28 Şubat 2009 Cumartesi

Ah Adnan!

Birden aklıma asker arkadaşım Adnan geldi.
Savaşın batı kentlerine sürdüğü, param parça bir hayattan süzülmüş gencecik bir çocuktu. Yaşamın kıyısında sözü geçince Adnan aklıma gelir.
Yatılı okulu yıllarından kalma bir alışkanlıkla hep ezilenin yanında yer almışımdır. Kendim asla kimsenin gücüne sığınmamışımdır.
Hep kendim güçlü olmaya çalışmış ve ezilenleri korumak için gücümü kullanmışımdır. Yatılı okumanın elbette insana çok faydası vardır.
Tek başına her şeyin üstesinden gelmeyi öğretir size... Kafa tutmayı, asla ağlamamayı, korkmamayı... Ve hakkını ne olursa olsun korumayı ve almayı bir de...
Yatılı okumak küçük bir akarsu gibi olmayı öğretiyor insana... Küçük engellerin üzerinden gürül gürül akarsın, büyük engellerin yanından sessizce akıp gidersin.
Hayat budur.
Tabii insandan götürdüğü çok şey de vardır yatılı okumanın. Onların izlerini ömrüm boyunca taşıdım. Hala da taşımaya devam ediyorum.
Yüzümde bazı izler var. Zaman zaman Açun soruyor, nedir bunlar diye... Hepsi de bir kavgadan geriye kalan izlerdir.
Çok kavga ettim. Yani kavgasız bir yaşam mümkün değildi yatılı okullarında... Hiç unutmam, iki sıra arkadaşım birgün beni bıçakla köşeye sıkıştırdılar. Neden yaptıklarına hala bile anlam verememişimdir. Ama gençlik herhalde...
Kendini ispat çabası...
Orada alttan aldım. Sonra icabına bakmak üzere...
Bir arkadaşımı birgün tenhada kıstırdım. Öyle korktu ki... Bir iki tokat attıktan sonra bıraktım onu. Diğerini ise dövmeye hiç gerek kalmadı.
Neyse...
Askerdeyken hep mıntıka temizliğini bazı çocuklar yapıyordu. Usta birliğine daha yeni gitmişim. Bölük komutanı bana birkaç cocuk verdi, bunlara mıntıka temizliği yaptır dedi.
8 kişiydi.
Aldım çocukları gittim. Sigaramı yaktım, çayımı aldım. Oturdum bunlar ağaçlardan dökülen yaprakları mucurların içinden ayıklıyorlardı.
Baktım 3 kişi çalışıyor, 5 kişi ise ayakta ve sigara içiyorlar. Yanlarına gittim, "Siz niye çalışmıyorsunuz?" diye sordum.
Baktım bana ters ters baktılar. Meğerse bunlar üst devre... Ve bunlar mıntıka temizliği yapmıyor, sadece alt devre olan o 3 çocuk yapıyor.
Orada gelenek böyle... Fakat biz yeni gittiğimiz için gelenek falan bilmiyoruz.
Onlara, "Siz de yapacaksınız!" dedim. Adanalı Yasir adında bir çocuk, "Hocaaa yannış yapıyorsunnn bakk... Daha yeni geldin, bilmiyorsun. Biz yapmayız" dedi.
Ben de bunun yakasına yapışıp boğazına sıktım, "Ulan ben burdayken herkes yapacak. Yoksa yakarım heppinizi. Canımı sıkmayın" dedim.
Adımız daha o gün arıza çavuşa çıktı. Aldım hepsine yaptırdım.
Hemen ertesi gün sabah kahvaltısından çıktık, gazinoya gideceğiz. Bize ekmek getiren sivil araç yanaştı. Kir pas içinde biri ekmek sepetini alıp gazinoya gidecek, baktım birkaç ekmek düştü. Yer de ıslak, çamurlu... Çocuk bu ekmekleri alıp sepete doldurdu.
Bunu görünce bir bağırdım, "Ulan hayvan. O ekmekleri nasıl alır sepete sokarsın. Çıkar onları, bu ekmekleri askere yedideremezsin" dedim. Çocuk şaşırdı. Gidip o ekmekleri alıp hepsini aldım. Ve sanki komutanmışım gibi, "Bana bu kantinciyi çağırın" dedim. Sivil kantinci geldi, "Buyur hocam. Ne oldu?" dedi. Biz kısa dönem olduğumuz için bize hoca diyorlardı.
Ben de durumu anlattım ve, "Siz askeri tavuk yerine mi sokuyorsunuz? Bundan sonra bu pislik herif ekmek getirmeyecek. Yoksa fena yaparım" dedim.
Çocuk da, "Tamam abi daha dikkatli oluruz" dedi.
Tugaya gelişimizin ilk haftası... Hemen benim ünüm bütün tugaya dağıldı. Bölüge gidip gelirken çok sayıda kişinin uzaktan, yakından beni elle gösterdiğini gördüm. Herkes beni merak ediyordu. Diyorlardı ki, "Ya buraya bir kısa dönem gelmiş, adam inanılmaz ya... Önüne gelene posta koyuyor. Fırıncıyı az kalsın dövüyordu"
Öyle efsane bir şekilde başladık... Bakalım nasıl gidecekti? Ben de merak ediyordum doğrusu...
İnsan bazen kendini bazı şeylerin içinde buluveriyor. Ve hiç düşünmediği bir öykünün kahramı oluyor.
Benim de aynı mesele işte...
Evet... Benim bu şekilde davranmam, özellikle de bizim bölükte herkese aynı muameleyi yapmam en çok da gariban olduğu için her işe koşturulan Adnan'ı ve birkaç arkadaşını sevindirmişti. Gölge gibi beni takip ediyorlardı serbest zamanlarda... Biri çayımı getiriyor, diğeri sigaramı yakıyor. Kendi çapımda bir komutan gibiydim orada...
Bölüğe cep telefonu sokmuşum. Hergün Açun'la konuşuyorum. Normalde konuşmak mümkün değil... Ben bu çocukları koğuşun kapısına nöbetçi olarak dikiyordum. Komutanlar geldiğinde öksürüyorlardı ben de hemen gerekli tedbiri alıyordum.
Orada ailesi siyasi işlere karışmış Güneydoğulu önemli bir ailenin oğlu vardı. Onu kıllık olsun diye tuvaletçi yapmışlardı. Doğrusu çocuk bunu hiç dert etmiyordu. Çünkü tuvaletçilik bile bazı hakaretlere maruz kalmaktan daha iyiydi onun için... O nedenle onun temizlik malzemelerini tuttuğu depoda duruyordu benim cep telefonum. Benden başka da birkaç arkadaş daha vardı aynı konfora sahip olan...
Garibanların babası olmuştum.
Artık gelişimize 2 hafta var. Ben sürekli raporlar falan alıyorum. Son günleri günleri hep istirahatli geçiriyorum.
Raporumun bittiği bir gün, 2 hafta kala o akşam dışarıda akşam yoklaması vereceğiz. Akşam yoklamalarını nöbetçi subay gelir alır.
Fakat nöbetçi bir türlü gelmedi. Bölük çavuşu da Kayserili Bekir adında, olabildiğine kişiliksiz biriydi. Bize sürekli uygun adımda marşlar okutuyordu. Hava da çok soğuk olduğu için bütün bölükler yapıyordu, biz de yapıyorduk haliyle...
Fakat bir süre sonra ben yoruldum ve durdum. Benden sonra sağ tarafımda 33 yaşında, çok büyük bir otobüs işletmesinin sahibi olan arkadaşım durdu. Sonra başka biri daha... Hep yaşını başını almışlar durdu. Bekir bir anda, "Ulan şerefsizler niye duruyorsunuz, devam etsenize..." dedi, o arkadaşlara bakarak... Birden kendimi kaybettim ve avazım çıktığı kadar, "Ulan şerefsiz sensin, senin yedi sülalendir. Gelirsem oraya senin bütün kaburgalarımı kırarım, köpek herif. Sen kime şerefsiz diyorsun" dedim.
Herkes put kesildi. Bekir şaşkınlıktan ve korkudan önce duraksadı, sonra kendini toparlayınca da, "Hoca sana demedim ya... Ben şunlara dedim. Niye öyle yapıyorsun" dedi. Ben de ona, "Zaten bana söyleseydin şimdi çoktan bitmişti işin... Ama burada hiç kimseye şerefsiz diyemeçsin. Hiçkimse sen ya da herhagi bir biri, kendisine şerefsiz denilsin diye buraya gelmemiş. Herkes haddini bilsin" dedim.
Özür diledi. Baktım nöbetçi subay geldi, yoklamayı alıp gitti.
O günlerde her koğuş yat yoklamasını kendi koğuşunda alıyordu. Fakat Bekir, bütün koğuşları 2'inci koğuşa topladı. Gelip bana, "Hocam yoklama var, çavuş çağırıyor" dediler. Ben de yatağıma uzanmışım. "Gelip benim yoklamamı burada alsın. Daha düne kadar buraya veriyordum yoklamayı, gelmem" dedim.
Gittiler. Bir baktım Bekir geldi, iki üst devre arkadaşıyla birlikte... Biz kısa dönem olduğumuz için onların üstü sayılıyoruz. Yani benimle bir münakaşaya girse varya yanar o... Bunu da bildiğim için hiç alttan almıyorum.
Bekir içeri girer girmez kapıtıyı kapattım. Ve ona, "Ulan dayak mı geldin? Bak seni burada perişan ederim. Git, kaşınma" dedim. İzah etmeye çalıştıysa da, birilerine şerefsiz demenin kabul edilebilir olmadığını söyleyerek gönderdim onu...
Yoklamadan sonra Adnan ve birkaç gariban arkadaşı geldi. Hele sara hastası, Gaziantepli Mehmet diye biri vardı.
Yanıma geldi, ağlayarak, "Abi Allah senden razı olsun. O şerefsiz diyince çok zoruma gitti. Fakat ben alt devre olduğum için bir şey diyemedim. Çok ağırıma gitti. Ben askere geliyorum diye ailem 40 gün düğün yaptı. O şekilde geldik buraya, kim olduğu belli olmayan biri bana şerefsiz diyor. Çok içimi acıttı" dedi.
Onun gözyaşları beni de ağlattı.
O çocuklar için bir kahramandım. Geldiğim gün tüm o gariban çocuklar ağlamışlardı. O kadar çok anı var ki...
Zaman buldukça Adnan ile ilgili inanılmaz anılarımı anlatacağım. Konu dağıldı, anlatamadım.
Ah Adnan ahhh!
O tuvaletçi çocuk benim Ciwan Haco sevdiğimi bildiği için diyordu ki, "Gittiğim ilk gün senin için MED TV'den Ciwan Haco'dan bir şarkı isteyeceğim"
Benden bir hafta önce terhis oldu.
Birgün bir arkadaşımdan telefon geldi. Dedi ki, "MED TV'yi izliyordum, biri şuanda şurada askerde olan şu arkadaşım için şu şarkıyı istiyorum dedi. İnanılmaz şaşırdım. Senin için şarkı isteneceğini, üstelik de sen askerdeyken böyle bir televizyondan şarkı isteneceğini 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi" dedi.
Demek ki T. gerçekten verdiği sözü tutmuştu.
Neyse...
Sonra anlatırım, aklıma çok güzel bir anı daha geldi. O da sonra...

0 yorum: