22 Ekim 2010 Cuma

O gün!

Bazen kendiniz için gözyaşı dökmek istersiniz hani...
Kendinize üzülmüşsünüzdür, kendinize sevinmişsinizdir, kendinizle gurur duymuşsunuzdur.
O an gelip hatıra perdesine yerleştiğinde onu izleyen gözlerden bir damla yaş dökülür usulca...
Kesin size de olmuştur böylesi, değil mi?
Şu günler inanılmaz duygusal bir tünelden geçiyorum, elim Açun'un elinde... O nedenle ne zaman ışığı görsek uzaktan, ya da gördüğümüzü düşünsek hep o anı perdesine kendi kişisel tarihimizden bir anı demeti gelip yerleşir.
Demin aldığım küçük ama güzel bir haber üzerine yine böyle bir ana tanıklık ettim. Unuttuğum, nadide bir detay...
Açun'la evlenmeye karar verdiğimizde, ki tanıştıktan çok bir kısa süre sonra, ailesiyle tanışmamı istedi. Bu birlikteliğimiz için öne sürdüğü ilk ve en önemli şarttı.
Ona beni bağlayan en önemli köprü de bu ısrarı oldu. O zaman yanımda dersaneye devam eden kardeşimle kendim için bir alışveriş yapmaya sıra geldi.
Gidip bana bir takım elbise almıştık... O gün o kadar heyecanlı, o kadar duygusaldım ki... Elbiseyi alıp eve dönerken bir ara gözlerim yaşardı. Kardeşim, bu gözyaşlarını mutluluğuma yormuştu.
Ama ondan değildi sadece...
Büyümüştüm. Evlenmeye karar vermiştim. Ve hayatımın en önemli adımını, ailem olmadan tekbaşıma atmak için inisiyatif almıştım.
Bu kadar büyümek mi, bu kadar büyük bir yükün altına tekbaşına girmeyi göze almak mı, bilmiyorum işte, ağlamıştım kendime...
O gözyaşları kendim içindi.
Sonra Açun'la gidip ailesiyle tanıştım... Giderken hep aynı duygu, gözpınarlarımda yaş biriktiriyordu. Yolda giderken duygularım daha bir netleşmişti, artık anlıyordum ki ağladığım şey büyümüş olmaya olan inancımdı.
Daha bir hafta öncesine kadar çocuktum ama bugün artık değildim.
Gidip Açun'un ailesiyle tanıştığım o ilk gün, çocukluğumun geride kaldığı ilk gündü. Kaç yıldır yanımda taşıdığım birini kapı dışarıda bırakıyorum gibi gelmişti bana...
Şimdi biraz daha büyüyoruz. Büyümeyi istiyoruz...
Ve bu da beni ağlatıyor!
Garip ama...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Birgün

İnsan umutla yaşar. Her şeyini kaybeden değil, umudunu kaybeden asıl kaybedendir. Umut kapısından çok geri döndük ama çok şükür bir kez daha aynı kapıya, aynı muradla geri dönme arzumuzu hiç kaybetmedik...
Yine o kapının eşiğindeyiz. Muradımız aynı, muradımıza yanıt beklediğimiz makam da aynı...
Allah'ım, ey sonsuz lütuf sahibi olan Allah'ım sana geldik... Senden hayırlı olanı istiyoruz. Bizi kereminden mahrum bırakma... Amin!

11 Ekim 2010 Pazartesi

Sevgilim!

Bugün bizim evlilik yıldönümümüz... Yedi yıl geride kaldı. Yedi güzel yıl...
Demin bu 7 yıl film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gitti. Her karesi güzelliklerle dolu, her karesinde sadece üç harf olan koca bir film... Her karesi aşka saran 7 yıllık koca bir film...
Hiç mi kırılıklıklar, acılar yok? Var elbette... Ama geriye bir tek güzel şeyler kalıyor insan gerçekten sevince...
Biz dışarıda aşk yaşarken, kalplerimiz el ele verip içimizdeki o kırıklıklarla savaşmış sanırım. Çünkü yoktular hiçbiri o filmde...
Güzel geçen yedi yıl, güzel geçecek 70 yılın habercisidir. Çünkü bir aşk 7'sinde neyse, 70'inde de odur.
Evlilik yıldönümümüzü düşününce aklım tanıştığımız o ilk güne gitti. Aşka inancımı yitirdiğim bir dönemde, beni gerçek aşkla tanıştırmak isteyen Allah onu karşıma çıkardı...
Açun, aşka duyduğum inancın adı oldu.
Daha fazla söze hacet var mı? Allah bu aşkı ikimizin de alnına yazmış... Ötesi var mı, şükr ediyorum Allah'a, bizi birbirimize yazdığı için...
Ey yüceler yücesi Allah'ım, milyonlarca insan evladı yarattın; onlar içinde benim için Açun'dan daha iyi bir tercih olamazdı. Sen herşeyin en güzeline hükmedersin. Şükrediyorum ve teşekkür ediyorum sana...
Bugün bizim evlilik yıldönümümüz...
Sevgilim, aşkım! Sana da bir çift sözüm var: SENİ SEVİYORUM! SENİ SEVİYORUM!

8 Ekim 2010 Cuma

Hüznü hayal

İstanbul'da bugün yağmur var. Üşüdüm uzun süre sonra... Üşüdükçe mutlu oldum. Üşüdükçe yaşadığımı hissettim.
Üşüdükçe aklıma soğuktan burnu kıpkırmızı kesilmiş o çocuk geldi. Saçlarını okşadım, gözlerinin içine baktım... O küçücük ellerini içinden kopup gelen sıcaklıkla ısıtıyordu.
Sonra o çocuğa şefkatla bakan babam ve annem geldi aklıma... Onlar aklıma geldikçe gözyaşlarım kaçacak yer arar. Gözlerimin hemen yanına kurulmuş hüzün derelerinden çağıldarak aktı gözyaşları...
Burada çok şey yazdım. Bir tek babamı yazmadım. Yazamadım çünkü... Çünkü çocuklar babalarını yazmaz, özler sadece...

7 Ekim 2010 Perşembe

Hayat ne bayat!

Depresif dönemlerim geri geldi.
İçimden bir şiire, bir gazele cümle olacak kelimeler geçiyor ama peşinden koşup onları yakalayacak mecalim yok.
Ne kötü değil mi?
Eskiden yağmurlu bir sonbahar akşamında, İstanbul'un eski sokaklarında yalnızlığıma tutunmuş gezinirken bir melodi doğardı içimde... Çıkarır sigaramı yakar, eşlik ederdim ona...
O melodi, hüzün kuşları gibi kanatlarını çırpa çırpa giderdi ben seyrederdim onları peşi sıra...
O günlerde işte kalbin sizi bırakıp giden hüzünbaz bir melodiye, nazenin kelimelere yol olabildiğini farketmiştim.
Şimdi yine öyle kalbim işte...
Eskiye duyduğum özlem var, kalbimin kırıklıkları, pişmanlıklarım, herşey var da, elimden tutup beni İstanbul'un eski bir sokağına götürecek arzu yok sadece...
İçimden ne cümleler yol almış gidiyor, ben kalakalıyorum öyle...

29 Eylül 2010 Çarşamba

Yazmak

Uzun uzun süredir yazmadım.
Çünkü artık yazacak pek vaktim yok... Hani en son ayrılacağımı yazmıştım. Hatta Açun aceleci davranıp ayrıldığımı falan bile yazdı.
Ama bilin bakalım ne oldu?
Ben ayrılmadım. Daha doğrusu ayrılamadım. İşyerimdeki üst yönetim çıkışıma onay vermedi. Üst müdür, "O çok iyi ... ci. Neden ayrılıyor? Onu ikna edin, ..tör olarak çalışsın" demiş. Taleb bana iletildi.
Birkaç gün düşündükten sonra karar verdim. Uzun yıllardır beklediğim pozisyonu nihayet aldım. Günlerdir de hummalı bir çalışma yürüttüğüm için de yazamadım.
Mutluyum. Güzelim, süperim...
Rabbime, verdiği tüm nimetler ve lütfu için şükrediyorum. Dua edin.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Eylül

Her Eylül'le yeniden mutluluk perileri gelir konar omuzlarıma... Kendimi her Eylül hayata yeniden merhaba derken yakalayaşım bundandır, kesin...
Her Eylül yapraklar dökülürken toprağa ben yeşeririm.
Her Eylül aşk denen o tılsım yeniden üflenir ruhuma...
Her Eylül, sokaklarda nedensizce yürürken mutluluğu adımlarım ben... Her Eylül, yeniden mutlu olurum.
Güzel olurum.
Ben susarım, gözbebeklerim konuşur yaşadığım mutluluğu... Yeryüzünün tüm çağlayanları sesini ruhuma boşaltır benim her Eylül...
Bir turna, bir kırlangıç kuşu uçup giderken kanatlarını benim için çırpar, biliyorum bu kesin...
Her Eylül, bir tavus kuşunun sırtındaki yeşil olurum. Güvercin, her Eylül beni taşır gerdanlığında...
Yürümeyi yeni öğrenen bir ördek paytak paytak benim ruhumu arşınlar her Eylül...
Ben her Eylül yeniden doğar, yeniden yaşarım hayatı... Mutluluğum bundandır. Hoşgeldin hüzün, hoşgeldin.
Eylül, ömrün son demi gibi... Elde kalan tek iyi şey gibi...
Mutluyum.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Ne yazayım

Bilmiyorum ki?
Acaba çok güzel geçen bayram tatilini mi, tatilde bile nükseden boyun ağrımı mı, şehirden giderek nefret edişimi mi, köye olan sevgimi mi, dalından meyva koparıp yemenin keyfini mi, evet'in zaferini mi yoksa...
Yoksa Açun'un yaptığı kabak tatlısını bir an önce yemek için sabırsızlandığımı mı?
Neyi yazayım bilmiyorum ki?
Ama şunu biliyorum, iyiyim. Mutluyum. Kendimi iyi hissediyorum. Çok iyi hem de... Şükür, şükür, şükür!

3 Eylül 2010 Cuma

Mutluluk

Bugün çok mutluyum. Ve çok şükrediyorum.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Oruç

Bu yıl ramazan daha önceki yıllardan pek farklı değildi.
İstanbul'da Fatih dışında Açun'la birlikte geçirdiğimiz ilk Ramazan olması dışında pek de bir farkı yok gibiydi.
İlk günlerde iftara birkaç dakika varken evde oluyordum ama son günlerde yoldayken maalesef ezan okunuyor. Haliyle ben giderken sofra kurulmuş, beni ve sıcak pideleri bekliyor oluyor.
Sevdiğimiz bir okul arkadaşımı eşiyle birlikte ağırladık... Sanırım ramazanın en tatlı anı buydu.
İnsanın tanıdığı, güvendiği arkadaşlarıyla aynı sofrayı paylaşması kadar güzel şey yoktur.
Daha önceki ramazanlarda yemekten sonra çıkıp dışarıda bir çay içer Fatih'in tadını çıkarırdım. Varsa bir arkadaş onunla muhabbet de ederdik... Ama maalesef bu yıl öyle bir imkanım olmadı.
Hep evde, televizyon başında geçti iftar sonraları....
Şükürler olsun bu yıl işyerinde de namazlarımı aksatmamaya çalışıyorum. İnsan yaşlandıkça daha bir dikkatli oluyor sanırım. Rabbim bizi doğru yoldan ayırmasın. Ve bize, kendisine layık bir kul olma bilinci, iradesi versin. Amin.
Açun yine çok yoruldu. Bazen onun hakkını nasıl ödeyeceğim diye düşünüyorum da, sanırım o hakkını helal etmezse benim işi zor.
Kızcağız resmen her gece tıpkı bir anne gibi kalkıp sahur hazırlıyor, sonra gelip beni çağırıyor. İftarlar desen yine aynı...
Bunu ancak bir anne yapar. Ve sanırım bir de iyi, sorumluluklarının bilincinde olan bir eş yapar. Açun da öyledir zaten...
Öyle...
Tuhaf bir şekilde canım sıkılıyor. Aslında gizli bir depresyon bile geçiriyor olabilirim. Bilmiyorum doğrusu...
Çünkü sevincim yok. Kendimi oldukça yorgun ve yaşlı hissediyorum.
Öyle işte...

27 Ağustos 2010 Cuma

...


rolling stones - angie
Yükleyen aquarius3. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Fena

Kaç gündür boynum tutulmuş. Fena ağrılar çekiyorum. Nefes almakta bile güçlük çekiyorum. İnanılmaz...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ve gittik

O gün beklendiği gibi Beyazıt'a gittik... Önce Açun'la kararsız Kasım'lar misali birkaç lokantaya uğradık ama bir türlü karar veremedik.
Sonra Beyazıt'ta karar kıldık...
Orada ayak üstü birşeyler atıştırmaya karar vermiştik ki hiç de fena olmayan bir alternatif çıktı.
Canlı fasıl eşliğinde tarihi çınarın altında birşeyler yedik... Sonra sıra gezmeye geldi.
Beyazıt Meydanı'nın olduğu bölüme kitap fuarı açılmış... Yemek standları da, eskiden korsan kitapların satıldığı bölüme kurulmuş. Oraları pek gezmedik...
Sadece enfes bir künefe alıp ayrıldık ordan...
Kitap fuarında uzun zamandır almayı planladığım kitabı aldım. Araya bir iki sürpriz de katıştırdık...
O gece son derece mutlu, mesut bir şekilde evimize gittik. Açun çok mutlu özellikle...
Tabii ki ben de...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Bu akşam

Açun bugün izinli...
Bize çok güzel yemekler yapacaktı. Ancak neden sonra bu sıcakta kendini yormasına bir türlü vicdanım elvermedi.
Onu Beyazıt'a davet ettim... Hatta şöyle oldu, ben tam davet edecektim ki, sürpriz istek ondan geldi. Dedi ki, "Beyazıt'a gitsek mi?"
Elbette...
Bu akşam Beyazıt'a gidiyoruz. Ramazan şenlikleri oraya taşınmış... Dün haberde izledim, kimse pek memnun değil gibiydi. Herkesin dilinde, "Ahh nerde o Sultanahmet etkinlikleri..." türünden cümleler vardı.
Doğrusu Sultanahmet de son yıllarda iyice bozulmuştu. Sucuk, döner olayına dönmüştü iş... İyiki oradan kaldırıldı.
Ama hiç unutmadığım, unutamayacağım Sultanahmetli günler yok mu, var tabiki... Açun, ben ve Mehmet Emin'le gidip o soğukta, kar yağıyordu üstelik, sıcak sahlep içtiğimiz yıllar öncesinin o güzelim Sultanahmet'ini hiç unutmadım.
Ne kadar mutluyduk o gün...
Umarım aynı mutluluğu bugün de yaşarız.
Ama hala Açun'a nerede iftar ısmarlayacağıma karar veremedim. Yaz ve sıcak olunca doğrusu tıkanıyorum. Çünkü benim en iyi anladığım şey kebap ve türevleridir. Ama yaz sıcağında da kebap yenilmez ki...
Şöyle acı biberleri yaptığın et dürümlerine sarıp yemedikten sonra neye yarar ki... Sıcak, nem ve acı...
Herhalde su kaybından gider insan bu durumda...
O nedenle kebap alternatifi dışında birşeyler düşünüyorum.
Herkese hayırlı ramazanlar.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Ramazan


Lisede bir fıkra anlatılırdı.
Bizim oradan Ramazan adlı bir vatandaş trene atlayıp İstanbul'a gelir. Tren akşam saatinde yanaşır Haydarpaşa Garı'na... Ramazan iner, garın kapısından çıkarken tam karşısında, Sultanahmet Camii'nin minareleri arasındaki "Hoşgeldin Ya Ramazan" yazısını görür.
Kısık bir sesle "Hoşbulduk, sağolun" der.
İsterseniz izaha girmeyeyim de, biraz gülün. Evet hoşgeldin ya ramazan. Safalar getirdin.
Rabbim bu ayı layıkıyla yaşayan kullarından eylesin bizi... Amin!

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Serinlik

Bugün sabah yağan yağmur o kadar iyi geldi ki... Sanırım dün yaptığım, "Keşke yağmur yağsa" şeklindeki duam kabul edildi. Acaba başka bir dua mı etseydim, diye düşündüm yağmurun yağdığını görünce... Olsun ya, bu da benim İstanbul halkına bir kıyağım olsun. Ne olacak değil mi? :))

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Uyumak

Geçenlerde bir arkadaşım bizdeydi. Uzun yıllar birlikte aynı evde kaldık... Söz uykudan açılmışken aramızda şöyle bir diyalog geçti:
-Yine eskisi gibi izin günlerinde deliksiz 17-18 saat uyuyor musun?
-Hayır ya, nerdee... Sekiz saati bile zor uyuyorum. Sanırım yaşlandım, ondandır.
-Ondandır emin ol... Yıllar yılı, annem ile babam bu kadar erken nasıl kalkıyorlar diye düşünüp duruyordum. Yaşlanınca anladım. Yaşlandıkça vücut hemen yoruluyor, fazla yüklenemiyorsun. Anında frenliyorsun kendini... Yorulunca da hemen dinlenmeye alıyorsun kendini... Ama gençken yorulduğunun farkında olmadığın için vücut ancak uyku moduna geçince dinleniyor. Ne kadar ihtiyacı varsa o kadar durma moduna alıyor kendini...
-Haklısın inanki... Hiç böyle düşünmemiştim. Eskiden İstanbul'da sabahtan akşama kadar dolaşırdım. Üstelik bunu yaparken de deli gibi sigara içer, bana enerji verecek şeyler de almazdım ama yine de bana mısın demezdim. Şimdi Açun'la bir gezelim diye dışarı çıkıyoruz, üç adımda yoruluyorum. Çoğunlukla geri dönüp eve geliyoruz. Tabi vücut yorulmadığı zaman uyuyamaz da...
-Öyle...
-Öyle... Ee başka ne var ne yok, iyi misin?
-Valla dostum pek iyi değilim. Artık yaşlıyım. Yaşlılık da iyi değildir.
-Ya yapma Bilal, yapma... Bak kendimi şimdi hüzün denizine atarım, ne sen beni kurtarırsın ne de başkası...
-Tamam kapatıyorum konuyu, doldur... Bu seferki biraz koyu olsun, tamam mı?
-Tamam.

6 Ağustos 2010 Cuma

Beyazıt

Bu yılki geleneksel ramazan etkinlikleri Sultanahmet yerine Beyazıt Meydanı'nda yapılacakmış...
Haberi sabah okurken bir an dalıp gitmişim. O meydana ilk ayak bastığım günü, İstanbul Üniversitesi'nin o tarihi kapısını gördüğüm o anı hatırladım. Kayıt yapmaya gelmiştik...
Beyazıt Meydanı'na çıktığımızda bir anda o kapıyı gördüğümde deyim yerindeyse büyülenmiştim. Kaç gece o kapıdan içeri girme düşüyle uykuya yatmıştım kim bilir. Ve işte ordaydım.
Az sonra da o kapıdan içeri girdim. O kadar mutluydum ki...
Sonra okul başladı.
Ev arkadaşım Beyazıt Meydanı'ndaki o çay bahçesinde çalışıyordu. Bir taraftan okuyor, bir taraftan da çalışıyordu. Ders çıkışı onun yanına gider, orada oturur akşamı getirirdim.
Sonra da çıkıp eve giderdim.
O yıl öyle geçti. Okul, ev ve beyazıt meydanı üçgeninde geçen bir hayat, yine beyazıt meydanının içinde olduğu başka bir mecra daha kazanarak devam etti.
Staja başladım.
Başlamadan birkaç gün önceydi. O yıl okulun son günüydü... Arkadaşlarla çıkıp okul kapısına kadar gelmiştik. Bir anda Ali arkadaşımın elinden fotoğraf makinesini kaptığım gibi Beyazıt Meydanı'nı çektim.
O yaz o fotoğraf hep yanımda kaldı.
Her iş yaptığımda o fotoğrafa bakar, o son günü hatırlardım. Fotoğrafta ne mi vardı? Aslında pekbir şey yoktu.
O fotoğrafta olan şey, o güne ait anıydı işte...
O yaz benim İstanbul'daki ilk yazımdı. Doğrusu işimi çok sevdiğim için pek memleketi özlememiştim. Ama özlediğim birşey vardı, 14 Eylül... O tarihte okul açılacaktı ve özlediğim tüm arkadaşlarla yeniden birlikte olacaktım.
Derken o yaz da bitti. Okulun 2. sınıfı başladı, Edebiyat'ta, Hukuk'ta, Tarih'te, İktisat'taki bütün arkadaşlar (Ki çoğu hemşerimdi) geldi. Hasret giderdik...
Hepsi İstanbul'u özlemişlerdi, bense onları...
O yıl başörtüsü protesto hareketleri başladı. Beyazıt Meydanı simge oldu. Tüm eylemler orada yapılıyordu. Okulda olduğum sırada ben de o eylemlere katılıyordum. Çoğunlukla da buraya işimin bir gereği olarak görevli olarak gittim.
O meydanda kim bilir kaç iş yaptım?
Benim ilk staj yerimdi orası...
Profesyonelliğe geçişim de yine orada oldu.
Bu yıl anlaşılan o ki Beyazıt Meydanı yine uğrak yerimiz olacak... Seviyorum o meydanı...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Yorğunum!

Yorgun değil, yorğun... O kadar yani!

29 Temmuz 2010 Perşembe

Arkidişler

Ne zamandır evlenen bir arkadaşımı, evlilik yolunda olan diğer bir arkadaşımı ve evlilikten son an da vazgeçen başka bir arkadaş ile evli, barklı olan başkasını yazacaktım ama olmadı.
Fırsatım da, vaktim yoktu.
Efendim sınıf arkadaşım A. nihayet evlendi.
Ankara'da, B,,,şb.anlık'ta çalışan arkadaşım, oraya bir şey sormaya giden birine gönlünü kaptırdı. Ve ne oldu biliyor musunuz, birkaç ay içerisinde evlendi bu ikili...
İnanılmaz değil mi?
Bu arkadaş üniv.den mezun olduktan sonra İngiltere'ye gitmişti. Orada uzun yıllar kaldı, yüksek lisans falan yapıp geldi. Bir ara İstanbul'da şansını denedi, neden sonra Ankara'ya gidip yerleşti.
Düğününe gidecektim, tam o gün çok fena hasta oldum. O hayatının belki de en mutlu imzasını atarken ben İstanbul'da, yatakta ateşler içinde ecel terleri döküyordum. Neyseki onların düğünü bitti, benim de hastalık...
Yine Ankara'da olan bir asker arkadaşım geçenlerde beni aradı, evleneceği haberini verdi. O kadar mutlu oldum ki...
Biz askerde birkaç iyi adam birlikte takılırdık. Kendimi orada ibadete vermiştim, farzlar bir tarafa, birkaç yıl daha kalsam sanırım bütün kaza namazlarımı da eda edecektim orada...
İşte bu arkadaş benim mescit arkadaşımdı.
Bir ara yine mescide giderken ona neden evlenmiyorsun diye sorduğumda bir süre takılıp cekingen çekingen bana açılmıştı.
Kendi köyünden birini seviyormuş ama kız ondan çok küçükmüş... O nedenle kimseye açılamıyormuş. Haline o kadar üzüldüm ki... İmkansız aşkların pençesine düşenlere nedense üzülürüm ben. Nedense artık...
İşte öyle...
İnşallah uygun bir zaman olursa bu arkadaşımın nikahına mutlaka gitmek isterim. Çünkü çok özel bir arkadaştır.
Başka bir arkadaş da evlilikten son anda vazgeçti. Bu da diğer arkadaş gibi İngiltere'ye gidip sinema eğitimi aldı. Orada iken solcu bir kızla tanıştı, arkadaşlıkları ilerledi. Bunlar tam evlenmeye karar vermişlerdi ki, bir baktım ayrılmış efendiler...
Olsun dedim. Kendi arkadaşıma değil de, o kıza üzüldüm doğrusu... Çünkü eminim ki kız çok acı çekiyordur. Arkadaşım ise neredeyse zil çalıp oynayacak tıynette bir tip...
Doğrusu anlayamadım. Arkadaşım gözümden düştü ama hala ayakta... Nasıl oluyorsa artık!
Başka bir arkadaş da, evli, barklı olanı...
Onun da Fırat isminde dünyalar yakışıklısı bir çocuğu var. Gerçekten Allah nazardan saklasın... Yalnız bayağı arabesk bir tipi var. Tıpkı küçük emrah gibi... Ama bu ondan daha karizmatik...
Geçenlerde Fırat'tan bahsederken biranda, "Yahu dışarı çıkarmaktan korkuyoruz. Hep nazar ediliyor oğlum" demez mi arkadaşım, nutkum kesildi. Mahfuz bu kadar abartma dedim, dedim ama dinlemedi. Sanıyor ki dünyanın en yakışıklı, en ve tek yakışıklı çocuğu o, gören herkes nazar ediyor.
Şaka şaka... Arkadaşım süper bir insandır. Fırat ondan en az 100 kat daha da süperdir. Allah her ikisini de bağışlasın.
Onun da evi Ankara'da olduğu için gidemedik. Hep davet edip duruyor ama bir türlü nasip olmadı.
Başka bir arkadaş daha, burada uzun yıllar birlikte çalıştık, sınıf arkadaşımdır üstelik de, evlenip Ankara'ya yerleşti. Onun da düğününe gidemedim iyi mi?
Y.Ş. isimli yerde iyi işler çıkarıyor, onu okudukça mutlu oluyorum.
Bizim Burak da, geçtiğimiz günlerde evlendi. O da ikt..idar partisinde bsn danışmanı, o da Ankara'da...
Başka bir arkadaş da, A..ssis..tt diye bir yerde, üst düzey yöneticilerden biri oldu, Ankara'da... Ona da gitmemiz lazım. Gidemedik bir türlü...
Evet...
Herkes evlendi de, benim eski ev arkadaşım, B. efendi bir türlü evlenmedi. Geçenlerde bize geldi, Açun'la onun için bir sürü plan yaptık ama ı-ııh! Bu çocuk adam olamayacak galiba...
Ha bu arada, geçenlerde FOX, Show Tv falan bu arkadaşımla röportajlar yaptı. Nedeni de, İSKİ'nin ona kesti büyük meblağlı bir faturaydı. Arkadaşım meşhur oldu bir anda...
Yarın da nikah şahidimiz olan aile gelecek evimize... Uzun süredir Bosna'dalar. M. Abi oradaki üniversitede çalışıyor.
Özlemiştik...
Tabii arkidişleri anlatmışken Gümüşhane'de üniversiteye ataması yapılan sevgili arkadaşım O.yu yazmasam olmaz. O da evliliği henüz gündemine alamamış olanlardan biri...
Ama bir çılgınlık bekliyoruz ondan yakında...
Şimdilik bu kadar! Yazıya başlarken amacım üç arkadaşımı anlatmaktı, laf uzadı gitti. Bu arada asıl anlatmak istediğimi de inanın unuttum. Neyse...

27 Temmuz 2010 Salı

Referandum

Evet mi, hayır mı?
Türkiye son birkaç gündür referandumda çıkacak olan sonuca kitlendi. Fallar açıldı, kahve telvesi dinlenmeye bırakıldı.
Bakalım sonuç ne çıkacak?
Doğrusu ilk başlarda bu konuyla ilgili benim çok net bir öngörüm vardı, referandumdan ille de evet çıkacak diyordum.
Ama...
Günler geçtikçe garip bir karamsarlık gelip içime oturdu.
MHP, DSP, CHP, BDP'yi falan geçtim; PKK, DHKP-C ve TKP/ML bile referandumda hayır çağrısı yaptı.
İnanamadım.
Bu örgütler anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak için mücadele etmiyorlar mıydı? Her biri binlerce ölü verdi bu uğurda...
Peki sonra ne oldu da, yıllarca bu anayasal düzeni yıkmak için çarpışan bu örgütler şimdi çıkıp bu anayasal düzenin aynen devamı yönünde çağrı yapıyor.
Anlayan varsa beri gelsin. Zira benim hafsalam artık bu ülkede olan biteni anlamakta yetersiz kalıyor.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Geldim

Kaç gündür evdeydim.
Bir türlü düşmek bilmeyen şu böbrek taşımın bende yarattığı sancıyla başbaşa bir hafta geçirdim. Özlemişim burayı...
Geldim işte.
Bugün beraat, rabbim bizi günahlarımızdan ve suçlarımızdan beraat et. Amin! Herkesin gecesi kutlu olsun!

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Mutluluk

Bugün kendimi çok mutlu hissediyorum. İçim kıpır kıpır... Bunun o kadar çok nedeni var ki, hangisini saysam acaba?
Buraya geldiğimizden beri işlerin yoluna girdiğini, her gün beni sinir eden hiçbir nedenin kalmadığını farkettim.
Öncelikle eğitimsiz kadınların sığ, sıradan kıro ve varoş dırdırları sona erdi. Allah'ım ne azaptı o öyle?
Gelip iş yerinde akşama kadar Bihter ile Behlül'ü, Yaprak Dökümü'nü falan konuşuyorlardı.
Hatta bir ara biri telefonunun zilini Ramiz'in "Telefon var yeğeeennn" repliğiyle değiştirmişti.
Midem bulanıyordu, kalkıp onların üstüne kusmak istiyordum.
Allah'ım diyordum, "Ya bunlardan biriyle yaşamak zorunda kalsaydım. Ya kaderimi böyle şekillendirseydin, ne yapardım ben"
O kıroluklar bitti. Çünkü artık herkes bir arada... Gerçekten eğitimli çocuklar burada çoğunlukta olduğu için gereksiz, kıro kızların devri bitti.
Hemen karşımdaki masada oturan 3 çocuk çok iyi okullardan mezun olmuş(İkisi Galatasaray Lisesi mezunu), ardından da Boğaziçi okumuşlar.
İkisi daha sonra yurtdışında, biri Paris, diğeri de Newyork'ta yüksek lisans yapmış.
Onlarla o kadar mutlu bir iş arkadaşlığımız var ki...
Kırolardan biri benim hemen arkamda oturduğu halde bir haftadır hiç sesini duymadım. Artık beş para etmez zevklerini, yaptıkları zevzeklikleri dinlemek zorunda kalmıyorum.
Allah'ım her işte bir hayır vardır derler ya, öyleymiş valla... Teşekkürler!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

İkna mı?

Dün Müdür bey geldi.
Bana, "Neye karar verdin?" diye sordu. Anladım ki, benim kalmaya ikna olacağımı bekliyor.
Çıkışımın verilmemesinin bununla ilgili olduğuna artık eminim... Ben de, "Kararım hala aynı, gitmek istiyorum" dedim. Öyle kaldı...
Yani onları da anlıyorum dogrusu... Benim gibi yetişmiş, işinde uzmanlaşmış birini kaybetmek istemiyorlar.
Çünkü ben gidersem yerime biri alınacak... Hani çok mütevazi olmak istemem ama, gelen birinin benim boşluğumu doldurması biraz imkansız... Elbette o da kendince bir boşluğu dolduracaktır, ama benim bıraktığım boşluğu doldurması biraz imkansız gibi görünüyor.
Neden mi?
Çünkü benim uzmanlık alanlarıma sahip kişi sayısı çok az... Varsa bir iki tane, onlar da bütünüyle angaje tiplerdir. Hani bana, uzmanı olduğum alanla ilgili pek iş yaptırılmasa bile her an görüşüme başvuruluyordu.
Örneğin dün, benim yapmam gereken bir işi başkasına yaptırdılar. Bugün anlaşıldı ki, en önemli detayı atlamış o çocuk...
Önemli olan iş yapmak değildir. Önemli olan çok önemli detayları atlamamaktır. İşte ben bu noktada çok önemli bir rol üstleniyordum.
Kendi alanımda hiç mi detay atlamadım. Elbette atlamışımdır. Ama dünkü işte, eğer ben yapsaydım kesinlikle focuslanacağım ilk şey, atlanılan o detaydı.
Neyse...
İşte bütün bu nedenlerden dolayı sanırım işten çıkmam istemem biraz sürüncümeye bırakılıyor.
Bekliyorlar...
Hani belki bir kez daha vazgeçerim diye...
Kaç zamandır bu soru beynimi kemiriyor. Acaba vazgeçmek daha mı doğru olur. Biliyorum çok kötü bir soru ve pozisyon itirabiyle bu sorunun beni ittiği nokta çok da güzel, onurlu bir nokta değil... İnsan kendi kararında sabit durmalıdır. Ben hep öyle oldum.
Bazen aldığım kararlar çok canımı acıttı. Bazılarında çok pişman da oldum, kimi zaman kendime bile itiraf edemesem de...
Ama asla vaçgemedim. Vazgeçmem.
Buradaki şeyin ilkeli olmak, tutarlı olmakla falan çok ilgisi yok... Ekonomik olarak kazançlı çıkmak ya da çıkmamak gibi bir durum sözkonusudur. Ben, gemileri yakıp giderken zararlı çıkmak istemiyorum. Kârlı çıkmak gibi bir derdim de yok doğrusu... Asgari haklarımı alayım, gideyim. O kadar...
Tabi şurada bazı detayları paylaşmadığım için sanki durumum kötü, köşeye sıkıştım, çıkmazdayım gibi bir bir görüntü ortaya çıkıyor. Arkadaşlarım arayıp sorunca farkediyorum bütün bunları...
Şunu söyleyeyim: Hergün işime geliyorum. Bundan bir yıl önce benim için burası nasıl idiyse hala öyle... Şunu da söyleyeyim: Herkese yüzde 6-8 arasında zam yapılırken bana daha 3 ay önce yüzde 30 oranında zam yapıldı. Bugün istesem, bana vaadedilen ed... pozisyonuna geçerim. Şuanki halim, başka meslektaşlarım açısından arzunalacak bir haldir.
Ama heyhat, mutlu değilim burada...
Heyecanımı yitirdim anlatabiliyor muyum? Değişiklik yapmak istiyorum. Başka bir yere gitmek, orada çalışmak istiyorum. İngilizcemi ilerletmek, gezmek, free biri olmak istiyorum. Anlatabiliyor muyum?
Bunları burada yapmanın imkanı yok maalesef... Çünkü bütün bunları yapabilmem için öncelikle yeniden heyecan duymam ve mutlu olmam gerekir.
Ama değilim işte...
Burada benim açımdan herşey rutine bindi. Artık istesem de bu rutinim değişmeyecektir.
Anlatabiliyor muyum?

9 Temmuz 2010 Cuma

Akla ihtiyaç

Bu yeni binada birkaç gündür olan biten algılamaya çalışıyorum.
Toplantı masasını, neden ben değil de, zerre kadar bir birikimi olmayan birinin müdürmüş gibi atandığını anlamaya çalışıyorum.
Galiba yanıtını buldum.
Ben, öncelikle üst müdürü ciddi anlamda tehdit edecek bir potansiyel ve birikime sahip olmanın ağır bedelini ödüyorum.
Bu iş hayatının bir kuralıdır.
Kimse, kendi konumunu tartışmaya açacak kapasitede olan birini halef seçmez... Bunu biliyordum ama emin değildim.
Artık eminim...
Birikimsiz olmanın, yeteneksiz olmanın da bazen yükselmek için büyük bir avantaj olduğu da varmış demek ki...
Yıllardır, Abdurrahman Çelebi ile keçi arasındaki diyalektik ilişkiyi kavramaya çalışıyordum, demek ki burayı görmem gerekecekti.
Dolayısıyla benim ciddi bir karar vermem gerekiyor. Bu adamlar benden vazgeçmeyecekler ama hakkettiğimi de vermeyecekler, bu belli...
Burada bir geleceğim yok.
Asla olmayacak da...
Bendeki bu 3 dezavantaj durdukça da, bir yere gelmem mümkün olmayacak... Hem müslümanım, hem Kürd'üm hem de üst müdürümün pozisyonunu tartışmaya açacak kapasiteye sahibim. Bu 3 dezavantaj önümde duvar gibi durdukça bir yere gelmem mümkün değildir.
Hala bile benim bir yerden sonra yeniden çalışmaya başlayacağımı düşünüyorlar ama olmayacak bu...
Kararım kesindir.
Akıl danışacağım bilge birine şimdi ne kadar ihtiyacım var, ah... Bazen kendime yetmedeğimi düşünüyorum. Tıpkı şimdi olduğu gibi...
Bunlar çıkışımı vermezlerse ihtar çekip istifa etmem gerekecek... Bu zor bir karardır, günlerdir hep bu konuyu düşünüyorum.
Çünkü 8 yıllık kazanımımı burada bırakıp gitmek olacaktır bu... Gerçi dava açmak hakkettiklerini geri almak için bir yol ama, yaptığım işlerden dolayı hakkımda acılan 4 ayrı dava var.
Bunların dördü de Ankara'da açıldı.
Ben buraya dava açarsam kurum beni savunmaktan vazgeçecek... O zaman kendim bir avukat bulmak, ve duruşma günleri Ankara'ya gidip kendimi savunmak zorunda kalacağım.
Bu da ciddi anlamda bir külfet ve zaman kaybı olacaktır benim için...
Bir de kurum bana olan desteğini çekerse, şöyle bir risk de var: Ya o davaları kaybedersem?
Açılan davaların her biri 50 bin TL, tazminat istemli... Toplamda 200 bin TL tutuyor.
Kaybetmem mümkün değil ama, ya olursa...
Burası için yaptığım bir iş nedeniyle elin adamına neden tazminat ödeyen ben olayım ki, değil mi?
Günlerdir elimi koluma bağlayan tekşey işte budur. Yoksa şimdi çoktan istifamı basmış, ihtarımı çekmiş, davamı açmış gitmiştim.
Çıkışım verilirse, tazminat hakkım verileceği için de buraya dava açmam gibi bir durum olmayacak... Dava açmasan da, devam eden davalar nedeniyle kurum seni sonsuza dek savunur. Ve dava kaybedilirse de, tazminatı senin adına kurum kendisi öder.
Ne kötü bir noktadayım değil mi?
Tam bir çıkmaz sokak...
Allah hakkımızda en hayırlısı hangisiyse onu nasip etsin bize... Amin!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Yeniden

Yeni binadayız.
Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde biter derler ya aynen öyle oldu. Sekreterle sırt sırta çalışıyoruz, iyi mi?
Dünyanın en büyük işkencesi bir erkek için hiç durmadan konuşan düzeysiz bir kadını dinlemek zorunda olmaktır, sanırım...
Şimdilik sessiz duruyor.
Ama sesi çıktığı an arıza çıkaracağımı biliyor. İlk gün, "Beni niye buraya vermişler. Sesine irrite olduğum biriyle neden beni sırt sırta vermişler" diye söylendim. O da duydu bunu...
Sanırım mesajı almıştır. Bugün gayet huzurlu, sessiz, sakin bir gün geçiriyorum. Eski binayı özlüyor muyum, evet...
Buranın bütün lüksüne, bütün imkanlarına rağmen orası daha güzel, daha samimi ve sıcaktı.
Herşey için hayırlısı olsun. Umarım burası bize şans ve bereket, huzur getirir.

2 Temmuz 2010 Cuma

Son

Biten bütün güzel şeyler gibi burası da bitiyor. Taşınıyoruz... Bugün bu binadaki son günümüz.
Yarın yeni binada olacağız...
Bundan 8 yıl önce geldiğimizde buraya belki klişe bir laf gibi gelecek ama heppimiz 8 yıl daha genctik. Aradan geçen süreç içerisinde dönüp geriye baktığımda o kadar şey oldu ki...
Daha önce hiç yaşamadığım kadar büyük acıları bu 8 yıl içinde gördüm. Daha önce hiç tatmadığım kadar güzel olan duyguları da yine bu 8 yıla sığdırmışım.
Sabah arkadaşlarla konuşurken buranın bize kattıklarını anlattık... Buraya sadece bizim birimden 34 kişi gelmiştik.
Bekar olanların yarısı burada evlendi. Önceden evlenen birçoğu da burada babalık/anneliği tattı.
Bu 8 yıl unutulur mu hiç?
Ben asla unutmayacağım. Burayı, buradaki kafeleri, buraya gelen yolları, manzarasını, sükunetini, kalabalığını... Herşeyini çok seviyordum. Özleyeceğim burayı...
Bu arada gideceğimiz plazada facebook ve sanırım blog da engelli... Eğer o engeli aşabilirsek yine yazarım buradan olan biteni... Ama aşamasak da, burası böyle atıl kalacak...
Eğer atıl kalırsa bilin ki, burası da buraya ait güzelliklerden biriydi.
Evet...
Son söz: Gitmek güzel değil... İnsan bir yaştan sonra alışkanlıklarını bırakınca inanılmaz hüzünleniyormuş.
Bunu bugün bir kez daha anladım.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Ana dilde...

30 Haziran 2010 Çarşamba

Yeniden


- Funny blooper videos are here

29 Haziran 2010 Salı

Sitare

“Çeşmek Be-zen Sitare
Ezmen Mekon Kenâre”

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare
Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde
Kirpiklerin yüreğime batıyor
Telaşlı bir kalabalığın ortasında
Ayaküstü konuşuyoruz
Nedimin nigehban nergisleri gibi
Üstümüzde bütün nazarlar
Çok utanıyorum Sitare
Dün oturup hesap ettim
Sen doğduğun zaman
Ben bir askeri mektepte talebeymişim
Sen bilmezsin Sitare
Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih
Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu
Her akşam dokuzda yat borusu çalardı
Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı
Bir derin uykuya atardım kendimi
Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı
Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Seninle konuşurken Sitare
Aklıma yıldızlar dökülüyor
Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde
Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan
Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında
Gökyüzü salkım salkım
Zigguratlar tıklım tıklım
Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım
Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım
Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan
Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun
Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun
Biliyorum içinde bir sızı var
Bıçak ağzı gibi bir sızı var
Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan
Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan
Kuzeyden güneye
Güneyden kuzeye
Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde
Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri
Hiç aldırmadan benim esmer sevdama
Geviş getiriyorlar ufka bakarak
Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum
Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum
Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif
Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum
“Ah minel aşk-ı ve halatihi..”
Çok eski bir gerçektir bu biliyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz
Ve ikimizde ıslanıyoruz
Ben ne yağmurlar gördüm Sitare
Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım
Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın
Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır
O şehirde sırılsıklam gezerdim
Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan
Tapınaklar insanları safra gibi atardı
Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı
Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni
Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim
Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında
Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk
Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun
Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun
Kaşı karam, gözü karam, saçı karam
Umay gibi yumuşak huylum
Nerden çıktın karşıma böyle
Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime
Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime
Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare
Adam akıllı yorulmuşum
Ellerin böyle olmamalıydı
Ellerine acıyorum
Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum
Durup durup ıssız yerlerde
“güçlü ol ey kalbim, güçlü ol
Daha çok işimiz var” diyorum

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum
Gözlerin mi daha sıcak gülüyor
Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Dilaver Cebeci

27 Haziran 2010 Pazar

Başlangıç

İzin bitti.
Süper geçti, hiç bitsin istemedim doğrusu...
Yeniden işe döndüm.
Gelişmelerin seyrine göre tavrımı netleştireceğim.
Hayırlısı olsun bakalım. Herşeyin hayırlısı...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Sarpa sardı

Hiçbir şey planladığım gibi gitmedi.
Çıkışımı vermedi kurum... Kendi göbekbağımızı kendimiz kendimiz keseceğiz artık... Ama çok iyi bir planlama yapmam gerekir.
Zira 8 yıllık emeğim sözkonusu...
Çok iyi bir avukatla görüştüm demin. İşler şu aşamada benim lehime gibi görünüyor. Fakat adımları çok dikkatli atmam gerekir.
Yoksa rüzgar her an için tersine dönebilir. Çünkü onların avukatları daha da güçlü olacaklardır.
Yapmam gereken şey şu:
Stratejimi belirledikten sonra 15 günlük izne ayrılacağım. Dönüşte, büyük bir grupa yaptığım başvurumun akışına göre ihtar çekip ayrılacağım. Bu akşam bir iki dostumla birkez daha biraraya gelip fikir alışverişinde bulunacağım.
Peki gelinen bu sürec beni şaşırttı mı, derseniz cevabım hayır olacak... Çünkü bu adamlar bunu maalesef herzaman yaptılar.
Bana da yapmamaları için hicbir neden yoktu ortada... O nedenle şaşırmadım. Elbette üzüldüm ama, şaşırmadım.
Herşeyin hayırlısı olsun.
Şimdi daha iyi anlıyorum ki, 8 yıldır ilk kez belki de ikbalimi doğru bir menzile soktum.
Şimdi sabırla ve kararlılıkla bu menzilde ilerlemem gerekir.
Her karar bir risktir.
Ama risk almadan da birşey olmuyordu. Olmayacağı, bu 8 yıllık süreç içerisinde yaptığım bunca başarılı işten sonra hiçbir yere gelmememle bir kez daha kanıtlandı. Aradan geçen süreç içerisinde, uluslararası arenada da çok ses getiren birçok işim oldu.
Benim imzamı taşıyan işleri ben (Ki ben İslamcı, ve düşüncelerinden zerre kadar ödün vermeyen bir Kürdüm) değil de, başka birileri yapmış olsaydı şimdi bu çatı altında çoktaan bir yere müdür olmuştu.
Ama biz iki yönden de öteki olduğumuz ve beyaz türk olmadığımız için olmadı. Bizim gibiler ancak karşı tarafın borozanı, tetikçisi ve döneği olduğu zaman biryerlere gelir.
Biz öyle olmadığımız için yerimizde saydık...
Artık saymak ve kendimi daha fazla hırpalamamak, emeğimle başkalarına katkı vermemek için aldım bu kararı...
Allah şahittir yüzüm aktır. Arşivler şahittir, yüzümü kızartacak hiçbir işin altına imzamı atmadım.
Ne imzamı attım, ne de imzasız bu tür işlerin arkasında oldum...
Hiçbir şey olamamak ve 8 yılı (daha önceden de 2 yıl var) bir çırpıda silip gitmek zorunda kalmak da bizim kazancımız olsun.
Her işte bir hayır vardır. Biz bilmesek bile...
Rabbim çıktığım bu yolda, bizi namertlerle buluşturmasın. Ve bizi altından kalkamayacağımız bir sınavla yüzyüze bırakmasın. Amin.
Artık zamanı geldi.
Demir almak günü geldi.
Vira bismillah, haydi hayrola!...

Müzik arası

15 Haziran 2010 Salı

Ev işleri

Birkaç gündür işten çıkma havasında olduğum için saat 11'e kadar uyuyorum.
Kalkıp duş aldıktan sonra canım isterse ve tembelliğim de üzerimde değilse güzel bir kahvaltı hazırlayıp yiyorum.
Sonra da...
Tabii ki hemen çıkıp işe gelmiyorum. Önce giderek sayıları artan çeşit çeşit çiceklerimizi suluyorum büyük bir keyifle... Çoğunun ismini bilmiyorum. Ama bir tanesi var ki resmen hayran kaldım.
Geçenlerde değerli dostum Paşa'nın eşi Asunaz getirmiş Açun'a...
Ben de onların huzurunda, Açun'a o çiçek benim olabilir mi dedim, onay alınca da çicek benim oldu.
İsmini bilmiyorum. Çiçek açıyor. Yeni dallar o çiçeğin içinden çıkıyor, onlar da çiçek açıyor, yeni dallar onların içinden çıkıyor.
O kadar güzel ki...
Bugün gelirken bir ara, "Acaba yanımda mı götürsem, akşam da getiririm" diye düşündüm.
Bu düşünceye ben bile şaşırdım doğrusu...
Akşam olsa da çiçeğime gitsem.
Özledim çok...
Bu arada Açun yok diye yazabiliyorum bunları... O bunları okuyabilse kesin arıza çıkarırdı. :)
Öte yandan Açun'un tatili eminim ki keyifli geçiyor. Cennet gibi bir köyleri var. Demin aradığımda Halası'nın o muhteşem bahçesindeydi.
İşleri ayarlayabilirsem atlayıp gidicem.
Bakalım artık...

14 Haziran 2010 Pazartesi

Yalnızlık

Bu arada Açun dün memleketine gitti.
Ben ise yalnızım... Ve üstelik de biraz halsizim. Sözde ben de bugün çıkışımı alıp gidecektim ama olmadı.
Üç dört gün içinde bu işleri halledip gideceğim inşallah ben de... Zira bu stresi ancak iyi bir tatil paklar.

Sorun

İşten çıkarılma işlemlerimde sorun çıktı.
Üst müdür taş koydu. Bu adamlar neden böyle yapıyor, neden herşey iyi bitsin istemiyor anlamış değilim...
Bugün bir kez anladım ki 10 yıldır beş para etmez insanlarla vakit kaybetmişim. Ne kadar kötü...
İş hayatımda neredeyse hiç kaliteli bir adamla rast gelmedim. Verdikleri sözde durmazlar, sen bir şey istediğinde yapmazlar... Adam gibi çıkışını istiyorsun, bir hafta önce isteyen herkese vermişler. Sıra sana gelince de hiçbir şey yapmıyorlar. İçim o kadar dolu ki...
Demin rest çektim.
"Üç gün içinde çıkışımı veriyorsanız verin yoksa noter ihtarı çekip öyle giderim. Daha sonra kozlarımızı mahkemelerde paylaşırız" dedim.
Sadece 3 gün... Eğer bu süreç içerisinde bunu yapmazlarsa aynen dediğim şeyi yaparım.
Aksi taktirde artık yapılacak şey yok gerçekten de...
İş hayatım boyunca hep şanssızlıklar eksik olmadı. Yıllar önce Y.Ş. diye bir yerde çalışıyordum.
Bu alemin en kallavi şerefsizlerini orada gördüm.
Bir insanın hem müslüman hem de şerefsiz olabileceğini orada gördüm. Bu da benim şansızlığımdı işte...
O adamlarla çalışmak zorunda kaldığım için hala bile üzülüyorum talihime... Onlardan kaçıp bu tarafa geçtim. Bunlar onlardan daha beter çıktı. Aralarındaki tek fark biri islamcı, diğerleri değil...
Hele şu iş arkadaşlarıma ne demeli?
Onlar meğerse bugünü beklemiş yıllardır... Günlerdir dolabımı toparlıyorum, içlerinden kendi milletimden olan biri hariç (Ki kendisiyle de aram olmamasına rağmen), "Yahu ne yapıyorsun" diye soran olmadı.
Allah'tan ki her zaman onlardan daha başarılıydım. Allah'tan ki işten çıkışım başarısızlığımla ilgili değil, bütünüyle kendi inisiyatifimle...
Yoksa bu korkak tavuklar gibi başarısız olup, ben değil de, onlar beni atmış olsalardı ve buna seviniyor olsalardı, o zaman her halde kendimi hiç affetmeyecektim...
Şimdi sevinemiyorlar. Ama gidip onları rahat bırakacağım için de pısmış bekliyorlar...
Evet kabul ediyorum, onların bu hale gelmesinin nedeni ben, zekam ve başarımdı.
Şimdi seviniyorlar. 10 yıl boyunca ben iş yaparken onlar üretemedikleri için ve üstüne de fırça yedikleri için ben sevinmiştim.
Demek ki sıra şimdi onlarda...
Hala bitmedi. Burada bitmeyecek...

12 Haziran 2010 Cumartesi

Gitmek

Bu tür durumlarda en zoru dolabını boşaltmaktır.
Yıllar içerisinde bir sürü ıvır zıvır birikmiş. Onları ayıklamak bayağı bir vaktimi aldı.
Ayıklamak konusunda üzerime yoktur. Fazlalıkları hemen attım... Geriye çok az şey kaldı.
Arada bir sürü ilginç not, not defterleri arasına çiziktirilmiş tuhaf kelimeler/düşünceler... O vakit kimbilir hangi düşüncelerle, hangi yalnızlık anında yazmışım onları...
Alıp onları yırtmak, not defterlerini çöpe atmak hiç zor gelmedi. İnsan giderken çok az şey götürür...
Zaten öyle değil midir, ölünce yanında bir defter ve üzerine giyindiğin sevaplar ve günahlardan başka neyi götürürsün ki...
Ben de öyle yaptım. Birkaç kitap bıraktım, geriye kalan herşeyi attım.
İnşallah bir iki gün içerisinde bu işlemler biter de, yeni bir yol çizeriz biz de kendimize...
Aldığım karardan mutluyum. Doğru bir karar aldım. Rabbim hayırlısını nasip etsin... Siz bir kapıyı kapatmadıkça Allah başka bir kapı açmaz size... Bunu bilir, buna inanırım.
Bu kapı kapandı...

9 Haziran 2010 Çarşamba

Karar

Nihayet 8 yıldır çalışmakta olduğum bu işyerinden ayrılma kararımı yöneticilerime açtım.
Onlar da gerekçelerimi dinledikten sonra kararıma saygı gösterdiler.
Her kararın bir bedeli, atılmış her adımın bir riski vardır. Belki bundan sonraki hayatım çok daha güzel geçer, belki de çok daha kötü...
Tüm riskleri kendimce düşünerek bir karar aldım. Bu kararı aslında uzun süredir almam gerekiyordu ama bir türlü cesaret edememiştim.
Cesur olmak gerekiyor.
Ben daha güzel bir gelecek tahayyülü ile bu adımı attım. Umarım fazlı ve keremi bol olan Allah bize lütüfkar davranır.
Ve bize yeni bir rızık kapısı açar.
Demin Açun'la konuşurken ona şunları söyledim: "Allah bizi rızkın daha azıyla imtihan ederse de, açlıktan ölenlerden ne üstünlüğümüz var ki... Ona da razıyız. Bu dünya bir imtihan dünyasıdır"
Evet işin özeti budur.
Ben sorumluluklarımın her zaman bilincinde oldum. Attığım her adımda önce Açun'u düşündüm, sonra kendimi... Bu kararımda da bunu es geçmedim.
İnşallah herşeyin hayırlısı olur.
Biz yine de dua edelim: Allah'ım bizi namerde muhtaç etme... Amin!
Bundan sonraki gelişmeler yine burada olacak... Bazı halletmem gereken bürokratik işlemler var. Onları halletmeye çalışacağım. Uzun bir süre burada olamazsam da, yolu buraya düşen herkesten dua beklediğimi herkesin bilmesini isterim.
Kendimi ve üzerimde sorumluluğu olan herkesi Allah'a emanet ediyorum. En emin olan O'dur çünkü...

Arife

Yeni başlangıclar her zaman heyecan verici olmuştur. Şuan yeni bir başlangıcın olmasa bile, yeni bir kararın arifesindeyim.
Bazen bazı şeyler planladığın gibi olmayabiliyor. Ama plan yapmak, o planı uygulamaya geçirmek için adım atmak güzeldir.
Birkaç saat sonra çok önemli bir adım atacağım. Allah yardımcım olsun. Amin!

7 Haziran 2010 Pazartesi

Güzelleme

F. Ağlayan'ın Gazze'ye yardım filosuna yönelik eleştirileri tartışılmaya devam ediyor.
Birileri buradan bir CHP iktidarı bile devşirmeye başladı, iyi mi...
Sanıyorlar ki bu ülkede F.ciler kime oy verirse o iktidara geliyor.
Halbuki öyle mi?
Değil elbette... Bu tıpkı, "Aleviler kime oy verirse iktidara o gelir" gibi bir şeydir.
İkisi de şişirilmiş balonlardır.
Ama şu var: Aleviler ve F.ciler blok halinde CHP'ye oy verirse o zaman belki AK Parti'nin tekbaşına iktidarı biraz zor olur.
Biraz ama...
Müslüman adam, kendisinden emin olunan kişidir. Bazıları neden kritik dönemlerde pek güven vermiyor acaba?, diye soruyorum kendime...

Acı

5 Haziran 2010 Cumartesi

Ağlayan adam

F. Ağlayan, İHH'yı suçlamış...
Suçu da neymiş biliyor musunuz, İHH Gazze'ye giderken İsrail'den izin almalıymış. İzin almadığı için de otoriteye karşı gelmiş. Bu da doğru değil, demiş.
Ben de yıllardır, "Neden bir türlü bu adama güvenemiyorum" diyordum. Şu Ergenekon sürecinde biraz farklı bakmaya başlamıştım.
Fakat yine de, daha önce de burada yazdığım gibi, "Eğer onların nasırına basmamış olsalardı, hiç de bu kadar Ergenekon karşıtı olmazlardı. Ergenekon'a karşı duruyorlarsa bu, bu örgütün Ağlayan F.'yi vatana hasret bırakmalarından ileri geliyor" demiştim.
Arşivler buna şahittir.
Şu son olayda bir kez daha kendimi kutladım, bu adama karşı koyduğum ihtiyat mesafesinden dolayı.... İlk iş olarak da bu Pazartesi günü Zaman aboneliğini keseceğim. Gerek yok...
En tehlikeli iş Ali Şeriati'nin mükemmellen ortaya koyduğu ve sakıncalarına işaret ettiği Saray Dini'dir. Bu adam tam da böylesine bir din anlayışına sahiptir. Yoksa çıkıp İsrail'i sözkonusu edip otorite falan der miydi?
Gerçek müslüman için tek bir otorite vardır, o da Allah'tır.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Sözün bittiği yer

İsrail köpekleri sevgili arkadaşım, can dostum Cevdet Kılıçlar'ı da şehit etti. Onlar Mavi Marmara'da yola çıktıklarında arayıp konuşmuştum.
Ona, "Kutlu bir yola çıkıyorsunuz, yolunuz açık olsun. Allah'a emanet ol" demiştim.
Konvoyda fotoğraf çekiyordu.
Çektiği fotoğraflar için aramıştım, "Abi artistik fotoğraflar çekiyorsunuz, biraz haber fotoğrafı çekin de, işimize yarasın" demiştim. Takılmıştım.
O da gülmüştü.
Böyle olacağını ne o biliyordu, ne de ben... Böyle olacağını bilseydi, yine de geri durmayacaktı. Çünkü o Allah'a varmak için yola çıkmıştı. O'na giden yolda onu geri döndürecek kimse yoktu, olamazdı...
Yıllar önce Selam'da birlikte çalışmıştık. Gün geldi, hicret etti Almanya'ya... Gidip orada yıllarca kaldı.
Bir cihad eri olarak çalıştı, sonra döndü. Burada Vakit'te muhabirlik yaptı. Derdi, ümmetin derdiydi. Nerede dara düşen biri varsa Cevdet ya oradaydı. Gidemediği yerde de, kalbi ve duasıyla vardı.
Bir süredir İHH'da çalışıyordu. Orada sıradan bir yardım gönüllüsü değildi, yaptığı işe kalbini ve inancını yansıtan adam gibi bir adamdı.
Evliydi, çocukları vardı. Hiçbir zaman, "Ben gidersem çocuklarıma ne olacak" diye bakmadı. Emindi.
Koruyup gözetenlerin en güçlüsünün Allah olduğunu biliyordu. Mısır'a gitmişti, Gazze'ye yardım götürebilmek için... Orada da cefalar çekmişti.
Hep Kudüs ve Gazze için kalbi atıyordu.
En son Gazze'ye giderken yolda düştü. Fotoğraf çekerken İsrail köpeklerinin alnına vurduğu tek kurşunla şehid oldu.
Rabbim şehadetini kabul etsin sevgili kardeşim, ağabeyim, can dostum... Bazen kelimelerin bittiği anlar vardır. İşte o an bu andır.
Ailesine ve tüm ümmete sabırlar diliyorum. İslam alemi bir şehid daha kazandı. Heppimizin başı sağolsun, gözümüz aydın olsun.
Allah ailesine, yengemize ve çocuklarına sabrı cemil ihsan eylesin. Amin!

1 Haziran 2010 Salı

Katiller!

Sözün bittiği yerdeyiz. O nedenle yazamıyorum bile... Kahrolsun İsrail! Kahrolsun onların alcak işbirlikçileri...

27 Mayıs 2010 Perşembe

Portre

Demin bana bir kitap geldi.
Çok güzel bir kapağı var. Bu kapağa bakınca, yıllar önce üniversitenin oradaki korsan kitapçılardan aldığım Dorian Gray'in Portresi adlı kitap aklıma geldi.
O kitabı çok özel bir kapağa basmışlardı.
Onu uzun süre elimde tutmuştum ama okumamıştım.
Önce evimde, arkadaşıma ait sahaf değeri olan kitapları bitirmiştim. Neler vardı neler: Kelebek, Fatih Harbiye ve Tolstoy ile Dostoyevski'ye ait onlarca kitap vardı.
O kitapları okuyunca birşey dikkatimi çekmişti. Eskimiş kitabın büyüsü ve kokusu çok farklıydı.
O kadar eskimiş kitaba, ki bazılarının yaprakları elimde pütür pütür dökülüyordu, alıştıktan sonra hangi kitabı okuyacağımı merak ediyordum.
Elimde iki ayrı alternatif vardı, biri Dorian Gray'in portresi, diğeri de Moğol Kurdu'ydu. İkisi de oldukça kaliteli baskılardı.
Ben önce Moğol Kurdu'nu okudum, ardından da uzun süre hayranlıkla o güzel kapağına baktıktan sonra Dorian Gray'i okudum.
Oscar Wilde, ilginç, enterasan biri... Seksüel tercihlerini bilmeden okumuştum. Sonra gerçeği öğrendiğimde doğrusu biraz iğrensem de, onun büyük bir yazar olduğu yönündeki fikrim hiç değişmedi.
Şimdi bu kitaba bakarken o kitap aklıma geldi. Dorian Gray'de ne yazıyordu, şimdi hatırlamıyorum bile... Hatırladığım tek şey, o kitabı okurken bazen bir cümleye takılıp saatlerce düşündüğümdü.

25 Mayıs 2010 Salı

İşte gençliğimin parçası

Rock müzik kadim bir dost gibidir.
İyi gününüzde değil de, kötü gününüzde, sert ve acımasız bir günde gidip sığındığınız bir dost gibidir.
En güvenilir limandır (müzik bazında) rock müzik benim için... S..bh'ta çalıştığım yıllardı. Kalbim yeni durulmuştu. Tüm acılarımdan arınmıştım, kendimi özgür bir kuş gibi hissediyordum.
Bir taraftan da gerçek, yalansız bir aşka susamış kalbime hayat suyu bağışlayacak bir arayışın peşindeydim.
Sokak sokak, mısra mısra, dize dize aşk arıyordum. İşte bu müzik o arayışta, o uzun yolculukta hep yanımda oldu.
Açun'u bulduğum günlerde dilimin ucunda "Sinê" vardı. Onun kulağına ilk fısıldağım şarkı da buydu.
Ona kendi anadilimden söylediğim ilk dize de buydu. İlk aşk öyküsünü de bu dizelerin verdiği ilhamla anlatmıştım... Ona kendi dünyamdan aşkı anlattıkça o bana aşkını vermişti.
Bu şarkı bizim şarkımızdır. Aşkını arayan yaralı bir yüreğin şarkısı...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Hasta

Açun günlerdir rahatsız...
O hasta olunca benim de haliyle pek tadım tuzum olmuyor. İnşallah kısa süre içerisinde toparlanır. Allah şifalar versin Açunum'a... Amin!

20 Mayıs 2010 Perşembe

Duman

Ben bir dumanım.
Suyun içinden damıtır nefesin beni
Çekersin, hayatı çeker gibi içine...
Bir umut gibi gelirim,
dokunurum efkarına...
Alırsın zehrimi, bırakırsın beni...
Ben bir dumanım.
Zehrim kadar kimse sevmedi beni...

-S.S.- 20 Mys 2010/Esentepe İstanbul

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Güzel bir akşam

Dün ben, Açun, Asu ve Paşa Taksim'de buluştuk...
İstiklal'de bir tur attıktan sonra da Beşiktaş'a inip yeni keşfettiğimiz bir kebapçıda enfes bir yemek yedik.
Muhabbet bence en güzeliydi.
Sonra da vapurla Üsküdar'a, oradan da evlerimize dağıldık... Bu dünyada dostlar da olmasa hayat pet tatsız, tuzsuz olurdu.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Çiçek

Birazdan toprak almaya gideceğim.
Balkonumuzda çiçek ve bir iki sebze ekeceğiz. Bu belki basit bir iş ama, sabahtan beri içimde öyle öyle şen bir heyecan var ki... Bu, birşeyi dünyaya getirmenin heyecanıdır.
Toprağa tohum atmak ve sonra beklemek... Bu, hayatın anlamını özetleyen cümle değil midir?
Senin emek verdiğin bir çiceğin filizlenmesini izlemek, o heyecanı tatmak, sonra onun açıp büyümesini izlemek duygusu ruhuma öyle bir dinginlik kattı ki, anlatamam...
Kendimi, yalın ayak toprak üzerinde koşar gibi hissediyorum şimdi. Bedenimi geren tüm negatif enerji gitmiş, ruhum ahengini yakalamış sanki...
Gidip toprak alacağım.
Ve çiçek ekeceğiz...
Hepsi bu.
Mutlu olmak bu.

Pazar

Dün arkadaşlarımıza kahvaltıya davetliydik... Sabahın erken saatinde kalkıp evlerine gittik, sofra hazır bizi bekliyordu.
Olabildiğince keyifli bir kahvaltı yaptıktan sonra kalkıp Küçük Çamlıca'ya gittik... Orada akşama kadar vakit geçirdik.
Çok güzel bir gündü...
Arkadaşımızın iki kızıyla uzun uzun voleybol oynadım. Açun da -sanırım- hayranlıkla beni izliyordu.
Bu arada Açun'un bir özelliğini farkettim. Anında çocuk olabiliyor. Ne kadar şen şakraktı.
Benim gibi "ağır" birinin bunu içselleştirmesi çok zor ama, doğrusu kendimi zorlayacağım. Neticede en yalansız, en güzel dönem çocukluktur. Çocuk gibi olmak da kötü birşey olmasa gerek... Değil mi?
Biz İ. abiyle takıldık, onlar kendileri... Bir ara onlar gezmeye gitti, biz yalnız kaldık... O arada yine üniversiteden beri taşıdığımız radikal hayallere daldık. Siyasetten felsefeye, sosyolojiden yakın tarihe kadar ve elbette para ve evden, arabalara kadar onlarca şeyden konuştuk... İnsanın aynı dünya görüşüne sahip olduğu birileriyle vakit geçirmesi ne güzel...
Dün çok keyifliydi.
Sonra vakit gelince eve gittik... Açun'un hazırladığı mükemmel içeceklerle geceyi noktaladık. Çok çok enfesti.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Offf of!

14 Mayıs 2010 Cuma

Hayat

Bugün geç kalktım. İşe geldiğimde saat 12'ydi... Biraz rahatsızdım, o nedenle yarım gün için izin rica ettim.
Kalkıp duşumu aldıktan sonra balkondaki çiceklerimize, maydanoz ve fesleğenimize, çiçek ve balconumuza (İnanın türkçe ismi aklıma gelmedi, sonra yazarım) baktım. O kadar güzel görünüyorlardı ki...
İnsan yeşilliklere bakınca hayatın tazeliğinin farkına varıyor. Seyretmek mutlu olmam için yetti.

Bu arada balcon, domates demek Türkçede...

13 Mayıs 2010 Perşembe

Hastayım

İki gündür fena halde hastayım.
Önceki gün önce keyifli geçen, ardından da yanmış yağ kokusuyla kabusa dönen bir gezmeden sonra başladı herşey... Kızarmış yağ kokusu ve ter kokusu benim bütün kimyamı alt üst eder.
Bu öteden beri öyledir.
O nedenle evinde kızartmadan başka birşey çıkmayan insanları ve onların mutfaklarını hiç sevmem.
Neyse...
Sinirlerim fena halde gerildiği, bütün kaslarım kaskatı kesildiği için bütün gece hiç uyuyamadım. Sanırım yatakda dönüp dururken üstüm açıkta kalmış... Dün de bu nedenle bütün günü ve geceyi korkunc bir bel ağrısıyla geçirdim.
İnsan hasta olunca annesini özlüyor.
Çünkü bir tek annen seni karşılıksız seviyor. Bir tek o gerçekten sen hastasın diye üzülüyor ve sen iyileşmeden o iyileşmiyor.
Bu yalan değil...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Yaz

Bugün hava o kadar sıcaktı ki
bir an acaba Ağustos'ta mıyız diye düşünmedim değil... Sıcağı çok seviyorum ama sıcakta İstanbul'da olmaktan ve çalışmaktan hiç hoşlanmıyorum.
Bazen diyorum keşke usulünce çalışma imkanı olsaydı da turizm sektörüne falan girseydim. Maalesef yok...
O sektörde neredeyse her yol cehenneme çıkıyor.
Neyse ya...
Şu aralar yazmak pek istemiyorum. Çünkü yorgun hissediyorum kendimi...

6 Mayıs 2010 Perşembe

Şılala

Bizim Açun'la aramızda geliştirdiğimiz çok cici bir dil var. O dilin kodlarını dışarıdan birinin çözmesi mümkün değil...
Bazı sözcükler var, zaman zaman kullandığımız... Bugünlerde nedense en çok kullandığımız sözcük de, şılala sözcüğüdür.
Bir anlamı yok... Bir şarkıdan, yabancı bir şarkıdan alınma, uyduruk bir sözcük... Ama bizim dilimizde anlamı: sevgi, aşk, şefkat... Gerçi bu dilde oluşturduğumuz tüm sözcükler aynı anlama geliyor. Bu da onlardan biri işte...
Şılala, şılala, şılala...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Bisiklet macerası


Birkaç yıl önceydi Açun'la Adalar'a gitmiştik... Ona bisiklete binmeyi öğretecektim. Çok yoruldum ama maalesef çabalarım sonuç vermedi.
Gittiğimiz tatillerde 3 tekerlekli bisikletlere bindi. O büyük olanlarından hani... Bindiğinde o kadar mutlu oluyordu ki...
Sonra bir daha vaktimiz olmadı bu türden bir deneme için... Fakat geçenlerde Açun, arkadaşı N. ile sahilde yeniden bisiklete binmişler. Daha doğrusu N., Açun'a öğretmeye çalışmış... Sonuç ne derseniz?
Acun'un söylediğine göre bayağı bir ilerleme varmış... "Eğer biraz daha binersem öğrenirim" diyor ve onu Adalar'a götürmemi istiyor.
Bu foto, Açun'un geçtiğimiz haftaki bisiklet öğrenme macerasından...

Hitler, Mitler

Başbakan Erdoğan'ın,
İsmet İnönü'yü Hitler'e benzeten açıklamaları ve bu açıklamalar etrafında kopan tartışmaları günlerdir, büyük bir keyif ve ibretle izliyorum.
Ben tabiatım gereği ölmüş insanlarla pek uğraşılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Adam ölmüş, gitmiş...
Hesabını o dünyada Allah'a, bu dünyada da halkının vicdanında verir.
Ayrıca onu konuşmaya, hele bir tartışmada, onu bir saldırı aracı olarak kullanmaya ne gerek var ki...
İlle de tartışmak mı istiyorsunuz, o zaman fikirleri tartışın...
Kaldı ki İsmet İnönü tartışmaları, ona getirilen eleştirileri de öteden beri hep biraz "vur abalıya" şeklinde değerlendirmişimdir.
Şunu gördüm ki, İsmet İnönü'yü diline dolayanların aslında hedefi o adam değil, Atatürk'tür. Fakat Atatürk bu ülkede bir tabu olduğu için, onu eleştiremeyenler, İsmet İnönü'yü vuruyor.
Vuruyor da, vuruyor...
Erdoğan'ın da, CHP'nin kirli ve karanlık tarihini eleştirirken hedef tahtasına her defasında İnönü'yü yerleştirmesindeki asıl neden de budur.
Eğer siz CHP'nin karanlık defterini dürmek, o tek partili dikta rejimini demokrasi penceresinden eleştirmek, Hitlervari uygulamalar diye bir dönem ve bir insanı tenkid edecekseniz, bunun için doğru kişi İnönü değil, başkalarıdır.
İnönü'ye gelinceye kadar kimler var kimler?
Ama dedim ya, bir tabuya dokunamayınca, günah kecisi olarak ilan edilen ikinci adama saldırılıyor bu ülkede...
Kaçak güreşmek deyimi buna cuk oturuyor.
Sahi bu ülkede biz ne zaman dönemleri, hiçbir korku taşımaksınız tartışabileceğiz?

Uyku

Uykum yeniden düzene girdi.
Bugün çok iyi bir uyku çektim...
Sabah uyandığımda kendimi mutlu hissediyordum.
-İnsan yaşlandıkça ilişkilerinde daha bir seçici oluyor galiba... Ben eskiden de, sevmediğim tiplere karşı hep mesafeliydim ama yine arada bir temasa geçiyordum. Fakat artık yok...
Cahil, kıro tiplere, önyargılılarına mahkum olmuş küçük insanlarla olan bütün irtibatımı kopardığımı, onları gözümün önünde olsalar bile hiç görmediğimi farkettim.
İnsan böyle daha mutlu da oluyormuş doğrusu...
Bir de şunu farkettim: Çakkal insanları, izgüşar, düzenbaz, içten hesaplı tiplere tahammülüm kalmamış.
Eskiden, "Ya öyle ama, bu yönü de iyi" diyordum. Fakat şimdi artık onu da demiyorum. Geçenlerde gördüğümde selam vermediğim bir arkadaşım beni arkadan yakaladı, "Ne oldu, küsmüyüz" diye dert yandı.
Hayır, küs değiliz, dedim. Adam olmadığı için selam vermediğimi bakışlarımdan anladı.
Gözler bazen konuşuyormuş da, dil söylemeye gerek duymayınca...
Öyle işte...
-Güne Taraf okumakla başladım. Birkaç güzel yazı vardı. Alabilen herkese tavsiye ediyorum.
-Ve şunu söyleyeyim: İnanabiliyor musun, biz Zaman'a abone olduk... Ben ve Açun'un, zaten bir gazete almaya hic ihtiyacımızın olmadığını bizi bilen biliyor.
Ama buna rağmen neden Zaman'a abone olduk derseniz, yeni taşındığımız apartmanda, bir doktor aile var. Kadın, Açun'la tanışır tanışmaz Zaman'a abone yapalım sizi dedi.
Açun, bir iki atlattı derken birgün Pazar günü hem de, Çamlıca'da misafirlerimizle oturup keyif yaparken doktorun eşi aradı Açun'u ve, "Zaman aboneliğini" sordu.
Ben de, kurtuluş olmadığını bildiğim için tamam dedim.
Hayır bununla kalsa yine iyi...
Üniversitede okuyan tüm yeğenlerim, "Herbirimizin 5 kişiyi Zaman'a abone etmesi gerekiyor" diye bana geliyorlar, o 5 kişi bulamadıklarında... Onları, verdiğim harçlıklarla atlatıyorum, bu kez başka yerde karşıma çıkıyor.
Bir ara Zaman ve Sızıntı (Kardeşim E. onların içinde... Hatta üniversitede ev imamıydı. O Sızıntı'ya, kendi aralarında Sıkıntı adını verdiklerini söylüyordu) dahil birçok şeye abone olmuştum. İnanılmaz...
Bu Gülen Grubu, inanılmaz bir şirket gibi çalışıyor. O çarka dahil olanlar kesinlikle kazanıyor.
Bizim gibi dışarıdan olanlar ise karınca kararınca finansör.
Yani yanlış anlaşılmasın. Ben her eve bir gazete girmesi taraftarıyım. Ama benim gibi birini de zorla Zaman abonesi yapmak doğru mudur sizce?
Ben ki, işim gereği zaten günde 14 gazete okuyan biriyim.
Açun bunları o doktorun eşine anlattı ama anlayan mı var? Kurtulmak için abone olduk vallahi...
Yoksa yakanı bırakmaları imkansız! Bilen bilir...

4 Mayıs 2010 Salı

Pazar

Fatih'teki komşularımızı Küçük Çamlıca'da ağırladık...
Onlarla muhteşem bir kahvaltı keyfi yaptık. N. Bey, doçent oldu. Onu kutladık aramızda...
Üç kızıyla papatya topladık, onlara taç yapmaya çalıştım. Ama olmadı. Sonra ikisiyle voleybol oynadım. Güzeldi.
Dün ise çok sinir bir gündü. Ömrüm boyunca asalak tiplerden, çalışıyor gibi yapıp kaytaran tiplerden nefret ettim.
Dün nefretim kabaran bir öfkeye dönüştü. Sinir oldum, az daha burada bir olay çıkaracaktım. O kadar yani...
İki gündür korkunç rüyalar (Allah hayra çevirsin. Amin) görüyorum. Bilmem nedendir, uyku düzenim yine bozuldu. Yine evde, o oda senin, bu benim dolanıp duruyorum battaniyemle birlikte...
Bir de yorgunum. Bahar, bende yorgunluk yaratıyor.
Ezel güzeldi dün... Ali bizi çok eğlendiriyor. O salak, sülük halleri... O bir baltaya bir türlü sap olamayan halleri, ne bileyim sempatik kılıyor onu...
Öyle işte...
Ağrı gezi yazısını yazacağım. Ama önce şu yorgunluğu atmam gerekecek...
Hala çocukluğumu özlüyorum.
Yani gördüğünüz gibi benim cephemde pek de değişen birşey yok... Peki siz, ya siz nasılsınız sevgili kaarilerim?

Not: Bu "kaarilerim" lafını daha önce duyuyordum, bana çok ilginç geliyordu.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Dün

Mükemmeldi. Dün kahvaltıdan sonra Açun'la bu kez Küçük Çamlıca'ya gittik... Enfes bir hava vardı. Bol bol fotoğraf çektik, gezdik, eglendik... En keyifli tarafı da Açun'un hazırladığı öğle yemeğimizi yemekti. O kadar romantikti ki... Şimdi bile hatırıma gelince içim mutlulukla doldu.
Sonra Altunizade'deki araba pazarına gittik. Orada ileride almayı düşlediğimiz arabalara baktık...
Sanırım Açun'la ikimiz aynı model ve aynı renklere bayılıyoruz. Gerçi planımız biraz farklıydı, Asu ve Paşa ile gitmeyi planlamıştık ama olmadı.
Sonra evimize gittik. Yeniden kitap okumaya başladık... Açun, benim 1999'da aldığım Doğan Kitap'tan çıkmış bir kitabı okuyor. İlk sayfasında, adım-soyadım-1999/Beyazıt yazıyor.
Altında da, "Hayat öyle güzel ki..." diye bir cümle var.
Hayatımı alt üst eden bir kazanın ardından hayata yeniden sarıldığım ve hayatı gerçekten sevmeye başladığım döneme dair bir cümle...
Dün okuyunca basit gibi gelen o cümleyi ne kadar büyük bir inanç ve inanmışlıkla yazdığımı farkettim. İnsan bazen birtakım kazalar yaşayabilir kuşkusuz... Ben de, atlattığım bir kazadan sonra yeniden hayata dört elle sarılmıştım. O cümle, hayata yeniden merhaba diyen birinin inanışıdır.
Neyse...
O kitabı çok sevmiştim. Açun şimdi okuyor onu, eminim o da çok sevecektir.
Ben ise Oliver Twist'i okuyorum. Muhteşem bir kitap dememe bile gerek yok, değil mi?
Bana dünkü güzelliği yaşatan Açun'a birkez daha teşekkür ederim. Sen aynı zamanda mükemmel bir arkadaşsın da, sevgili Açun...

22 Nisan 2010 Perşembe

Kendim için...

20 Nisan 2010 Salı

En Sevgili'ye..

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi (...) Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır. Sevgili, En sevgili, Ey sevgili... 1400 yıldır bitmeyen bir hasret ve özlemle... Hoşgeldin!

19 Nisan 2010 Pazartesi

Rich olmak ya da olmamak...

Dün Açun'la muhteşem bir gün geçirdik... Önce evde onun o muhteşem, tadına doyulmaz omletleriyle süslediği mükemmel bir kahvaltı yaptık.
Sonra da çıkıp Çengelköy'e gittik... Burada boğaza nazır, denize sıfır tarihi çınaraltında çaylarımızı içtik, gazetelerimizi okuduk. Sonra da geze geze Kandilli'ye gittik...
Kandilli'de bir zamanlar çalıştığım boğazın en güzel özel korusunun içine kurulu iş yerimi gösterdim.
Orada ne güzel günler geçirmiştim.
Sonra sahilde oturduk. Sahildeki çayıra oturmuş bir genc, gitarıyla bize tam 1.5 saat boyunca hiç durmadan şarkı söyledi. Repertuarı da o kadar zengindi ki...
Aslında o kadar uzatmayacaktı ama, yanına bir kız gelip oturdu.
Kitabını açıp, sigarasını yaktı ve başladı denizi izlemeye... Kulağı da bu gençteydi.
Çocuk, bu güzel kızı sanırım tavlamak için ne biliyorsa ortaya koydu. Tam 1.5 saat boyunca şarkılar söyledi. Hem de ne şarkılar...
Biz orada otururken hem boğazı hem de balık tutanları seyrettik. Tadına doyulmaz bir manzara vardı. Fırsatını bulan kendini atmıştı sahile...
Bir ara önümüzden iki kadın, bir erkek geçti. 40'lı yaşlarında insanlardı. Hepsi de ilginç giyinmişlerdi. Adamın elinde ahşap bir çanta vardı. Ne olduğunu anlamadık önce... Sonra açtıklarında anladık ki açılır/kapanır 4 kişilik bir banktı.
Kim bilir ne kadar pahallıydı.
Adamın karısının ilginç bir giyimi vardı. En ilginç olanı da yanlarındaki diğer bayandı. Mor, kadife bir eşofman takımı vardı üzerinde... Bu gayet normaldir değil mi?
Evet, bizce de öyleydi. Ama anormal olan birşey vardı. Kadının afedersiniz kıçında pullu, parlak bir yazıyla 'RİCH' yazıyordu. Yani görmemişim bu kadarı... Kıçına o plakayı takmasa sanki biz bilmiyecektik onların zengin olduğunu...
Zengin ama görgüsüz...
15-20 dakika oturup gittiler. Çok çok ilginclerdi.
Sonra Asu ile Paşa bize katıldılar. Onlarla da Kanlıca'da buluşup önce sahildeki tarihi yogurtçuda pudralı yogurt yedik, sonra da Mihrabat Korusu'na gidip, boğazın en güzel izlendiği o kafede oturup çay içtik... Dün herşey enfesti. Harikaydı, süperdi...
Bir daha anladım ki İstanbul gibi bir yer bu cihanda yok...

15 Nisan 2010 Perşembe

Beni en iyi bu anlatır bugün...

...

İki gündür kelimenin tam anlamıyla piyasayı sarsıyoruz. Yaptığım son iş İstanbul'un ardından Ankara'yı da sarstı. Bakalım mevlam neyler, neylerse güzel eyler!

14 Nisan 2010 Çarşamba

İsim olayı

İsmimi değiştirmek konusunda annemle de görüştüm.
Fakat annem hic sıcak bakmadı... Hatta o kadar ki, konuyu değiştirdi, çok alakasız bir konuyla ilgili benimle 15 dakika konuştu.
Anladım ki annem sıcak bakmıyor.
Zaten annem öyle sözünü direkt söyleyen bir kadın değildir. Tavrını, tavrıyla belli eder çoğunlukla...
İsim değiştirme olayımız şimdilik yattı. Belki biraz daha çalışırsam bu işi başarabilirim ama kolay gibi de görünmüyor doğrusu... Annem birşey istemiyorsa benim için bitmiştir. Bu dünyada hiçbir şey için annemi üzecek değilim.

13 Nisan 2010 Salı

Bulamamak

Bahar geldi geleli bende kırlara gitme, sabahın seherinde bir dere kenarına konmuş bir evde güne uyanma arzusu oluştu.
Bu o kadar karşı konulmaz bir arzuya dönüştü ki... Ne vakit bir kuş cıvıltısıyla uyansam gözlerim şırıl şırıl akan dereyi arar.
Ama yok...
Ondan mıdır bilmem bu yorgunluğum, hep yorgunum hep...
Aslında nerede olmak istediğimi biliyorum. Çocukluğumda her bahar gittiğimde bir yer vardı, ırmak kenarında, dallarını suya düşürmüş bir ağacın altı... Orada oturup kışın soğuğunda iyice semizleşmiş balıkları tutardık. O kadar güzel olurdu ki...
Yazın kuruyan bütün o dereler şırıl şırıl akardı. Su taşırlardı hepsi kendi imkanları ölçüsünde o koca nehire...
O dağların nergisleri, kardelenleri meşhurdur. Bir de bu vakitlerde yaban laleleri açardı. Ya o sarı çiceklere, ya yaban papatyaları, onlara ne demeli...
Bizim o havzada çok güzel kuşlar var. Kırmızı gerdanlıklı küçük kuşlar bu dönem o havzaya doluşurdu. Onların bir meşe ağacına tünemeleri, sonra gidip o kücücük gagaları ile o billur gibi akan derelerden su içmeleri...
Kimi zaman suya girip duş alırlardı. Çıktıklarında kurunmak için silkelenirlerdi. Uzaktan durup nefessiz bir şekilde onları izlerdim. Bazen o pusuda saatlerce beklediğim olurdu.
Biz bu dediğim yere yeni doğmuş kuzular ile oğlaklarımızı götürürdük. Onlar öğlen anneleriyle buluşmadan önce otlatmaya onları oraya biz çocuklar götürürdük... Renk renk oğlaklar, kuzular o dağlara salınırdı. İkide bir gelip dereye giderlerdi. Derede, büyük kayalıkların üzerine tırmanmak bu yeni yetme oğlakların en büyüz zevkiydi. Saatlerce bir kayadan diğerine tırmanır dururlardı. Kuzular da otlanırdı usulca...
Bazen biri melediği zaman bir koro başlardı. Sırayla hepsi meleşirlerdi. Oğlakların kesik kesik çıkardıkları sesler terapi gibi gelirdi.
Öğlene doğru alırdık o küçük sürümüzü oynaya oynaya köye getirirdik. Annemler koyun ve keçileri sağdıktan sonra kuzu ve oğlakları salardık içlerine... Hepsi bir dakika bile geçmeden annesini bulur, mutlulukla emerdi.
Annemler bugün köye gitti.
Bu anlattığım şeyleri şimdi o köyde çocuklar yaşıyor. Onlar gibi mutlu olmak isterdim şimdi...

12 Nisan 2010 Pazartesi

İsim/Ad

Bugün avukat arkadaşımla görüşeceğim bu isim değiştirme konusunda... Daha önce ismini değiştiren bir arkadaşımdan gerekli tavsiyeleri aldım. Bircok angarya binecek üzerime...
Süreç çok uzun sürmüyor.
Duruma göre 3 ay gibi kısa bir süre içerisinde adli süreç bitiyor. Sonra pasaport, tapu, diploma vs. türü belgelerin tashihleri olacak...
Aslında tüm bunlar için değer mi bilmiyorum. Günlerdir kafamı meşgul eden tek soru bu... Ben bu kadar angaryayı sırtlayabilecek miyim?
Kendimi biliyorum çünkü...
Rabbim beni tembel biri olarak yaratmış. Neyseki yanında biraz zeka vermiş de, onunla telafi ediyoruz. Eğer hem tembel hem de embesil biri olsaydım o zaman herhalde ölümüm tembelliğimden olacaktı.
Ablam ve benden bir büyük abimle görüştüm. Onlar gerekçelerimi dinledikten sonra beni haklı buldular. Zira abimin söylediği şey beni çok mutlu etti. Aynen dedi ki: "Yıllardır bu ismini değiştir diyeceğim ama üzülürsün diye bir türlü dilim varmıyordu. Sen karizmatik bir adamsın ama ismin maalesef öyle değil"
Karizmatik biri olduğumu da böylelikle birinden duymuş oldum, iyi mi...
Şimdi burayı okuyan (Bir-iki kişi olduklarını tahmin ediyorum) sizler, "Acaba ismini ne olarak değiştirecek?" diye merak ediyorsunuz değil mi?
Merak edin bence de...
Günü geldiğinde, ismimin değiştiğini tüm Türkiye'ye, imzayla ilan edeceğim. Beni izlemeye devam edin, deeermişim:)

8 Nisan 2010 Perşembe

Yrgnm

Bu kelimeyi yazmaktan artık bıktım... Doğrusu yine yazacaktım ama bu kez nedense yüzüm kızardı. Utandım.
Dün izinliydim. Öğlen saat 12.30'a kadar uyudum. Sonra uyanıp bir duş aldım, güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra da gidip uzandım. Derin hayallere daldım. Uyku ile uyanıklık arası bir gün geçirdim.
O kadar dinlendim ki, düşünün Açun akşam geldiğinde ilk tepkisi, "Ne güzel dinlenmişsin böyle... Yüzünden belli oluyor" oldu.
Ama aradan bir gün bile geçmeden ben yine yoruldum. Ne olacak şimdi?
Sahi bunun bir çaresi yok mu?

6 Nisan 2010 Salı

Mardin'e dair!

Mezopotamya ovası renga renk bir kilime dönüşmüş, tabiat ana o münbit topraklara en nadide halısını sermiş gibiydi. Göz alabildiğine sarı, yeşil bir desenle kaplanmıştı her yer... Kır çiçekleri, sarı-beyaz papatyalar...
Arabamız yavaş yavaş Mardin'e çıkan yolu tırmanırken ovayı izliyorum... Bir ara bir kuş bize yarenlik ediyor.
Sanırım bu bölgeye özgü, parlak açık kahverengi bir gerdanlığı, kanatlarında da siyah ve beyazlar var. O kadar güzeldi ki...
İnsanlık medeniyetinin bu en kadim topraklarında, ayağımız toprağa değmeden gitmek de bir garipti doğrusu... İnip bir zamanlar atların dört nala koştuğu bu topraklarda, ciğerlerimi patlatırcasına koşmak istiyordum. Bu o kadar yoğun bir arzuydu ki, fakat heyhat, vakit yoktu.
Kaç bin yılı eskitmiş bu topraklar... Zamanı öğüten bir dinginliği var, güneş bir doğuyor, bir batıyor. Her gün yeniden, yineden...
Gökyüzü mavi bir atlas gibi kurulmuştu üzerimize... Dönüp hayranlıkla bu duru maviliği izlerken gözüm bu kez Mardin'in üzerine kurulu olduğu o kadim tepeye, o tepenin üzerinde bir taç gibi duran o kaleye ilişti. Medreseler, bin yıllık camilerin göğü delen o zarif minareleri... Gözümü yükseklerden alıp en aşağıdan başlıyorum.
Mardin'in ayaklarına Kasımiye Medresesi kurulmuş, duruyor orada... Bir zamanların ilim irfan yuvası hergün o tepenin yamacında yüzyıllardır olduğu gibi izliyor mezopotamyayı, bıkmamacasına...
Biraz üzerinde Ulu Cami, Şehidiye Camii, Şeyh Çabuk... Ve tepenin üst yamancında olanca ihtişamıyla Zinciriye Medresesi ve daha niceleri...
Yeni Mardin'den geçerken gözümüzü varmak istediğimiz yere, bu eski güzelliklerin olduğu yere sabitleyerek geçiyoruz. Zira beton, betondur. Biz taşın, medeniyetin peşinde tırmanıyoruz yukarı doğru...
Arabadan iner inmez başlıyoruz gezmeye... Burada, "Nereyi gezelim acaba?" diye sormak ve direkt bir adrese doğru yönelmek ayıptır. Zira her bir karışı gezilmeye değerdir. Gözünüz bir taşı atlasa gönül koyar Mardin, gizler güzelliklerini...
O nedenle bu kenti taş taş, adım adım gezmeli...
Biz de öyle yapıyoruz.
Bir ara yorulup kendimizi Ulu Camii'nin insana huzur veren o iç avlusuna attığımızda yanımızdan biri geçiyor.
Akşam eve birşeyler yetiştirme telaşında belli ki... Arkadaşım, "Amca bu su içiliyor mu?" diye soruyor. Amca hafif şaşırarak önce durdu, sonra da, "O şadırvana gelen su, suların en güzelidir. Kaleden geliyor" dedi.
Su değil, sanki şerbetti.
Bu camii yaklaşık 900 yıl önce yapılmış... Biz buna şaşırırken karşımıza 1500 yıllık yapılar çıktı. Sözkonusu olan yer Mardin olunca, yıllara şaşmamak gerektiğini çok geçmeden anlıyoruz... Zira burası tarihten bile eski bir yerdir.
Bir labirenti andıran çarşısına gezip ana caddeye çıktığımızda kendimizi bir eve atıyoruz. Eyvanı, avlusu ve terasıyla saray gibi bir ev... Burada tüm evler hemen hemen aynı ihtişama sahip... Biri diğerinden daha güzel. Çirkini bu memleketten kovmuşlar sanki...
Zinciriye Medresesi, Şehidiye Camii derken güneş battı. Mardin için, "Gündüz mezarlık, gece gerdanlık" derlerdi.
Bunu ancak karanlık inince farkettik... O ana kadar koca bir mezarın içinde dolanıp durmuşuz meğerse... Karanlık bastırınca Mardin'in o dillere destan güzelliği ortaya çıktı.
Oturup bir terasta, kaçak çay eşliğinde bir taraftan uzaktan bize göz kırpan Suriye köylerini izlerken, bir taraftan hemen elinizi uzatırsanız yakalayabilecekmişiniz hissi veren yıldızları seyretmek enfesti. Tıpkı binbir gece masallarındaki gibiydi herşey... En güzeli de dönüp kaleden başlayarak, sarı bir gerdanlık gibi karanlığın ortasına kurulmuş bu güzel kenti izlemekti.
Saatlerce tek kelime konuşmadan, sessiz bir ayindeymişiz gibi, tabiatın bize sunduğu bu baş döndürücü güzelliğe verdik kendimizi...
Az ileride Deyrul Zaferan vardı. Daha ileri de başka bir yer...
Ara sokaklardaki kimi evlerden Kürtçe türküler, kimi evlerden Arapça, kimilerinden de Süryanice şarkıların melodisi geliyordu. Hepsi eminim ki o üç dilde tek bir şeyi anlatıyordu.
Acıklı melodilerine bakılırsa hepsinin ortak konusunun aşk olması en güçlü ihtimal gibi gelmişti bana...
O gece güzellikten mest olmuş bir şekilde, ruhumda doygun ve esrik bir mutluluk duyarak kalkıp otelimize gittik...
Sessizlik bu toprakların adı oluyordu geceleri... Sabah beni bir kuşun cıvıltısı uyandırdı. Kalktığımda perde aralığından arsız bir ışık giriyordu odama... "Merhaba" dedim güneşe...


.. devam edecek!

Çok daha iyi fotolar var. Ama vaktim yoktu. Bu kadarla yetinin artık...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Anadilde aşk başkadır!

4 Nisan 2010 Pazar

Geldim

Mardin'den döndüm. Süper geçti. Dinlendim, duruldum, geldim.

İzlenimler ve fotolar daha sonra...

2 Nisan 2010 Cuma

Mardin'e gidiyorum!

Yarın sabah uçağıyla Mardin'e iki günlüğüne gidiyorum. Bu kenti özlemiştim ne zamandır... Dua edin!

Sanki...

Yokmuş gibi saymak...
Dün burada olan biten herşey bir şakadan ibaretti.
Akşam iş çıkışı Açun'la buluştuk. Taksim, Karaköy, Kadıköy... Güzeldi.

31 Mart 2010 Çarşamba

Kanal 7 ve bir bitişin öyküsü...

Dün evdeyken tabii zaman hiç geçmiyordu.
Bir ara kitap sayfalarını karıştırdıysam da olmadı. Bir ilaç alıp uyudum, karabasanlarla uyandım, kan-ter içinde...
Sonra istemeye istemeye televizyonu açtım. Bir ara zapping yaparken Kanal 7 çıktı. İzlenecek gibi değildi.
Ne kadar gam-keder, kasvetli şeyler varsa bu kanalda...
Bir ara Kalp Gözü vardı, o bitti şimdi de o minvalde tv filmleri çekmişler... Onları kim izliyor, bilmiyorum. Bu kadar sığ, sıradan, ucuzcu, kıro ve varoş bir kanal olabilir mi?
Halbu ki ilk kurulduğu günleri hatırlıyorum da... Köy kahvesinde toplanmıştık, müslümanların kanalı açıldı denildi.
Açtılar, biri anahaberleri sunuyordu. O biri de, başı açık bir bayandı ama, cinsel arzu duyulmasın diye sanırım, televizyon dünyasının en çirkin spikerini getirmişlerdi. O kanalda başı örtülüleri görünce, o sakallıları görünce, "İşte budur" demiştik... O köy yerinde o kanalın açılışını kendimizce bir zafer olarak kutladığımızı gün gibi hatırlarım şimdi...
Sonra kanal giderek büyüdü. İran filmlerini ilk o kanal sayesinde izledik... Çok kaliteli yapımları vardı. Kanal 7'nin yakaladığı bu kalite idealist bir genç olarak bizi o kadar etkilemişti ki gittiğimiz her yerde, "İşte müslümanlar yaptı mı böyle kaliteli yapar" derdik...
Aramızdan bu kanalın kuruluşuna parasal yardımda bulunanlara birer mücahit gözüyle bakıyorduk. "Keşke"diyorduk, "Keşke bizim de imkanımız olsaydı"
Ve 28 Şubat sürecinde bütün kanallar, o şer odakları müslümanların üzerine gelirken tek savunma hattımız Kanal 7 olmuştu. Bir taraftan Ahmet Hakan, bir taraftan da Zahit Akman; ümmetin iki mümin evladı, o sakallı mücahitler tekbaşlarına laikçi münzevirlere karşı adeta cihat ediyorlardı.
Anahaber saati başlamadan önce herkes namaza denk gelmişse kılar, sonra da tespihat arasında, oturur kanalı izlerdi. Onlar ne derse doğru oydu. Zira müslümanın dilinden yalan çıkar mıydı hiç?
Derken günler günleri kovaladı, Mehmet Şevket Eygi'nin deyimiyle, mücahitler müteahhit oldu. Müslümanların ortak parasıyla kurulan Kanal 7, bir oldu bittiyle, bir patronaj grubunun oldu.
Zahit Akman sakalları kesti, Ahmet Hakan sakalını kesmedi ama, eski günleriyle ilişkisini kesti ve doymak bilmeyen bir "aşk" adamı olarak, kısa süreli ilişkilerin, aşkın ve şarabın adamı olarak magazin sayfalarına düştü.
Onlar bu savrulmayı yaşarken Kanal 7 yerinde mi durdu peki?
En büyük savrulmayı, en dehşetengiz, en trajik değişimi bu kanal yaşadı. Eskiden "kalite" ile özdeş olan bu kanal, bu değişimin ardından "kalitesizlik" ile anılan bir marka oldu... Eskiden İsmet Özel'in şiir okuduğu bir kanal idi. Şimdi, en büyük starı Mahmut Tuncer olan bir kanal oldu.
Düşünün bu kanaldan kim atılsa soluğu Flash TV'de alıyor. Latif Doğan burada program yapıyordu, işine son verildi.
Gittiği yer neresi? Flash TV elbette...
Sinan Yılmaz diye biri Flash TV'den geldi. Burada yeterince tutmadı, yollandı. Gittiği gibi soluğu Flash TV'de aldı.
Bu bile çok şey anlatır.
O kanalın adı değişmelidir bence... Kanal 7 olan adını "Kıro 7" olarak değiştirmeleri herkesin hayrına olacaktır.
Bu kanalın içine düştüğü durum müslümanların son 15 yılda geldiği noktaya dair çok önemli ipuçlarını verir.
Biri Türkiye'de, güç, para ve iktidarla tanışan müslümanların yaşadığı değişimi görmek, izlemek istiyorsa Kanal 7'ye baksa kafidir.
İktidar ve güç müslümanları krolaştırdı. Onlar İslam'dan uzaklaşıp, gücün ve paranın onları sürüklediği yere doğru gittikçe bunlar başlarına geldi.
Tıpkı Kanal7'nin kaliteli yapımları terkedip kalitesiz olan ne varsa bünyesine katması gibi...
O eski Kanal 7'yi özlüyorum. Ve biliyorum ki sadece özlemekle kalacağım... Zira bu kanaldan artık hiçbir umudum kalmadı.


... bu bahse daha sonra devam edeceğim.

Kitap

Dün evde yatarken Şems-i Tebrizi'nin Makalatı'na göz gezdirdim.
İlginç, okunması gereken bir kitaptır. İrticalen yapılmış konuşma notlarını içerdiği için de keyiflidir.
Benim kitapla olan maceram çok eskilere dayanmaz...
Üniversiteye geldiğim güne kadar, ders kitapları hariç sanırım bitirdiğim bir kitap yoktu.
Almışımdır elime ama bitirmemiş, alıp biraz baktıktan sonra da atmışımdır. Yani hatırladığım kadarıyla öyleydi.
Fakat üniversiteye geldiğimde kitap dünyasıyla tanıştım bir arkadaş vasıtasıyla... Üniversitenin tam arkasında, Diyanet Yayınları'nın yeri vardı. Orada zaman zaman kampanyalar yapılıyordu.
Ramazan ayındaki bir kampanya sırasında arkadaşım Orhan'la birlikte oraya gidip, Ali Şeriati'nin neredeyse Türkçe'ye çevrilmiş bütün kitaplarını almıştık... Benim ilk ciddi kitap olayım budur.
O kitapları alıp tek tek okudum. Ve deyim yerindeyse dünyam değişti. Okula gelip giderken hep yanımda bir kitap olurdu. Okumayı o kadar seviyordum ki...
Sonra üniversite 2 ile 3'te doğru dürüst okuyamadım.
Fakat üniversite son sınıfta, işte o son sınıfta gerçek anlamda bir kitap kurdu oldum.
Şimdiye kadar okuduğum kitapların yüzde 70'ini sanırım o yıl ve devam eden yıl okudum. O kadar mutluydum ki...
Kitaplar dünyasına daldığım o yıl, geriye dönüp baktığımda şimdi, gerçek anlamda mutluluğu tattığım yıl olmuş... Okudukça, bilgilendikçe, aydınlandıkça mutlu olmuştum. O günden beridir, ne vakit bir kitaba elim uzansa aynı mutluluğu hissederim.
Peki şimdilerde okuyor muyum?
Maalesef, mesleki okumalar dışında pek okuyamıyorum. O nedenle çok mutsuzum... Ne vakit kitap okuyan birini görsem içim erir. Bazen metrobüste başını eğip kitabını okuyanları görürürüm, o kadar özenirim ki onlara...
İşte yoruluyorum. Akşam eve gittiğimde okuyacak olsam hemen uyku bastırır. Nasıl yapacağım, bu soruna nasıl bir çare bulacağım bilmiyorum. Ama bir çare bulmalı... Zira yeniden o mutluluğu, kitap okurken duyduğum o mutluluğu yaşamak istiyorum. Yeniden ve sonsuza dek...

30 Mart 2010 Salı

Evde

Dün hasta olduğum için işe gelemedim. Bütün gün yattım... Bugün biraz daha iyiyim. İnşallah öğleden sonraya kadar hiçbir şeyim kalmaz...

29 Mart 2010 Pazartesi

Bunlar adam olur mu?

Bir ara medyada bir tartışma vardı.
Akşam'dan bir yazar, "Herkesin bir fiyatı vardır" tezini işliyordu. O yazısında bazı çarpıcı örnekler de vermişti...
O yazıları okurken birgün "her devrin kazananlarını" yazmak istemiştim. Ama fırsat olmadı.
Türk medyası ilginç kişilikleri içinde barındırır.
Dönekleri, itirafçıları, ajanları, mitçileri, bidon kafalıları gırladır.
Olabilir, bu türden adamlar sanırım her yerde vardır.
Fakat, her yerde her devrin kazananları var mıdır, işte o konuda emin değilim... Mesela Almanya'da, hem Hitler döneminde faşistlik yapıp, hem de sonrasında da demokratlık taslayanlar ve her iki dönemde de, bu yaptıkları ile kazananlar olmuş mudur? Ya da Irak'ta, İran'da, ne bileyim başka herhangi bir ülkede...
Eminim ki yoktur.
Çünkü hiçbir ülkede Türkiye'deki gibi bir İslamcı/muhafazakar profil yoktur. Başka hiçbir ülkede, bizimkilerde olduğu gibi, kimse kendi düşmanına bu kadar hastalıklı bir ilgi duymaz çünkü...
Recep Tayyip Erdoğan, seçimi kazanıp Başbakan olunca ilk röportajını Fatih Altaylı'ya verince şok olmuştum.
Yeni bir Başbakan'ın kime röportaj vereceğinin sembolik bir önemi vardır. Başbakan kimi seçerse artık o dönemin yıldızı odur. Ki Fatih Altaylı, tam da bu tespitimi doğrulayacak şekilde yıldızı parlayan bir adam olmadı mı?
Peki beni şok eden neydi?
Erdoğan, islami hassasiyetleri olan, muhafazakar bir siyasetciydi. Kızları başörtüsü nedeniyle Türkiye'de okuyamamış bir lider hem de...
Fatih Altaylı kimdi peki?
O da, Beyazıt'ta eğitim haklarını savunmak için protesto eylemi düzenleyen başörtülülere "Fahişe" diyen bir saygısız herif değil miydi?
O halde Erdoğan nasıl Fatih Altaylı'ya bu büyük kıyağı yaptı, anlayanınız var mı?
Başka bir ülkede olsa, Erdoğan gibi biri, Fatih Altaylı tıynetindeki bir adama ne yapardı tahmin etmek güç değildir.
Tek örnek Fatih Altaylı mıdır? Elbette hayır...
Ergun Babahan'a bakın mesela...
Daha geçenlerde Taraf'tan Neşe Düzel'e verdiği röportajda, 28 Şubat'ta Erbakan hükümetine karşı nasıl mücadele ettiklerini anlatmıştı. O dönem darbecilerin tarafında yer alarak kazanmıştı.
Şimdi ise o dönem kendilerine karşı mücadele ettiği kişilerin kurduğu hükümet döneminde yine kazanan o...
Peki nasıl oluyor bu?
Meslek hayatı boyunca, hep güçlü olanın yanında yer almış biri... Bunun dışında var mı bir özelliği, yok...
Sıradan bir okur olarak, yaptığı gazeteleri uzun süre takip etme imkanım oldu. Öyle mesleki bir şahaneliği de yok... O özelliğe uygun olarak belki de yaptığı tek şey, çok iyi "yandaşlık" yapmaktı.
Şimdi liberal ve anti darbeci bir profil çiziyor. Peki iktidarda AK Parti değil de, CHP olsaydı ne yapardı bu adam? O zaman da eminim ki onların yanında yer alacak, "Biz zaten eskiden de öyleydik" derdi.
İşsiz kaldı. Hemen Star imdadına yetişti, köşe verdiler... O yetmedi 24'te program verildi kendisine...
O kesmedi, TRT Haber'de program verildi. Peki bütün bunlara karşı yaptığı şey nedir? En kolay olanı: İktidar yanlısı yazılar yazmak dünyanın en kolay işidir. Güçlü olanın yanında yer almak, onun şakşakçılığını yapmak bir risk taşır mı hiç?
Ne güzel değil mi?
Kalıbımı basarım ki, yarın AK Parti iktidardan giderse, ilk kılıcı bu adamlar çekecektir.
Ben sadece birini yazdım, onlarca var bunun gibileri...
Peki suç bu adamlarda mıdır?
Değil elbette...
Bu türden, her kaba uyan tiplere gösterilen ilgi İslami camianın eğilip bükülmeyen, 28 Şubat'ta da kaybeden adam gibi adamlarına gösteriliyor mu?
Hayır, gösterilmiyor kesinlikle...
Peki niye?
Boşverin gitsin Allah aşkına... Kendi düşmanına aşık olana, kendini ezene hayranlık duyana ne denir sizin kitabınızda?

Hasta!

Hastayım. Hiç tadım yok... Hiç yazasım yok. Hiç gülesim yok. Hiç...

27 Mart 2010 Cumartesi

Efkar

Akşam vakitleriydi.
Okuldan çıkmış her zaman gittiğimiz kahveye gidiyorduk... Döndü, "Okul bitiyor, hangi tercihleri yapacaksın?" diye sordu. Biri ilahiyatçı, diğeri de öğretmen olmak istiyordu.
Bense henüz kararımı verememiştim. Belki hukukçu belki de başka birşey dedim. Okul bitiyordu ya, öyle bir efkar bastı ki o genç kalbimi...
Çıkarıp yaktık sigaralarımızı, sessizliğe gömülüp gittik o kahveye... Çaylar geldi. Şeker atıp karıştırırken eminim ki hepimizin aklında aynı şey vardı, "Okul bitiyor. Kim bilir, bir daha görebilecek miyiz birbirimizi..."
Bir ara gözlerimi ince belli bardaktan alıp Şaban'a ve Abdulselam'a baktığımda ikisi de beni gözlüyordu. O güne kadar hayat hep gırgırla geçmişti. Ve birbirimizin gözünde, mutluluk pırıltıları görmeye alışıktık... Ya şimdi?
İlk kez o iki arkadaşımın göz bebeğinde hüzün karasını gördüm. Benimki de pek farklı değildi.
Artık söz bitmişti sanki... Sustuk saatlerce, hiç konuşmadan art arda yaktık sigaraları... Her nefeste bin efkar soluduk o gün...
Vakit hayli geç olmuştu. Kalkıp okula gittik, üçümüz de pansiyonda kalıyorduk... Son sınıfta olduğumuz için giriş çıkış konusunda bize esnek davranılıyordu. Okul bahçesine inip sabaha kadar oturduk, gözümüze uyku girmedi.
Bir hafta sonra ayrılık vakti gelince adam gibi bir vedayla ayrıldık. Ama bir sözümüz vardı, ne olursa olsun hiç kopmayacaktık birbirimizden...
Derken aradan zaman geçti. Ben üniversiteye geldim, İstanbul'a... Abdulselam'ı aradım, İzmit'e gelmişti. Sesi biraz kötü geliyordu, "Ama iyiyim. Merak etme..." diyordu.
Şaban ise kayıptı.
Bir ara ortak bir arkadaşımızdan Şaban'ın polis olduğunu ve İstanbul'a geldiğini öğrendim bir kaç yıl sonra... Ne vakit bir yerde bir polis görsem, "Acaba o mu?" diye bakıyordum ama değil... Göremedim.
Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur misali unuttum ikisini de...
Aradan 14 yıl geçti.
Feys sayesinde lise arkadaşlarımdan bazıları beni buldu. Telefonlarımızı maille birbirimize ilettikten sonra görüşmeye başladık... İlk sorduğum kişiler Şaban ile Abdulselam'dı.
Bir arkadaşım onları uzun süredir görmüyorum, dedi. Bir diğeri başka birşey... Böyle 6-7 ay görüşmelerimiz sürdü.
Neden sonra bir arkadaşım, Şaban'ın birkaç yıl önce hakkın rahmetine kavuştuğunu söyledi. O kadar üzüldüm ki...
Ben Şaban'ın yasını tutarken aldığımız evin tapusunu üzerime almaya gittimde, Tapu Müdürü okuduğum ilden çıktı. Onunla hasbihal ederken Abdulselam'ı tanıdığını, hatta Abdulselam'ın büyük ağabeyi ile okul arkadaşı olduklarını söyledi.
Bir ara ona Abdulselam'ı hiç görüyor musunuz, nasıl durumu dediğimde birden rengi attı ve, "Bilmiyor musunuz?" dedi. "Neyi?" diye sormamı beklemeden, "Abdulselam öleli 14 yıl oldu" dedi.
Koltuğa yığılıp kaldım. Ne acı bir haber bu...
Abdulselam, biz tam da bir hafta sonu İstanbul'da buluşmayı planladığımız o günlerde demek ki vefat etmiş... O telefonu kaç kez aramıştım, ama kimse çıkmamıştı. Nerden bilebilirdim ki o evin sonsuza dek kapandığını...
Allah her ikisine de rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun inşallah. Amin!
Hayat böyledir işte...
Ne vakit bu blogda lise dönemimi anlatsam hep o günler, içinde Şaban ile Abdulselam'ın olduğu o tatlı anılar aklıma gelirdi.
Onların toprağa karışmış olduğunu bilmeden kim bilir kaç kez anlattım onları burada, 2002'den beri... Ve onları anlatırken hep bir gün yeniden buluşacağımızı hayal ederek, "Henüz vakit var. Ve vakit çok..." diyerek, o birgünü hayal ediyordum. Bizim bir planımız varsa, Allah'ın da vardır.
Olmadı, birlikte oturup aynı sigarayı paylaştığımız o dönemde kurduğumuz hayaller gerçek olmadı.
Bugün efkarım var.



- The top video clips of the week are here

26 Mart 2010 Cuma

Rüya

Önceki gün inanılmaz bir rüya gördüm. Hem o kadar inanılmaz ki... O rüyada, 10 tane tanıdığım kız ameliyatla erkek olmuştu. Birisiyle konuşuyordum rüyada, ona, "Ne gerek vardı böyle bir tuhaflık yapmaya..." diyordum. Azarlıyordum sürekli...
Sanırım hepsi de 30'lu yaşlarına kadar evlenememiş kızlardı. Evde kalınca da bunlar, protesto olsun diye gidip ameliyatla erkek olmaya karar vermişlerdi.
Çok ilginçti.
Sonra en ilginci neydi biliyor musunuz, onlardan birini dün gördüm. O erkek hali gözlerimin önüne geldi, ürktüm, tüylerim diken diken oldu. İyi ki rüyamdan haberi yoktu.
Diğer 9 kızı gördüğümde de neler hissedeceğimi bilmiyorum.
Ne kadar ilginç değil mi?

25 Mart 2010 Perşembe

Kelimeler

Bazı kelimeler bazı insanları anıştırır bende...
Bir şoförüm vardı, bir kelime, "Yalnız" kelimesini çok ilginç bir şekilde kullanıyordu.
Onunla bir ara il dışı bir işe gittiğimizde yol boyunca hayat hikayesini anlatmıştı. Bir gece saçlarının nasıl bembeyaz olduğunu, o gece nasıl kelleştiğini çok dramatik bir şekilde paylaşmıştı benimle...
Gururuna çok düşkün biriydi.
O konuşmalar sırasında öyküsüne üzülmüştüm ama, zaman zaman o kelimeyi kullandığında da gülmemek için kendimi zor tutmuştum.
Anlatıyordu yola bakarak, sıra o kelimeye geldiğinde dönüp, "Yalağuuuuz" diyordu.
Allah'ım o kadar sevimliydi ki...
Bu kelime dilime pelesenk oldu.
Aylarca, Açun'la yaptığımız her konuşmada, ilgili-ilgisiz her yerde, bir köprü oluşturup, "Yalağuuuz" diyordum. İlk önceleri çok hoşuna gidiyordu, ama süreç içerisinde cılkını çıkarınca fena haldı sıkıldı.
O sıkılınca terketmedim elbette... Benim birşeyden vazgeçmem için, başka bir şey bulmam gerekir.
O sıralar melodisi hoşuma giden bir Türküye takmıştım, "Yayladan geliyor..." diye bir nakaratı vardı. Bu nakaratı hep tekrarlıyordum.
Misal Açun, "Nerden geliyorsun?" diye birşey sorsa, "Yayladan geliyor" diye yanıt veriyordum makamıyla...
Bunun da sıktığını artık iyice anlayınca imdadıma kardeşimin bana anlattığı bir şey yetişti. Bizim bir yeğenimiz yeni konuşmaya başlamış... Mübarek, o kadar karizmatik bir çocuk ki, ınga ınga diye ağlayınca hemen önünde ceket ilikleyip elini falan öpesiniz gelirdi.
İşte bu çocuk, ki adı Ahmet Yasin'dir, konuşmaya başlayınca gördüğü herşeyi, "Bu düzzel" deyip istiyormuş... Bizim M.E. de, onun taklidini yapmıştı, orada işte bu cümle, ağzıma sakız oldu. Açun'la her konuşmamızda, ille bir şirinlik yapacaksam, "Bu düzzel" deyiveriyordum. Doğrusu daha önceki takıntılarım gibi bu da ilk başlarda bayağı bir eğlendiriyordu, hem Açun'u hem de beni...
Bir süre bununla idare edince de imdadıma, bizim üst kadı kiralamaya gelen yaşlı bir amcanın kulağıma çalınan bir kelimesi yetişti.
Amca o gün havadan sudan konuşurken, birden "karanlık" kelimesini kullandı. Ama ne kullanmak... İnanılmaz sempatikti. Karanlıktır kelimesini oldukça şirin bir ifadeyle, Qenenuxtır diye telaffuz etmişti. Eminim birçoğunuz bunu okumayı bile bilmiyor, ama Kürtçe işte...
Şimdilerde, Açun mesela, gel dışarı çıkalım, biraz gezmiş oluruz dese, "Qenenuxtır" diyorum, ya da aklınıza gelen soruya bir şekilde bu kelimeyle yanıt veriyorum. Çok eğleniyoruz bu kelimeyle...
Açun sıkılmadı yani henüz...
Bakalım sırada başka ne var?
Tabii ömrümde hep bu türden kelimeler olmuştur. Ben bu türden bir kelime olmasa sıkılırım galiba... İlla ki buluyorum bir tane...
İşte bu kelimelerin tümü, onları ilk duyduğum kişileri hatırlatır bana... Suat Abi bizim şirketten ayrıldı.
Ama onu unutmam mümkün değil...
Yayladan geliyor, türküsünü söyleyen adamı ya da karanlıktır diyen o yaşlı, sevimli amcayı... Bu kelime ne vakit karşıma çıksa, belleğimde bu kelime onların fotoğrafını hemen karşıma çıkarıverir.
İşte bu kelimelerden biri de "Hayallemek"... Aslında uyduruk bile sayılabilir ama, bu kelimeyi ilk kez bir mailde görmüştüm.
Dikkatimi çektiği için unutmamışım işte... Bu gün bir yerde bu kelime yeniden karşıma çıkınca, beynimde bir anda o kelimenin hatırlattığı kişinin fotoğrafı canlandı. Silik bir fotoğraf...
Bir ara size ortaokulda öğrendiğim "empoze" ve başka bir kelime ve o kelimeler etrafında şekillenen ilginç ve çarpıcı öykümü anlatacağım. Bekleyin biraz daha...