Oğlum doğdu doğalı, kendime dair yazmaktan vazgeçtim. Ona dair yazılacak çok şey var ama, kıyamıyorum onu ve ona dair şeyleri kimseyle paylaşmaya... Peki hiç yazmayacak mıyız? Yazıyoruz elbette... Bir süredir, kendi ismim ve soyadımla açtığım blogumda, günlük yazılar kaleme alıyorum. Blog mantığına aykırı olmasaydı buraya yazardım ama, maalesef yazamayacağım. Belki birgün yollarımız orada kesişir.
29 Aralık 2011 Perşembe
12 Eylül 2011 Pazartesi
Yazmak!
Kuzumuzun her anı yazmaya değer. Ama tüm anlar da yazılamayacağına göre... Yazmıyorsam nedeni budur.
23 Ağustos 2011 Salı
İbrahim'le buluşma-3-
Günler öyle çabuk geçiyor ki... Oğlumuz birkaç gün oldu, kırkını geçeli... Anlatacak çok şey olunca insan durup kalıyor.
Hergün Açunla birşeyini keşfediyoruz, şaşırıyoruz. O mini minnacık şey nasıl da şaşırtıyor insanı... Uyanırken yaptığı hareketler. Hele dudaklarını buruşturması, sonra da dilini çıkarması... Gözlerini dikkatlice bize sabitleyip bakması, ardından da gülümsemesi...
Annesini emerken o küçük ellerini sürekli birşeyler yapıyor, parmakları açıp kapatıyor.
Henüz küçüktür duyguları var mıdır diye düşünüyor insan ama öyle değil, onun da duyguları var. Daha dün farkettim. Acıyla ağlıyordu, alıp kucağıma sevgiyle iki güzel cümle kurunca bana bakakaldı, yüzüne inen o hazin perde kalktı, güller açtı.
Hem ciddi, hem de sanırım komik bir çocuk olacak...
Bazen ciddi ciddi bakıyor sana, hiç şaşmadan bakakalıyor öyle... Bir ara da, dudaklarını buruşturup gözlerini dikerek bakıyor ki, komik ötesi...
Bu arada Açun süper ötesi bir anne... O kadar yakıştı ki ona... Canım benim. İbrahim Kayra çok şanslı bir çocuk...
Oğlumuz hergün büyüyor biraz daha... Allah sağlıklı, uzun ömürler versin, acısını göstermesin!
Hayatımı ikiye bölüyorum. İbrahim'den önce ve sonra diye... Allah bize birlikte uzun ömürler versin, inşallah! Kendim için değil vallahi, oğlum için istiyorum bunu...
2 Ağustos 2011 Salı
İbrahim'le buluşma-2-
Dünya, bu dünya yavrumuzu belli ki yormuştu daha ilk dakikada... Uzun süre uyudu. Mışıl mışıl... O küçücük karnı inip kalkıyordu, burun delikleri narince açılıp kapanıyordu.
Daha demincek kendi dünyasında, mutlu mesut bir çocuktu. Ne zaman istese besleniyordu, ne vakit istese uyur, canı isterse o sihirli su dünyasında yüzüyordu. Ama şimdi havasını, suyunu, insanını tanımadığı, üstelik de yaşlı ve kirlenmiş bir dünyaya adapte olmaya çalışıyordu.
Huzur içindeydi, tazecikti.
Hem biraz beni andırıyor, ama çoğunlukla da dayısını, yakışıklı dayısına benziyordu. Dudakları kalemle çizilmiş gibi, burnu küçücük, elleri yok mu, aman Allah'ım ne tatlı şeylerdi öyle... Bir an önce uyansa, sevsem diyorum. Ama hâlâ çok küçük, nasıl sevilebilir ki... Dokunamam, sarılamam, bağrıma basamam ki bu küçücük meleği şöyle doyasıca...
Bir an aklımdan, "Keşke uyansa ve büyüse..." diye geçiveriyor.
Yanaklarına, kapalı gözlerine, kulaklarına, boynuna, başına, boyuna posuna... Her zerresine büyük bir merakla bakıyorum. O annesinin karnındayken zaman zaman, "Acaba nasıl biridir, kime benziyordur?" diyorduk Açun'la...
Sanırım aklımdaki tüm bebeklerden daha güzeldir diye düşündüğüm için, onu bildiğim hiçbir bebeğe benzetemiyordum.
Bir fikrim olmuyordu hiç o soru sorulduğunda... Bilinçaltımda eminim ki, "O benim daha önce hiç görmediğim, hiç tanımadığım kadar güzel ve yakışıklı bir bebeğe benziyor" diye bir şey vardı.
Ona bakınca, "Seni bu kadar güzel ve yakışıklı bir bebeğe benzetmek aklımın da, hayallerimin de fevkinde değildi" deyiverdim. Kuzguna yavrusu şahin görünür misali bizimkisi...
Allah nazarlardan saklasın!
Dilimce bildiğim tüm dualar sürekli okuyorum, Allah'ım onu korusun, kem gözlerden saklasın diye...
Açun henüz kendine gelmemişti. İstiyorum ki, uyansın ve oğlumuz için o da dua etsin... Allah onu bu zor zamanda dinleyecekti, dualarına karşılık verecekti.
O bir anneydi.
Az sonra hemşire ablası geldi, oğlumuzu uyandırmaya çalıştı. Yorgundu, o nedenle bir türlü uyanmak istemiyordu. Az biraz uykusu kaçınca, onu emzirmeye çalıştılar. Açun o kadar acemiydi ki... Kuzumuz önce alamadı, fakat tecrübeli hemşirelerin gayretleri kısa sürede sonuç verdi ve... Oğlumuz annesiyle yeryüzündeki ilk ciddi temasına adım attı. O küçücük ağzıyla memeyi kavramaya çalışıyor, iki çekişte hemen yorulup uykuya geçiyordu.
Onu uyandırmak için neler neler yapıyorlardı. Ayaklarının altını gıdıklamak, çene altına dokunmak ve boynuna temas etmek en çok yapılan şeylerdi.
İlk seans başarılı bir şekilde geçince Açun'un yüz ifadesine gözüm gitti. O kadar huzurluydu ki... Anne olarak ilk sorumluluğunu yerine getirmemin huzuru ve kıvancıyla doluydu.
Tabii bir, iki, üç derken... Biz hep sanıyoruz, hemşireler gelip emzirecek, biz de başında bekleyecektik.
Ama öyle olmadı. Bize, "Bu kez siz yapın" dediklerinde, ne kadar paniklediğimi anlatamam. Alıp aynı pozisyona yatırdık, ama heyhat... Başaramıyoruz. Çocuğa resmen işkence çektirdik emzireceğiz diye...
Şimdi aklımıza geldikçe Açun kızıyor. Haklıdır da... Ne bilelim, sanki ısrar etmesek, çocuk o ara emmezse aç kalır endişesi vardı. Hani hep sana muhtaç ya, sen de ne olursa olsun ihtiyacını görmeye çalışıyorsun panikle... Çocuğu çok hırpalamıştık.
Bir ara altını temizleyelim, elbiselerini değiştirelim dedik. Elbisesini kafasından geçirmemiz gerekiyordu, başını sokmaya çalıştık olmadı. Açun'la ikimiz o kadar korktuk ki...
Hemen bırakıp hemşireye koştum. Geldi, bir iki saniye içerisinde üstelik de bizim yaptığımız şeyi yapıp giydirip gitti. Nedense biz, biraz daha zorlarsak kırılıp, incinir diye düşünmüştük... Doktor, "O şuan çok elastik bir vücuda sahip... O nedenle müdahale etmekten çekinmeyin" dedi. Dedi ama gel de bunu bana ve annesine anlat...
İki gün, hastanedeki o iki gün ömrümün en uzun günüydü. Bebek ne vakit beslenip uyusa, ben hemen soluğu dışarıda alıyorum. Ne çok sigara alıp içmek istedim, ama en sonunda vazgeçtim. Hayır, o 8 yıl öncesinde kaldı.
İyi de nasıl stresimi atacaktım ki... Bin bir türlü gaile, endişe... Bir ara kendimi iyice unuttum. Ne sigara, ne ben... Aklımda sadece oğlum ve tatlı annesi vardı. Tatlı ve fedakar...
O iki gün herşey bu anlattığım gibi sorunsuz ve bebek odaklı geçmedi elbette... İçine girdiğim stres Açun ve kayınvalideme de yansıdı. Onları yok yere çok gerdim. Sanki o çocuk bir tek benim oğlum ve bir tek ben onu çok düşünürüm diye davrandım, bu suç değil ama... Yarattığı sonuçlar itibariyle sıkıntılıydı.
Anne sütü ilk iki gün gelmeyince çocuk beslenemedi ve maalesef 2 günde tam 300 gram kilo kaybı yaşayınca, doktor hemen alarm verdi. Çocuğa mama takviyesi yapıldı. Ek takviyelerde sodyum değerleri normale dönünce, taburcu edildik...
Eve gidişimiz, o telaş anlatılmazdır. Hem evimize gidecek olmanın sevinci var, hem de doktor ve hemşirelerden uzaklaşacak olmanın yarattığı o karanlık korku... İki duygunun ağır yükü altında, kuzumuzu anne kucağı adı verilen payitahtına yatırıp gittik. Öncesinde biberon, mama vs, ne almamız gerekiyorsa hepsini alıp, yükümüzü denkleştirip eve doğru yola koyulduk...
Yeni, yepyeni bir maceraya başlıyordu.
-devam edecek-
26 Temmuz 2011 Salı
İbrahim'le buluşma!
Bize sahip olduğumuz şeylerle bırakın övünmeyi, onlar üzerinde konuşmanın bile pek makul bir şey olmadığı öğretildiğinden midir, elim bir türlü kaleme gitmiyor.
Oysa oturup burada oğlumla cam arkasındaki ilk buluşma üzerine saatlerce yazmak isterdim.
O an hissettiğim duyguyu hâlâ bile tam olarak ifade edemeğimi de... O yeni bir dünyayla tanışmanın yarattığı şaşkınlıkla, biraz ürkek, fazlasıyla şaşkın şaşkın orada titrerken içimden birşeyler kayıp gidiyordu.
Yüzündeki o ilk buruşma...
Attığı ilk çığlık...
İlk gözgöze gelişimiz hele, o ana dair anlatacak o kadar çok şey var ki... Nasıl anlatsam, nereden başlasam bilmiyorum. Bildiğim tek şey, kelimelerin de, kendi yazarlık yeteneklerimin de kifayetsiz kalacağıdır.
O gün, yalnızlığım sessizce sokulmuştu içime, beraber bekleşiyorduk. Onu ilk farkettiğim an sanırım Açun'u sedyede doğumhaneye bıraktığım andı.
Oturup ağlamak istedim. Açun'la o ayrılışımız, daha önceki hayatıma bir vedaydı. Her veda gibi o da zordu, ve ağlanasıydı.
Açun'u aşağıda bırakıp dilimde dualarla bebek odasına, oğlumla buluşacağımız o kavşak noktasına geldiğimde ben artık eski ben değildim. İçimde asil bir vedaya hazırlık vardı. Birazdan oğlum gelecek ve ondan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Duvara yaslanıp geride kalan 34 yılın şanına yakışır bir vakarla 'elveda' dedim. Vedalaştığım şey kendi çocukluğumdu, gençliğimdi, içimde oturup büyüyen ihtiyarlığımdı.
Bir çocuk gelecekti, onu alacaktım içimin en korunaklı yerine... Kendi çocukluğumu göndererek ona yer açmak gerekiyordu. Duvara yaslanıp, pusa karışmış bir bakış, küçük bir damlayla vedalaştım.
Gençliğim birazdan gidecekti. Onunla vedalaşmam için oğlumla buluşmam gerekiyordu. Bekledim, bekledim, belki de asırlar boyu...
Dakikalar ilk kez benim için dönmüyordu. Yelkovan, akrep öylesine yılgınca akıyordu ki...
Beklerken anladım ki yılların yüküyle içimde oluşmuş o ihtiyarlık vücuda geldi, kalkıp bedenime oturdu. Sakalımdaki üç beş beyaz telle bana bağlanmıştı, şimdi ise artık tüm bedenimi sarıyordu. Hissettiğim şey buydu o duvara yaslandığımda...
Ve...
Perde çekildi. Eski hayatımın üzerine çekilen bir perdeydi bu, hem eski hayatın üzerine çekilen, hem de yeni bir hayatın üzerinden çekilen bir perdeydi.
Oğlum oradaydı işte...
Tedirgin, korkakça titreyen bir avuçluk bir can... Yüzü buruş buruştu. O cama narince bir dokunuşla dokunup, "Oğlummm!" dedim. Kalbimde bir sıcaklık oluştu. Nefesim kesildi, bir yumru gelip boğazıma yerleşti.
İçim içime sığmıyordu, sığmıyordu ya... O küçük can, bütün dünyamı kuşattı. Küçük dünyama büyük gelmişti o mini minnicık can... Dönüp Allah'ı anmalı, şükretmeliydim. Bu aklıma geldiğinde, ben rabbe şükrün son cümlesiydeydim. Kalbim benden önce başlamıştı.
Oğlumla buluşmamız bir ayin titizliğiyle yapıldı. Doya doya baktım, 'Hoşgeldin bebeğim' dedim defalarca... Ağlamanın sırası değildi, yapmak istediğim tekşey oğlumu sevmekti. Başka hiçbir düşünmeden ve hiçbir şey yapmadan bunu yaptım.
Sonra...
Baş çevresi, o küçücük bedeni ölçüldü, tartıldı. Bir karış kadardı boyu, kilosu ise kalbimin ağırlığının milyonda biri kadardı. O kadar küçücüktü.
O küçücük karnı inip inip kalkıyordu, hızla nefes alıyordu yavrucak... Yüzü buruştu, yüzü kırmızılaştı ve... İlk çığlığı kopardı.
Alıp bebeğimi oksijen fanusuna yatırdılar, orada sakinleşti.
Herşey yolunda, bebeğiniz sağlıklı denildiğinde birşey kaçırmış gibi telaşla, bu kez başka bir gözle baktım yeniden bebeğime... Allah'ım nasıl da güzeldi. Burnu, yüz ifadesi, o minicik elleri, ayakları... Allah'ın güzelliğinin vücuda gelmiş haliydi. Melek gibiydi, tazecik, günahsız, kuzucuk şey...
Banyosu yapıldıktan sonra perde çekildi.
Orada öyle yalnızdım ki, yarım yamaklaktım. Canımın yarısı o perdenin arkasındaydı.
Birkaç dakika sonra Açun'u getirdiler. Narkozun etkisiyle baygın yatıyordu, hemşire sizi duyabilir ama cevap veremez dedi.
Usulca sokulup, "Açun kuzumuz sağlıklı, öyle güzel ki..." dedim. Gözlerinde bir yaş belirdi, anne yüreği... "Çok mu güzel" diye sordu, elleri elimde, "Evet canım, çok güzel..." dedim.
O odada kimse olmasa oturup ağlayacaktım çocuklar gibi... Fedakar, cefakar güzel anne, evet oğlun çok güzel, çok yakışıklı!
Kapı açıldı, hemşire elbiseleri içinde bir prensi kıskandıracak kadar yakışıklı duran oğlumuzu getirdi, annesine verdiler. Açun'un bebeğimizle ilk buluşması ansiklopediler dolusu ifadeler barındırıyordu. Alıp ona kucaklaması, kısık ve hasta bir sesle, "Oğlummm" demesi... Evet her solukta ihtiyarlıyordum.
Bebek önce annenin hakkıdır.
Açun bebeğimizle ilk hasreti giderdikten sonra sıra bana geldi. Kucağımı, bütün şefkatimi, kalbimdeki bütün sevgiyi, içimde güzel olana dair ne varsa hepsini kucağıma taht yaparak, oğlumu aldım.
Kokladım, alıp içime, kalbimin en iç noktasına onu alıp koymak istedim. O kokusu, o mışıl mışıl hali...
Ya Rab, cennet yeryüzünde mümkün. İbrahim'in İsmail'i kucağına aldığı anın adıymış, evet biliyorum. Çünkü o an, bu kirli, bozuk dünyaya dair bir an olamazdı.
Allah'ım şükrediyorum sana... İbrahim'in şükrüyle, Hazreti Muhammed'in, Yusuf'un, Yakup'un şükrüyle şükrediyorum sana... Evimizi cennete dönüştürdüğün için şükrediyorum, teşekkür ediyorum!
-devam edecek-
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Son üç gün
Oğlum ne acele öyle?
Seni gelecek cuma bekliyorduk, önceki gece annenin belinde beliren bir sancıyla kapımızı tıkladın. Geliyorsun evet, geliyorsun.
Salı günü aramızdasın Allah'ın izniyle... O ilk karşılaşmayı o kadar merak ediyorum ki? Hayali bile gözlerimi yaşartıyor, gerçeği nasıl olacak ben bile bilmiyorum.
Annenle demin konuştuk, çok heyecanlıyım dedi. İnsan nasıl heyecanlı olmaz ki... Heyecanlı ve mutlu!
Dua ediyoruz sürekli... Allah sana sağlık, sıhhat versin. Seni salih ve sağlıklı bir insan kılsın, inşallah!
Senin için yaptığımız tüm hazırlıklar tamam. Odan, evin, anne ve babanın sana sunacağı sıcacık bir kucak... Hepsi hazır!
Sanırım ben de seninle büyüyeceğim. Zaten insan iki kez çocukluğunu yaşayamadan eksik yaşar gibi geliyor bana... Gel bebeğim, sensiz bir kişi eksiğiz!
Hoş gel!
22 Haziran 2011 Çarşamba
Bir kaç gün...
Şunun şurasında ne kaldı ki?
Bilmiyoruz. Gerçekten de bilmiyoruz... Doktora göre 8 Temmuz'da teşrif edeceksin ama öncesi de olabilir.
Ne geçmek bilmez günler...
Sen inşallah şanslı bir bebek olacaksın. Ben de, annen de yıllardır tükenmez bir sevgi ve özlem biriktirdik sana dair...
Seni bir an önce bu dünyaya bekliyoruz, bilmiyorum yaptığımız bencillik mi ama, bekliyoruz işte...
'Bu dünya' bebeğim, başka başka türlü bir dünya... Senin altında yatacağın gökyüzüyle başka çocukların altında yatacağı gökyüzü aynı ama, sen başka türlü yaşarsın hayatını, başka çocuklar başka türlü...
Geçenlerde sana ciciler almaktan bahsedince bir an aklıma Irak'taki, Filistin'deki çocuklar geldi.
Öyle bir hüzün gelip oturdu ki içime...
Sen şanslı bir bebeksin. Biz bolluk ülkesinde, geniş bir rızıkla yaşıyoruz. Özgürüz, tepemizde bombalar patlamıyor. Yas'tan payımıza düşen hisse o kadar az ki... Ne çok çocuk babasız büyümek zorunda kalıyor biliyor musun?
Babası varsa da, bebeğine güzel ve ferah bir dünya sunamamanın hüznünü ve burukluğunu yaşayan ne çok baba var biliyor musun?
Sen daha gelmeden iyi sayılabilecek bir gardrobun var. Özenle hazırlanmış kendine ait bir odan var. Oyuncakların var... Annenin ve babanın sana ve yarınlarına dair kurduğu güzel düşler var.
Ve biliyor musun?
Aynı gökyüzünün altında, aynı dünyada yaşayacağınız bazı çocukların hiçbir şeyleri olmayacak... Ne bir gardropları, ne bir odaları, ne de onların yarınları için beslenmiş ve büyütülmüş bir umutları...
Umarım senin gelişini Allah, tüm çocukların kurtuluşuna vesile kılar. O'nun gücü herşeye yeter, isterse neden bu gelişi diğer tüm çocuklar için güzel bir dünyaya vesile kılmasın ki?
Sana dair içimden geçen cümleler var. Hep sonunu bir 'amin'le bağladığım cümleler, bir niyaz aslında...
Sen güzel bir çocuk olarak doğacaksın. Allah seni en güzel fıtratla yaratacak, o fıtratla geleceksin oğlum.
Hep dua ediyorum, Allah'ım, diyorum, 'Oğlumu vicdanlı kıl. Ondan vicdan, akıl ve imanı esirgeme..." Giderek aklını, vicdanını ve imanını yitiren bir dünya oluyor burası oğlum.
Birkaç gün kaldı. Sekiz yıldır seni bekliyoruz, birkaç gün de geçecek... Geleceksin Allah'ın izniyle, ama unutma... Bu dünya, bu gökyüzü tüm bebeklere aynı güzellikte görünmeyecek.
Vicdanını yitirme!
4 Haziran 2011 Cumartesi
Aşkolsun bebek!
... senin için kurduğum ilk cümle değil ki bu?
Henüz adın yokken, bir damla değilken bile sen henüz, senin için o kadar çok cümle birikmişti ki içimde...
Ne mektuplar yazdım senin için, ne şiirler geldi dile biliyor musun? Kaç türküde mırıldandığımızdın sen, bunu da bilemezsin.
Hasretti adın, umuttu, özlemdi.
Ve 7 yıl sonra geldin bebek... Sen gelince kelimeler terketti beni, cümleler firar etti dimağımdan... Kaç kez kalemi elime alıp gelişini yazmak istedim, biliyor musun ama, yazamadım.
Tek bir kelime çıkmadı.
Oysa ne vakit bir kelime bırakıp parmak uçlarımdan gitse daha önce, kahrolurdum. Bu kez öyle olmadı.
Sözün bittiği yerde, Allah seni verdi.
