Günler öyle çabuk geçiyor ki... Oğlumuz birkaç gün oldu, kırkını geçeli... Anlatacak çok şey olunca insan durup kalıyor.
Hergün Açunla birşeyini keşfediyoruz, şaşırıyoruz. O mini minnacık şey nasıl da şaşırtıyor insanı... Uyanırken yaptığı hareketler. Hele dudaklarını buruşturması, sonra da dilini çıkarması... Gözlerini dikkatlice bize sabitleyip bakması, ardından da gülümsemesi...
Annesini emerken o küçük ellerini sürekli birşeyler yapıyor, parmakları açıp kapatıyor.
Henüz küçüktür duyguları var mıdır diye düşünüyor insan ama öyle değil, onun da duyguları var. Daha dün farkettim. Acıyla ağlıyordu, alıp kucağıma sevgiyle iki güzel cümle kurunca bana bakakaldı, yüzüne inen o hazin perde kalktı, güller açtı.
Hem ciddi, hem de sanırım komik bir çocuk olacak...
Bazen ciddi ciddi bakıyor sana, hiç şaşmadan bakakalıyor öyle... Bir ara da, dudaklarını buruşturup gözlerini dikerek bakıyor ki, komik ötesi...
Bu arada Açun süper ötesi bir anne... O kadar yakıştı ki ona... Canım benim. İbrahim Kayra çok şanslı bir çocuk...
Oğlumuz hergün büyüyor biraz daha... Allah sağlıklı, uzun ömürler versin, acısını göstermesin!
Hayatımı ikiye bölüyorum. İbrahim'den önce ve sonra diye... Allah bize birlikte uzun ömürler versin, inşallah! Kendim için değil vallahi, oğlum için istiyorum bunu...
23 Ağustos 2011 Salı
İbrahim'le buluşma-3-
2 Ağustos 2011 Salı
İbrahim'le buluşma-2-
Dünya, bu dünya yavrumuzu belli ki yormuştu daha ilk dakikada... Uzun süre uyudu. Mışıl mışıl... O küçücük karnı inip kalkıyordu, burun delikleri narince açılıp kapanıyordu.
Daha demincek kendi dünyasında, mutlu mesut bir çocuktu. Ne zaman istese besleniyordu, ne vakit istese uyur, canı isterse o sihirli su dünyasında yüzüyordu. Ama şimdi havasını, suyunu, insanını tanımadığı, üstelik de yaşlı ve kirlenmiş bir dünyaya adapte olmaya çalışıyordu.
Huzur içindeydi, tazecikti.
Hem biraz beni andırıyor, ama çoğunlukla da dayısını, yakışıklı dayısına benziyordu. Dudakları kalemle çizilmiş gibi, burnu küçücük, elleri yok mu, aman Allah'ım ne tatlı şeylerdi öyle... Bir an önce uyansa, sevsem diyorum. Ama hâlâ çok küçük, nasıl sevilebilir ki... Dokunamam, sarılamam, bağrıma basamam ki bu küçücük meleği şöyle doyasıca...
Bir an aklımdan, "Keşke uyansa ve büyüse..." diye geçiveriyor.
Yanaklarına, kapalı gözlerine, kulaklarına, boynuna, başına, boyuna posuna... Her zerresine büyük bir merakla bakıyorum. O annesinin karnındayken zaman zaman, "Acaba nasıl biridir, kime benziyordur?" diyorduk Açun'la...
Sanırım aklımdaki tüm bebeklerden daha güzeldir diye düşündüğüm için, onu bildiğim hiçbir bebeğe benzetemiyordum.
Bir fikrim olmuyordu hiç o soru sorulduğunda... Bilinçaltımda eminim ki, "O benim daha önce hiç görmediğim, hiç tanımadığım kadar güzel ve yakışıklı bir bebeğe benziyor" diye bir şey vardı.
Ona bakınca, "Seni bu kadar güzel ve yakışıklı bir bebeğe benzetmek aklımın da, hayallerimin de fevkinde değildi" deyiverdim. Kuzguna yavrusu şahin görünür misali bizimkisi...
Allah nazarlardan saklasın!
Dilimce bildiğim tüm dualar sürekli okuyorum, Allah'ım onu korusun, kem gözlerden saklasın diye...
Açun henüz kendine gelmemişti. İstiyorum ki, uyansın ve oğlumuz için o da dua etsin... Allah onu bu zor zamanda dinleyecekti, dualarına karşılık verecekti.
O bir anneydi.
Az sonra hemşire ablası geldi, oğlumuzu uyandırmaya çalıştı. Yorgundu, o nedenle bir türlü uyanmak istemiyordu. Az biraz uykusu kaçınca, onu emzirmeye çalıştılar. Açun o kadar acemiydi ki... Kuzumuz önce alamadı, fakat tecrübeli hemşirelerin gayretleri kısa sürede sonuç verdi ve... Oğlumuz annesiyle yeryüzündeki ilk ciddi temasına adım attı. O küçücük ağzıyla memeyi kavramaya çalışıyor, iki çekişte hemen yorulup uykuya geçiyordu.
Onu uyandırmak için neler neler yapıyorlardı. Ayaklarının altını gıdıklamak, çene altına dokunmak ve boynuna temas etmek en çok yapılan şeylerdi.
İlk seans başarılı bir şekilde geçince Açun'un yüz ifadesine gözüm gitti. O kadar huzurluydu ki... Anne olarak ilk sorumluluğunu yerine getirmemin huzuru ve kıvancıyla doluydu.
Tabii bir, iki, üç derken... Biz hep sanıyoruz, hemşireler gelip emzirecek, biz de başında bekleyecektik.
Ama öyle olmadı. Bize, "Bu kez siz yapın" dediklerinde, ne kadar paniklediğimi anlatamam. Alıp aynı pozisyona yatırdık, ama heyhat... Başaramıyoruz. Çocuğa resmen işkence çektirdik emzireceğiz diye...
Şimdi aklımıza geldikçe Açun kızıyor. Haklıdır da... Ne bilelim, sanki ısrar etmesek, çocuk o ara emmezse aç kalır endişesi vardı. Hani hep sana muhtaç ya, sen de ne olursa olsun ihtiyacını görmeye çalışıyorsun panikle... Çocuğu çok hırpalamıştık.
Bir ara altını temizleyelim, elbiselerini değiştirelim dedik. Elbisesini kafasından geçirmemiz gerekiyordu, başını sokmaya çalıştık olmadı. Açun'la ikimiz o kadar korktuk ki...
Hemen bırakıp hemşireye koştum. Geldi, bir iki saniye içerisinde üstelik de bizim yaptığımız şeyi yapıp giydirip gitti. Nedense biz, biraz daha zorlarsak kırılıp, incinir diye düşünmüştük... Doktor, "O şuan çok elastik bir vücuda sahip... O nedenle müdahale etmekten çekinmeyin" dedi. Dedi ama gel de bunu bana ve annesine anlat...
İki gün, hastanedeki o iki gün ömrümün en uzun günüydü. Bebek ne vakit beslenip uyusa, ben hemen soluğu dışarıda alıyorum. Ne çok sigara alıp içmek istedim, ama en sonunda vazgeçtim. Hayır, o 8 yıl öncesinde kaldı.
İyi de nasıl stresimi atacaktım ki... Bin bir türlü gaile, endişe... Bir ara kendimi iyice unuttum. Ne sigara, ne ben... Aklımda sadece oğlum ve tatlı annesi vardı. Tatlı ve fedakar...
O iki gün herşey bu anlattığım gibi sorunsuz ve bebek odaklı geçmedi elbette... İçine girdiğim stres Açun ve kayınvalideme de yansıdı. Onları yok yere çok gerdim. Sanki o çocuk bir tek benim oğlum ve bir tek ben onu çok düşünürüm diye davrandım, bu suç değil ama... Yarattığı sonuçlar itibariyle sıkıntılıydı.
Anne sütü ilk iki gün gelmeyince çocuk beslenemedi ve maalesef 2 günde tam 300 gram kilo kaybı yaşayınca, doktor hemen alarm verdi. Çocuğa mama takviyesi yapıldı. Ek takviyelerde sodyum değerleri normale dönünce, taburcu edildik...
Eve gidişimiz, o telaş anlatılmazdır. Hem evimize gidecek olmanın sevinci var, hem de doktor ve hemşirelerden uzaklaşacak olmanın yarattığı o karanlık korku... İki duygunun ağır yükü altında, kuzumuzu anne kucağı adı verilen payitahtına yatırıp gittik. Öncesinde biberon, mama vs, ne almamız gerekiyorsa hepsini alıp, yükümüzü denkleştirip eve doğru yola koyulduk...
Yeni, yepyeni bir maceraya başlıyordu.
-devam edecek-
