22 Ekim 2010 Cuma

O gün!

Bazen kendiniz için gözyaşı dökmek istersiniz hani...
Kendinize üzülmüşsünüzdür, kendinize sevinmişsinizdir, kendinizle gurur duymuşsunuzdur.
O an gelip hatıra perdesine yerleştiğinde onu izleyen gözlerden bir damla yaş dökülür usulca...
Kesin size de olmuştur böylesi, değil mi?
Şu günler inanılmaz duygusal bir tünelden geçiyorum, elim Açun'un elinde... O nedenle ne zaman ışığı görsek uzaktan, ya da gördüğümüzü düşünsek hep o anı perdesine kendi kişisel tarihimizden bir anı demeti gelip yerleşir.
Demin aldığım küçük ama güzel bir haber üzerine yine böyle bir ana tanıklık ettim. Unuttuğum, nadide bir detay...
Açun'la evlenmeye karar verdiğimizde, ki tanıştıktan çok bir kısa süre sonra, ailesiyle tanışmamı istedi. Bu birlikteliğimiz için öne sürdüğü ilk ve en önemli şarttı.
Ona beni bağlayan en önemli köprü de bu ısrarı oldu. O zaman yanımda dersaneye devam eden kardeşimle kendim için bir alışveriş yapmaya sıra geldi.
Gidip bana bir takım elbise almıştık... O gün o kadar heyecanlı, o kadar duygusaldım ki... Elbiseyi alıp eve dönerken bir ara gözlerim yaşardı. Kardeşim, bu gözyaşlarını mutluluğuma yormuştu.
Ama ondan değildi sadece...
Büyümüştüm. Evlenmeye karar vermiştim. Ve hayatımın en önemli adımını, ailem olmadan tekbaşıma atmak için inisiyatif almıştım.
Bu kadar büyümek mi, bu kadar büyük bir yükün altına tekbaşına girmeyi göze almak mı, bilmiyorum işte, ağlamıştım kendime...
O gözyaşları kendim içindi.
Sonra Açun'la gidip ailesiyle tanıştım... Giderken hep aynı duygu, gözpınarlarımda yaş biriktiriyordu. Yolda giderken duygularım daha bir netleşmişti, artık anlıyordum ki ağladığım şey büyümüş olmaya olan inancımdı.
Daha bir hafta öncesine kadar çocuktum ama bugün artık değildim.
Gidip Açun'un ailesiyle tanıştığım o ilk gün, çocukluğumun geride kaldığı ilk gündü. Kaç yıldır yanımda taşıdığım birini kapı dışarıda bırakıyorum gibi gelmişti bana...
Şimdi biraz daha büyüyoruz. Büyümeyi istiyoruz...
Ve bu da beni ağlatıyor!
Garip ama...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Birgün

İnsan umutla yaşar. Her şeyini kaybeden değil, umudunu kaybeden asıl kaybedendir. Umut kapısından çok geri döndük ama çok şükür bir kez daha aynı kapıya, aynı muradla geri dönme arzumuzu hiç kaybetmedik...
Yine o kapının eşiğindeyiz. Muradımız aynı, muradımıza yanıt beklediğimiz makam da aynı...
Allah'ım, ey sonsuz lütuf sahibi olan Allah'ım sana geldik... Senden hayırlı olanı istiyoruz. Bizi kereminden mahrum bırakma... Amin!

11 Ekim 2010 Pazartesi

Sevgilim!

Bugün bizim evlilik yıldönümümüz... Yedi yıl geride kaldı. Yedi güzel yıl...
Demin bu 7 yıl film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gitti. Her karesi güzelliklerle dolu, her karesinde sadece üç harf olan koca bir film... Her karesi aşka saran 7 yıllık koca bir film...
Hiç mi kırılıklıklar, acılar yok? Var elbette... Ama geriye bir tek güzel şeyler kalıyor insan gerçekten sevince...
Biz dışarıda aşk yaşarken, kalplerimiz el ele verip içimizdeki o kırıklıklarla savaşmış sanırım. Çünkü yoktular hiçbiri o filmde...
Güzel geçen yedi yıl, güzel geçecek 70 yılın habercisidir. Çünkü bir aşk 7'sinde neyse, 70'inde de odur.
Evlilik yıldönümümüzü düşününce aklım tanıştığımız o ilk güne gitti. Aşka inancımı yitirdiğim bir dönemde, beni gerçek aşkla tanıştırmak isteyen Allah onu karşıma çıkardı...
Açun, aşka duyduğum inancın adı oldu.
Daha fazla söze hacet var mı? Allah bu aşkı ikimizin de alnına yazmış... Ötesi var mı, şükr ediyorum Allah'a, bizi birbirimize yazdığı için...
Ey yüceler yücesi Allah'ım, milyonlarca insan evladı yarattın; onlar içinde benim için Açun'dan daha iyi bir tercih olamazdı. Sen herşeyin en güzeline hükmedersin. Şükrediyorum ve teşekkür ediyorum sana...
Bugün bizim evlilik yıldönümümüz...
Sevgilim, aşkım! Sana da bir çift sözüm var: SENİ SEVİYORUM! SENİ SEVİYORUM!

8 Ekim 2010 Cuma

Hüznü hayal

İstanbul'da bugün yağmur var. Üşüdüm uzun süre sonra... Üşüdükçe mutlu oldum. Üşüdükçe yaşadığımı hissettim.
Üşüdükçe aklıma soğuktan burnu kıpkırmızı kesilmiş o çocuk geldi. Saçlarını okşadım, gözlerinin içine baktım... O küçücük ellerini içinden kopup gelen sıcaklıkla ısıtıyordu.
Sonra o çocuğa şefkatla bakan babam ve annem geldi aklıma... Onlar aklıma geldikçe gözyaşlarım kaçacak yer arar. Gözlerimin hemen yanına kurulmuş hüzün derelerinden çağıldarak aktı gözyaşları...
Burada çok şey yazdım. Bir tek babamı yazmadım. Yazamadım çünkü... Çünkü çocuklar babalarını yazmaz, özler sadece...

7 Ekim 2010 Perşembe

Hayat ne bayat!

Depresif dönemlerim geri geldi.
İçimden bir şiire, bir gazele cümle olacak kelimeler geçiyor ama peşinden koşup onları yakalayacak mecalim yok.
Ne kötü değil mi?
Eskiden yağmurlu bir sonbahar akşamında, İstanbul'un eski sokaklarında yalnızlığıma tutunmuş gezinirken bir melodi doğardı içimde... Çıkarır sigaramı yakar, eşlik ederdim ona...
O melodi, hüzün kuşları gibi kanatlarını çırpa çırpa giderdi ben seyrederdim onları peşi sıra...
O günlerde işte kalbin sizi bırakıp giden hüzünbaz bir melodiye, nazenin kelimelere yol olabildiğini farketmiştim.
Şimdi yine öyle kalbim işte...
Eskiye duyduğum özlem var, kalbimin kırıklıkları, pişmanlıklarım, herşey var da, elimden tutup beni İstanbul'un eski bir sokağına götürecek arzu yok sadece...
İçimden ne cümleler yol almış gidiyor, ben kalakalıyorum öyle...