli detayı atlamış o çocuk...
Önemli olan iş yapmak değildir. Önemli olan çok önemli detayları atlamamaktır. İşte ben bu noktada çok önemli bir rol üstleniyordum.
Kendi alanımda hiç mi detay atlamadım. Elbette atlamışımdır. Ama dünkü işte, eğer ben yapsaydım kesinlikle focuslanacağım ilk şey, atlanılan o detaydı.
Neyse...
İşte bütün bu nedenlerden dolayı sanırım işten çıkmam istemem biraz sürüncümeye bırakılıyor.
Bekliyorlar...
Hani belki bir kez daha vazgeçerim diye...
Kaç zamandır bu soru beynimi kemiriyor. Acaba vazgeçmek daha mı doğru olur. Biliyorum çok kötü bir soru ve pozisyon itirabiyle bu sorunun beni ittiği nokta çok da güzel, onurlu bir nokta değil... İnsan kendi kararında sabit durmalıdır. Ben hep öyle oldum.
Bazen aldığım kararlar çok canımı acıttı. Bazılarında çok pişman da oldum, kimi zaman kendime bile itiraf edemesem de...
Ama asla vaçgemedim. Vazgeçmem.
Buradaki şeyin ilkeli olmak, tutarlı olmakla falan çok ilgisi yok... Ekonomik olarak kazançlı çıkmak ya da çıkmamak gibi bir durum sözkonusudur. Ben, gemileri yakıp giderken zararlı çıkmak istemiyorum. Kârlı çıkmak gibi bir derdim de yok doğrusu... Asgari haklarımı alayım, gideyim. O kadar...
Tabi şurada bazı detayları paylaşmadığım için sanki durumum kötü, köşeye sıkıştım, çıkmazdayım gibi bir bir görüntü ortaya çıkıyor. Arkadaşlarım arayıp sorunca farkediyorum bütün bunları...
Şunu söyleyeyim: Hergün işime geliyorum. Bundan bir yıl önce benim için burası nasıl idiyse hala öyle... Şunu da söyleyeyim: Herkese yüzde 6-8 arasında zam yapılırken bana daha 3 ay önce yüzde 30 oranında zam yapıldı. Bugün istesem, bana vaadedilen ed... pozisyonuna geçerim. Şuanki halim, başka meslektaşlarım açısından arzunalacak bir haldir.
Ama heyhat, mutlu değilim burada...
Heyecanımı yitirdim anlatabiliyor muyum? Değişiklik yapmak istiyorum. Başka bir yere gitmek, orada çalışmak istiyorum. İngilizcemi ilerletmek, gezmek, free biri olmak istiyorum. Anlatabiliyor muyum?
Bunları burada yapmanın imkanı yok maalesef... Çünkü bütün bunları yapabilmem için öncelikle yeniden heyecan duymam ve mutlu olmam gerekir.
Ama değilim işte...
Burada benim açımdan herşey rutine bindi. Artık istesem de bu rutinim değişmeyecektir.
Anlatabiliyor muyum?
9 Temmuz 2010 Cuma
Akla ihtiyaç
Bu yeni binada birkaç gündür olan biten algılamaya çalışıyorum.
Toplantı masasını, neden ben değil de, zerre kadar bir birikimi olmayan birinin müdürmüş gibi atandığını anlamaya çalışıyorum.
Galiba yanıtını buldum.
Ben, öncelikle üst müdürü ciddi anlamda tehdit edecek bir potansiyel ve birikime sahip olmanın ağır bedelini ödüyorum.
Bu iş hayatının bir kuralıdır.
Kimse, kendi konumunu tartışmaya açacak kapasitede olan birini halef seçmez... Bunu biliyordum ama emin değildim.
Artık eminim...
Birikimsiz olmanın, yeteneksiz olmanın da bazen yükselmek için büyük bir avantaj olduğu da varmış demek ki...
Yıllardır, Abdurrahman Çelebi ile keçi arasındaki diyalektik ilişkiyi kavramaya çalışıyordum, demek ki burayı görmem gerekecekti.
Dolayısıyla benim ciddi bir karar vermem gerekiyor. Bu adamlar benden vazgeçmeyecekler ama hakkettiğimi de vermeyecekler, bu belli...
Burada bir geleceğim yok.
Asla olmayacak da...
Bendeki bu 3 dezavantaj durdukça da, bir yere gelmem mümkün olmayacak... Hem müslümanım, hem Kürd'üm hem de üst müdürümün pozisyonunu tartışmaya açacak kapasiteye sahibim. Bu 3 dezavantaj önümde duvar gibi durdukça bir yere gelmem mümkün değildir.
Hala bile benim bir yerden sonra yeniden çalışmaya başlayacağımı düşünüyorlar ama olmayacak bu...
Kararım kesindir.
Akıl danışacağım bilge birine şimdi ne kadar ihtiyacım var, ah... Bazen kendime yetmedeğimi düşünüyorum. Tıpkı şimdi olduğu gibi...
Bunlar çıkışımı vermezlerse ihtar çekip istifa etmem gerekecek... Bu zor bir karardır, günlerdir hep bu konuyu düşünüyorum.
Çünkü 8 yıllık kazanımımı burada bırakıp gitmek olacaktır bu... Gerçi dava açmak hakkettiklerini geri almak için bir yol ama, yaptığım işlerden dolayı hakkımda acılan 4 ayrı dava var.
Bunların dördü de Ankara'da açıldı.
Ben buraya dava açarsam kurum beni savunmaktan vazgeçecek... O zaman kendim bir avukat bulmak, ve duruşma günleri Ankara'ya gidip kendimi savunmak zorunda kalacağım.
Bu da ciddi anlamda bir külfet ve zaman kaybı olacaktır benim için...
Bir de kurum bana olan desteğini çekerse, şöyle bir risk de var: Ya o davaları kaybedersem?
Açılan davaların her biri 50 bin TL, tazminat istemli... Toplamda 200 bin TL tutuyor.
Kaybetmem mümkün değil ama, ya olursa...
Burası için yaptığım bir iş nedeniyle elin adamına neden tazminat ödeyen ben olayım ki, değil mi?
Günlerdir elimi koluma bağlayan tekşey işte budur. Yoksa şimdi çoktan istifamı basmış, ihtarımı çekmiş, davamı açmış gitmiştim.
Çıkışım verilirse, tazminat hakkım verileceği için de buraya dava açmam gibi bir durum olmayacak... Dava açmasan da, devam eden davalar nedeniyle kurum seni sonsuza dek savunur. Ve dava kaybedilirse de, tazminatı senin adına kurum kendisi öder.
Ne kötü bir noktadayım değil mi?
Tam bir çıkmaz sokak...
Allah hakkımızda en hayırlısı hangisiyse onu nasip etsin bize... Amin!
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Yeniden
Yeni binadayız.
Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde biter derler ya aynen öyle oldu. Sekreterle sırt sırta çalışıyoruz, iyi mi?
Dünyanın en büyük işkencesi bir erkek için hiç durmadan konuşan düzeysiz bir kadını dinlemek zorunda olmaktır, sanırım...
Şimdilik sessiz duruyor.
Ama sesi çıktığı an arıza çıkaracağımı biliyor. İlk gün, "Beni niye buraya vermişler. Sesine irrite olduğum biriyle neden beni sırt sırta vermişler" diye söylendim. O da duydu bunu...
Sanırım mesajı almıştır. Bugün gayet huzurlu, sessiz, sakin bir gün geçiriyorum. Eski binayı özlüyor muyum, evet...
Buranın bütün lüksüne, bütün imkanlarına rağmen orası daha güzel, daha samimi ve sıcaktı.
Herşey için hayırlısı olsun. Umarım burası bize şans ve bereket, huzur getirir.
2 Temmuz 2010 Cuma
Son
Biten bütün güzel şeyler gibi burası da bitiyor. Taşınıyoruz... Bugün bu binadaki son günümüz.
Yarın yeni binada olacağız...
Bundan 8 yıl önce geldiğimizde buraya belki klişe bir laf gibi gelecek ama heppimiz 8 yıl daha genctik. Aradan geçen süreç içerisinde dönüp geriye baktığımda o kadar şey oldu ki...
Daha önce hiç yaşamadığım kadar büyük acıları bu 8 yıl içinde gördüm. Daha önce hiç tatmadığım kadar güzel olan duyguları da yine bu 8 yıla sığdırmışım.
Sabah arkadaşlarla konuşurken buranın bize kattıklarını anlattık... Buraya sadece bizim birimden 34 kişi gelmiştik.
Bekar olanların yarısı burada evlendi. Önceden evlenen birçoğu da burada babalık/anneliği tattı.
Bu 8 yıl unutulur mu hiç?
Ben asla unutmayacağım. Burayı, buradaki kafeleri, buraya gelen yolları, manzarasını, sükunetini, kalabalığını... Herşeyini çok seviyordum. Özleyeceğim burayı...
Bu arada gideceğimiz plazada facebook ve sanırım blog da engelli... Eğer o engeli aşabilirsek yine yazarım buradan olan biteni... Ama aşamasak da, burası böyle atıl kalacak...
Eğer atıl kalırsa bilin ki, burası da buraya ait güzelliklerden biriydi.
Evet...
Son söz: Gitmek güzel değil... İnsan bir yaştan sonra alışkanlıklarını bırakınca inanılmaz hüzünleniyormuş.
Bunu bugün bir kez daha anladım.
