26 Nisan 2010 Pazartesi

Dün

Mükemmeldi. Dün kahvaltıdan sonra Açun'la bu kez Küçük Çamlıca'ya gittik... Enfes bir hava vardı. Bol bol fotoğraf çektik, gezdik, eglendik... En keyifli tarafı da Açun'un hazırladığı öğle yemeğimizi yemekti. O kadar romantikti ki... Şimdi bile hatırıma gelince içim mutlulukla doldu.
Sonra Altunizade'deki araba pazarına gittik. Orada ileride almayı düşlediğimiz arabalara baktık...
Sanırım Açun'la ikimiz aynı model ve aynı renklere bayılıyoruz. Gerçi planımız biraz farklıydı, Asu ve Paşa ile gitmeyi planlamıştık ama olmadı.
Sonra evimize gittik. Yeniden kitap okumaya başladık... Açun, benim 1999'da aldığım Doğan Kitap'tan çıkmış bir kitabı okuyor. İlk sayfasında, adım-soyadım-1999/Beyazıt yazıyor.
Altında da, "Hayat öyle güzel ki..." diye bir cümle var.
Hayatımı alt üst eden bir kazanın ardından hayata yeniden sarıldığım ve hayatı gerçekten sevmeye başladığım döneme dair bir cümle...
Dün okuyunca basit gibi gelen o cümleyi ne kadar büyük bir inanç ve inanmışlıkla yazdığımı farkettim. İnsan bazen birtakım kazalar yaşayabilir kuşkusuz... Ben de, atlattığım bir kazadan sonra yeniden hayata dört elle sarılmıştım. O cümle, hayata yeniden merhaba diyen birinin inanışıdır.
Neyse...
O kitabı çok sevmiştim. Açun şimdi okuyor onu, eminim o da çok sevecektir.
Ben ise Oliver Twist'i okuyorum. Muhteşem bir kitap dememe bile gerek yok, değil mi?
Bana dünkü güzelliği yaşatan Açun'a birkez daha teşekkür ederim. Sen aynı zamanda mükemmel bir arkadaşsın da, sevgili Açun...

22 Nisan 2010 Perşembe

Kendim için...

20 Nisan 2010 Salı

En Sevgili'ye..

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi (...) Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır. Sevgili, En sevgili, Ey sevgili... 1400 yıldır bitmeyen bir hasret ve özlemle... Hoşgeldin!

19 Nisan 2010 Pazartesi

Rich olmak ya da olmamak...

Dün Açun'la muhteşem bir gün geçirdik... Önce evde onun o muhteşem, tadına doyulmaz omletleriyle süslediği mükemmel bir kahvaltı yaptık.
Sonra da çıkıp Çengelköy'e gittik... Burada boğaza nazır, denize sıfır tarihi çınaraltında çaylarımızı içtik, gazetelerimizi okuduk. Sonra da geze geze Kandilli'ye gittik...
Kandilli'de bir zamanlar çalıştığım boğazın en güzel özel korusunun içine kurulu iş yerimi gösterdim.
Orada ne güzel günler geçirmiştim.
Sonra sahilde oturduk. Sahildeki çayıra oturmuş bir genc, gitarıyla bize tam 1.5 saat boyunca hiç durmadan şarkı söyledi. Repertuarı da o kadar zengindi ki...
Aslında o kadar uzatmayacaktı ama, yanına bir kız gelip oturdu.
Kitabını açıp, sigarasını yaktı ve başladı denizi izlemeye... Kulağı da bu gençteydi.
Çocuk, bu güzel kızı sanırım tavlamak için ne biliyorsa ortaya koydu. Tam 1.5 saat boyunca şarkılar söyledi. Hem de ne şarkılar...
Biz orada otururken hem boğazı hem de balık tutanları seyrettik. Tadına doyulmaz bir manzara vardı. Fırsatını bulan kendini atmıştı sahile...
Bir ara önümüzden iki kadın, bir erkek geçti. 40'lı yaşlarında insanlardı. Hepsi de ilginç giyinmişlerdi. Adamın elinde ahşap bir çanta vardı. Ne olduğunu anlamadık önce... Sonra açtıklarında anladık ki açılır/kapanır 4 kişilik bir banktı.
Kim bilir ne kadar pahallıydı.
Adamın karısının ilginç bir giyimi vardı. En ilginç olanı da yanlarındaki diğer bayandı. Mor, kadife bir eşofman takımı vardı üzerinde... Bu gayet normaldir değil mi?
Evet, bizce de öyleydi. Ama anormal olan birşey vardı. Kadının afedersiniz kıçında pullu, parlak bir yazıyla 'RİCH' yazıyordu. Yani görmemişim bu kadarı... Kıçına o plakayı takmasa sanki biz bilmiyecektik onların zengin olduğunu...
Zengin ama görgüsüz...
15-20 dakika oturup gittiler. Çok çok ilginclerdi.
Sonra Asu ile Paşa bize katıldılar. Onlarla da Kanlıca'da buluşup önce sahildeki tarihi yogurtçuda pudralı yogurt yedik, sonra da Mihrabat Korusu'na gidip, boğazın en güzel izlendiği o kafede oturup çay içtik... Dün herşey enfesti. Harikaydı, süperdi...
Bir daha anladım ki İstanbul gibi bir yer bu cihanda yok...

15 Nisan 2010 Perşembe

Beni en iyi bu anlatır bugün...

...

İki gündür kelimenin tam anlamıyla piyasayı sarsıyoruz. Yaptığım son iş İstanbul'un ardından Ankara'yı da sarstı. Bakalım mevlam neyler, neylerse güzel eyler!

14 Nisan 2010 Çarşamba

İsim olayı

İsmimi değiştirmek konusunda annemle de görüştüm.
Fakat annem hic sıcak bakmadı... Hatta o kadar ki, konuyu değiştirdi, çok alakasız bir konuyla ilgili benimle 15 dakika konuştu.
Anladım ki annem sıcak bakmıyor.
Zaten annem öyle sözünü direkt söyleyen bir kadın değildir. Tavrını, tavrıyla belli eder çoğunlukla...
İsim değiştirme olayımız şimdilik yattı. Belki biraz daha çalışırsam bu işi başarabilirim ama kolay gibi de görünmüyor doğrusu... Annem birşey istemiyorsa benim için bitmiştir. Bu dünyada hiçbir şey için annemi üzecek değilim.

13 Nisan 2010 Salı

Bulamamak

Bahar geldi geleli bende kırlara gitme, sabahın seherinde bir dere kenarına konmuş bir evde güne uyanma arzusu oluştu.
Bu o kadar karşı konulmaz bir arzuya dönüştü ki... Ne vakit bir kuş cıvıltısıyla uyansam gözlerim şırıl şırıl akan dereyi arar.
Ama yok...
Ondan mıdır bilmem bu yorgunluğum, hep yorgunum hep...
Aslında nerede olmak istediğimi biliyorum. Çocukluğumda her bahar gittiğimde bir yer vardı, ırmak kenarında, dallarını suya düşürmüş bir ağacın altı... Orada oturup kışın soğuğunda iyice semizleşmiş balıkları tutardık. O kadar güzel olurdu ki...
Yazın kuruyan bütün o dereler şırıl şırıl akardı. Su taşırlardı hepsi kendi imkanları ölçüsünde o koca nehire...
O dağların nergisleri, kardelenleri meşhurdur. Bir de bu vakitlerde yaban laleleri açardı. Ya o sarı çiceklere, ya yaban papatyaları, onlara ne demeli...
Bizim o havzada çok güzel kuşlar var. Kırmızı gerdanlıklı küçük kuşlar bu dönem o havzaya doluşurdu. Onların bir meşe ağacına tünemeleri, sonra gidip o kücücük gagaları ile o billur gibi akan derelerden su içmeleri...
Kimi zaman suya girip duş alırlardı. Çıktıklarında kurunmak için silkelenirlerdi. Uzaktan durup nefessiz bir şekilde onları izlerdim. Bazen o pusuda saatlerce beklediğim olurdu.
Biz bu dediğim yere yeni doğmuş kuzular ile oğlaklarımızı götürürdük. Onlar öğlen anneleriyle buluşmadan önce otlatmaya onları oraya biz çocuklar götürürdük... Renk renk oğlaklar, kuzular o dağlara salınırdı. İkide bir gelip dereye giderlerdi. Derede, büyük kayalıkların üzerine tırmanmak bu yeni yetme oğlakların en büyüz zevkiydi. Saatlerce bir kayadan diğerine tırmanır dururlardı. Kuzular da otlanırdı usulca...
Bazen biri melediği zaman bir koro başlardı. Sırayla hepsi meleşirlerdi. Oğlakların kesik kesik çıkardıkları sesler terapi gibi gelirdi.
Öğlene doğru alırdık o küçük sürümüzü oynaya oynaya köye getirirdik. Annemler koyun ve keçileri sağdıktan sonra kuzu ve oğlakları salardık içlerine... Hepsi bir dakika bile geçmeden annesini bulur, mutlulukla emerdi.
Annemler bugün köye gitti.
Bu anlattığım şeyleri şimdi o köyde çocuklar yaşıyor. Onlar gibi mutlu olmak isterdim şimdi...

12 Nisan 2010 Pazartesi

İsim/Ad

Bugün avukat arkadaşımla görüşeceğim bu isim değiştirme konusunda... Daha önce ismini değiştiren bir arkadaşımdan gerekli tavsiyeleri aldım. Bircok angarya binecek üzerime...
Süreç çok uzun sürmüyor.
Duruma göre 3 ay gibi kısa bir süre içerisinde adli süreç bitiyor. Sonra pasaport, tapu, diploma vs. türü belgelerin tashihleri olacak...
Aslında tüm bunlar için değer mi bilmiyorum. Günlerdir kafamı meşgul eden tek soru bu... Ben bu kadar angaryayı sırtlayabilecek miyim?
Kendimi biliyorum çünkü...
Rabbim beni tembel biri olarak yaratmış. Neyseki yanında biraz zeka vermiş de, onunla telafi ediyoruz. Eğer hem tembel hem de embesil biri olsaydım o zaman herhalde ölümüm tembelliğimden olacaktı.
Ablam ve benden bir büyük abimle görüştüm. Onlar gerekçelerimi dinledikten sonra beni haklı buldular. Zira abimin söylediği şey beni çok mutlu etti. Aynen dedi ki: "Yıllardır bu ismini değiştir diyeceğim ama üzülürsün diye bir türlü dilim varmıyordu. Sen karizmatik bir adamsın ama ismin maalesef öyle değil"
Karizmatik biri olduğumu da böylelikle birinden duymuş oldum, iyi mi...
Şimdi burayı okuyan (Bir-iki kişi olduklarını tahmin ediyorum) sizler, "Acaba ismini ne olarak değiştirecek?" diye merak ediyorsunuz değil mi?
Merak edin bence de...
Günü geldiğinde, ismimin değiştiğini tüm Türkiye'ye, imzayla ilan edeceğim. Beni izlemeye devam edin, deeermişim:)

8 Nisan 2010 Perşembe

Yrgnm

Bu kelimeyi yazmaktan artık bıktım... Doğrusu yine yazacaktım ama bu kez nedense yüzüm kızardı. Utandım.
Dün izinliydim. Öğlen saat 12.30'a kadar uyudum. Sonra uyanıp bir duş aldım, güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra da gidip uzandım. Derin hayallere daldım. Uyku ile uyanıklık arası bir gün geçirdim.
O kadar dinlendim ki, düşünün Açun akşam geldiğinde ilk tepkisi, "Ne güzel dinlenmişsin böyle... Yüzünden belli oluyor" oldu.
Ama aradan bir gün bile geçmeden ben yine yoruldum. Ne olacak şimdi?
Sahi bunun bir çaresi yok mu?

6 Nisan 2010 Salı

Mardin'e dair!

Mezopotamya ovası renga renk bir kilime dönüşmüş, tabiat ana o münbit topraklara en nadide halısını sermiş gibiydi. Göz alabildiğine sarı, yeşil bir desenle kaplanmıştı her yer... Kır çiçekleri, sarı-beyaz papatyalar...
Arabamız yavaş yavaş Mardin'e çıkan yolu tırmanırken ovayı izliyorum... Bir ara bir kuş bize yarenlik ediyor.
Sanırım bu bölgeye özgü, parlak açık kahverengi bir gerdanlığı, kanatlarında da siyah ve beyazlar var. O kadar güzeldi ki...
İnsanlık medeniyetinin bu en kadim topraklarında, ayağımız toprağa değmeden gitmek de bir garipti doğrusu... İnip bir zamanlar atların dört nala koştuğu bu topraklarda, ciğerlerimi patlatırcasına koşmak istiyordum. Bu o kadar yoğun bir arzuydu ki, fakat heyhat, vakit yoktu.
Kaç bin yılı eskitmiş bu topraklar... Zamanı öğüten bir dinginliği var, güneş bir doğuyor, bir batıyor. Her gün yeniden, yineden...
Gökyüzü mavi bir atlas gibi kurulmuştu üzerimize... Dönüp hayranlıkla bu duru maviliği izlerken gözüm bu kez Mardin'in üzerine kurulu olduğu o kadim tepeye, o tepenin üzerinde bir taç gibi duran o kaleye ilişti. Medreseler, bin yıllık camilerin göğü delen o zarif minareleri... Gözümü yükseklerden alıp en aşağıdan başlıyorum.
Mardin'in ayaklarına Kasımiye Medresesi kurulmuş, duruyor orada... Bir zamanların ilim irfan yuvası hergün o tepenin yamacında yüzyıllardır olduğu gibi izliyor mezopotamyayı, bıkmamacasına...
Biraz üzerinde Ulu Cami, Şehidiye Camii, Şeyh Çabuk... Ve tepenin üst yamancında olanca ihtişamıyla Zinciriye Medresesi ve daha niceleri...
Yeni Mardin'den geçerken gözümüzü varmak istediğimiz yere, bu eski güzelliklerin olduğu yere sabitleyerek geçiyoruz. Zira beton, betondur. Biz taşın, medeniyetin peşinde tırmanıyoruz yukarı doğru...
Arabadan iner inmez başlıyoruz gezmeye... Burada, "Nereyi gezelim acaba?" diye sormak ve direkt bir adrese doğru yönelmek ayıptır. Zira her bir karışı gezilmeye değerdir. Gözünüz bir taşı atlasa gönül koyar Mardin, gizler güzelliklerini...
O nedenle bu kenti taş taş, adım adım gezmeli...
Biz de öyle yapıyoruz.
Bir ara yorulup kendimizi Ulu Camii'nin insana huzur veren o iç avlusuna attığımızda yanımızdan biri geçiyor.
Akşam eve birşeyler yetiştirme telaşında belli ki... Arkadaşım, "Amca bu su içiliyor mu?" diye soruyor. Amca hafif şaşırarak önce durdu, sonra da, "O şadırvana gelen su, suların en güzelidir. Kaleden geliyor" dedi.
Su değil, sanki şerbetti.
Bu camii yaklaşık 900 yıl önce yapılmış... Biz buna şaşırırken karşımıza 1500 yıllık yapılar çıktı. Sözkonusu olan yer Mardin olunca, yıllara şaşmamak gerektiğini çok geçmeden anlıyoruz... Zira burası tarihten bile eski bir yerdir.
Bir labirenti andıran çarşısına gezip ana caddeye çıktığımızda kendimizi bir eve atıyoruz. Eyvanı, avlusu ve terasıyla saray gibi bir ev... Burada tüm evler hemen hemen aynı ihtişama sahip... Biri diğerinden daha güzel. Çirkini bu memleketten kovmuşlar sanki...
Zinciriye Medresesi, Şehidiye Camii derken güneş battı. Mardin için, "Gündüz mezarlık, gece gerdanlık" derlerdi.
Bunu ancak karanlık inince farkettik... O ana kadar koca bir mezarın içinde dolanıp durmuşuz meğerse... Karanlık bastırınca Mardin'in o dillere destan güzelliği ortaya çıktı.
Oturup bir terasta, kaçak çay eşliğinde bir taraftan uzaktan bize göz kırpan Suriye köylerini izlerken, bir taraftan hemen elinizi uzatırsanız yakalayabilecekmişiniz hissi veren yıldızları seyretmek enfesti. Tıpkı binbir gece masallarındaki gibiydi herşey... En güzeli de dönüp kaleden başlayarak, sarı bir gerdanlık gibi karanlığın ortasına kurulmuş bu güzel kenti izlemekti.
Saatlerce tek kelime konuşmadan, sessiz bir ayindeymişiz gibi, tabiatın bize sunduğu bu baş döndürücü güzelliğe verdik kendimizi...
Az ileride Deyrul Zaferan vardı. Daha ileri de başka bir yer...
Ara sokaklardaki kimi evlerden Kürtçe türküler, kimi evlerden Arapça, kimilerinden de Süryanice şarkıların melodisi geliyordu. Hepsi eminim ki o üç dilde tek bir şeyi anlatıyordu.
Acıklı melodilerine bakılırsa hepsinin ortak konusunun aşk olması en güçlü ihtimal gibi gelmişti bana...
O gece güzellikten mest olmuş bir şekilde, ruhumda doygun ve esrik bir mutluluk duyarak kalkıp otelimize gittik...
Sessizlik bu toprakların adı oluyordu geceleri... Sabah beni bir kuşun cıvıltısı uyandırdı. Kalktığımda perde aralığından arsız bir ışık giriyordu odama... "Merhaba" dedim güneşe...


.. devam edecek!

Çok daha iyi fotolar var. Ama vaktim yoktu. Bu kadarla yetinin artık...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Anadilde aşk başkadır!

4 Nisan 2010 Pazar

Geldim

Mardin'den döndüm. Süper geçti. Dinlendim, duruldum, geldim.

İzlenimler ve fotolar daha sonra...

2 Nisan 2010 Cuma

Mardin'e gidiyorum!

Yarın sabah uçağıyla Mardin'e iki günlüğüne gidiyorum. Bu kenti özlemiştim ne zamandır... Dua edin!

Sanki...

Yokmuş gibi saymak...
Dün burada olan biten herşey bir şakadan ibaretti.
Akşam iş çıkışı Açun'la buluştuk. Taksim, Karaköy, Kadıköy... Güzeldi.