18 Şubat 2009 Çarşamba

Ne var ki ölmüşüm oracıkta...

"İzlediğim levhalardan
vardığım yere baktım
ne var ki ölmüşüm oracıkta..."


Süslü cümleler kurmaya gerek var mı? Bir şiir yazmaya, bir ağıt yakmaya, içli bir zılgıt çığırmaya ya da...
Gerek yok artık...
Ona kelimelerin şövalyesi derdim, kızardı. Zümrüt yeşili gözlerini sorardım kayıtsız kalırdı.
"Biz heppimiz birer pîri faniyiz ustadım" derdi.
Ustad olan da, pîr olan da oydu oysa...
Söze gerek bırakmadı gidişiyle...
Bir iz bıraktı ve gitti!
Son görüşmemizde onu İstanbul'a davet etmiştim. Gelecekti.
Birlikte gidip Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde nargile içecektik... Nargile işin bahanesiydi aslında...
Onunla o fokurdayan şişenin başına oturduğumuzda konuşacak o kadar çok konumuz oluyordu ki...
Şiwan Perver'den Ciwan Haco'ya, Kürt sorunundan İslamcılığa, felsefeden sosyolojiye, aşktan tasavvufa, Türkiye'den kaf dağının ötesine kadar ne varsa...
Bir ara ona, "Seni ne İslamcılar, ne de solcular anlayacak... Hangisine yaklaşırsan seni diğerinden sanacaklar" demiştim.
Anlaşılmaya ihtiyacı vardı.
Durduğu yere bakılırsa pek de anlaşıldığı söylenemezdi.
Baştacı edilmeliydi, edilmedi.
Fırsat verilmeliydi, yeterince verilmedi... O, iyi bir yazar, iyi bir şair, iyi bir düşünce adamı olmak için yaratılmıştı.
Dünyaya dair basit gailelerin peşinden koşturulmamalıydı.
Koşturuldu...
Türkiye çok büyük bir değerini, çok ucuza kaybetti.
Birgün mutlaka Türkiye'nin en büyük yazarlarından biri olacaktı. Buna o kadar inanıyordum ki...
Geçtiğimiz günlerde çok önemli bir gazeteden yazarlık teklifi aldığını söylediğinde bir tedirginlik vardı ses tonunda...
Acaba yine "yalnızlık korkusu" muydu onu bu denli tedirgin kılan şey?
Yola çıksa, düşünce dünyasına esaslı bir yolculuk yapmaya kalkışsa, yolculuğunun daha ilk kilometrelerinden itibaren haramilerin onu hırpalayacağını iyi biliyordu.
Çünkü daha önce attığı her adımın onu yalnızlığa sürüklediğini görmüştü.
Vazgeçen biri değildi. Dokuz köyden kovulsa onuncu köye gidip aynı şeyleri haykırmaya devam eden biriydi.
Doğrucuydu, dürüsttü... Dengelerin değil, doğruların adamıydı.
Yazısına yapılan bir sansürün ardından beni aramış dert yanmıştı. "Sert yazıyorsun, çok sert yazıyorsun diyorlar. Doğrular serttir, sarsıcıdır. Ne yapayım yani? Küfür etmiyorum ya... Sadece doğruları yazıyorum" demişti.
Çok şey söylemişti.
O kadar çok söyleyecek sözü vardı ki...
Geçtiğimiz yaz Cevahir Otel'de yaptığımız bir sohbet sırasında hızı çok sevdiğini anlatmıştı. Uzunca bir süre motorlardan bahsedip durmuştu. "Sinemde rüzgarı hissettiğimde mutlu oluyorum" demişti.
O yaz çok sevdiğim motor tutkunu bir arkadaşımı bir trafik kazasında kaybettiğim için içim ürperdi.
O arkadaşımın gidişi çok üzmüştü beni... Kaza geçirmeden birkaç saat önce birlikteydik. Aldığı motoru anlatıp duruyordu. O anlattıkça ben, "Aman kardeşim sakın hız yapma... Çok tehlikeli. Lütfen dikkatli ol" diyecek oluyordum fakat... Araya hep başka bir şey girdi diyemedim bir türlü...
Ayrılıp eve gittiğimde de eşime, "Bugün Hasan'la birlikteydik. Hep motordan bahsetti. Ona dikkatli ol diyecektim fakat diyemedim, nasip olmadı. Sonra da aklıma takıldı" dedim.
Birkaç saat sonra Hasan'ın ölüm haberi geldi.
O kadar kahroldum ki...
Sait'e bunu anlattım. Ve ona, "Lütfen hız yapma... Trafikte yapılan küçük bir hatanın bedeli çok ağır olur" dedim.
Hem de defalarca...
Hızlı yaşayıp genç öleceksin, demişti.
Şaka yapmıştı.
Ne var ki...

Mekânın cennet olsun sevgili kardeşim!

0 yorum: